|
||
| �Grev hakkımı isterim� 15/04/2004 - Grev yasakları üzerine... ''Oy bilesen ki ben haa / Taş döven demir döven /Oy bilesen ki ben haa / Toz toprak içinde şanlı / Sufakatim vakti çoktur/ellerim mağrur yavru /oy bilesen ki ben haa / yerden cevahir söken / zincirini yitirmiş dev / feryadım / grev hakkımı isterim / grev hakkımı isterim / GREV!'' (Atillah İlhan'ın Grev adlı şiiri) Şiir, 200 yıldır süren sınıf mücadelesinin çığlığını dillendirmektedir aslında. ''Zincirini yitirmiş dev'' ile emeği mülk edinenlerin kırın kırana verdikleri mücadeleyi... �Grev hakkını isteyen� işçilerle Şişe Cam ve lastik grevlerini ''milli güvenliği tehdit edici'' bulunarak yasaklayanların uzlaşmaz sınıfsal karşıtlığını. Sınıf savaşımı fabrikada, evde, sokakta, sendikada yani yaşamın her alanında ve her saatinde hükmünü sürdürür ve tarihin çarkı hep ileriye doğru döner. Tekstil, petro-kimya, metal, belediye sözleşmeleri de Şişe Cam ve lastik işçilerinin ve dahi geçmiş bütün işçi kuşaklarının birikimli ve çelişik birliğini devralarak çarkı döndürecekler. Yeni yasaklar, ağaların yeni satışları, yeni yasalar; yeni patlamalı birikimler, yeni örgütlenme arayışları, yeni açılımlar,... ile. Bu yazıyla amaçlanan 2004'de yasaklanan grevler üzerinden geçmişe uzanarak, grev yasaklarını tarihsel gelişimi içerisinde toplumsal arka fonla birlikte verebilmektir. Dünden bugüne uzanan yasaklar ve onu aşma mücadelesi yarında devam edecek ve işçi sınıfı aynı zamanda kendi tarihinden de öğrenerek ilerleyecektir. 1866'dan 1908 yasaklarına Grev, işçi sınıfı için bir �savaş okulu� ise egemen sınıflar için de bir korku kaynağıdır. Çünkü onların �egemenliklerini tehdide başlar.� �Kapitalistler emek güçlerinden başka satacak bir mülkü bulunmayan işçilerle birey olarak karşı karşıya geldiklerinde bu işçilerin tam köleleştirilmesi anlamına gelir. Fakat işçiler birleştiklerinde durum değişir. İşçiler, kapitalistlerle bireysel temeller üzerinde uğraşmak zorunda kaldıkları sürece, bir ekmek kabuğu elde edebilmek için sürekli olarak başkalarının yararına çalışan, yumuşak başlı, sesi çıkmayan uşaklar olarak, gerçek köleler olarak kalırlar. Fakat taleplerini birlikte ortaya koydukları ve para torbalarına boyun eğmeyi reddettikleri zaman kölelikten çıkmış olurlar, insan olurlar; emeklerinin, yalnız bir avuç çalışmayan adamın zenginleşmesine değil, çalışanların da insanca yaşababilmesine hizmet etmesini isterler. Köleler, efendi olmak yolundaki taleplerini ileri sürmeye başlarlar, toprak ağalarının ve kapitalistlerin istedikleri gibi değil, çalışan insanların kendi istedikleri gibi çalışmayı ve yaşamayı isterler. Öyleyse grevler, kapitalistlere her zaman korku verirler, çünkü onların egemenliklerini tehdide başlarlar. Bir Alman şarkısı işçi sınıfı için �Eğer güçlü kolun isterse bütün çarklar durur� der.� (Marks- Engels- Lenin, Sendikalar Üzerine 1, sy.159) Bu korku nedeniyledir ki daha ticari burjuvazinin çok cılız olduğu 1845 yılında çıkarılan Polis Nizamnamesi ile grevler ve işçi oluşumları yasaklanır. Nizamname�nin 12. maddesi grev ya da işi bırakma amacıyla kurulan işçi dernekleri karışıklık çıkarıcı ve kamu düzenini bozucu nitelikte sayar ve polise bu tür dernekleri izleme ve kapatma görevi verir. 1850�ye yani Polis Nizamnamesi�nin çıkarılmasından sadece 5 yıl sonrasına bakıldığında, (19�uncu yüzyılın tam ortasına denk gelir) dünyada kapitalist üretimin ve üretici güçlerin büyük bir hızla geliştiği görülür. Dünya ekonomisinde de çok hızlı bir büyüme yaşanmaktadır. Aynı dönemde Osmanlı Devleti�nde de bankacılık alanında arayışlar oluşur. Ekonomide dış ticaret rakamlarında ve parasallaşma sürecinde 1850�li yıllardan itibaren yukarı doğru bir ivme vardır. Sekiz-on kat artan dış ticaret, iç ticarete de ivme kazandırır. Her ne kadar iç ticaret dış ticaret kadar olumlu bir performans gösteremese de dolaşımdaki paraya bakıldığında, para miktarını ve dolaşım hızını göz önüne alarak iç ticarette üç-dört katlık bir artış söz konusu olduğu görülüyor. Bu süreç 1870�lere kadar devam eder. 1873-1896 yılları arası ise tüm dünyada ilk büyük depresyon dönemi olarak dikkat çeker ve bu depresyondan Osmanlı Devleti de etkilenir. İlk grevler ve işçi dernekleri Sermaye birikimindeki artış, artıdeğer sömürüsünün sürdürülmesinin ve artırılmasının güvence altına alınmasına göbekten bağlıdır. Bunun için işçilerin örgütlenmeleri, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirme arayışlarına girişmesi ve sömürüyü sınırlama girişimlerinin engellenmesi gerekir. Osmanlı�da ilk işçi eylem ve örgütlenmelerinin başlangıç tarihi de sermaye birikiminindeki bu artış dönemlerine denk gelmektedir. Osmanlı döneminde ilk işçi örgütlenmeleri kökü 1866 yılına kadar giden Amele Perver Cemiyeti, ikincisi Osmanlı Amele Cemiyeti�dir.(*) İşçilerin kötü çalışma koşullarına karşı birleşmelerinden doğan bu derneklerin ömürleri çok kısadır. Osmanlı Amele Cemiyeti'nin sadece bir yıl sonra kurucuları tutuklanır ve sürülürler. Cemiyet sınıfsal taleplerde de bulunarak mutlakiyete karşı çıkmış ve halkı ayaklandırma çabasına girişmişti. Osmanlı�da ilk grevler de 19. yüzyılın son yarısına denk gelir. 1872 Beyoğlu Telgraf geçici işçileri grevi, Ömerli- Yarımburgaz Tren yolu inşaatı işçileri grevi, 1873 Tersane Şantiyesi işçileri grevi, 1875 Tersane grevi, aynı yıl Sirkeci hamamları grevi, 1876�da araba işçileri grevi ve aynı yıl tersane işçileri grevidir. (**) Grevlerin nedenleri ücretlerin azlığı ve ödenmemesidir. İşçilerin greve gitmeleri ve dernekler kurmaları sonraki yıllarda da yasaktır ve bu yollu girişimler şiddetle cezalandırılır. Burjuvazinin ilk filizleri ve Tatil-i Eşgal kanunu Anadolu�da tarımsal getirinin yükselişiyle birlikte bir tür taşra burjuvazisi ortaya çıkar ve bir takım yerel bankalar kurulmaya başlanır. Taşra burjuvazisi, bir ölçüde İttihat ve Terakki Cemiyeti�nin de desteğiyle bir dizi yerel kredi kurumları ve kooperatifler kurar. İkinci Meşrutiyet yıllarında bu harekete milli bankacılık adı verildi. Özellikle Batı Anadolu�da kurulan çok sayıda bankanın geri planında bir şekilde Maliye Nezareti, Ziraat Bankası ve İttihat ve Terakki Cemiyeti yer alıyordu. Zaten bu bankaları kuran ve yönetimini üstlenenler de İttihat ve Terakki mensubu kişilerdi. Filizlenmeye başlayan Türk burjuvazisi ve onun temsilcisi olan İttihat ve Terakki Cemiyeti, özgürlük, eşitlik, vb. temel taleplerle işçi ve emekçileri de arkasına alarak, toplumun çıkarlarının temsilcisi gibi görünerek, mutlakiyete karşı harekete geçer. Ama İttihat ve Terakki Cemiyeti, tıpkı Fransa�da ya da başka ülkelerde olduğu gibi hükümete gelir gelmez ilk iş olarak, sınıf düşmanlarını yani işçi ve emekçileri, baskı altına almaya çalışır. 1908 öncesinde özellikle işçi hareketine sınırsız destek sunan İttihat ve Terakki Cemiyeti, hükümete geldikten hemen sonra, artan işçi eylemlerine engel olabilmek için Kanun-i Esasi�nin 36. maddesini uygulamaya koyar. (Kanun-i Esasi Osmanlı-Türk siyasi sisteminin ilk yazılı kurallar bütünüdür.) İşçi eylemlerine destek olan, toplumsal muhalefeti kendi inisiyatifinde gösteren İttihat ve Terakki Cemiyeti grev ve direnişleri hem zor kullanarak bastırır hem de zor kullanılarak dağıtılan grev ve direnişlerin tümüyle önüne geçebilmek için anayasa tarafından kendisine tanınan kanun hükmünde kararname yetkisine dayanarak Tatil-İ Eşgal Cemiyetleri Hakkında Kanun-u Muvakkat ve bir yıl sonra Tatil-i Eşgal Kanunu�nu çıkarır. 1908 Tatil-i Eşgal Kanunu, �Kamuya yönelik hizmetler gören kurumlarda sendika kurma hakkını açıkça yasaklar. Nedeni de 1908�deki İlan-ı Hürriyet grevleridir. Bir anda patlayan grevlerin önünü almak için hazırlanan yasa greve açık olarak grev yasağı getirmese de İttihat ve Terakki kendi iktidarını için tehlikeli olabilecek örgütleri tasfiye amacıyla sendika yasağı getirir. Neden olarak da şunlar ileri sürülür: �Sosyalizm ve ihtilaller, yabancı sermayeyi tehdit, devletin ya da hükümetin egemenlik haklarına müdahale, sendikaların siyaset yapması, kişisel özgürlüklerin korunması ve yasaklamada eşitlik.� Sendikalar yasaklansa da grevler tam anlamıyla yasaklanmaz ama önemli ölçüde sınırlandırılır. 96 yıl öncesinde dahi egemenler, grevden önce uzun bir �uzlaştırma� (sınıf işbirliği) ile grevlerin önünü almayı denerler. Kanuna göre ilk önce uzlaştırmanın tüm yollarının denenecek, bu başarısızlıkla sonuçlanırsa grev yolu açılacaktı. Ancak bunlardan grev yasal bir iş bırakma eylemi sayılacaktı! Devlet bu yasa ile çalışma yaşamında düzenleyici, diğer yandan da yasaklayıcı faktör kimliğiyle çıkar sınıfın karşısına. Kanun�un çıkmasına neden olarak gösterilen grevlere gelince: Grevler, İstanbul Cibali Tütün İşletmeleri işçilerinin (bu işçiler 1906�da Abdülhamit döneminde bile grev yaptılar) Temmuz�un son günlerinde, ücret zammı talebi ile 14 Ağustos�a kadar süren grevi ile başlar. Grevler kısa sürede yurda yayılır. Ekim ayına kadar sürer ve 100 bin işçiyi kapsar. Grevden önce işçilerin uzlaşma girişimleri bu grevlerin en temel özellikleridir. İşçiler greve gitmeden önce barışçıl girişimlerde bulunmuşlar, toplu dilekçelerle isteklerini iletmişlerdir. Grevlerin nedeni ücretlerin artışı olsa da, bunların dışında günlük çalışma sürelerinin kısaltılması, hafta dinlencesi hakkının tanınması, gece çalışmaları için işçilere iki kat ücret ödenmesi, istirahat zamanlarının azlığı, fazla çalışma ücretinin ödenmesi, yılda 4 defaya mahsus ücretli izin, sağlık koşullarının düzeltilmesi, sendikanın işveren tarafından tanınması ve yönetimle ilgili isteklerdir. Grevler yasanın ardından da devam eder. CUMHURİYET SONRASI VE ARTAN YASAKLAR Cumhuriyet'in ilk yılları Tatil-i Eşgal Kanunu tam 28 yıl yürürlükte kalır. Bu arada Kurtuluş Savaşı yapılır, yeni bir devlet kurmaya girişilir ve sermaye birikimini sağlamak için ilk elden yine grevler, sendikalar yasaklanır. Cumhuriyetle birlikte grev ve direnişler yaygınlaşır ve genellikle yabancı sermayeli ve müslümanlara ait olmayan işyerlerinde yaşanır. Grevlerde ücret artışı, iş güvenliği, çalışma ilişki ve koşularına bir yasal çerçeve çizilmesi istekleri yer alır ve polisiye yöntemlerle ezilirler. Zayıf olan burjuvazi kendisine bir yol haritası hazırlamak için çabalarken İzmir İktisat Kongresi yapılır. �TÜRKİYE halkı sarfettiği eşyayı mümkün mertebe KENDİ yetiştirir. ÇOK ÇALIŞIR!..VAKİT'te, SERVET'te ve İTHALAT'ta İSRAF'tan kaçar!..MİLLİ İSTİHSAL'i temin için icabında geceli gündüzlü çalışmak şiarıdır!� Bu maddeden de anlaşılacağı gibi işçi ve emekçiler geceli gündüzlü çalışarak sermaye birikimini artırırlar. Osmanlı�dan devralınan işçilerin çalıştıkları yerlerden izinsiz ayrılamayacağı hükmü de sürer. Çeşitli işçi derneklerinin işçiler yararına yasalar çıkarma girişimleri sonucunda belirli kurallar getirilir ama bunlar yasal hale gelmez. 1924 yılında çıkarılan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile dernek kurmak serbest hale gelir. Ama bir yıl sonra 4 Mart 1925 Takrir-i Sükun Yasası ile her türlü muhalefet odağı bastırılır. Bu yasa doğrudan işçi hareketlerini hedeflemese de işçiler derinden etkilenir ve yasa ile işçi örgütlerine karşı sert önlemler alınır. 30'lu yıllardan 60'lara kadar süren mücadele Türk burjuvazisi gelişmesini sürdürmekte ve işçiler üzerindeki her türlü baskı devam etmektedir. 1928 yılında yeni bir iş yasası taslağı hazırlanır. Ama bu taslak 1924 yılındaki taslaktan daha kısıtlayıcıdır ve sendika-grev hakkı yoktur. Yine de kabul edilmez. 1932 iş yasası taslağında grev ve sendika hakkı yine tanınmaz ve yine yasallaşamaz! 1936 yılında 6. İnönü Hükümeti döneminde 1908 Tatil-i Eşgal Yasası�ndan daha geri bir yasal düzenleme olan 3008 sayılı İş Yasası kabul edilir. CHP�nin o dönemki Genel Sekreteri olan Recep Peker yasayı şu şekilde över: �Yeni iş kanunu sınıfçılık şuurunun dağılmasına ve yaşamasına imkan verici hatta bulutlarını ortadan silip süpürecektir.� Bu yasada da grev ve sendika yoktur. Örgütlü olan patronlar (İstanbul Milli Sanayi Birliği) bu haliyle dahi yasaya karşı çıkarlar ve bu tasarının �İşverenlere büyük yükümlülükler getireceğini işçilere ve ülke ekonomisine zarar verdiğini� savunurlar. �Bu tasarı yasallaşırsa sermaye ürkecek, yatırım yapmayacak, rantiyerliğe dönecektir. İşçiler işsiz kalacak, ülke ekonomisi zarar görecektir.� Okurlar bu sözleri burjuvazinin günümüzdeki söylemleriyle karşılaştırarak okumalıdır. Yasada grev ve sendika yerine uzlaşma ve uzlaştırma vardır. İşçiler yine �işverenlerin izni olmadan işten ayrılamazlar ve işi bırakamazlar. İşten ayrılıp başka bir işe giren işçiyi işe alan patron cezalandırılır.� Zorunlu çalışma 1924 yılında olduğu gibi yine güvence altındadır. 1938 yılında çıkartılan Cemiyetler Yasası ile sınıf esasına dayalı örgütler ve sendikalar yasaklanır. 30�lı yıllar dünya ölçeğinde sermayenin yeniden üretiminde tıkanmanın yaşandığı, Ekim devriminin işçi ve emekçileri derinden sarstığı, işçi sınıfı mücadelesinin yükseldiği yıllardır. Burjuvazi faşizmi tırmandırarak işçi ve emekçileri ezmeye, hareketi yoketmeye girişmiştir. İkinci bir emperyalist paylaşım savaşına doğru dünya hızla yol almaktadır. Türkiye�de de dünyadaki bunalım ve gelişmeler etkisini göstermiş ve 18 Ocak 1940 yılında Milli Koruma Kanunu çıkarılmıştı. Bu kanun ile çalışma koşuları zorlaştırılmış, uzatılmış, bazı sektörlerde çalışma yükümlülüğü artmış, kadın ve çocuk işçilerin çalıştırılmasının yasaklandığı işlerde dahi çalıştırılması yasal hale gelmiş, ücretler yüzde 50 düşürülmüş, karaborsa ve vurgunculuk sonucu fiyatlar artmış, aydınlar ve işçiler üzerindeki siyasi ve polisiye baskılar sıkılaşmıştır. Savaş sonrasında dünyada esen devrim rüzgarları Türkiye�de de çeşitli partilerin kurulmasına neden olur. Adlarında sosyalist ibaresi geçen bu partiler tüm baskı ve yasaklamalara karşın, geniş tabanlı sendikalar kurulmasına girişirler. Özellikle yıllardır süren sınıf üzerindeki örgütlenme, grev, sendika yasakları işçilerin bu sendikalara akını ile sonuçlanır. 1946 sendikacılığı da denilen bu dönem 1947 yılında partilerin ve sendikaların kapatılması ile bitirilir. CHP, 1946 sendikacılığı örnek göstererek �grevi komünistlerin kullanabileceği tehlikeli bir araç olarak� tanımlar. Bir yandan yasaklar diğer yandan gelişen işçi hareketini denetim altına almak için güdümlü sendikacılık gündeme getirilir. 1924 Anayasası açık olarak sendika kurmaya engel olmasa da bir sendikalar yasası çıkarılması için tam 23 yıl beklenmesi gerekecektir. 1947 yılında çıkan 5018 sayılı Sendikalar Yasası kurulacak sendikaları, devletin denetimi altında tutma olanaklarını tanıyan bir düzenlemedir. Doğabilecek iş uyuşmazlıklarında işçiler adına hakem kurullarına katılıp görüş belirtmekle sınırlı bir görevlendirme yapılır. Bu yasa işçi sınıfını birleştirmeyi değil dağıtmayı amaçar ve toplu sözleşme hakkı birçok kayıda bağlanır, uygulamada kısıtlanır. Bu yasanın yürürlükte bulunduğu dönemlerde çok az sözleşme imzalanabilmiştir. Grev hakkı ise tümüyle yasaktır. Sendikaların siyasetle uğraşmaları, herhangi bir siyasi parti ile dolayımlı da olsa ilişki içinde bulunmaları, uluslararası amaç gütmeleri, toplu iş bırakma, toplu eylem, grev ya da greve itici davranışlarda bulunmak yasaktır. Yasa, sorgu yargıcı ve mahkemelere, karardan önce sendikaları kapatmak yetkisi de verir. İçişleri ve Çalışma Bakanlıkları'nın da sendikalar üzerinde kapatmaya varan denetim yetkisi vardır. Kontrol altında alınmak istenmesine rağmen işçi hareketi hızla devam eder ve CHP'nin kurdurduğu sendikalarda örgütlenen işçilerin sayısı 52 bine yükselir. Tüm engellemelere rağmen grev ve toplu sözleşme haklarının elde edilmesi için mücadele devam eder, bu arada işçiler yer yer direniş yaparlar. Sermaye ve hükümeti, uzun araştırmalar ve pazarlıklar sonucu kendisine işbirlikçilik yapacak sözde işçi temsilcilerini bulur. Konfederasyonun kurulmasına ancak, Batıdaki Amerikan tipi sarı sendikaların izlediği antikomünist politikaların benimsenmesi ve CIA�nın yan kuruluşlarından biri olan Uluslararası Hür Sendikalar Konfederasyonu�na üye olunması koşuluyla izin verilir. 1952 yılının 6 Nisanı�nda bir konfederasyon çatısı altında birleşen çeşitli sendikalar Türk-İş�i kurarlar. 15 Temmuz 1954 yılında İzmir'de liman işçileri yasağı delerek grev yaparlar. Grevci işçilerden 24�ü tutuklanır. �... Fabrikalar, ağaların toprakları, makineler, demiryolları, vs. vs. hepsi de devasa bir makinedeki -çeşitli ürünleri çıkaran, bunları işleyen ve varacakları yerlere dağıtan bir makinedeki- çarklara benzerler. Bu makinenin bütünü, toprağı işleyen, madeni çıkaran, fabrikalardaki malları yapan, evler, atelyeler, demiryolları inşa eden işçi tarafından harekete geçirilir. İşçiler çalışmayı reddettikleri zaman tüm makina durma tehlikesi karşısındadır. Her grev kapitalistlere gerçek efendilerin kendileri değil işçiler- gittikçe daha yüksek sesle haklarını isteyen işçiler- olduğunu hatırlatır. Her grev işçilere, durumlarının umutsuz olmadığını, yalnız olmadıklarını hatırlatır. Grevlerin yalnızca grevcilerin kendileri üzerinde değil, komşu veya yakın fabrikaların ya da aynı sanayi dalındaki fabrikaların işçileri üzerinde bıraktılan etkinin ne kadar büyük olduğuna bakınız. Olağan barışçı zamanlarda işçi işini sesini çıkarmadan yapar, işverene karşı gelmez ve kendi durumunu tartışmaz. Grev zamanlarında taleplerini yüksek sesle bildirir, işverene bütün kötü davranışlarını hatırlatır, haklarını ister, yalnız kendini ve ücretini değil, kendisiyle birlikte ellerindeki araçları bırakan ve hiçbir sıkıntıdan korkmadan işçilerin davası için dikilen bütün iş arkadaşlarını da düşünür. Her grev, işçileri için birçok sıkıntılar, ancak savaşın belalarıyla karşılaştırılabilecek korkunç sıkıntılar demektir. �Aç aileler, ücreti yitirme, sık tutuklanma, evlerinin ve işlerinin bulunduğu kentlerden sürülmeler. Bütün bu sıkıntılara rağmen işçiler, işçi arkadaşlarını terkedenleri ve işverenlerle anlaşanları horlarlar. Grevlerin getirdiği bütün bu sıkıntılara rağmen, komşu fabrikaların işçileri arkadaşlarının mücadeleye giriştiklerini görünce, taze bir cesaret kazanırlar. Engels, İngiliz işçilerin grevlerinden sözederken, �Tek bir burjuvaya boyun eğdirmek için böylesine dayanabilen insanlar, tüm burjuvazinin gücünü de kırabilecektir� demişti. Çoğu zaman, tek bir fabrikanın greve başlaması çok sayıda fabrikada grevlerin hemen başlaması için yeterlidir. Grevlerin ne büyük bir moral etkisi vardır; arkadaşlarının köle olmaktan çıktıklarını, yalnız o an için bile olsa, zenginle eşit düzeyde insanlar olduklarını görmek işçileri ne kadar etkiler! Her grev, çok güçlü bir biçimde, sosyalizm düşüncelerini, tüm işçi sınıfının sermayenin baskısından kurtuluş mücadelesinin düşüncelerini işçilerin aklına getirir. Büyük bir grevden önce, belli bir fabrikanın, belli bir sanayi dalının ya da belli bir kentini işçilerinin sosyalizm hakkında hemen hiçbir şey bilmedikleri ve pek az düşündükleri, fakat grevden sonra bunlar arasında çalışma gruplarının ve derneklerin çok daha fazla yaygınlaştığı ve gittikçe daha çok işçinin sosyalist olduğu sık sık görülmüştür.� (Marks- Engels- Lenin, Sendikalar Üzerine 1, sy.159) YASAKLAR İŞÇİ HAREKETİNİ ENGELLEMEYEMİYOR Sosyalizm rüzgarı ve elde edilen kısmi haklar 1960 yıllar! Dünyada sosyalizm rüzgarı esmeye devam etmektedir. Tekelci burjuvazi sosyalizme karşı burjuva demokrasisini ileri sürer. Sermaye pençelerini gevşetmek zorunda kalır. Şunu da unutmamak gerekir ki 1908�den 1963�e uzanan çetin ve ısrarlı yol, işçi ve emekçilerin hak ve özgürlük taleplerini mücadeleri ile katedilmiştir. 1960 Anayasası ile grev bir hak olarak tanınır. Ama örgütlenme hakkı için yasal düzenlemelere gönderme yapılması ihmal edilmez. 1963�de 274 sayılı sendikalar yasası çıkarılır ve de sendikalara siyaset yapmalarının olanakları kapatılır. 275 sayılı Toplu Sözleşme ve Grev-Lokavt Yasası�nın çıkması yine militan işçi eylemleriyle olur. Büyük Saraçhane mitingi, 3 Mayıs 1962�deki Yalınayaklar yürüyüşü ile öfke doruğa çıkar. Giderek yayılan gösteri ve grevler, 1963 yılında Kavel kablo işçilerinin başlattığı ve 36 gün süren çetin mücadele ile yeni bir aşamaya sıçrar. Koç�un arsası üzerine kurulu ve damadının işlettiği fabrikada işçilere verilen zamlar sürekli geri alınır, çünkü sözleşme ile bunlar güvence altına alınamaz. İşçiler yılbaşı zamlarının verilmemesi üzerine şalter indirerek işgale başlarlar ve devletle, polisle süren kıran kırana mücadele sonucunda hem gözaltına alınan arkadaşlarının bırakılmalarını sağlarlar hem de 275 sayılı yasa çıkarılır. İşçiler yasaya Kavel maddesi olarak bilinen geçici 3. maddeyi ekletirler. Çünkü Kavel işçilerine yasadışı grev yaptıkları gerekçesiyle dava açılmış, ağır hapis cezalarıyla cezalandırılmaları istenmiş, sonra da 3. maddeye ile davayı düşürmüşlerdi. Kavel işçileri sokakları, mahkemeleri, cezaevlerini hep aynı çığlıkla inlettiler: �Zafer! Zafer! Zafer!� �Bir grev işçilere, işverenlerin ve işçilerin güçlerinin nelerden ibaret olduğunu anlamayı öğretir. Onlara yalnız kendi işverenlerini ve yalnız kendi arkadaşlarını değil, tüm işverenleri, tüm kapitalist sınıfı ve tüm işçi sınıfını düşünmeyi öğretir. Birkaç işçi kuşağının emeklerinden milyonlar toplamış olan bir fabrika sahibi ücretlerde ufak bir artışı reddettiği, hatta ücretleri daha da aşağı bir düzeye düşürmeye çalıştığı ve işçiler direndiğinde binlerce aç aileyi sokağa attığı zaman, işçiler, tüm işçi sınıfının düşmanını bütün olarak kapitalist sınıf olduğunu ve ancak kendilerine ve birleşerek eylemlerine güveneceklerini açık seçik görürler.� (Marks- Engels- Lenin, Sendikalar Üzerine 1, sy.159) Türkiye işçi sınıfının kazanımı olan bu yasalarla sendikal örgütlenme ve grev hakkı önündeki engeller kısmen kaldırılır. Ama burjuvazi ve onun devleti sınıfın önüne barikatlar kurmayı ihmal etmez. Yasada lokavt grevle eşdeğerde bir hak olarak tanınır. Genel grev, dayanışma grevi, siyasi amaçlı grev ve iş yavaşlatma yasaktır. Sendika üyesi olmayan işçilerin grev yapması, yürürlükte bir sözleşme varken uğranılan ekonomik kayıplar karşısında yeni bir TİS için grevi gidilmesi, sendika kararı olmadan grev yapmak yine yasaktır. Savaş ve seferberlik hallerinde grev yapılamaz. Öte yandan greve çıkmak, karmaşık ve uzun zaman alan formalitelere bağlanmıştır. Sağlık, elektrik, havagazı üretimi ve dağıtımı ile eğitim işlerinde çalışanların grev hakkı yoktur. Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı�na bağlı askeri işyerlerinde çalışan işçilerin grev hakkı sınırlıdır. Bakanlar Kurulu, �milli güvenlik�, �genel sağlığa aykırılık�, �doğal afet� gibi bahanelerle grevleri yasaklayabilir ya da erteleyebilir. Grevler mahkeme yoluyla durdurulabilir. Sıkıyönetim dönemlerinde grev yapmak ise, sıkıyönetim komutanlığının iznine bağlıdır. Grev hakkının içini boşaltmak, onu fiilen kullanılmaz hale getirmek için elinden geleni yapmıştır burjuvazi. Fakat ilerleyen yıllarda işçi sınıfı, mücadelede kararlı ve militan olduğu ölçüde bu yasak ve sınırlamaları işlemez hale getirir. Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Yasası'nın yürürlüğe girmesinden sonra Türkiye'de ilk grev Bursa otobüs işçileri tarafından 7 Kasım 1963�de başlatılır. İlk grev yasaklaması da 9 Ocak 1964�de gelir. ATAŞ grevi, ''milli güvenliği bozucu'' nitelikte olduğu gerekçesiyle Bakanlar Kurulu tarafından 1 ay süreyle ertelenir. 18 Temmuz 1964�de 10 gündür süren Batman Petrol Rafinerisi işçileri grevi, Bakanlar Kurulu ve Türk-İş'in aracılığıyla sona erdirilir. 12 Mart 1965 yılında Kozlu, Karadon, Gelik, Kilimli üretim ocaklarında işçilerin madene inmeyerek başlattıkları grev kana bulanır. İşçiler madenlere inmeyi reddederler ve jandarmayla çıkan çatışmada 2 işçi ölür, 12 işçi ile 12 asker yaralanır. İşçiler ölülerini ve rehin aldıkları mühendisi vermemekte direnirler, olayları yatıştırmaya çalışan sendika yöneticileri kovulurlar. Bunun üzerine bölgeye askeri jet uçakları sevkedililir, 14 işçi tutuklanır. |
||
|
||
| 1960�lı yıllarda Türkiye�de kapitalizm hızlı bir gelişme gösterir. İşçi sayısında büyük bir artış olur. Yüzbinlerce emekçi kırsal alandan şehirlere akar. Fabrikalarda ağır sömürü, gecekondularda kötü yaşama mahkum edilirler. Bu emekçilerin öfkesini büyütür ve ekonomik istemlerle buna yanıt verecek bir sendika isteği ve özlemi doğurur. Bu yöndeki mücadeleri Türk-İş�in ihanet çizgisini ve sınıf işbirlikçi yüzünü açığa çıkarır. Ve işçilerin bu doğrultudaki eylem ve atılımları yeni bir sendikal hareketin gelişmesine yol açar. DİSK bu koşulların ürünü olarak doğar. 1 Şubat 66�da başlayan Paşabahçe işçilerinin grevinde Türk-İş�in sınıf düşmanı tutumu ayrılığı derinleştirir. Türk-İş patronlarla gizlice anlaşarak grevi bitirir, işçiler bunu kabul etmeyerek greve devam ederler. Süren grevi desteklediklerini ilan eden 3 sendika Türk-İş�ten geçici olarak ihraç edilir. İhraç edilen Lastik-İş, Maden-İş ve Basın-İş bağımsız Gıda-İş ile anlaşarak Sendikalar Dayanışma (Anlaşması) Konseyi�ni kurarlar. Bu sendikalar 12 Şubat 67�de genel kurullarını yaparak Türk-İş�ten kesin olarak ayrılırlar ve Türkiye Maden İşçileri Sendikası da aynı yönde bir karar alır ve 13 Şubat�ta 5 sendika tarafından DİSK kurulur. İşçi hareketi devam ediyor Bu gelişmelerle birlikte devletin süren grevleri yasaklaması da devam eder. 20 Nisan 1966�da Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası'ndaki grev Bakanlar Kurulu kararıyla 30 gün süreyle ertelenir. Aynı yılın 26 Eylülü�nde İskenderun-Batman arası Pipe-Line işyerlerinin 1.200 işçisinin almış olduğu grev kararı, 'milli güvenliği bozucu' nitelikte gösterilerek Bakanlar Kurulu kararıyla 30 gün ertelenir. 1967-1970 döneminde işçi hareketleri gelişmesini süren baskılara rağmen sürdürür. Sınıfın radikal ve kitlesel eylemi, ulusal kurtuluş mücadelelerinin alevlerinin dünyanın dört bir yanından yükseldiği bir döneme denk gelir. DİSK�in kuruluşu ve gelişimi bir avuç sendikacının iradi başarısı değil arayış içinde olan işçi kitlelerinin yeni, militan ve hak alıcı bir alternatif sendikacılık anlayışına yönelmelerinin nesnel ürünüdür. DİSK�i DİSK yapan, onların yürüttükleri kavgadır. Sermayenin terörüne karşı onunla yüzyüze gelinen birçok yerde devletle kapışan, sendika değiştirmek mücadeleleri ezilmek istenen işçilerdir. Yasaları çiğneyen, fabrikaları işgale girişen, onu kararlılıkla sahiplenen, sendikalaşma mücadelesinin öncü gücü olarak ortaya çıkan işçilerdir. Hem sonsuz bir fedekarlık içindedirler hem de savaşçıdırlar... Sınıfta, sendikal alanda dahi olsa ilerici bir önderliğe duyulan ihtiyaç öylesine yakıcıdır ki, DİSK�e adeta akın eder işçiler. Türk-İş sendikalarının 1 günlük ücrete aldıkları zammı, DİSK sendikaları 2-3 saat içinde elde etmeye başlayınca, yüksek enflasyonla ekonomik olarak ezilen işçilerin DİSK�e yönelmeleri hızlanır. 6 yıl gibi kısa sürede üye sayısı 30 binden 500 bine yükselir. 70'LERDE SINIF HAREKETİ BÜYÜR VE SİYASALLAŞIR Yasaklara karşı 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi Bu dönemler arasında birçok grev, işgal, direniş yaşanır. Sınıf hareketi siyasallaşmaya doğru evrilir. Bu gelişmeler karşısında devlet ve burjuvazi TİS, Grev ve Lokavt yasalarını düzenleyen bir tasarıya Meclis�e sunar. 274-275 sayılı yasalarda yapılmak istenen değişikliklerle grev (lokavta) başvurabilmek için hakeme (tahkime) başvurma zorunluluğu getirilmek istenir. Grevler olanaksızlaştırılmaya çalışılır. Grev ve lokavtın karşılıklı haklar olarak gösterilmeye çalışılması ve grev hakkının sadece toplu sözleşmenin ihlali ya da imzalanmaması halinde başvurulabilecek bir yol sayılması, genel grev, siyasi grev ve dayanışma grevlerine olanak tanınmaması, yetki saptanmasına ilişkin kuralların yeterli olmaması ve uygulamada işçileri temsil etmeyen sendikalara toplu sözleşme yapma hakkı tanınmasına yol açması... istenir. İşçilerin yığın halinde DİSK�e geçmeleri sermayeyi rahatsız eder ve işçi direniş ve grevlerinden DİSK sorumlu tutulur. DİSK�in kapatılması gündemdedir. Yasa Meclis�e geldiğinde 15-16 Haziran eylemleri de başlar. İlk gün 70 bin işçi eylemlere katılır, yürüyüşler yapılır. Eylemlere genellikle DİSK�e üye fabrikalar katılır ama Türk-İş üyesi işçiler de direnişe katılırlar. İkinci gün yine işçiler çeşitli yörelerden yürüyüşe geçer. Çeşitli yerlerde polisle işçiler arasında sert çatışmalar çıkar. 5 işçi ölür, 200�e yakın işçi yaralanır. Aynı gün DİSK�e bağlı sendikaların merkezleri polis tarafından basılır, birçok sendikacı ve işçi gözaltına alınır, İstanbul ve Gebze�de sıkıyönetim ilan edilir. Sıkıyönetim ilanından sonra büyük fabrikalar askerler özellikle de zırhlı birlikler tarafından kuşatılır, işçiler asker kordonu altında çalışmaya başlarlar ve bazı fabrikalar kuşatmalara rağmen direnişlerini devam ettirirler. Binlerce işçi işten atılır ve burjuvazinin yüreğine korku salan ve �ayaklanma� olarak lanse edilen direniş sonucu yasa geri püskürtülür. Ne var ki 12 Eylül askeri faşist darbesinin ardından 1983 yılında bu yasa, yasak kapsamı genişletilmiş ve 2821-2822 sayılı yasalara dönüştürülmüş olarak işçi sınıfının önüne yeniden getirilecektir. �Grevler işçilere birleşmeyi öğretir. Onlara ancak birleştikleri zaman kapitalistlere karşı mücadele edebileceklerini gösterirler. Grevler işçilere, tüm işçi sınıfının tüm fabrika sahipleri sınıfına karşı ve keyfi polis hükümetine karşı mücadelesi üstünde düşünmeyi öğretirler. Sosyalistlerin, grevleri �bir savaş okulu� olarak, tüm halkın, çalışan herkesin, hükümet görevlileri ve sermayenin boyunduruğundan kurtulması için, işçilerin düşmanla savaşmayı öğrendiği bir okul olarak adlandırılmalarının nedeni budur.� (Marks- Engels- Lenin, Sendikalar Üzerine 1, sy.159) 70'den 80 darbesine uzanan yol Grevler, direnişler, eylemler ve işçi sınıfının siyasallaşması yükselerek devam etmektedir. Ama burjuvazi de boş durmamakta bir yandan grevleri yasaklarken diğer taraftan da 12 Mart darbesine hazırlanmaktadır. 18 Eylül 1970�de TÜPRAŞ grevi, milli güvenliği bozucu nitelikte görüldüğü gerekçesiyle Bakanlar Kurulu'nca 30 gün süreyle ertelenir. 12 Mart 1971 yılında yükselen işçi hareketi ve sermayenin bunalımı yeni bir darbeyi gerektirir. Ordu yönetime el koyar, birçok işyerinde sürmekte olan grevleri yasaklar. Mersin Ataş Rafinesi�nde çalışan Petrol-İş üyesi 300 işçinin grevi Bakanlar Kurulu tarafından ertelenir. Çimse-İş Sendikası�na bağlı 9 işyerinde başlatılan grev ise Gaziantep ve Elazığ illerindeki işyerlerinde durdurulur. İstanbul Halkalı Banliyö Treni, Elazığı Uluova Un Fabrikası, SEKA, Denizcilik Bankası grevleri de yasaklanır. Tüm baskılara rağmen sınıfın mücadelesini tamamen durdurmaları mümkün olmaz. 4 aydır grevde olan Pertriks işçileri sıkıyönetim yasaklarına karşı direnirler. Grevi yöneten Kimya-İş Sendikası yöneticilerine grevi bitirmeleri için baskı yapar. Grevin bitirilmesine karşı çıkan işçilere saldırır. Pertriks komondo birlikleri tarafından sarılır. 17 Mayıs�ta beş kamyon ağır silahlı asker ve sivil polisle grevi bastırmaya çalışırlar, grev ezilir. Grevi bastırdıktan sonra toplu sözleşmeye oturan işçi temsicileri, karşısında patron yerine sıkıyönetim generallerini bulurlar. Patronun hazırladığı sözleşme sendikacılara generaller tarafından zorla imzalatılır. Birçok işçi önderi sıkıyönetim tarafından gözaltına alınır, işkencelerden geçirilir ve tutuklanır. Yüzbinden fazla işçinin işine son verilir. Kalan işçiler de daha ağır çalışma koşullarına mahkum edilirler. Bu dönemde çıkılan grev ve direnişler ordu birlikleri tarafından vahşice bastırılır. 1972 yılında da darbenin işçi sınıfı ve emekçilere yönelik devlet terörü devam eder. İzmir Belediye işçilerinin grevi sıkıyönetim tarafından bitirilmeye zorlanır. Yine İzmir�de 2 bin 500 fırın işçisinin 185 fırın ve ekmek fabrikasında başlattıkları grev sıkıyönetim tarafından bitirilir. Kayseri�de belediye işçilerinin başlattıkları grev Bakanlar Kurulu tarafından ertelenir. Maden-İş Sendikası�na bağlı Zonguldak Ereğli Kömür İşletmeleri�nde ve Tavşanlı Garp Linyit İşletmeleri�nde grev kararı alır. Grev hükümet tarafından 30 gün süreyle ertelenir. Tüm teröre ve önlemlere rağmen sınıf mücadelesi devam etmektedir. Ekonomik taleplerle de olsa kitlesel ve militan çıkışları yakalanır. Türk Demir Döküm fabrikası işçileri sıkıyönetimin tüm baskılarına rağmen, toplu sözleşme görüşmelerinde düşülen anlaşmazlık üzerine greve çıkarlar. Ceylanpınar Üreme Çiftliği�nde çalışan 2 bin işçi greve çıkar. Sıkıyönetim yasaklarına rağmen yapılan greve jandarma saldırır ve çıkan çatışmada 54 işçi tutuklanır, 25�i işten çıkarılır. Sıkıyönetime rağmen İstanbul Bakırköy�de Pastör Kimya, Kazlıçeşme deri işçileri, Metal-İş Sendikası�na bağlı Adaşlar Metal Sanayi işçileri greve çıkar. 73 yılı: Bir dönemeç �73 yılı Türkiye burjuvazisi için kabus dolu bir kriz yılı olur. Krizin petrolden kaynaklanan ekonomik yanıyla birlikte çelişkilerle dolu koalisyonlar dönemini başlatması ve egemenlerin artık eskisi gibi yönetmede zorlanmaları biçiminde kendini gösteren bir siyasal boyutu da vardır. Emekçi katmanlar ve işçi sınıfı içinde sefalette bir derinleşme, büyük kentlere göçte bir hızlanma yaşanır. Bu durum aynı zamanda devrimci kanallara doğru yönelmeye başlayan potansiyelerin açığa çıkmasını da doğurur. Bu yüzden, 12 Mart faşizmin etkilerinin zayıflamaya, halk hareketinin ve devrimci mücadelesinin ise başını doğrultmaya başladığı yıl olur. Sınıf mücadelesi artık �ekmek kavgası�yla sınırlanmayı aşmaya başlamış ve 12 Eylül faşizmine kadar sürecek mücadele dolu bir döneme adım atılmıştır. Grevler, direnişler, yasaklamalar, devletin artan terörü, katliamlar, yükselen antifaşist halk hareketi, işçi hareketinin siyasallaşması bu dönemi karakterize eder. Biz yine uzun grev yasak zincirine dönersek; 6 Ocak 1975�de Aliağa ve TÜPRAŞ'taki grevler Bakanlar Kurulu tarafından bir ay süreyle ertelenir. 20 Şubat 1975 yılında İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tekstil işkolundaki grev ve lokavtları yasaklar. 10 Nisan 1975, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, 10 numaralı bildiriye aykırı hareket edildiği iddiasıyla Eczacıbaşı İlaç Fabrikası'ndaki direnişin sona erdirilmesini ister. 22 Temmuz 1975 yine bir erteleme ile anılır. Bakanlar Kurulu Shell ve MKE grevlerini birer ay erteler. Shell şirketlerinin 21 işyeri ile MKE Antalya Kuru Pil Fabrikası'nda 22 Temmuz�dan itibaren başlayan grevler, Bakanlar Kurulu'nun erteleme kararı üzerine kaldırılır. 22 Ağustos 1975'de Bakanlar Kurulu, Shell ve MKE Antalya Kuru Pil fabrikası işyerlerindeki grevi 2 ay daha erteler. 1Mayıs 1976, Hükümet Mobil grevini 30 gün erteler. Petrol-İş Sendikası'nın Mobil Şirketi'nin Batman Şelmo ham petrol istihsal sahasında ve Ankara'daki işyerinde uyguladığı grev �milli güvenlik gerekçesiyle� bir ay süreyle ertelenir. Sınıf hareketi hem artıyor hem de siyasal içeriklere bürünüyor 77 yılında ülkenin dört bir yanında yapılan 260 işçi eylemlerinden birçoğu Bakanlar Kurulu tarafından ertelenir. 8 Ocak1977'de THY grevi, Bakanlar Kurulu kararıyla 30 gün ertelenirken, bir ay sonra ikinci erteleme kararı gelir. 9 Şubat 1977'de THY'da grev kalkar. Hava-İş Sendikası Genel Başkanı Bakanlar Kurulu kararının iptali için Danıştaya başvuracaklarını açıklar. Bir hafta sonra Danıştay erteleme kararını kaldırır. Tes-İş Çukurova Enerji İşçileri Sendikası'nın aldığı ve Çukurov Elektrik Şirketi'nin bütün işyerlerini kapsayan kararı 60 gün süreyle ertelenir. Bakanlar Kurulu Tek Gıda-İş Sendikası'nın Et Balık Kurumu'nun bazı işyerlerinde uygulayacağı grevi 60 gün erteler. 19 Şubat 1977 yılında Petrol-İş Sendikası'nın gaz dolum tesislerinde başlattığı grev Bakanlar Kurulu kararıyla bir ay ertelenir. 6 Ağustos 1977, MKE'de Türk Metal-İş, Yeni Metal-İş ve Barut-İş sendikaları tarafından alınan grev kararları �'milli güvenlik� gerekçesiyle Bakanlar Kurulu tarafından 30'ar gün ertelenir. 14 Eylül 1977 Bakanlar Kurulu toplu sözleşme anlaşmazlığı nedeniyle DYF'nin devlet demiryollarında aldığı grev kararını bir ay süreyle erteler. 77 yılında en çok MESS grevleriyle zirveye çıkan işçi sınıfı hareketi, hızından bir şey kaybetmeden 78 senesine girmiştir. Daha çok ülkenin İstanbul, Adana, İzmir, Busa gibi sanayi merkezlerinde gelişen ve dal-budak saran mücadele, dört bir yandaki işçi ve antifaşist gençleri de etkiler. 1970'li yılların sonlarına doğru gelişen antifaşist mücadele karşısında, işçi sınıfı ve emekçi kitleleri terörize etmek, sindirmek için saldırılarını üst bir düzeye çıkarmak zorunluluğunu duyar devlet ve burjuvazi. Düzenin tüm kanlı aygıtları, piyonları ve işbirlikçileri doğrudan saldırı konumu alırlar. Birçok katliam yapılır ama bunlardan en önemlisi 19 Aralık 1978 günü sivil faşistleri Maraş'ta gerçekleştirdikleri provokasyon ve ardından gelen kitle kırımıdır. Maraş katliamının önlenmesi yerrine katliam gerçekleştikten sonra sıkıyönetim ilan edilir ve böylece 12 Eylül darbesinin yolu düzlenmeye başlanır. İçinde bulunduğu kriz ve gelişen sınıf mücadelesi işbirlikçi tekelci burjuvazinin açmazını büyütür. Sıkıyönetim yasakları fiilen işlemez durumdadır. Burjuvazi ve onun örgütlerinin işçi ücretlerinin yüksekliğinden ve işçi haklarından yakınmaları 1977'de beligin bir hale gelir. 1979'da ise, bu yakınma daha sık ve daha yüksek perdeden tekrarlanır. Sınıfın kazanımlarına karşı yeni bir saldırı hazırlıkları başlar. Öte yandan grev ve direnişler de yaygınlaşmaya devam eder. Bunlar sadece ekonomik hak talebiyle sınırlı değildir. Faşist cinayetlere karşı tavır almaktan, dayanışma grevlerine kadar çeşitli siyasal içeriklere bürünür. 1980 sonbaharına gelindiğinde grevde geçen işgünü 4.3 milyona çıkmıştır. Grevlerle birlikte grev ertelemelerinde de rekor artışlar olur. DİSK'e bağlı Genel-İş Sendikası'nın, İzmir Belediyesi'nde sürdürdüğü grevi 1979 yılı Mayıs ayında 30 gün süreyle ertelenir. Tek Gıda-İş'in Et Balık Kurumu'nda aldığı grev 3 ay süreyle ertelenmiştir. vb., 80 SONRASI: YASAKLANMAYAN GREV VAR MI? 80 askeri darbesinden 89 Bahar Eylemleri'ne 80 askeri darbesiyle birlikte tüm grevler, direnişler, sendikalar yasaklanır, devrimci hareketle birlikte kanla bastırılır. Ücretler dondurulur, sözleşmeler kaldırılır, çalışma ve yaşam koşulları ağırlaştırılır. İşçi ve emekçiler derin bir sessizliğe mahkum edilir. 1983 yılında 2821-2822 sayılı yeni iş ve sendikalar yasaları çıkarılır. Bu yasalarla birlikte sendikal örgütlenmenin önü kesilir, grev hakkı fiilen işlemez hale getirilir. Grev çadırı kurmak dahi yasaklanır. vb., vb... 1984 yılında tüm ekonomik-demokratik-siyasi hakları tırpanlanan, eli-kolu bağlanan işçi sınıfına sendikaların serbest bırakıldığı ''müjdelenir''! DİSK kapatıldığı için ihanetçi Türk-İş yeniden sahnedeki yerine alır. Darbeden sonra ilk grev 2 Ekim 1984 yılında Tuzla'da iki tersanede başlar. 23 Kasım'da ilk KİT grevi, toplu sözleşme anlaşmazlığı nedeniyle Ankara'da Testaş fabrikasında başlar. 1 Mart 1985'de Türkiye'nin ilk kapıcı ve kaloriferci grevi gündeme gelir. İşçi hareketinde 85 sonrasında eylem, grev fikri tekrar canlanmaya ve kendine akacak kanallar aramaya başlar. 1987 yılında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Türkiye Denizcilik İşletmeleri Genel Müdürlüğü ve işletmelerin bazılarında grev yasağı bulunması nedeniyle, grev yasağı bulunmayan işyerlerini kapsayacak şekilde grev yapılamayacağına karar verir. Aynı durum Ankara Büyükşehir belediyesi ile Belediye-İş arasında süren sözleşmelerde de uygulanır. Sözleşmelerde uyuşmazlık sonucu sendika grev kararı alır ve grev yasağı bulunmayan işyerlerinde uygulamak ister. Ankara 3. İş Mahkemesi grev kararının uygulanmasını durdurarak, toplu iş sözleşmesinin grev yasağı bulunan ve bulunmayan tüm işyerlerini kapsayacak şekilde Yüksek Hakem Kurulunca yapılmasını sağlar. 1987 yılında başlayan NETAŞ grevi, grev yasaklarını delerek, 89 Bahar Eylemleri'nin başlangıcı olacaktır. Sonraki yıllarda grevler, direnişler, eylemler ülkenin dört bir yanına yayılarak, sendika ağalarının barikatlarını da aşarak gelişmesini sürdürür. İşçiler yaşam koşullarının düzeltilmesi, ücretlerinin artırılması, sosyal haklarının iyileştirilmesi, sözleşme uyuşmazlıklarının giderilmesi, vb. taleplerle harekete geçerler. Ama grev yasaklamaları da aynı hızla devam eder. 26 Mart 1990'da Olağanüstü Hal Bölgesi'ndeki 5 ilde Çitosan'a bağlı işyerlerinde başlaması gereken grev, valilik kararıyla ertelenir. Diyarbakır, Elazığ, Ergani, Van, Siirt, Kurtalan ve Adıyaman'daki Çimento fabrikalarındaki grev bir ay süreyle durdurulur. Yasaklamalara rağmen 4 Ocak 1991 yılında Zonguldak maden işçilerinin başlattığı Ankara yürüyüşü işçi eylemlerinin doruk noktasıdır. Ardından 3 Ocak genel grevi gelir. 27 Ocak 1991 yılında ise Bakanlar Kurulu kararıyla 158 işyerinde sürmekte olan ve 100 binin üzerindeki işçiyi kapsayan grevler Körfez savaşı bahane edilerek ertelenir. �...Dahası bir grev, işçilerin gözlerin, sadace kapitalistlerin değil, hükümetin ve yasaların niteliği konularında da açar. Fabrika sahiplerinin işçi sınıfının velinimetleri pozuna bürünmeleri gibi, hükümet görevlileri ve onların dalkavukları da, çarın ve çar hükümetinin, adaletin gereği olarak, hem fabrika sahiplerini hem de işçileri eşit olarak kolladığına, işçileri inandırmaya çalışırlar. İşçi, yasaları bilmez, hükümet görevlileriyle, özellikle üst makamdakilerle bir ilişkisi yoktur ve bu nedenle de, çoğu zaman bütün bunlara inanır. Sonra grev gelir. Savcı, fabrika müfettişi, polis ve çoğu zaman askeri birlikler fabrikada görünürler. İşçiler yasalara karşı geldiklerini öğrenirler: İşverenlerin biraraya gelmelerine ve işçilerin ücretlerini düşürmek için açıkça tartışmalarına izin verilmekte, fakat eğer işçiler ortak bir anlaşmaya varırlarsa suçlu sayılmaktadırlar! (....)� (Marks- Engels- Lenin, Sendikalar Üzerine 1, sy.159) 2000'LERE DOĞRU: YASAK! YASAK! YASAK! Sonraki yıllar da yasak yıllarıdır Sonraki yıllarda yapılan grevlerin neredeyse hepsi yasaklarla birlikte anılır. 1992 yılında belediyelerde sürdürülen toplu sözleşme görüşmeleri anlaşmazlıkla sonuçlanır ve işçiler taleplerinin kabul edilmesi için toplu vizite, yürüyüş, basın açıklaması gibi pekçok eylem yaparlar. Taleplerinin kabul edilmemesi üzerine de greve çıkılır. Burjuvazi tüm gücüyle greve saldırır, medya'da grevler ''çöpçü grevleri'' olarak lanse edilir ve işçilerin ücretlerinin doktorlardan daha fazla olduğu, toplanmayan çöplerin halkın sağlığını tehdit ettiği vb. antipropagandası yapılır. Sonuçta grev Bakanlar Kurulu kararıyla ''halk sağlığını tehdit ediyor'' gerekçesiyle yasaklanır. 24 Şubat 1995 günü başlaması beklenen THY ve HAVAŞ grevi, Bakanlar Kurulu'nca milli güvenlik gerekçesiyle iki ay ertelenir. İşçi sınıfı, ekonomik temelli hareketini inişli çıkışlı devam ettirmektedir. Ekonomik ve sosyal haklar mücadelesinin yanına özelleştirmeye karşı mücadele, işgüvencesi talebi vb. de eklenmeye başlanır. Burjuvazinin aralıkları 2-3 yıla inen krizleri sürekli yeni saldırıları devreye sokmakta ve yeni baskı yöntemlerini zorunlu kılmaktaydı. 1994-1995 yıllarında süren Kürt ulusal hareketiyle birlikte sıkışan burjuvazi 5 kere 5 Nisan paketleri uygulamaya koyar. Özeleştirmeler, taşeronlaştırma, fason üretim, işçi kıyımları, ücretlerin düşürülmesi, infazlar, gözaltında kayıplar, katliamlar ardarda akın eder. Kamu grevleri olarak da bilinen ve ülkenin genelinde uygulanan grevler tabanın Türk-İş üzerindeki baskısı sonucu alınarak uygulamaya başlanır. Ama 17 Ekim1995 günü Bakanlar Kurulu, ''genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu nitelikte görüldüğü'' gerekçesiyle SEKA, Şeker Fabrikaları, limanlar ve Karayolları'ndaki grevleri 2 ay süreyle ertelenir. 2000'lerde tüm grevler yasaklanıyor 1990'lı ve 2000'li yıllarda grev uygulamaları giderek azalma eğilimine girer. Örneğin, 1993 yılında 574.741 işgünü grevde geçirilirken, 2001 yılında 286.015 işgünü grevde geçer. 1993 yılına göre 2001 yılında grevde geçen gün sayısı neredeyse yarı yarıya azalır. 2002 yılında ise; grev hakkının yasalar ile düzenlendiği 1963 yılından bu yana (12 Eylül darbe dönemi hariç) grev uygulamaları en düşük düzeyde gerçekleşir. Grev uygulamalarının neredeyse durma noktasına geldiği 2002 yılında, sadece 43.885 işgünü grevde geçer. 2000 yılında Lastik ve hizmet işkolunda (belediye) başlayan grevlerin hükümet tarafından yasaklanır. Lastik-İş Sendikası'nın örgütlü olduğu Brissa, Türk Pirelli ve Goodyear lastik fabrikalarında 28 Nisan 2000 tarihinde başlayan grev; ''milli güvenliği bozucu nitelikte, enflasyonla mücadele programına olumsuz etki yaptığı ve genel sağlığı tehdit ettiği'' gerekçesiyle 6 Mayıs 2000 tarihinde hükümet tarafından yasaklanır. Grev, yaklaşık 3000 işçiyi kapsıyordu. 2004 grevleri de aynı akibete uğrayacak böylece lastik işkolunda 10 yılda 4 kez grevler yasaklanmış olacaktı. 2000 yılı İstanbul ve İzmir'de süren Belediye grevlerinin yasaklanmasının gerekçesi de ''Sağlık, toplumsal olaylar ve İzmir Fuarı''ydı. 2001 yılında Paşabahçe grevi de ertelenen grevler listesinde yerine alır 2003 yılında Petlas grevi ''milli güvenlik'' gerekçe gösterilerek yasaklanır. 2004 yılına geldiğimizde ise cam grevleri iki kez, ardından lastik grevleri de yasak kapsamında yerlerini aldılar. �İşçiler, yasaların yalnız zenginlerin çıkarına yapıldığını, hükümet görevlilerinin bu çıkarları koruduğunu, emekçi halkın susturulduğunu, ihtiyaçlarını belirtmesine izin verilmediğini, işçi sınıfının, grev hakkını, işçi gazeteleri yayınlama hakkını, yasa çıkaran ve bunarı uyulmasını denetleyen ulusal meclise katılma hakkını kazanması gerektiğini anlamaya başlarlar. Grevlerin işçilerin gözlerini açtığını hükümet de çok iyi bilmektedir ve bu yüzden de grevlerden böylesine korkmakta ve grevleri, olabildiğince çabuklukla durdurmaya çalışmaktadır.� (Marks- Engels- Lenin, Sendikalar Üzerine 1, sy.159) İşçi sınıfı hareketinin tüm yönleriyle kuşatıldığı günümüzde burjuvazi saldırılarını boyutlandırmıştır. Mezarda emeklilik yasasından, esnek iş yasasına kadar uzanan önemli yasalar geçmiştir. 2003 yılının başından itibaren çok çeşitli sektör ve sanayi bölgelerinde, büyük küçük birçok fabrika ve işyerinde genellikle ücretler, sigorta, çalışma koşulları, idari baskılar, iş yasası, iş güvencesi, işçi haklarını savunan sendika, insanca yaşam ve çalışma koşuları talepli direnişler, sendikalaşma çabaları vardır. Tabandan gelişen sendikalaşma mücadelesi belirli bir ivme kazanmaya başlamıştır. Başta esnek iş yasası olmak üzere özellikle örgütlü özel sektörlerde üretimden gelen gücün kullanılması henüz kısa ve sınırlı biçimde olsa da, yeniden hatırlanmaya, kullanılmaya çalışılmaktadır. Şişe Cam, lastik grev ve yasaklamaları, Çimse-İş ve tekstilde ilan edilen grev ve karşısında patronların aldıkları lokavt kararları, belediyelerde yaklaşan sancılı sözleşme dönemi, metalda daha yetki gelmeden saldırıya geçmeleri... (MESS patronları Çolakoğlunda polis, sivil faşistler, patron baskısıyla işçilerin fabrikaya noter getirilerek zorla Birleşik-Metal'den, Türk Metal'e geçirttiler.) vb., vb. Kamuda özellikle TÜPRAŞ'da sembolleşen özelleştirmeye karşı verilen mücadele kendini göstermektedir. Sendikalaşmanın ilk elden mümkün olmadığı işyerlerinde, patronları fiili toplu görüşme/sözleşmeye zorlama eylemleri ya da özellikle tekstil KOBİ'lerinde tipik olan işten toplu tepkili çıkışları da daha yaygın biçimde görülmeye başlanmıştır. 1994-1999-2001 krizlerinin ücretler ve çalışma koşulları üzerindeki yığılımlı-ezici etkileri zeminde, kamuda ücret zamlarının yüzde 10 ile sınırlı tutulması özelde birinci ve altınca ay ücret zamlarının verilmemesine resmen başlanması, sendikal hareketi kamçılayan başlıca etmenler olmuştur. Ne yapılmalı? 200 yıllık bir çığlığı en kısa haliyle vermeye, grev yasakları içinde olmak üzere birçok yasa ve yasak ile bunlara karşı verilen mücadelelere tanıklık etmeye çalıştık. Sınıf mücadelesi denen şeye kısaca... Bugün elde edilen birçok ekonomik-siyasi-demokratik hakların söylenin aksine devlet tarafından işçi sınıfına ikram edilmediğini, işçi sınıfının zorlu, çetin, amansız savaşımlarıyla elde ettiğini gördük. Yokedilmek istenen işte bu tarihsel kazanımlardır. 1800'lerden 2000'lere öne çıkan örneklere baktığımızda başka işçi sınıfını yasak cenderesine almak istenen yasalara karşı verilen bir siyasi-ekonomik mücadeleyi görüyoruz. 1908 Tatil-i Eşgal Kanunu çıktıktan sonra bile tütün işçilerinin grevlerini sürdürmeleri bunun ilk önemli örneklerinden birisidir. Sonraki yıllarda grevin yasak olmasına rağmen işçilerin grev ve direnişlere kalkıştığını, çatışmaları, tutuklanmaları ve bedel ödemeyi de göze aldıklarına tanıklık ediyoruz. İşçi sınıf mücadelesidir ki asıl olarak bedeller üzerinden yükselir. Önceki kuşakların göze aldıkları bedeller sayesindedir ki, içinde bulunduğumuz tarihsel dönem, onun üzerinden ve onun değiştirilmiş şekliyle yaşanmaktadır. 60-70-80'li yılları belirleyen de işçi sınıfının hem sendikalaşma-grev hakkı mücadelesinin artması hem de siyasallaşmasıdır. İşçi sınıfı sadece �ekmek kabuğu� mücadelesinden çıkarak, örgütlü olarak özgürlük mücadelesine de girişmiştir. 15-16 Haziran ile yasaları paçavraya çevirmiş, sıkıyönetim de ilan edilse 71'de; grevlerin üzerlerine panzerler, askeri birliklerle gidilse de, sendikacılar generallerle sözleşme imzalanmaya zorlansa da geri çekilememiştir. Tırmanmasını, �Emekçilere Özgürlük� isteğini ivmelendirerek sürdürmüştür. Grevlerin yasaklanması ile moralleri bozulup, birkaç kınama açıklaması, bir-iki eylem ile �her şey bitti� diyerek fabrikalarına dönmemiştir işçi sınıfı. Ya fiili olarak grevlerini sürdürmüşler ya da işgaller, direnişler, sınıf dayanışması ile burjuvaziye dar etmişlerdir bu yasaklamaları. Her grev yasaklaması işçi hareketini geriletmesi bir yanı öfkeyi kamçılamış ve yükseltmesine neden olmuştur. Ne yapılmalı sorunun yanıtı bir yanıyla ne yapıldığında aranmalıdır. İşçi sınıfının tarihi ne yapıldığının yer yer destansı örnekleriyle doludur. Ne yapılmalı sorusunun yanıtını diğer yanı da ne yapılmadığında saklıdır. Ne yapılmadı sorusunun yanıtı da........ |
||
|
||
| Isci dernekleri bunu ornagize edemiyor olabilir. | ||
|
||
| iskandinav ülkelerinde nüfusun toplamından çok sivil toplum örgütlerine üye ulan var ,hööö nasıl oluyor bu derseniz bir kişi birden çok sivil toplum örgütüne üye oluyor adamlar kendi işlerini kendi görüyor,nerdee bu devlettt nerde yahuuu (reha muhtarın akrabaları)... Belki de irdelenmesi gereken sivil toplum kuruluşlarına üye vatandaş sayımız gülünç rakamlarda kalırken geçtiğimiz yerel seçimlerde yönetime talip olan yurttaş sayımızın beş milyonu bulması gerçeğidir. Bu gösterge kamusal alan ne kadar da hevesli olduğumuzu açıkça ifade etmektedir. Peki ya özel alanda kabul ettiğimiz faaliyetlerle yönetime neden bu denli pasif tavır takınmaktayız? Oysa her zaman sosyal demokrasi bakımından gıpta ettiğimiz İskandinav ülkelerinde ortalama 5 milyonluk ülke nüfusuna karşılık 10 - 12 milyon sivil toplum kuruluşu üyesi vatandaş bulunmaktadır. Buna mukabil söz konusu ülkelerde yönetime talip yurttaş sayısı hayli düşük kalmaktadır. http://www.habermanset.com/modules.php?nam...icle&artid=1083 |
||
|
||
Alıntı [''Oy bilesen ki ben haa / Taş döven demir döven /Oy bilesen ki ben haa / Toz toprak içinde şanlı / Sufakatim vakti çoktur/ellerim mağrur yavru /oy bilesen ki ben haa / yerden cevahir söken / zincirini yitirmiş dev / feryadım / grev hakkımı isterim / grev hakkımı isterim / GREV!'' (Atillah İlhan'ın Grev adlı şiiri) konu dışı:bu şiir çok güzel bir yorumla Ahmet Kaya tarafından söyleniyor. dinlemenizi tavsiye ederim. |
||
|
||
| Bos islerle ugrasmayin gelin Iman edin. | ||
|
||
| Şu an Boşluğun en dibinde çırpınmaktasın din felsefesine aitsin. İstediğin yazıları orda yaz. Eğer burada da bir şeyler yazmak istiyorsan hakeret etmeden daha mantıklı yenilik ve düşüncelerini yansıt. | ||