SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Atatürkçülük

Konu: ikinci cumhuriyetçilik

Sayfa: [ 1 ]

deniz 03.06.2005 22:38:03
ikinci cumhuriyetçilik nedir ?

neden ihtiyaç duyuluyor ?

birinci cumhuriyet gerçek değil miydi ?

04.06.2005 17:40:47
Birinci cumhuriyet bir tür halk işgaliydi.Tek particilik vs.Çürük başladı.Belki bu yüzden belki de cumhuriyeti arada havalandırmazsan pirelenir diye gündem oyuncağıdır mesele.

torq 06.06.2005 00:34:27
Mehmet Altan'ın bir makalesinden alıntıyı sunuyorum, büyük kısmına katılmamak olası değil.

1923'te kurulan ve bugüne kadar gelen siyasi ve toplumsal düzenin ufak tefek değişikliklerle Türkiye'yi 21. yüzyıl'a götüreceğini düşünenler, kendilerine böylece 'Birinci Cumhuriyetçi' deme fırsatını buldular."İkinci Cumhuriyet deyimi, 1991 yılından itibaren başka bir içerikle yeniden telaffuz edilmeye başlandı.
1923 Cumhuriyeti'nin demokratik ve çoğulcu bir niteliği bulunmadığı, egemenliğin halka değil bürokrasiye ve orduya ait olduğu, devletçi ekonomik anlayışın bir 'soygun sistemine' dönüştüğü tespitlerinden hareketle ortaya atılan, cumhuriyetin demokratikleşmesi ve siyasal sistemin yeniden yapılanması amacı, İkinci Cumhuriyet'in kurulması olarak nitelendi."
"İkinci Cumhuriyet"in kurulması için;
-Rejimin bürokratik yapısının değiştirilmesi,
-Devletin ekonomik ağırlığının azaltılması,
-Devletin şeffaflaşması
-Vergi verenlerin vergilerinin nereye harcandığını denetleyebilecek hale gelmesi
-Rejimin üzerindeki ordu vesayetinin kaldırılması,
-Tüm toplumsal tabakaların katılımıyla devlet çatısının üretken ve demokrat olarak yeniden çatılması

 Atatürkçülük, bütünlüklü bir ideoloji olmaktan çok, topluma devlet eliyle düzen verme, toplumu devletle uyumlu hale getirme kılavuzudur. Yani aslında bir 'toplum görüşü' değil, bir 'devlet görüşü'dür.Devletin toplumu yoğurabilme hakkını itirazsızca teslim eden ve toplumun biçimlendirilmesinde de ancak devlete güvenen bir zihniyettir."

deniz 06.06.2005 08:32:44
ikinci cumhurityetçilik;

1. postmodern bir devrim midir?
2. atatürk devrmlerine karşı devrim midir ?
3. masum bir revizyon hareketi midir ?

torq 06.06.2005 10:59:08
İkinci Cumhuriyet düşüncesi  Atatürk devrimlerinin yarattığı sancıları giderme amacıyla toplumda varolan sıkışmanın patlaması olarak nitelendirilebilir. Her devrim kendi zorunlu koşulları içinde birtakım dayatmalar ve katı kurallar getirir, uymayanlara genellikle sürgünden başlayarak ölüme kadar giden  cezalar verir. Bu durum toplumun bir bölümünün sinmesine, yeraltına inmesine neden olur ve bu insanların düşüncelerini dile getirecek aydınların (cesur insanlar) çıkmasını bekler.

Türkiye'de devrimle ezilen insanlar genelde inançlı olduğunu düşünen ama devlete de zarar gelmesin diyen birey olamamış insanlardı.
İkinci Cumhuriyetçiler bu ihtiyaca karşılık verebilen nesnel düşünebilen sol görüşlü insanlardan çıktı ve aslında kendi dünya görüşlerine ters olduğu halde, başkalarının da düşüncelerinin söyleyebilme özgürlüğü adına kavramları sorgulamaya, tabuları yıkmaya çalıştı. Sağ düşüncedeki insanlar önceleri bu kişileri anlayamadı ve tanımlayamadı. Daha sonra gerçek düşüncelerini anlayınca onları da kendi toplumlarının sözcüsü olarak kabul etmeye başladılar.

Bu durum, örümcek kafalı sağ düşüncelerdeki insanların beyinlerini biraz karıştırdı. Şöyle düşündüler " Bir insan hem solcu olup hem de başörtüsü yasağına karşı çıkabilir mi ? " Sonunda bu işin demokrasi ve şeffaflıkla ilgisi olduğunu anlayıp bu kişileri solcu-laikçi-türkçü ittifakının elinden kurtardılar.

Ancak ikinci cumhuriyetçiler aslında ne isaya ne de musaya yaranan insanlar oldular. Doğru söyledikleri için bütün köylerden kovuldular, vatan haini ilan edildiler. Tüm amaçları bizim burada yaptığımız gibi kavramları sorgulamaktı, ama toplumun tabularına karşı gelmek, müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benziyordu.

Sonuç olarak ikinci cumhuriyet düşüncesi evrimsel bir düşüncenin patlaması, düşüncenin önündeki engellerin kaldırılması, batıdaki aydınlanma hareketinin Türkiye'deki küçük bir provası olarak nitelendirilebilir. 

06.06.2005 12:13:11
kemalizme alternatif bir öze dönme programının adıdır

07.06.2005 02:19:32
Cumhuriyetin ilk kuruluşunu esas alırsak asker odaklı tepeden inme bir sistem olmuştur. Oysa tüm avrupada monarklara ve bunların zorbalıklarına karşı tepki olarak doğan liberalizm ve milliyetçilik akımları  ( adayı hariç tutarsak orada çok eski değişik bir demokratikleşme süreci vardır ) bizde evrimsel olarak yer almamıştı. Osmanlı da ne oldum ne yapıyorum dünya nereye gidiyor sorgulamaları 18 yy sonlarına kadar geciktiğinden bu gelişimin böyle olması da mantıklıdır .


Kurulan cumhuriyet öncelikle meşruiyetini belirlemek zorundadır . Demokratikleşme sürecini özümsemiş ve haksız müdehalelere karşı liberal milliyetçi bir devrimle kurulmayan bir cumhuriyettir Türkiye cumhuriyeti. Bu yüzden kuruluşundan çok partili demokrat bir sisteme geçiş beklemek mantıksız . Meclis hükümetiyle başlanıp karar alış sürecini hızlandırarak öncelikle siyasal , sosyal ve ekonomik alanlarda devrim sürecine girişilmiştir . Ki gerçekten bu gerekliydi.


Sorun şu ki anayasalcılığın temeli devletin sınırlandırılması anlayışı bizde halkın devlete karşı sınırlandırılması mantığına bürünmüştür . Devletin her an bölünebileceği korkusu içerisinde yıllarını deviren bu cumhuriyetin fobilerinden kurtulması sancılı olacaktır elbet .Esas olarak merkeziyetçilik anlayışı asker korumasında idame ettirilmektedir .

En basit olarak Anayasa Mahkkemelerinin kuruluşu aklıma geliyor . 1961 Anayasasıyla yürürlüğe giren Anayasa mahkemeleri Anayasalcılık ilkelerine göre hukuk devletinin bir güvencesidir. Hukuk devletinin altında da devletin yetkilerinin yönetilenlere karşı sınırlandırılması demek olduğunun söylemiştim . Ama Anayasa mahkemeleri tam tersine bir idealle " Kemalist devlet ideolojisi ve laik devlet anlayışının muhafazası " olarak planlanmıştır . Nitekim bu dönemde her uygulama aşırı devletçi bir yapı gösterir. Sosyalist akımdan da etkilenmesine rağmen esas olarak asker-merkezli ve katı bir devlet anlayışı güder . Buna rağmen gelin görün ki bu anayasa " Temel Haklar " kavramını ilk kez gündeme getirmiş ve 1982 Anayasasından kat kat garantör dür .


Amerikadaki Bağımsızlık Bildirgesi  tarihine bakıp bi de Sened-i İttifak ın tarihine bakarsak  aradaki derin boşluğu da yönetsel karışıklık katsayısına çevirebiliriz . Laik olma ideali demokratikleşme sürecinde monarkların kiliseye bir tepkisi ve alttan üste bir yapılanma olmasına rağmen bizde tam tersidir .

Napolyon oyuncağını arayan çocuk gibi Avrupada at koştururken her girdiği yerde krallıkları kendisine bağl  dükalıklarına çevirmekteydi. Ama giderken silah zoruyla libarizm ve milliyetçilik anlayışlarını da getirmişti .

Buradan şuna dönmek istiyorum devletler tarihinde otokrat devlet anlayışı çuvallamıştır . Bugün yönetenlerinin yönetilenlerin tamamından kopukluk arz ettiği bir sistem varolamaz . Meşruiyeti öfke ve intikamdan alan yönetim ve anlayış şekilleri çökmeye mahkumdur . Bu şu demek olur ki : Devlet ideolojisi uğruna devamlı farazi düşmanlar yaratarak birleştirilmeye çalışılan uluslar uyutulduklarını er geç anlarlar  . Ulus-devlet ideolojisi sarsılırken bu anlayışı hala yerleştirmeye uğraşmak acı vericidir .

deniz 07.06.2005 09:52:20
tespitlerin güzel mens.

şöyle özetlenebilir mi ?:

savaş sonrası iktidar kendine meşru bir zemin ararken cumhuriyeti ilan etti. ancak bu alt yapısı olmayan, felsefesi olmayan, halkın kültürel ve bilinçsel desteğinden uzak, belki göstermelik, belki iyi niyetli ama becerilememiş bir devrimdi.

bu yüzden meşruiyetini kendi doğallığından alan yeni bir dönüşüme ihtiyaç var.



torq 08.06.2005 00:00:27
Mens'in söylediklerine katılıyorum, ekleyeceğim bir kaç düzeltme olacak.

Aslında senedi ittifak 1808'de ilan edildiğinde hiç bir altyapısı yoktu ve bir avuç aydının dayatmasıyla imzalanmıştı. Bu aydınlar da Fransız Devriminden etkilenerek modernleşmenin bir gereği olarak böyle bir eyleme kalkıştılar. Oysa aynı hareketin ilk çıkışı olan Magna Carta Libertatum 1215 yılında İngiltere'de krala karşı ayaklanan şövalyelerin imzalattırdıkları bir belgeydi. Bu belge, egemen gücün yetkisini kısıtlayan ilk hareketin simgesi olması yanında, vergiyi toplayanla, harcayan arasındaki ilişkiyi tanımlayan, onu da sınırlandıran bir özellik taşıyordu. Buradan, bizim zorlamalı demokrasi hareketimizin 600 yıl geriden geldiği ortaya çıkıyor.

Öte yandan Cumhuriyet devletçi-merkeziyetçi düzeni aslında Osmanlının devamı şeklinde değerlendirilmelidir. Hatta daha da ileri gidersek, Osmanlı'nın bu sistemi de Roma-Bizans'tan aldığını söylemek yanlış olmaz. Bu devletçi gelenek, milliyetçi akımlarla birleştiğinde anti emperyalist bir cepheye dönüştü. Başlangıçta tüm etnik grupları içinde barındıran bir topluluk oluşturma çabası olduğu iddia edilse de, bu durumun geçici bir kandırmaca olduğu, 1921 Anayasasının hemen sonrasında etnik bir temizlikle ulus devletin tüm kurumlarının oluşturulduğunu görüyoruz. Asıl devrimler de bu temizlik hareketinin sonucu olarak gelmiş, devrim kendi kurallarını dayatmaya başlamıştır. Bu dönemin ilk tepkisi de 1925 yılındaki Şeyh Sait İsyanıdır, daha sonra da doğuda ayaklanmalar birbirini izlemeye devam etmiştir. Atatürk'ün başta Kazim Karabekir olmak üzere kendi silah arkadaşlarını temizleme hareketi de 1926 yılında kendisine suikast düzenleme uydurmacasıyla gerçekleşmiş, böylece tek adam dönemine karşı hiç bir güç kalmamıştır. Gerek isyanların bastırılmasında ve gerekse göstermelik yargılamalarda İstiklal Mahkemeleri adıyla kurulan infaz timleri  1789 devrimine benzeyen bir yöntemle görev yapmış, devrim kendi evlatlarını yok etmiştir.


08.06.2005 12:04:46
Şimdi nerden çıkıyor bu 2. Cumhuriyet hikayesi ona bakmak lazım.
Kim demiş bilmiyorum ama şöyle demiş birisi "Dünyada her türlü halt Fransızların başının altından çıkar ama sonuçta onlara hiç bişey olmazda olan bize olur"
Bu bilinçle hareket eden Fransızın "Cumhuriyeti biz kurduk onu numaralayacak olan sizlersiniz" demeside beklenmezdi. Nitekim "bir iki üç yetmez dört beş altı olsun" tezahüratı eşliğinde milleti gaza getirmeyi başarmışlardır her zaman olduğu gibi.
Kişisel görüşüm Türk halkının bu tarz girişimlere pek itibar göstermeyeceği/göstermediği yönündedir.
Toplumsal olarak taban bulamayan her hareket çareyi "Halka rağmen halk için" jakobenizmine yaslanmakta bulur ama Milli Şefler, Stalinler filan olmazsa kim takar senin iyiliğini demekte bir mahzur görmez halk denen nankörler. Ama son tahlilde haklı çıkan onlardır, tarih aceleye getirmeyi sevmez, bedelini bir şekilde ödetir.
Fazla kasmamak ve de meselenin takipçisi olan Altan biraderlerin muhterem pederlerinin sık sık tekrarladığı gibi "Enseyi karartmamak lazım".

09.06.2005 01:10:18

 Bu jakobenciliği dönemin gerekliliği içerisinde değerlendirmek gerek aslında. Çünkü savaş döneminde de olsa cumhuriyet bir devrimle gelmişti. Robespierre in sahip olduğu korkular Atatürkte de vardı muhtemelen . Ve o da bu jakobenciliği oynamak zorunda kaldı . Aslında bu isyanların halkın çoğunluğuna sıçramamasındaki bekli de en büyük engel Atatürkün üzerindeki savaş gazisi ve kurtarıcı apoletleridir . O dönemin sıkıntıları içerisinde zorunlu kurtarıcı olarak ortaya çıkmış ve bu sayede büyük çapta isyanlara maruz kalmamıştır . Üstelik bizde avrupadaki anayasalcılık ve cumhuriyet rejimlerinin temeli olan feodal bir yapı geçmişte bulunmadığından bu aşamya geçi hakikaten zordur . Çünkü doğunun halkı özgürlüklerine düşkün ve bireysel zenginlik peşinde olmaktan çok yüzyıllarca tarım işçisi ve mutlakiyetçi otokrat rejimler altında yaşamıştır . En basit örnek İngilteredeki Magna Carta nın oluşma ve adadaki anayasacılık gelişim çizgisini alırsak görürüz ki Ada da oluşan merkezi ve etkili feodalizm güvenliği ve özgür ortamı sağlamış buradaki lord-kral ikilisinin karşılıklı ilişki ve sorumluluk esasına dayanan düzeni anayasalcılığın önünü açmıştır. Ama ada kendine özgüdür nitekim kıta avrupasındaki güvenlik sorunları hep süregeldiğinden buradaki anayasalcılık daha sorunlu gelişim çizgisine sahiptir . Aynı şeyi ABD de görebilirsiniz . Merkeziyetçi katı monarşilerden uzak Amerika kıtasında  kilise , monarşi , feodal lord ve kent-devlet dörtlü mücadelseinin uzağındaki bu koloniler yepyeni topraklarda düzenli bir gelişim imkanı bulmuş ve ilk defa "İnsan Hakları " kavramını ortaya çıkarmışlardır . Çünkü güvendedirler , çekişmeleri yoktur , yolculuklarından itibaren özgürlükçü anlayışı benimsemişlerdir , din baskısından çekmiş protestanlar rönesansın çalışma ahlakına sahiplerdir vs vs vs.....


Tarih neyi sever niye sevmesz bilinmez ama bu toprakların sıkıntısı bugüne ait bir sıkıntı değildir . Gelişim çizgisinin ellerinden kayıp gittiğini yarım yüzyıl geç farketmiştir bu topraklardakiler . Ve hep takip edeyim derken sağlam olmayan temellere demiri çimentosu eksik yapılar inşa etmiştir . En ufak bir sallantıda yıkılacağından şüpheniz olmasın  Tongue

torq 09.06.2005 02:04:33
Sorunun temelinde değişime direnme ya da başka bir deyişle diyalektik düşünceyi reddetme yatıyor diyebiliriz. Milliyetçilik gibi 20. yüzyılın başlarında tepe noktasına gelmiş bir düşünce akımının, aradan geçen 100 yıl sonunda hala aynı kavramlara saplanıp kalması, sıkıntının temeline oturuyor sanırım.
Artık yeni dünyanın kavramlarını sorgulamak ve ideolojik yaklaşımlardan çok dünyaya ayak uydurma hızı gelişmeyi simgeliyor diyebiliriz. Jakoben tavırların da geçmişte kalması gerekirken, aynı milliyetçi düşünceler, lailkilği de bir çeşit jakoben tarzda yorumlayarak, kişilerin özel hayatını düzenlemeye kadar varan garip düşünceler üretiyorlar. Bu durumun toplumun gereksinimlerini karşılamaktan uzak bir yaklaşımın ürünü olduğunu, insanların siyasete olan uzaklığı ile açıklamak olasıdır sanırım.

10.10.2006 03:55:45
Kemalizm kapitalizmin asker-sivil bürokrasi önderliğinde tepeden inme Bismarkist biçimde kurulmasıdır. Tek parti, ekonomide devletçilik ve sonrasında M. Altan'ın tabiriyle darbe ekonomisi vs... hep bunu gösterir. Yani bence TC kapitalisttir. Batı tipi parlementer demokrasinin olmaması bizzat sermayenin tekelleşmesi, emperyalizm evresine geçiş yani kapitalizmin gericileşmesi sonucu ortaya çıkmıştır. M. Altan ise TC'nin kapitalist olmadığını söylüyor. Bunu da asker-sivil bürokrasinin demokrasiyi sürekli baltalamasına, gerici şoven ögeler bulundurmasına, düşünce özgürlüğünün kısıtlanmasına dayandırıyor. Çare olarak bürokrasinin karşısına burjuvaziyi koyuyor. AB savunuculuğu, liberalizm taraftarlığı buradan geliyor.
Fakat bence TC'de yaşanan olgu kapitalizmdir ve korkak-gerici burjuvazinin egemenliğidir zaten... Çıkarları farklı olan (sermayesi emperyalizmle rekabete girmeye yeterli olup tutuculuk yapmasına gerek kalmayan) burjuvazi 2. cumhuriyetçiliği desteklese de TC burjuvazinin büyük kesimi zaten 1. Cumhuriyeti sahiplenmektedir. Bu bile Altan'ın tezlerini çürütür bence.

Kapitalizm gericileştiğinde ve bir çeşit denge konumunda kalması gerektiğinde ortaya çıkan bürokrasinin burjuva lehine sözde tarafsızlığı Bonapartizm olarak zaten nitelenmiştir. İlerici ve gerçek demokrasi savunucusu olarak yalnızca proletarya kalmıştır. Çözüm ancak işçi sınıfının iktiarında olabilir. Başka türlü TC'de saçma tartışmalar (irtica vs.) bitmez, düşünce özgürlüğü gelmez, kürt sorunu çözülemez. Fakat yine de demokratikleşme çabalarını sonuna kadar destekliyorum.

deniz 10.10.2006 12:39:54
TC nin kapitalist oluşu oldukça açık..

ancak ikinci cumhuriyetçilerin rahatsızlığı onun kapitalist niteliği değil sanırım..

asıl rahatsızlık devrimlerin gerçek bir cumhuriyet yaratamamış olmasıdır. demokratik unsurların temelini atacağı bir devlet arzu ediliyor.


11.10.2006 11:58:10
2. Cum.'çiler TC'nin avrupa tipi kapitalist olmayışından rahatsızlar. Zaten bürokrasinin karşısına burjuvaziyi koyuyorlar, liberal ekonomiyi savunuyorlar vs... Zannediyorlar ki kapitalizm her yerde aynı gelişir, aynı sonuçlar doğurur.  Fakat yanılıyorlar. Kapitalizm eşitsiz ve bileşik gelişir. TC'de yaşanan şey kapitalizmdir ve bu düzem yıkılmadıkça TC'de demokrasi sorunu tam olarak düzelmez.


Sayfa: [ 1 ]