SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Din Felsefesi

Konu: ruh beden ayrılığı

Sayfa: [ 1 ]

deniz 04.06.2005 12:24:04
Fazlurrahman İslam hukuk felsefesi konusunda benim bildiğim en değerli insanlardan biri. aşağıdaki alıntıyı bir mail grubundan aldım. (plastik)


Fazlurrahman ve Şeriati Düşüncesinde Ruh/Beden İlişkisi ve Eleştirisi





[Giriş]



Ruh ile bedenin ontolojik ayrılığı Yunan felsefesinde, İslam felsefesinde, Modern batı felsefesinde vb. tartışma konusu olmuştur. Bu konuda İslam dünyasındaki genel kanaat, ruh ile bedenin töz/cevher açısından ayrı olduğu doğrultusundadır. Buna karşın materyalistler var olanı, mahsus ve tecrübî olanla sınırlandırdıkları için mücerret ruh algısını inkâr ederler. İslam dünyasının iki önemli kalemi Prof. Fazlurrahman ve Dr. Ali Şeriati de ruh ve bedenin ayrı olmadığını öne sürmüşlerdir.

Fazlurrahman bu konudaki görüşünü şu sözleriyle dile getirmektedir:

“Kur’an’ın Yunan felsefesi, Hristiyanlık ve Hindu dinindeki gibi müfrit ruh beden ayırımını ileri süren türdeki bir ikiciliği (dualism) tasdik etmediği anlaşılmaktadır. Aslında insanın değil sadece farklı, hatta birbirinden ayrı, ruh ve beden gibi iki ayrı cevherden meydana geldiğini söyleyen bir ibareyi Kur’an’da bulmak çok zordur. (daha sonra gelişen İslam düşüncesinde özellikle Gazalî sonrasında ve ağırlıklı olarak onun düşüncesinin etkisiyle bu görüş benimsenmiştir).”

Ali Şeriati ise bu konudaki görüşü farklı konularda yaptığı açıklamalardan anlaşılsa dahi kendi içerisinde bir çelişkiyi ihtiva eder. Şöyle ki Şeriati birçok kitabında İslam dininde insanın değerini açıklayarak Hümanizmi eleştirirken insanın ruh ve topraktan oluşan iki boyutu olduğu nu dile getirmektedir:

“Beşerî dilde kötülüğün ve adiliğin en aşağı sembolü çamurdur. Tabiatta da çamurdan daha aşağı bir yaratık yoktur. Yine beşerî dilde en yüce ve en kutsal varlık Tanrı’dır. Her varlığın en yüce, en kutsal ve en soylu yönü de ruhudur. Böylece insan, çamur ve ilahî ruhun bileşimi olan iki boyutlu bir varlık; bütün tek boyutlu varlıklardan ayrı olarak iki fıtratlı bir yaratıktır… O halde insan, birbirine zıt iki unsurdan yaratılmıştır: Balçık ve Ruh…”[ii]

Bu sözleri söyleyen Şeriati bir başka kitabında ise şu sözleriyle karşımıza çıkmaktadır.

“Doğuda ve batıda ruhu, cismin karşıtı, cismi de ruhun karşıtı bilirler. Ruhun gelişimini cismin yok olması, cismin gelişimini ruhun yok olması olarak kabul eder ve öyle öğretirler. Burada yine insan, tek canlıdır. Onun ruh ve bedeni, iki boyut, iki zat şeklinde ayrılmamış ve kenarda da kalmamıştır. Kur’anda iki ruh kelimesi gelmiş ise de, umumi olarak bizim bildiğimiz can ve nefis anlamında değil bir meleğin ismidir. Aynı şekilde bu arabın zihninde meşgul etmiş ve bu yüzden bu konuda soru sormamışlardır. Onun çok derin bir anlamı vardır. Bu ruh fizyolojisi ve psikolojisi vb. konusu değildir. Arapların sorduğu sorunun cevabı: ''...O, Rabbimin emrindendir...'' (İsra, 85) Bu tıpkı peygamberliğin, içinden coştuğu hususi bilinçli bir ateştir. Tevhid, varlıkta dünya görüşünde sürekli zıt iki dünya arasındaki birliği, dünya ve ahiret birliğini gerçekleştirmektedir. Fakat dünya ve ahiret öyle taksim edilmiş ki bazı bilginler ahiretin coğrafyasını bile çizmiştir. Onun kesin coğrafyası, onun
ev adresleri verilemez.”

İki ifade arasındaki şaşırtıcı farkı bir kenara bırakarak sözleri özetlersek iki yazar da söz konusu ayrımın Kur’an’da olmadığını, sonradan gelen Müslümanların düşüncesinin ürünü olduğunu savunmuşlardır.





[Görüşlerin Değerlendirilmesi]



Öncelikle ruh ve bedenin ayrılığına Kur’an’da işaret edilmediği bir iddiadır. İnşallah yazımız esnasında Kur’an’ın ruh ve bedenin ayrılığına işaret ettiğine dair ifadelerini göreceğiz.

Farz edelim ki Kur’an’da bu ayrımdan bahsedilmemiştir. Ancak bir ayrımdan bahsedilmemesi ruh ve bedenin bir olduğundan bahsedildiği anlamına gelmez.

Ayrıca Kur’an’da örneğin bir timsahtan bahsedilmemiştir diye, yahut timsal ile kertenkelenin farkından bahsedilmemiştir diye timsahın olmadığını yahut timsah ile kertenkelenin bir farkının bulunmadığını iddia edebilir miyiz? Eğer söz konusu noktada aklî deliller bulunuyorsa bu delillerin gösterdiği hakikate inanmak gerekir. Yoksa Kur’an’ın vahiy olduğunu idrak ederek ona uyan yine insan aklı ve bu aklın öne sürdüğü deliller değil midir?

Saniyen ruh ile beden ayrılığı Fazlurrahman’ın dile getirdiği gibi Gazali sonrası oluşmuş bir düşünce değildir. İbni Sina Psikolojisi üzerine çalışmaları olan bir ilim adamının bu sözleri gerçekten de bizleri ziyadesiyle şaşırtmaktadır. Oysa İbni Sina Şifa adlı kitabının Nefs bölümünde; Felsefî psikoloji ile ilgili konuları incelerken Gazalî’den söz etmek mümkün değildi! Ayrıca bu ayrılığa Sahabe dönemindeki rivayetler de göstermektedir. Örneğin Hz. Ali’nin “Nehc’ul Belağa”sındaki ifadeler bu ayrılıktan daha ilk dönemlerde söz edildiğini göstermektedir: “…Ruhlarıyla en yüce yerdeyken dünya ehliyle, bedenleriyle konuşur görüşürler…”[iii]



Fazlurrahman Kur’an’da ruh anlamında da kullanılan nefs kelimesi noktasında ise şunları söylemektedir: “Nefs kelimesi Kur’an’da sık sık kullanılmakta olup ‘ruh’ [soul] diye çevrilmektedir. Hâlbuki bu terim ‘kişi’ veya ‘kendi’ anlamına gelir. ‘En-nefs el-mutmainne” ve “en-nefs el-levvame” ibareleri genellikle “huzura ermiş ruh’ ve ‘kendini kınayan ruh’ diye tercüme edilmekle beraber ‘durum’ ‘yön’ ‘mizaç’ veya insan şahsiyetinin temayülleri olarak anlaşılması daha uygundur.”[iv]

Oysa bu ifadesi mutlak anlamda doğru olsaydı “Zümer, 42”de belirtilen ölüm olayında da insandan alınan nefsin yön, mizaç, huy ve şahsî temayüllerin olması gerekirdi! Oysa insandan alınan bu özelliklerin ilintili olduğu merkezî bir olgudur.

Fazlurrahman’ın dediği gibi Kur’an’ı İngilizce meallendiren çevirmenler “nefs” kelimesini ifade etmek için ruh anlamına gelen “soul” kelimesini kullanmışlardır:

Yusuf Ali: “It is Allah that takes the souls (of men) at death; and those that die not (He takes) during their sleep: those on whom He has passed the decree of death, He keeps back (from returning to life), but the rest He sends (to their bodies) for a term appointed verily in this are Signs for those who reflect.”

Pickthal: “Allah receiveth (men's) souls at the time of their death, and that (soul) which dieth not (yet) in its sleep. He keepeth that (soul) for which He hath ordained death and dismisseth the rest till an appointed term. Lo! herein verily are portents for people who take thought.”

Shakir: “Allah takes the souls at the time of their death, and those that die not during their sleep; then He withholds those on whom He has passed the decree of death and sends the others back till an appointed term; most surely there are signs in this for a people who reflect.” (Zümer, 42)

Oysa Arapça sözlük bilgisinde otorite sayılacak kimseler Fazlurrahman’ın sözlerinin aksine şunları kaydetmektedirler: “Nefs, ‘Enam, 93’, ‘Bakara, 235’, ‘Maide, 116’da… ruh anlamında kullanılmaktadır.”[v]



Her halükarda biz öncelikle konuyu aklî deliller ışığında ele alacak, daha sonra Kur’an ayetleri ışığında inceleyeceğiz. Hatasızlık Allah’tandır:


[Ruh ile Bedenin Ayrı Oluşu]

Burada “ruh” derken Kur’an’da “Rabb’in emrinden olan” diye tanımlanmış varlığı kastediyoruz. Burada “ruh” derken kastettiğimiz Kur’an’da, Kadir Gecesi inen Ruh adlı melek ya da Meryem (a.s.)a görünen Ruh adlı melek değildir. Ya da başka ayetlerde başka anlamlarda bahsedilen “ruh” değildir. Ruh’un bedenden olduğuna dair getireceğimiz deliller iki türlüdür:





a) Aklî Deliller:[vi]



1- Bizler hisseden ve iradesiyle hareket eden varlıklar görmekteyiz. Bilakis beslenen, büyüyen vb. varlıklar görüyoruz. Bu olaylar onun cisim olmasından dolayı olamaz. Aksi takdirde her cisimde bu özellikle olması gerekirdi. O zaman cisminin dışında bu hareketlerinin bir mebde’i olması gerekir.

Bilakis deriz ki: Cisimlerin eserleri eğer tek düzlemde ise ve irade yoksa buna “madenî suret” deriz. Ya da irade var ve eserler aynı düzlemde ortaya çıkıyorsa buna nefs-i felekî deriz. Ya da o cisimden eserler irade ile birlikte farklı olarak sadır oluyorsa buna nefs-i hayvanî deriz. Ya da eserler iradesiz bir şekilde muhtelif olarak ortaya çıkıyorsa buna nefsi nebatî deriz. Bizim konu edindiğimiz nefs iradeyle birlikte farklı eserlere neden olan “nefs”tir. Cismanî olmayan insandaki hareketlerin başlangıç noktası olan bu “nefs”e “ruh” diyoruz.

Burada hem beden dışında bir “ruh”un varlığını, hem de cismanî olmaması hasebiyle ayrı oluşlarını ispat ettik.



2- İster zihinsel ister fiziksel olan fiillerimizi kendisine nispet ettiğimiz bir varlık vardır. Buna “ben” diyoruz. Elim, ayağım, yemem, içmem, düşünmem ve görmem derken kullandığımız iyelik eki hep bu “ben”e işaret etmektedir.

İnsan bu “ben”in yıllar boyu kalışına vicdanen inanmaktadır. Kişinin çocukken “ben” olarak ifade ettiği varlık ile gençken “ben” olarak ifade ettiği varlık ve yaşlı iken “ben” olarak ifade ettiği varlık aynıdır. İnsan, “çocuktum, büyüdüm ve yaşlandım” derken bir “ben”den söz etmektedir.

İnsanın bedeni ise daimî bir değişim içerisindedir. Hem şeklî hem de hücreleri değişmektedir. Şeklinin değişimi vicdanen, bu bedeni oluşturan hücrelerin değişimi ise bilimsel olarak sabittir. Dolayısıyla insan bedeninin değiştiğini söyleyebiliriz.

İnsanın bedenî değiştiğine göre, “ben” ise sabit kaldığına göre “ben” bedenden farklı bir şeydir. Biz bu farklı olan varlığa “ruh” diyoruz.



3- Kişinin “ben”e olan bilinci, bedeninden gafil olabileceği durumda da kalabildiği için beden ile “ben” ayrıdır. Kendisinden gaflette bulunulan, kendisinden gaflette bulunulmayan olmayacağına göre, beden ve “ben” birbirinden farklıdır. Biz bu farklı olan varlığa “ruh” diyoruz.



4- Her beden “kuvve” olarak bölünebilme özelliğine sahiptir. Ancak “ben” bölünemez. Fiillerin başlangıç noktası olan bir “ben” vardır. Bölünen, bölünemeyenden farklı olduğuna göre beden, “ben”den farklıdır. Biz bu farklı olan varlığa “ruh” diyoruz.



5- Kişinin kendi bedenine olan bilgisi zihinsel suret vasıtasıyladır. Buna husulî ilim de denilebilir. Ancak “ben”e olan bilgisi vasıtasızdır. Vasıtalı bilginin ilintili olduğu şey, vasıtasız bilginin ilintili olduğu şeyden farklı olduğuna göre ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Ya da bedenden ayrı olan varlığa biz “ruh” diyoruz.



6- “Ben”in halleri olan irade gibi haller maddî değildir. Oysa beden maddîdir. Maddî olmayan, maddî olandan ayrı olduğuna göre “beden” ile “ben” farklıdır. Biz bu farklı olan varlığa “ruh” diyoruz.

Bu noktada felsefeciler tarafından birçok deliller getirilmiştir. Biz zikrettiğimiz bu delillerle yetiniyor Kur’an’da bedenin ruhtan ayrı oluşu işaret eden bazı ayetlerden bahsetmek istiyoruz:





b) Naklî[vii] Deliller:[viii]



1- “Allah, o canları öldükleri zaman, ölmeyenleri de uyuduklarında alır. Sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar, diğerlerini de takdir edilmiş bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.” (Zümer, 42)

Ayette “teveffi” kelimesi kullanılmıştır. “Teveffi” kelimesi, “bir şeyin tamamının alınması” anlamına gelir.[ix] Ayette de insanın bedeninin dışında bir varlığının olduğu söylenmektedir. Aksi takdirde Allah’ın ölüm esnasında bedeni aldığını iddia etmek zorunda kalırız. Oysa vicdanen herkes biliyor ki uyku ve ölüm esnasında insanın bedeni alınmamakta; bilakis bunun dışında başka bir şey alınmaktadır. Biz bu alınana “ruh” diyoruz.

Ayrıca ayette insanın tamamının ruhu olduğu belirtiliyor. Zira alınan insanın ruhu olduğuna göre ve bu alınan insanın tamamı olduğuna göre insanın ruhu onun tamamıdır. Beden bu anlamda ruhun giyindiği bir elbise niteliğini taşır.



2- “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rab'leri katında rızıklanmaktadırlar. Allah'ın lütfünden verdiği nimetle sevinçlidirler. Arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere de hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'ın nimetini, keremini ve Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelerler.” (Ali İmran, 169-171)

Ayette öncelikle Allah yolunda öldürülenlerin hayatta olduğu söylenmektedir. Daha sonra rızıklandırıldıkları söylenmektedir. Daha sonra da onların canlılara ait “sevinme, rızıklandırılma, müjdelenme” vasıflara sahip olduğu söylenmektedir.

Şehit olanın bedeni sevinip üzülmediği ve müjdelenmediğine göre bu bedenin ardında bir de başka bir varlığın olduğu ortadadır. Biz bedenin ardındaki bu varlığa “ruh” diyoruz.

Bu ve Bakara,153’deki ayetleri materyalistçe tefsir edip onların hatıralarda, kalplerde yaşadıklarını iddia etmek ayeti zahirine muhalif bir şekilde materyalistçe tefsir etmekten başka bir şey değildir. Zira bu anlamdaki yaşam/hayat insanlar tarafından hissedilmektedir. Oysa ayette bizler tarafından hissedilmeyen bir yaşamdan söz ediliyor.

Kadı Beyzavî bu ayetin tefsirinde der ki: “Ayet bedir şehitleri hakkında inmiştir. Onlar 14 kişidir.  Bu ayette ruhların kendi başlarına kaim olan, bedenden hissedilenden ayrı olan bir cevhere işaret vardır. Sahabenin cumhuru ve tabiin de bu görüş üzeredir. Ayetlerin ve sünnetin naklettiği de budur...”



3- “De ki: "Size vekil kılınmış olan ölüm meleği tamamınızı alacak, sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz."

Ayette teveffi/tamamını alma kelimesi insan için kullanılmıştır. İlk ayette olduğu gibi insanın aslının ruh olduğu ortaya çıkar. Zira ölüm meleği insanın bedenini götürmüyordur. Götürülen varlığa biz “ruh” diyoruz.



4- “Allah'a karşı yalan uyduran yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı halde: "bana vahyedildi" diyen ve: "Allah'ın indirdiği gibi bir kitap da ben indireceğim" diye iddiada bulunandan daha zalim kim olabilir? O zalimlerin halini ölüm şiddeti içindeyken bir görsen! Melekler onlara ellerini uzatırlar ve:" Nefislerinizi çıkarın. Bugün, Allah'a karşı haksız şeyler söylediğinizden ve O'nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandıralacaksınız" derler.” (En’am, 93)

Ayet vahiy iddiasında bulunan yalancı kişiye meleklerin “nefislerinizi teslim edin” dediğini bildirmektedir. Eğer nefis ile beden aynı olsaydı; bir şeyi kendisinden ayırmak mümkün olmayacağından bu akla muhalif bir yargı olurdu. Demek ki beden nefsin kendisi değildir. Ayrıca meleklerin aldıkları şey beden değildir. Demek ki beden dışında alınan bir şey vardır. Biz buna “ruh” diyoruz.



5- “And olsun biz insanı, çamurdan, bir sülâleden (süzülüp çıkarılmış çamurdan) yarattık. Sonra onu emin ve sağlam bir karargâhta (rahimde) nutfe (sperma) haline getirdik. Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra onu diğer bir yaratık olarak inşa ettik. Yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir.” (Muminun, 12-14)

Ayet “ruh” dediğimiz maddî olmayan bir varlıktan bahsedilmektedir. Zira ayette diğer bir yaratığın inşasına gelene kadar hep aynı cinsten maddî gelişimden söz ediliyor. Daha sonra bu maddî tekamülden sonra farklı bir tekamülden bahsediliyor. Bunu gösteren nişanelerden birisi, nutfe halinden bu hale gelene kadarki gelişimden “fe” harfi ile atıf yapılmasıdır. Bu gelişim merhalesinde ise “sonra” ifadesi ile atıf gerçekleşmiştir. Ayrıca bu merhalede yaratışın inşa/direk var etme(emir) ile olduğu belirtilmekedir. Bu da “ruh” ayetindeki “emir/direk yaratma” ile uyuşmaktadır.



6- “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun; kendi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'dan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözeticidir.” (Nisa, 1)

İnsanda “ruh” adını verdiğimiz bir varlığın olduğunun en açık delillerinden birisi de; bedenlerin farklı oluşu ancak ruhun bir asla sahip olduğudur. Zira insan bir nefisten yaratılmıştır. Ancak kadın ve erkeğin ve erkeklerin kendi aralarında bedenleri farklıdır. O zaman ortak nokta olmalıdır. Biz kadın ve erkeğin ortak noktası olan soyut varlığa “ruh” diyoruz.



7- “Biz de bugün senin bedenini arkandan gelenlere bir ibret olsun diye kurtaracağız. Bununla beraber, insanların birçoğu ayetlerimizden yine de gafildirler.” (Yunus, 93)

Ayetin zahiri “Firavunun bedeninden” ve onun insanlara ibret olarak kurtulmasından bahsedilmektedir. Buradan beden dışında insanlara ibret için kurtulmayan bir varlıktan söz edilmektedir. Biz buna “ruh” diyoruz.

Ayrıca muhatap olunan, beden dışında ayrı bir varlığın olduğu ortaya çıkıyor. Biz bu diğer varlığa “ruh” adını veriyoruz.



8- “Derken dişi deveyi boğazladılar ve Rablerinin buyruğundan dışarı çıktılar; "Ey Sâlih, eğer hakikaten elçilerdensen, bizi tehdit ettiğin (o azabı) bize getir! "dediler. Bunun üzerine hemen onları, o sarsıntı yakaladı, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Sâlih de o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.” (Araf, 77-79)

Ayetin zahiri peygamberin konuşmasının kavmi helak olduktan sonra olduğu belirtilmektedir. Ardıcıllık ifade eden “fe” harfi de bunu göstermektedir. Ayetin zahirinden de bedenin helak olması durumunda bile muhatap olunan bir şeyin bekasından bahsedilmektedir. Ayrıca bu varlıkla irtibata geçileceğinden bahsedilmektedir. Biz bu muhatap olunan varlığa “ruh” diyoruz. Aynı olay Şuayb (a.s.)ın başından geçmiştir. (Araf, 92-93)



9- “Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de sor, biz Rahman olan Allah'tan başka kendisine ibadet edilecek ilâhlar yapmış mıyız?” (Zuhruf, 45)

Ayetin zahirinden çıkan manadan yola çıkarsak deriz ki: Soru sorulma emri için sorulanın var olması ve ona ulaşmanın mümkün olması gerekmektedir. Ancak kimi burada sorulması emredilen kimselerin Ehl-i Kitab olduğunu söyleyebilir. Ancak bu ayetin zahirine muhaliftir. Zira burada kendilerine sorulması emredilen kimseler peygamberlerdir. Ayrıca bu ayetteki emrin mirac ile ilgili olduğuna dair rivayetler vardır. Bu da bizim dediğimizi desteklemektedir.[xi]

Bu konuda Kur’an’da başka ayetler de bulunmaktadır. Ancak biz yeterli olacağını düşündüğümüzden bu kadar delili kâfi gördük.


deniz 04.06.2005 12:24:51

[Şeriatî’nin Konu Hakkındaki Sözlerine Ta’lik]



“Doğuda ve batıda ruhu, cismin karşıtı, cismi de ruhun karşıtı bilirler.”

Karşıtlıktan maksat eğer farklı oluş ise daha önceki gönderdiğimiz maildeki delillere dayanarak bu karşıtlığın söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Hatta Şeriatî’nin bu cümlesini bile kendi delilimiz olarak değerlendirebiliriz. Zira bu cümle kendi içerisinde reddedilmeye çalışılan noktada bir itirafı ön plana çıkarmaktadır. Şöyle ki:

“A” yı “a”nın karşıtı; “a”yı da “a”nın karşıtı biliyorlar, cümlesi ile

Ruhu, cismin karşıtı; cismi de ruhun karşıtı biliyorlar cümlesi arasında fark vardır.

Bunu söylememizin nedeni aradaki farkın bariz olmasını istediğimizdendir. İlk cümle kendi içerisinde bir çelişki barındırır; zira “a” ile “a” arasında bir farklılık tasavvuru imkânsızdır.

Ancak ikinci cümledeki iki öğe olan ruh ve beden birbirinden ayrı olarak düşünülebilmektedir. Hatta “bir şeyi bir şeye atfetmek başkalık gerektirir” kaidesi ilkesinden yola çıkarak buradaki ayrılığı anlayabiliriz. “Ali, Ahmet ve Mehmet geldi” derken tüm bağlaçlar bir ayrımı ifade eder. Aksi takdirde bir şeyi kendine atfetmek caiz olmadığından cümle anlamsız kalır.



“Ruhun gelişimini cismin yok olması, cismin gelişimini ruhun yok olması olarak kabul eder ve öyle öğretirler.”

Bu cümle genel bir kaideyi oluşturmaz. Zira nefsi olarak güçlenen bir Budist birçok doğaüstü olayı gerçekleştirirken onun bedenini güçlü görmemekteyiz. Oysa eğer bu ikisi bir olsaydı gelişim birlikte olmalı ve bedeni de olgunlaşıp mükemmelleşmeliydi.



“Burada yine insan, tek canlıdır. Onun ruh ve bedeni, iki boyut, iki zat şeklinde ayrılmamış. VE KENARDA DA KALMAMIŞTIR.”

Bu cümle ilmî değil duygusal bir cümledir. Ruhun, yapı itibariyle bedenden ayrı olduğunu düşünenler, hiçbirinin kenarda falan kaldığını düşünmemektedir. Ayrıca bu ayrılık gayet açıktır. Allah’tan gelip Allah’a dönen beden midir acaba? Tıp bilimi ispat etmiştir ki insanın tüm hücreleri hayatı boyunca kaç kez değişmektedir. Beden bile aynı değilken, değişmez olan bir ruhu nasıl onunla bir tutacağız. Allah uykuda insanın nefsinin tamamını almaktadır; oysa insanın bedeni olduğu yerde kalmaktadır… vb.



“Kur’anda iki ruh kelimesi gelmiş ise de, umumi olarak bizim bildiğimiz can ve nefis anlamında değil bir meleğin ismidir. Aynı şekilde bu arabın zihninde meşgul etmiş ve bu yüzden bu konuda soru sormamışlardır. Onun çok derin bir anlamı vardır. Bu ruh fizyolojisi ve psikolojisi vb konusu değildir. Arapların sorduğu sorunun cevabı: ''...O, RABBİMİN İŞİNDENDİR...'' (İsra, 85)

Öncelikle Kur’an’da ruh kelimesi iki yerde gelmemiştir. Bilakis birçok yerde tekrarlanmıştır:

Bakara, 87; Bakara, 253; Nisa, 171; Maide, 110; Nahl, 2; Nahl, 102; İsra, 85; Şuara, 193; Ğafir, 15; Mücadele, 22; Mearic, 4; Nebe, 38; Qadr, 4; Şura, 52; Meryem, 17; Enbiya, 91; Tahrim, 12; Secde, 9; Hicr, 29; Sad, 72.

Kur’an’da ruh kavramı bizim “ruh” kelimesine verdiğimiz anlamda her zaman için kullanılmaz. Ancak İsra, 85 ayeti ruhun bilinemeyeceğini değil; ruhun tanımını ortaya koymaktadır. Ruhun, emir türünden bir yaratılış türü olduğunu söylemekle onun zaman, mekân olmaksızın “kun” emriyle inşa edildiğini belirtmektedir. Bu konunun ayrıntısı Molla Sadra tarafından felsefî psikoloji başlığı altında incelenmiştir. Ancak bizim Kur’an’da sunduğumuz deliller ruh-beden farklılığını ortaya koymaktadır. Bu yüzden daha fazla ayrıntıya girmiyoruz.



“Bu tıpkı peygamberliğin, içinden coştuğu hususi bilinçli bir ateştir. Tevhid, varlıkta dünya görüşünde sürekli zıt iki dünya arasındaki birliği, dünya ve ahiret birliğini gerçekleştirmektedir. Fakat dünya ve ahiret öyle taksim edilmiş ki bazı bilginler ahiretin coğrafyasını bile çizmiştir. Onun kesin coğrafyası, onun ev adresleri verilemez.”

Dünya ve ahiretin bir olması demek insanın amelleriyle batınında oluşturduğu cennet manasında doğrudur. Ancak ikisinin farklı olduğunu Allah söylemektedir. Neş’et’ul uhra/diğer yaratılış olarak Kur’an’da söz edilen ahiretin başka ve diğer olmasının ne gibi bir anlamı olabilir ki aksi takdirde…

Tabi bu noktada i’tidali korumalı, gayb hakkında da delilsiz konuşanlar gibi olmaktan çekinmeliyiz. Ancak bu iddia sahibi değerli yazar hiçbir delili öne sürmemiştir.



Hamd, Alemlerin Rabbi Allah’a özgüdür.



Furkan TORLAK



Kaynaklar:
---------------------------------

- Prof. Dr. Fazlu’r Rahman, “Ana Konularıyla Kur’an” “Kişi Olarak İnsan” adlı makale, s.68, Fecr Yayınları – Ankara 1987 Baskısı-


[ii] - Dr. Ali Şeriati, “İslam Sosyolojisi Üzerine” “İnsan ve İslam” adlı makale, s.85 – Düşünce Yayınları- İstanbul 1980 Baskısı-


[iii] - Gurer’ul Hikem’den; Nehc’ul Belağa, Derleyen: Seyyid Radi, Çeviren: Prof. Dr. Abdulbakî GÖLPINARLI.


[iv] - Prof. Dr. Fazlu’r Rahman, “Ana Konularıyla Kur’an” “Kişi Olarak İnsan” adlı makale, s.69, Fecr Yayınları – Ankara 1987 Baskısı-


[v] - Rağıb El-İsfahanî “Müfredat” “nefs” maddesi.


[vi] - Bu deliller için İbni Sina’nın Şifa’sının “Nefs” bölümünden, Molla Hadî Sebzevarî’nin “Şerh’ul Manzume”sinden, Allame Tabatabî’nin talebelerinden Hasanzade Amulî’nin bazı eserlerinden vb. felsefî/kelamî eserlerden faydalandık. Felsefecilerin bu konudaki delilleri için Eş’arî kelamcılarından Gazalî’nin “Tehafut”, Felsefecilerin savunucularından İbni Rüşd’ün “Tehafut’ut Tehafut” adlı eserine de bakılabilir.


[vii] - Burada naklî delil sunarken sadece ayetlerden faydalandığımızı belirtmek isteriz.


[viii] - Bu Kur’anî delillerin çoğunu getirirken İmam Humeynî’nin talebelerinden Ayetullah Ca’fer Subhanî’nin “El-İlahiyyat” adlı eserinden, Allame Tabatabaî’nin talebelerinden Şeyh Hasan Hasanzade Amulî tarafından kaleme alınmış bazı kitaplardan faydalandık. Allah yaşayanlarını muhafaza etsin, ölenlerini ise katında rızıklandırsın.


[ix] - Rağıb El-İsfahanî “Müfredatında” (ve-fe-ye) maddesinde şunları kaydetmektedir: “Vafî diye tamamlanana denir… Evfa ahdini tamamlayıp (emaneti) koruma noktasında bir terslik yapmamayı ifade eder…  Tersi terk etme anlamında “ğadr” kelimesidir… İstiyfa diye bir şeyin tamamını(vafiy) almaya denir.”


  • - Kadı Beydavî “Tefsir” (Âl-i İmran, 169)u tefsir ederken…
[xi] - Bu rivayetler için Buharî, Müslim, Nesaî, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, İbni Hişam’ın ve Vakıdî’nin siretine bakabilirsiniz. Aynı rivayet şia kaynaklarından Bihar’ul Envar’da bulunmaktadır.

08.06.2005 11:47:46

plastik iyi de mevcutta ki bu kadar ruhsuzu nereye koyup, hangi kategoriye sokacağız o zaman...

kiya 18.07.2007 22:42:34
unutma ki dünya fani
viren allah alır cani
ben nasil unutayim seni
can bedenden çikmayinca...


Sayfa: [ 1 ]