|
||
| evet efendim, kendi kendime bu soruyu sorar durar olmuş idim bir süredir. ben bu adamdan haz etmezdim eskiden, neden bilmem, haz etmezdim işte. sonra durup dururken haz etmeye başlamışım, farkettim kendimde, buravo sayın kendim, dedim, hemen farkettin durum değişikliğini dedim, fakat acaba niye derken, bugünkü yazısı kafamda şimşekleri çaktırdı: evet, haz etmediğim bir yerde de dursa ilkeli bir duruşu vardı haluk şahin'in. özellikle türban tartışmaları sırasında bu tavrından ödün vermemesi de yüreğimi pırpırlamıştı kendisine karşı... bu nedenle taha akyol yuvarlaklaflılarından ve perihan mağden hermevzuyukendirahatsızlıklarınagetircilerinden, ahmet altan düşmanımındüşmanıherhaldedostumdurcularından esirgediğim sevgimi ona verdim. haluuuuuukk, seni seviyorum canım! oh be, açıldım da rahatladım. işte bugünkü yazısı, globolibozo da okur inşallah, sıkı bir ikizstandart düşmanı olaraktan... Bu memlekette ilkeli insan yok mu? 08/08/2008 - radikal Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yaptığı rektör atamalarına ve ardından yaşananlara bakınca içimi kasvet bastı ve sordum kendi kendime: Bu memlekette bazı şeyler hiç değişmeyecek mi? Bu memlekette ilkeler hep, fırsatlar, çıkarlar, yalanlar önünde yenilgiye mi uğrayacak? Gerçekten, ilke düzeyinde demokrat insanlar olmayacak mı hiç bu ülkede? Doğrular sırf doğru oldukları için savunulmayacak mı? Doğrusu ya, bütün yaşadıklarından ve demokratik seçimlerin önemi hakkında bütün söylediklerinden sonra, acaba Abdullah Gül rektör atamaları konusuna ilkeli yaklaşabilir mi diye bir umut kıvılcımı çakmıştı içimde. Acaba Gül: “Madem ki bazı adaylar ötekilerden daha fazla oy aldılar ve hatta bazen iki misli oy aldılar, o halde sürekli demokrasiden söz eden biri olarak benim bir başkasını seçmem doğru olmaz. Ben bu seçime saygı gösteriyorum, başkalarının da başka seçimlere saygı göstermesini istiyorum!” der miydi? Demokratik bir toplumda, tutarlı ve ilkeli bir siyasetçinin demesi gerekirdi. Ama demedi. Bundan öncekiler ne yaptıysa onu yaptı. Hiçbir şeyin değişmediğini gösterdi. Madem ki karar yetkisi benim elimde, o halde onu ilkelere göre değil siyasal çıkarlara göre kullanmam normaldir dedi. Hani o beğenmediğimiz ‘normal’. Türk siyasetçisinin çifte standardlı normali. Kasvet verici manzara o noktada bitmedi: AKP’nin yaptıklarını haklı göstermek için demokrasi felsefesinin tüm ilkelerini kullanmakta bir beis görmeyen yandaş yazar takımı, ilkeli demokrat bir pozisyon almak yerine, Gül’ü eleştirenlere karşı savunmaya geçti: “Hadi oradan mızıkçılar. Oh olsun!” “Daha önce niçin ses çıkarmıyordunuz. Gördünüz mü nasıl oluyormuş! Canımıza değsin!” Her konuda tamamen çıkarlara göre tepki veren, ama arada demokratlık nutku atmaktan da geri durmayan bu kafayı biliyorsunuz: Türkiye’nin Rum kökenli yurttaşlarını çıkarılan zorlukları ‘Ama Yunanlılar da Batı Trakya’da bizimkilere aynısını yapıyor!’ diye haklı göstermeye çalışan kafanın bir çeşidi bu. Hani sen farklıydın, asildin, şöyleydin, böyleydin? Çifte standart orada bitmiyor: YÖK’ün iki üniversitede en fazla oy alan kadın adaylarla ilgili eleme kararı da bir başka örnek. Efendim, neymiş, bu kişilerin kocaları eski rektörmüş! Yani, koskoca profesör olan ve kendi ayakları üzerinde durarak bu noktaya gelen bu bilim kadınları kocalarının uzantısından ibaretmiş! Ben olsam, bu kişilerin rektörlüğünü salt cinsiyet eşitliği temelinde sonuna kadar savunurdum. Eşinin kendisinden ayrı ve bağımsız bir kişi olduğunu söyleyen Abdullah Gül’ün de bu kişilerin elenmesine karşı çıkmasını beklerdim. İlke bazında yapardım bunu. ‘İlke de neymiş?’ denileceğini biliyorum. İçimi kasvetle dolduran da bu ya! |
||
|
||
| evet, ben de bir zaman ilgi duymuştum. gazeteyi açıp baktığımda herkes ergen okan, türban, anayasadır diye döktürmüşken, haluk şahin steinbeck romanlarından ya da bulunduğu ülkeden görünen yüzüyle türkiye'den bahsediyordu, yapabiliyordu. bunu, ülkeye uzak oluşunun getirisi olarak değerlendirmişti. neyse efendim, gelmişken iki dk konuşayım dedim, kusur görene ait. | ||