|
||
| KÖR İSYANLAR -Ramapithecus- SEKA direnişi, Marksist-Leninist’inden anarşistine bir çok işçici örgütün devrim arzularının yeniden coşmasına ve sınıfa bilinç taşımak adına SEKA’nın etrafında uçan akbabalar gibi doluşmasına neden olmuştur. Bir çok yerel isyanda olduğu gibi, başka bir iktidar odağı yaratma girişimlerini böylelikle gerçekleştirebileceklerdi. Bugüne kadar bunun gibi örgütlerin tek eline almaya çalıştığı bir çok yerel işyeri direnişlerine şahit olduk. Sınıf gerçekliğinin doğallığının dışında sahte iktidar odaklarının mezesi olması anlamında bir çok direniş yaşadık. Uygarlığın yarattığı sınıfsal gerçekliğin dışında sanki başka bir gerçeklik yaratılmaya çalışılıyor gibi. Marks veya Klasik sınıf mücadeleciler (anarşistler de dahil), varolan sınıfsal çatışma gerçekliğine kendi iktidarları adına yön vermeye çalışıyorlar gibi. Ki öyle olduğu ortada. Fakat bu özgürlüğe ulaşma çabamızın ne kadar parçası? Özgürlük ve sınıfsal bakış açısı mı? Yapmayın!!!Kendinizi kandırmayın...kim bir işçi olarak yaşamayı tercih eder...tabii ki bir burjuva gibi yaşamak isteyen...Onların seviyesine ulaşmak isteyenler işçi olmayı tercih eder...dolayısıyla işçinin isyanı veya işçicilerin isyanı burjuvanın değerlerine ve yaşam biçimlerine itibar etmesinden ibarettir. Bu nedenle işçici çözüm anarşist olamazlar. Marks ve etkileşimli anarşistlerin ortak okullarından gelen değişmez fikir işçi sınıfın üretimden gelen kurtarıcı rolünden bahsedip dururlar...Halbuki bu bakış kendi kör isyanlarının bir parçasından başka bir şey değildir. Efendiler tarafından yaratılan yeni bir yaşam biçimi ve yeni bir sistem olan sanayi sisteminin yarattığı işçi sınıfı ancak burjuva yaşam biçimini ayakta tutabilen bir araçtan başka bir şey değildir. Direndikçe sistemle uzlaşan, üretim araçlarını geliştiren işçi sınıfından başka bir şey değildir. Tekno-endüstriyel çağda ve bugün genel anlamıyla bilgi çağında işçi-patron ezen ezilen gerçekliğini uzlaşma seviyesine getiren ve ölümcül olarak insan-merkezci ortak çıkarlar boyutuna taşıyan bu isyanların ta kendisidir... Bugüne kadar gerçekleşmiş eskisinin devamı olan tüm devrimleri reddediyorum..çünkü bu sözde devrimler, devrimlerin ihanete uğratılmasından başka bir şey değildir...Bir önceki uygulamaların özgürleşme adına daha da yıkıcılaştırılmasını tarihte hiç mi görmedik? Rusya’da Sovyetleri, İspanya’da bakanlık yapan, yerel sendikalara konfederasyon tarafından baskı yapan anarşistleri, bugün bile kimlik kartlarıyla üyelik üzerinden yaşamı değiştirmeye çalışan özgürlükçü örgütleri, kimlikler üzerinden insansız politik ilişkileri yerleştirmeye çalışan fark etmeden muhafazakar olan kör isyankarları...Teknolojinin kurtarıcılığına taparak halen bu tahakküm ve acizlik zincirlerini devam ettiren ve ilerilere taşımaya çalışan entelektüel sekterleri görmedik mi? “sosyalist, komünist, hatta anarşist kimliği altında sosyalist, anarşist veya komünist olmadığından dolayı aforoz edilen insanların nasıl sistemin sahte özgürlük rüzgarına kapıldığını...yaşamındaki sorgulama sürecinin sekteye uğratılarak, kişisel içgüdüsel isyanlarını nasıl bastırdıklarını görmedik mi? Hayır!!!Artık en başında olması gereken isyanın hayata geçirilmesi gerekiyor. Efendilerin değerlerinden arınmış kendi içimizde olan mantıksız isyanın hayata geçirilmesi. Rasyonellik zincirinde bastırılmamış bir isyana ihtiyacımız var ve bu tam da kaybetmiş olduğumuz şeydir. Hayatı, sistemi ilk sorguladığımız zamanlarda bağlantıya geçtiğimiz örgütlerdeki eski-elit ve mantıklı-deneyimli kendini beğenmişlerin karşısında sus pusluğa yenik düşmediğimiz bir isyana ihtiyacımız var...eskilerden, deneyimlilerden tek şey öğrenebilir...Savaşım araçlarının teknik bilgilerinin ve tekniklerinin paylaşımı.... Politik olarak öğrenmemiz gereken hiçbir saçmalık yoktur...sistemin çözümlenmesi değil, ihtiyacımız yaşamlarımızı yeniden nasıl ele geçirebileceğimizi öğrenmektir...Bu tamamen varoluşsal ihtiyaçlarımızla alakalıdır...yemek, içmek, barınmak, sağlık, hayatta kalmak gibi yaşamsal eylemlerimiz konusunda acizleşmişken nasıl başka meselelere kafa patlatmamız gerekiyor olabilir ki...?İşte bu da sistemin (kendi yarattığımız) temsiliyet saldırıyla yakında alakalıdır...Suçlu sadece hedef göstediğimiz tepemizde biten liderler otoriteler değildir....En başında sorumluluğumuzu terk ettiğimiz veya emanet ettiğimiz insanlardan başka birileri değildir. “Diz çökerekten yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir”..işte insanlığın ihanet ettiği en önemli içgüdüsel değerlerinden biridir. Köle olarak yaşamaktansa ölmek...fakat bugünün insanının yaptığı (isyankarı bile) bu değeri ayaklar altına almaktan başka bir şey değildir. Gündelik çıkarları uğruna, kendisinden vazgeçmek, özgürlüğünden vazgeçmek bugünün modern insanı için farzıdır. İşçisi memuru aynı şey için sözde ve temsili mücadele bayrağını açar. Burjuva yaşam biçimiyle kendi yaşam biçiminin karşılaştırmasını yapar....hayır...bu doğru veya mantıklı olan değildir...doğanın kaynak olarak görülmesi, işçinin emeğinin yüce bir değer olarak görülmesi veya burjuva yaşam değerlerinin insanlık için bir ortalama olması solcu bir sapmadan öte bir şey değildir. 1789’da burjuvanın kitlelere sahte özgürlük taşımak için “Kardeşlik, Eşitlik ve Barış” söylemlerini kullanması ve bugün de aynı değerlerin devrimciler tarafından savunulması şaşırtıcı değildir. Bu şu an ki devrimcilerin sistemle ne kadar uzlaşmış olduğunun bir kanıtıdır. Her örgüt kendi yapısı içerisinde sınıf mücadelesine öncülük etmek için çabalar durur ve her hangi bir isyan anını akbabalar gibi arayıp bulmaya çalışarak amacına ulaşmaya çalışır. Sınıf mücadelesi bu anlamda özgünlüğünü kaybetmiştir. Fakat kendi varlığını kendi öznel durumu içerisinde sürdürmektedir. Fakat bu sorunun kökenin inmek açısında yetersiz bir bakış açısından öteye gitmeyecektir. Çünkü sistem dediğimiz şey o kadar karmaşıktır ki, kökenin tek bir kaynaktan çıktığını söyleyebilmek güçtür. Ve ancak bazı genel geçer genellemelerle bu sonuca ulaşabiliriz. Bu da her türlü politik, ahlaki ve ideoojik değerden arınmış ilişkilerin hayata geçirilmesiyle gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu gibi deneyimler her ne kadar başarısızlıkla sonuçlansa da, özgürleşme hayali terk edilecek kadar basit bir hayal değildir. Onu ancak isteyenler yaşayabilir. Aksi durumda istemeyen toplumun ezici çoğunluğuna boyun eğip otomat olarak çalışmak zorunda kalacaktır. Meselemiz özgürleşmektir ve bunun tekno-endüstriyel sistemde gerçekleşmesi mümkün değildir. Aksini düşünmek mantıklı değildir. Bunun için sadece bir aylık bir fabrika hayatının gerçekleştirilmesi ve deneyimlenmesi yeterlidir, ki bu İspanya’da 1936’da yeterince deneyimlenmiş olmuştur...Yerel sendikalar kitle toplumunun işleyişinin sürdürülmesi anlamında burjuvayla uzlaşmayla tanıştılar...Küresel kapitalizmin anarşist yüzü olarak üretime devam ettiler...Ne değişti, iktidarın biçimi ve ismi...Peki bir anarşist olarak beni üretim biçiminin değişmiş olması ilgilendiriyor mu? Elbette ki hayır!!! SEKA düştü...fakat gerçekten düştü mü? Yoksa teslim mi oldu? Yanıt ortada SEKA işçileri daha fazla üretimsizlik sürecinden hoşnutsuz oldular...ve daha fazla üretim arzuladılar...Fakat devlet bunu isemedi...Yani sınıf kendi kimliğinin reddi değil aksine savunusu üzerinden ayaklanmıştır. Kendi fabrikasına ve hatta patronuna sahip çıkmıştır...Devrimci (anarşist-marksistler) gruplar ise aç kurtlar gibi bu isyandan bir şeyler el de etme peşinde koşmuşlardır. Ama sonuç nafile...devrimcilerin ön gördüğü mücadelenin işçiler tarafından ihanete uğraması... Fakat işçici devrimcilerimiz halen bu isyanları putlaştırarak ve bel bağlayarak amaçlarına ulaşacaklarını düşünüyorlarsa çok fazla yanılıyorlar çünkü bu isyanlar hiçbir anlamda yıkıcı değildirler aksine yapıcı olduğundan uzlaşmanın ta kendisidirler... Bugünün dünyasına uyarlanmış bir devrim devrimden başka her şeydir. Burjuvanın rekabet pazarında başka bir firmadan başka bir şey olmayacaktır. Aynı İspanya veya diğer devrimlerde olduğu gibi...İşçi fabrikanın yönetimini tek başın almış olsa da, hammaddenin alımı dağılımı veya çıkan ürünün üretimi ve dağıtımı konusunda uzmanlaşma sürecinden kopamayacaktır....Ayrıca bir federasyon veya konfederasyon altında örgütlenmiş olan bir sendika kendi yerelliğini korumakta zorlanmakta ve hatta koruyamamaktadır. Çünkü federasyonunu ve konfederasyonun çıkarları yerelden her zaman daha üstündür. Bu da bugün köylüye neyi ekeceğini belirleyen sistemin başka bir biçiminden farklı olmayacaktır. Bu nedenle farklı bakış açılarına ihtiyaç vardır. Yeni söylemlere, sloganlara değil başka bir yaşam biçimine gereksinim duyuyoruz...Yeniden vahşileşmenin ve özgürleşmenin yolları olarak b,s,klete binmek, ekmek yememek ve olabildiğince az yemek önemlidir. Patrona karşı savaşmak yerine kendi öz etkinliğimiz olan hayatta kalma ihtiyaçlarımızı bulmak için uğraşmak daha sağlıklı ve geliştiricidir. SEKA işçilerinin fabrikayı işletmeleri, fabrikayı kısa sürede iflasa sürükleyeceği ortadadır...Çünkü işçileri sağlam uzmanlar olmaksızın bu işleri yürütemezler... Ham madde veya dağıtım üzerindeki yetkileri sıfır denecek kadar azdır. Çünkü onlar bu işi organze etmek için değil içerisinde rol oynamak için yapmaktadır. Tekno-kitle toplumunun çıkarları onların yerelliklerinin her zaman üzerinde olmak zorunda kalacaktır. Çünkü herkes bunu isteyecektir... Genel toplumsal çıkarın ve arzunun tam tersine olan değerler de önemlidir...örneğin aç kalmak bugün kent insanı için aşırı derecede nadirdir, modern kentli kendi sağlığı ve beslenme biçimi üzerinde kontrol sahibi olamaz...Her türlü besleneme, sağlık, ısınma ve barınma biçimi uygar yaşam ağı tarafından örülmüştür.... Birileri şayet devrim için ölüyorum diyorsa, oturup yeniden düşünmek için zamanı vardır...acaba sisteme karşı yaptığım saldırı gerçekten ne kadar yıkıcı bir boyuta sahip. Yoksa karşı-devrimin bir parçası mıyım diye durup yeniden düşünmek gerekir...ki yüreğinde zalimlerin öfkesini ve özgürlük tutkusu taşıyan herkesin sorgulamasını beklediği anarşik-isyankar ilişkileri bir araya getirmenin de önemi büyüktür. Sürekli provokasyon sürekli isyan her an mümkündür. Bu anlamda tahakküm virüsünün vuku bulduğu her yerde ve anda müdahale etmek bizim için farz olmalıdır. Temsili-politik eylem yerine doğrudan eylemi hayata geçirmek hayati meselelerimizdendir. Çünkü doğrudan eylem ilkesi anarşi açısından gözden kaçırılamayacak bir gerçekliktir. Yaşam doğrudan eylem üzerinden devam eder...ve temsiliyete batmış bir hareket veya bir organizma yapay varlığı içerisinde sakatlıklarını da taşıyacaktır. Sorumluluğun kişiden çok örgüte yıkıldığı bir örgütlenme modeli ancak uzlaşmayı ve “kitle” tapıcılığını doğurur, ki bu bizim en nefret ettiğimiz mücadele biçimlerinden biridir. SEKA direndi ve pes etti. Durum budur. Zaten bir gün olması gereken şey bu olacaktı. Aynı anda sağlık emekçileri de isyanlardaydı...fakat sorun acaba öncülük sorunu muydu ? Aksine sınıf denilen şeyin eski mitleriden arınmış olduğunun bir göstergesi olmuştu bu son eylemler...ve işçici grupların hayal kırıklıklarına neden olmuştur. Çünkü eylem öncesi ve sonrasında bir çok sol örgüt ve bir kısım anarşistler SEKA’yı sınıfın Kabe’si olarak kullanmaya başlamışlardı bile...SEKA işçisinin öfkesini ve kararlılığından etkilenen muhalifler burayı bir üs haline getirmek istedilerse de, bunu başaramadılar. Çünkü işçi, belirlenmiş bir ideolojinin zaten sahibiydi: Vatanına milletine bağlı ve bölücü olmayan...bu süreçte bir çok örgüt bu nedenle yurtseverlik-vatanseverlik zırvalıklarına yönelmişti...En azından bu direnişlere bel bağlayan anarşistler bunu yapmamıştır....fakat insanlığın kurutuluşu ve anarşi adına tek yolun sınıf mücadelesi olduğu sapkınlığı veya efsanesi sadece özgürlüğe ulaşma yolumuzda bir körleşmenin ve göz ardı edilmelerin ardını da getirmiştir. Ekoloji, hayvan sömürüsü, kadın, savaş karşıtı veya eş cinsel vs. hareketleri gibi tek sorun üzerinden ayaklanışlar her ne kadar değerli olsa da, sorunun köküne darbeyi indirmek yerine burjuvanın bize empoze edilmiş değerleri üzerinden hareket etmektedir...bu nedenle tehlikeli hareketler olmaya her zaman açıktır....bunun dışında klasik anarşist hareketin içerisinde kimlikler üzerinden bir araya gelmiş insanların samimiyetsizliğinin de nelere yol açabileceğini halen bilemiyoruz...İdeolojiden arınmış bir anarşi durumunun peşinde koşan insanlar olarak bu kör isyanları yıkıcı içgüdüsel isyanlara çevirmeye kışkırtmak temel işlevlerimidir... Kör isyanları kınamıyoruz...fakat daha da ötesine geçmeye çalışıyoruz..bu nedenle her nerede isyan ateşi yakıldıysa, bizim de orada biteceğimizi söylememiz gerekiyor. Çünkü halen anlatmamız ve kışkırtmamız gereken durumlar olduğuna inanıyoruz... Uygarlığa Vahşinin Günlüğü 50. sayıdan alınmıştır. |
||