SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Düşünürler

Konu: Nietzsche

Sayfa: 1 [ 2 ] 3

In Justice 25.07.2006 02:28:53
Bence  Nietzsche'nin söylediği her söz insanı düşündürmeli ki benim üzerinde çok düşündüğüm bir aforizması vardır ki belkide hayatımda en beni düşündüren ve her düşündüğümde ayrı bir anlamının farkına vardığım bazı aforizmalardan biridir.

Bir şeyleri yok etmeden yanisini nasıl yapabilirsinki,kendi ateşinle yak kendini küllerini gör.
Alman filozofu (Kökken, Lützen yakınları 1844-Weimar 1900). Pforta kolejinde, Bonn ve Leipzig üniversitelerinde okudu, Erwin Rohde ve Richard Wagner ile dost oldu. 1869-1878 Arasında Basel üniversitesinde profesörlük yaptı, sonra birkaç defa İtalya'ya gitti. Ömrü boyunca hastalıktan kurtulamadı. İlk delilik krizini 1889'da geçirdi ve delirdikten sonra on bir yıl yaşadı.

Felsefesinin değişmez ilkesi, coşkun bir yaşama sevgisiydi. Öte yandan, ona, enerjik Hıristiyan atalarından bir çeşit katı çilecilik geçmişti. Çözmeye uğraştı, karşılığını aradığı soru şuydu: «Schopenhauer'ın karamsar öncülerini kabul etmekle birlikte, bunların yaşama isteğinin inkârına varan sonucunu ne yoldan reddedebiliriz?».

Nietzsche, ilk çözümü sanatta buldu ve bunu Die Geburt der Tragadie Aus dem Geiste der Musik (Trajedinin Doğuşu) [1872] ve Unzeitgemasse Betrachtungen (Zamansız Düşünceler) [1873-1876] adlı eserlerinde ileri sürdü. Sanat, kendi başına evreni doğrular ve onu bir estetik olgu olarak kavramamızı mümkün kılar. İlkel «irade», sanatın kurtarıcı görüntülerini seyrederek, kendi acılarından kurtulur.

Dünyayı irade veya temsil olarak dile getirişine göre; sanat, dionysos'çu (müzik) veya apollon'cu'dur (plastik sanatlar, hitabet, diyalog). Bu iki şeklin bileşimini gerçekleştiren wagner'ci dram, kusursuz ve en yüce kurtarıcıdır. Daha sonra Nietzsche, karamsarlıktan kurtulmak için «hayal»in dışında bir yol aradı; bu ikinci çözüm şekli Menschliches, Allzumenschliches (insanca, Pek insanca) [1878], Der Wanderer und Sein Schatten (Gezgin ve Gölgesi) [1879] adlı eserlerde açıklanır.

Nietzsche bu eserlerinde, bilgiyi yüceltiyor ve bilgi üzerine kurulmuş bir sosyal ahlâk tasarlıyordu. Fakat düşüncesinin son gelişimi, Morgenröte (Sabah Kızıllığı) [1881] ve Die Fröhliche Wissenschaft (Sevinçli Bilim) [1881-1887] adlı eserleriyle başladı ve Böyle Buyurdu Zerdüşt (Also Sprach Zarathusra) [1883'te yazılarak 1885'te yayımlandı], Jenseits Von Gut und Böse (iyi ile Kötünün ötesinde) [1886], Genealogie der Moral (Ahlâkın Kökbilimi) [1887], Götzendammerung (Putların Alacakaranlığı) [1888] ve Antechrist (İsa'ya Karşı) [1888] adlı eserlerinde son şeklini buldu.

Bu eserlerinde Nietzsche, bilginin tenkidini yapar ve onun hiç bir hayat kuralı sağlayamayacağı sonucuna vardır. Bugün yaşadığımız hayatı, daha binlerce defa yeniden yaşamak zorundayız (sonsuz dönüş). O halde, yapılacak şey, hayatı sevinçle kabul etmektir: insan, karamsarlıktan ancak kahramanca bir irade ve hayal çabasıyla kurtulabilir. Durmadan tekrarlanan bu çaba, insanı üstün bir varlığa yani Üst İnsan'a dönüştürecektir.

Yaşama gücünü olanca yoğunluğuyla sürdürmek Nietzsche'ye göre her ahlâkın ilkesidir: Hıristiyanlığın acıma ve kadere boyun eğme düşünceleri, modern anlamdaki eşitlik kavramı ona sahte değerler gibi görünür. Güçlülük iradesi üstüne bireyci bir ahlâk ve aristokratik bir politika kurar. Nietzsche hiç bir zaman düşüncelerini mantıki bir şekilde bağdaştırmaya çalışmamıştır. Eseri, uzun bir vecizeler dizisidir. Kendisi de, sonunda «kelimelerle değil, şimşeklerle» yazdığını, «kendi düşüncesinin ateşinde yandığını» söyler. Bu üslûbuyla en büyük Alman yazarları arasında yer alır.

Nietzsche'nin düşüncesi üstünde çeşitli tartışma ve yorumlar yapıldı. Güçlülük iradesinin ve üst insanın yüceltilmesi bakımından bu düşüncenin, şiddete dayanan ideolojileri, özellikle faşizmi, nasyonal-sosyalizmi ve anarşizmi etkilediği bir gerçektir. Hayat ve tabiat'ı kabul etme, evrenin estetik, hattâ sadece lirik açıdan seyredilmesi, çeşitli tabiat felsefelerine, panteizme ve Herakleitos'çuluğa yaklaşır.

Son olarak, sonsuz ve çevrimsel dönüş teorisi, tarihi bir teori olarak Spengler'in veya Toynbee'nin «kültür çevrimleri» teorisi gibi birtakım tarih felsefelerini, ahlâk teorisi olarak da, eskiçağ eudemonizmi ile yenilenen ve bazı eserlerde (A. Gide'de olduğu gibi) dile gelen iyimserlik ve bireyciliği etkilemiştir.

MOST_PEAK 11.11.2006 23:30:45
ben cehennemdeyim.

07.02.2008 17:08:34
God is dead; imza Nietzche -
Nietzche is dead; imza Tanrı

aynen öyle son on yılını felçli olarak yaşadı itkisel bir beyin ama,niçe, henüz daha anlaşılmamıştır, o bu yüzyılda anlaşılacagını umarak yazmıştı kitaplarını oysa ögrencileride bu yüzyıldan olacaktı...
hegel'in dediği gibi : beni bir kişi anladı o da yanlış anladı...
niçe'yi yanlış anlayanların sayısının fazla oldugunu forumdada görüyorum....!
alında niçe'den almamız gerekenleri almıyoruz en ölümcül cümlesi(kendi ifadesiyle) : neysen o ol..!

yalnızlıgı için de der ki: -yalnızca bir kartal gibi yaşayabilen insan, kimsenin kendisini seyretmesine ihtiyaç duymadan başka birine sevgisini verebilir.. yalnızca  o zaman o insan bir başkasının büyümesi ve gelişmesiyle ilgilenebilir....
niçe, sevgisini bir insana degil en azından bir topluma verecek kadar sevgi doluydu aslında...

inançsız oldugunu da sanmıyorum,mevcut inanc ona anlamsız geliyordu.... o dine karşı olabilir dinin tanımladıgı tanrı dan sıyrılmak gerektiğini düşünebilir ama kendisinin dimağının en derin noktasında kendine bu tanımı yapmanın çabasında oldugu görülebilirrrr.......
1890 dan 1900 e kadar beynini kullanamadı, belkide bu aşırı yüklemeden çöken bir bilgisayar olarak tanımlanabilir ... kanaatim bu dogrultuda


07.02.2008 17:09:20
Zerdüşt, bir delikanlının kendisinden kaçındığını fark etmişti. Ve bir akşam,"Benekli İnek" denilen kenti çevreleyen dağlarda yalnız başına gezerken, bakın hele, orada bir ağaca yaslanarak oturmuş ve yorgun bakışlarla vadiyi süzerken buldu o delikanlıyı. Zerdüşt, delikanlının yaslanarak oturduğu ağaca doladı kolunu ve şöyle dedi:

"Ellerimle sarsmak isteseydim bu ağacı, sarsamazdım.

Ama gözle görmediğimiz rüzgâr, onu istediği gibi kıvrandırır ve eğer.

Görünmeyen eller eğer ve kıvrandırır bizi en çok.

Bunun üzerine delikanlı, şaşkın bir halde ayağa kalktı ve dedi: "Zerdüşt' ü işitiyorum, ben de onu düşünüyordum şimdi!" Zerdüşt cevap verdi:

"Neye korkuyorsun öyleyse? -- Ağaç için neyse olan, insan için de aynı.

Ne kadar çok isterse yükseklere ve ışığa çıkmaya o kadar kuvvetle dalmaya çabalar kökleri toprağa, aşağılara, karanlığa, derinliğe -- kötülüğe."

"Evet, kötülüğe!" diye bağırdı delikanlı. "Nasıl oldu da keşfettin ruhumu sen?"

Zerdüşt gülümsedi ve dedi: "Nice ruhlar keşfedilmeyecek hiçbir zaman, meğer ki onları önce icat eden insan!..."


"Evet, kötülüğe!" diye bağırdı delikanlı bir daha.


"Doğru söyledin, Zerdüşt. Yükseklere çıkmak isteyeli beri, güvenim kalmadı kendime, kimsenin de güveni kalmadı bana artık -- nasıl oldu bu?


Pek çabuk değişiyorum: bugünüm, dünümü yalanlıyor. Merdivenleri çıkarken basamakları atlıyorum sık sık, -- hiç bir basamak affetmiyor beni bundan ötürü.


Yukarıdayken, yalnız buluyorum kendimi hep. Kimse konuşmuyor benimle, yalnızlığın ayazı titretiyor beni. Ne arıyorum yükseklerde?


Hor görmemle hasretim birlikte büyüyorlar; ne kadar çok yükseğe çıkarsam, o kadar çok hor görüyorum yükseleni. Ne arıyor yükseklerde?

Nasıl utanıyorum yükselmemden ve sendelememden! Nasıl alay ediyorum soluk soluğa kalışımla! Nasıl nefret ediyorum uçandan! Ne kadar yorgunum yükseklerde!"


Burada sustu delikanlı. Zerdüşt, yanında durdukları ağaca baktı, baktı da şöyle dedi:

"Yapayalnız duruyor bu ağaç şu dağ başında; insanla hayvanın epey üstünde yetişmiş.


Ve konuşmak isteseydi eğer, kimse bulamayacaktı kendisini anlayacak: öylesine yükselmiş.

Şimdi bekler, bekler -- neyi bekler? Bulutların durduğu yere pek yakın oturur:ilk şimşeği mi bekler acep?"


Zerdüşt bunları dediğinde, elini kolunu hızlı hızlı sallayarak, delikanlı bağırdı: "Evet, Zerdüşt, doğruyu söylüyorsun sen. Mahvımı arzulamış oldum ben yüksekleri istediğimde, beklediğim şimşek de sensin! Bak, sen aramızda görüneli neyim ben? Seni kıskanmamdır beni yıkan!" -- Böyle dedi delikanlı ve acı acı ağladı.


Zerdüşt ise kolunu beline doladı ve götürdü onu.

Bir müddet beraber yürüdükten sonra, şöyle konuşmaya başladı Zerdüşt:

Yüreğim parçalanıyor. Gözlerin, sözlerinden daha iyi anlatıyor bana içinde bulunduğun tehlikeyi...


Özgür değilsin sen henüz, hâlâ özgürlüğü arıyorsun sen. Ama kötü içgüdülerin de susamış özgürlüğe.

Azgın köpeklerin özgür olmayı ister; ruhun, bütün zindan kapılarını açmaya uğraşırken, mahzenlerinde onlar sevinçle havlıyorlar.


Benim gözümde sen hala, zihninde serbestliği tasarlayan bir mahpussun: Ah,kurnaz olur böyle mahkumların gönülleri, ama hilekar ve kötü de olur.

Özgürlüğe kavuşmuş ruh bile kendisini saf kılmaya muhtaç henüz. Zindandan epey iz ve küf vardır hala içinde: Gözlerinin saflaşması gerektir hala.


Evet, biliyorum karşılaştığın tehlikeyi. Fakat sevgim ve ümidim başı için yalvarırım sana: Sevginle ümidini kenara atma!


Böyle Buyurdu Zerdüşt

07.02.2008 17:10:07
Yukarıdayken, yalnız buluyorum kendimi hep. Kimse konuşmuyor benimle, yalnızlığın ayazı titretiyor beni. Ne arıyorum yükseklerde?

--- yalnızca bir kartal gibi yaşayabilen bir insan, kimseni kendisini izlemesine ihtiyaç duymadan, sevgisini ve bilgeliğini ona verebilir..  eger ki, birilerine bir şeyler vereceksen , hep yükseklerde olmalısın ve yükseldikçe kendi yalnızlıgınla kalacaksın....

merak ediyorum; nietzsche'yi okuyup ta etkilenmeyen varnıdır?
  tabi her fikri benim için mutlak gerçeklik ifade etmiyor. ama diyor ki;
- hakikatin ne kadarına dayanabilirsin?
bu onun hakikati, kendi buldugu gercek, bana göre her kesin hakikati kendi içinde...
 "Nice ruhlar keşfedilmeyecek hiçbir zaman, meğer ki onları önce icat eden insan!..."

07.02.2008 17:10:44
Zerdüşt havarilerinden birine şöyle diyordu: "Bedeni daha
iyi tanıyalı beri ruhun bence ehemmiyeti kalmadı. Ve ''ebedi''
denen her şey bir sembolden ibaret."

Havari cevap verdi: "Evvelce de böyle bir şey söylemiştin.
Fakat şairler çok yalan söylerler diye ilave etmiştin. Bunu
neden demiştin."


Zerdüşt, "neden diye soruyorsun" dedi. "Ben o adamlardanım ki onlara neden diye sual sorulmaz. Ben bunları henüz dün mü yaşadım. Fikirlerimin sebeplerini yaşayalı beri hayli zaman geçti. Eğer sebeplerimi de yanımda taşımam gerekseydi benim bir hafıza ambarı olmam lazım değil miydi? Fikirlerimi kendim için saklamam bile bana fazla geliyor.

Ve nice kuşlar uçup gidiyorlar. Bazen güvercinliğime yabancı ve elimle dokunduğum zaman titreyen bir kuşun sığındığını görürüm.Fakat Zerdüşt sana bir zaman ne diyordu? Şairlerin çok yalan söylediğini mi? Fakat Zerdüşt de bir şairdir. Onun bu işte hakikati söylediğine inanıyor musun? Neden inanıyorsun?"Havari cevap verdi: "Ben Zerdüşt''e inanırım."

Zerdüşt başını salladı ve gülümsedi.
"İnanman, hele bana inanman, beni mesut etmez.Fakat, birisi ciddiyetle, şairler çok yalan söylerler diyorsa haklıdır. Biz çok yalan söyleriz.Biz pek az şey biliriz. Ve güç öğreniriz. Onun için yalan söylemeye mecburuz.Biz şairlerden, şarabını tağşiş etmeyen kim var?Kilerimizde nice zehirli karıştırmalar yaptık. Tarif edilmez nice işler yaptık.Çok az şey bildiğimiz için ruhça züğürt olanlar hoşumuza gider.

Hele kadınlar!
Hatta ihtiyar kadınların akşamları anlattıkları masallara bile hasret duyarız. Ve kendimizce buna "ebedi karanlık" deriz.Sanki hususi ve mahrem bir kapı varmış da öğrenmek isteyenlere oradan bilgi dağıtılıyormuş gibi, halka ve onun vecizelerine inanırız.
Çayırda veya münzevi tepelerde yatıp kulaklarını diken herkesin gökle yer arasındaki şeylerin bazılarına agah olabileceğine bütün şairler inanır.Ve şairler kendilerine nermin heyecanlar gelince bizzat tabiatın kendilerine aşık olduğunu ve tabiatın kulaklarına gizlice okşayıcı sözler fısıldadığını duyarlar ve faniler önünde bununla göğüs kabartırlar.

Ah yerle gök arasında o kadar çok şey var ki bunları ancak şairler tahayyül edebilir. Hele tanrı hakkında. Çünkü bütün ilahlar şair sembolleri ve şair uydurmalarıdır.Gerçekten, daima göklere yeni bulutların alemine yükseliriz bu bulutların üstüne alaca körüklerimizi kurarız. Ve sonra onlara tanrılar ve üst insanlar deriz.Onlar ancak bu iskemlelere oturabilecek kadar yufkadırlar. Bütün o şairler ve üst insanlar!

Ah, olağanüstü bir şeymiş gibi görünmek isteyen bütün bu acizlerden ne bıkkınım! Ah bütün şairlerde ne bezginim."Zerdüşt böyle deyince çömezi ona kızdı. Fakat sustu. Zerdüşt de sustu. Ve gözleri sanki çok uzaklara bakıyormuş gibi içine yöneldi. Nihayet içini çekti ve nefes aldı. Ve şöyle dedi:"Ben bugünün ve dünün eseriyim. Fakat içimde bir şey var ki,yarının, yarından sonranın ve daha uzak bir istikbalindir. Ben eski ve yeni şairlerden bezginim. Bence hepsi sathidirler. Ve sığ sulardır. Derinlere dalamamışlardır. Onun için duyguları dibe nüfuz edememiştir.Biraz şehvet biraz can sıkıntısı. Onların en çok düşündüğü bu idi.Onların saz tıngırtıları bir hayaletin hışırtılarıdır. Seslerin içliliğinden ne anlıyorlardı?

Onlar temiz de değillerdi. Derin görünsün diye bütün sularını bulandırmışlardır. Ve böylelikle barıştırıcı görünmek istediler.Fakat bence aracı, karıştırıcıdırlar. Yarım ve pistirler.Ah, ben ağımı onların denizlerine daldırdım ve balık avlamak istedim. Fakat daima eski bir tanrının başını çektim.Böylece deniz ancak bir taş vermiş oldu. Bizzat onlar da denizden gelmiş olabilirler.Tabii içlerinde inci vardır. Fakat kabuklu hayvanlara o nispette benzerler.

Ve kendilerinde ruh yerine ekseriya tuzlu bir sümük buldum.Onlar denizden gurur da öğrenmişlerdir. Deniz tavus kuşlarının en güzeli değil mi? Tavus en çirkin bir manda karşısında bile kuyruğunu açar gümüşten ve ipekten kanatlarından hiç bıkkınlık göstermez.

Manda hayretle bunu seyreder. Ruhunda kuma yakın, sazlıklara daha yakın, batağa en yakın olarak.Mandaya güzellikten, denizden ve tavus süsünden ne? Şairlere bu sembolü söylerim.Gerçekten, onların ruhları tavusların tavusudur ve bir kibir denizidir.Şairin ruhu seyirci ister. İsterse seyirci manda olsun.Fakat ben, bu ruh dan bezdim. Ve görüyorum ki o da kendinden bezecek.Ben şairleri değişmiş ve bakışları kendilerine yönelmiş görüyorum.Ruh tövbekarlığının geldiğini görüyorum. Bunlar onlardan meydana gelmiştir.Zerdüşt böyle dedi.

Zerdüşt, yalnız olarak dağdan aşağı indi ve kimse ile karşılaşmadı. Fakat ormanın içine girince karşısına yaşlı bir adam çıktı. Bu adam ormanda kök toplamak için kutsal kulubesinden çıkmıştı. İhtiyar Zerdüşt'e şöyle seslendi:
"Bu yolcu bana yabancı gelmiyor. Bir kaç yıl öncede burdan geçmişti. Adı Zerdüşt'tü, fakat o değişmiş..
O zaman külünü dağa götürüyordun, bugün ateşini vadilere mi taşımak istiyorsun?
Yalnızlıkta iken bir deniz içindeymiş gibi yaşıyordun ve deniz seni taşıyordu. Şimdi ne yazık ki karaya çıkmak istiyorsun. Gövdeni yine kendin sürüklemek istiyorsun."
Zerdüşt cevap verdi: "İnsanları seviyorum."
İhtiyar dedi ki: "Benim ormana ve yalnızlığa çekilişimdeki neden, insanları pek çok sevdiğimden değil mi?
Şimdi Tanrı'yı seviyorum. İnsanları sevmiyorum. İnsan, bence oldukça eksik bir şeydir insanı sevmek beni yok edebilirdi."
Zerdüşt ded ki: "Ne diye sevgiden bahsediyorum, ben insanlara bir armağan götürüyorum."

07.02.2008 17:11:23
_ aslında diyorum, bir alıntı yapıldıgında, alıntıyı yapan neden; alıntı yaptıgı yazı,
konu,kitap...vesaire ye kendi yorumlarını katmaz?
 oysa alıntıyı yayınlarken onun okunmasını ve okuyanlarda bir fikir oluşmasını( genellikle yazının kendisine verdiği fikirdir) ister ve burada okuyanlarda ki ilgiliyse mutlak yazacaklardır... ne düşünmeliyiz? düşündügümüzü yazmalıyız degil mi*
neen sende yazmıyorsun kendi fikirlerini?(

07.02.2008 17:12:17
bir kitapki herkese göre ve kimseye göre değil Smiley

Nietzscheyi bilmekle onu anlamak farklı şeyler ben onu anladığımı düşünüyorum...

yorum yapmak istemedim kısa cümlelerle anlatılabilecek gibi değil...
yada ben beceremem bunu:)

07.02.2008 17:12:56
eleştirdigim sadece sen degilsin sadece, müthiş bir kitap..!

elbette farklı  Nietzsche 'yi anladıgımı bende düşünüyorum, ama sonra soruyorum kendime:
o insan bir deha, bir filozof, saniyede milyonlarca beyninin önünden geçiyor, ben hangisini anlıyorum..
-ve yine soruyorum: ömrünün son 10 yılını bitkisel( biz öyle biliyoruz) geçirmiş, fakat ara sıra zeka belirtileri gösteriyormuş.. düşünüyorum acaba diyorum, o, gerçek insan oldu biz hastalıklı mı kaldık, yani aslında bitkisel hayatta olan bizlermiyiz,
belki beyninin hiç bilinmeyen bir derinligine ulaştı, kendi tarif ettiği Tanrıya mı ulaştı, kendi dinini mi buldu? mutlak düşünce , sifir düşünce, hep düşünce.... ye dalıp bizimde içinde bulundugumuz hastalıktan mı kurtuldu..
olabilir mi? bence olabilir?
işte burda sorum çıkıyor, onu ne kadar anlıyorum?
yani aslında kendimi ne kadar anlıyorum? degil mi?


07.02.2008 17:13:34
doğru bir yaklaşım...
biz kendimizi bile anlamazken bir başkasını ne derece anlayabiliriz...
doğrumu anlarız... anlatmak istediğinin ne kadarını anlarız...
ya da anlamak istediğimiz gibibmi anlaız...

07.02.2008 17:14:22
Siz yüksek insanlar; halk tabakası göz kırparak şöyle der: “Yüksek insan yoktur. Hepimiz müsaviyiz, Tanrının nazarında hepimiz biriz.”
Tanrı'nın nazarında ha? Fakat artık bu Tanrı öldü. Ey yüksek insanlar, bu Tanrı sizin için en büyük tehlike idi.
O mezara gireliden beri siz tekrar dirildiniz. Artık şimdi yüksek insan hâkim olacak.
Bu sözleri anlıyor musunuz kardeşlerim? Yıkıldınız mı? Başınız dönüyor mu? Önünüzde bir uçurum açılıyor mu? Cehennem köşesii sizi ısırıyor mu?
Haydi haydi ey üstün insanlar! Ancak şimdi insan istikbalinin doğum sancısındadır. Tanrı öldü, şimdi istiyoruz ki; insanüstü yaşasın.

07.02.2008 17:15:11
nietzsche: 'pazar yerinden ve şan dan uzakta yer alır büyük olan herşey.hep şan dan ve pazar yerinden uzakta yer almıştır büyük degerler yaratan. yalnızlıgına kaç dostum, görüyorum ki her yerini ağılı sinekler sokmuş. sert ve saglam bir havanın estiği yere kaç, yalnızlıgına kaç..
sen küçük ve acınacak kişilere pek yakın yaşadın, onların göze görünmez öçlerinden kaç. onlar sana öçten başka bir şey değillerdir, artık el kaldırma onlara.. hem senin YAZGIN sinek kovmak degildir ki..!

 demett: bu yazıyı okudugumda nietzsche nin ( bilmeseydim) ateist oldugu kanaatine varacaktım..
ki yazında da sanki bunu vurgulamak istiyormuşun gibi...
oysa  onun babası ve dedesi din görevlisiydi, hatta radikal denecek kadar da radikal ve yahudi düşmanıydıı...
 o nun Tanrı inanç kavramlarını konuşurken yaşamınada bakmak gerekir.. kendisi mevcud (hristiyanlık ve yahudilik) (çünkü cevresindekkiler bu dine mensuplardı diyelim müslümanlarda olsun)
o insanın etik degerlerini kendisinin oluşturması kanaatindeydi, bilmediğin bir tanrıya inan ma diyordu...  insanlar) ın tüm güdüleri ve hissleriinn temelinde KONTROL duygusunun yattıgına savunurdu. aşk sevgi dostluk ihanet... vesaire.. kontrolu oluşturmak isterken, kontrol ederken ve kontrolden çıkınca diye bende bunu kendimce üçe ayırıyorum...Smiley yani güdülerin temeli...

duvara aglama , günah çıkarma, dua etme, yoga... artık insanlıgın kendi acziyetini gösterdiği yada gösterilmesinin istendiği etik kurallara karşıydı ve mantık ve felsefe olarak ta kendisi bunu yıkmış ve kabul etmişti..
nitekim, bu ve burda sayamayacagım onlarca örnek sebebiyle kişinin kendi etiğini kendisi kurması gerektiğini, Tanrıyı kendisinin bulmasını ve tanımasını söylüyordu
(dinimiz de bize: o insana şah damarından daha yakındır demiyor mu)

şandan ve şöhretten pazar yerinden uzaga kendi yalnızlığına kaç demiyormu...
kendi yalnızlıgında bul olarak anlıyorum ben bu sözlerini

07.02.2008 17:15:50
Bu forumda Nietzsche ile Nasyonel sosyalist öğreti arasında bir bağ var mı, bu sorgulanmış. Nietzsche'nin arada anti-semitik yazılarına rastlarız ama Almanları sert biçimde eleştirdiği hatta aşağıladığı yazıya daha çok rastladım, diye hatırlıyorum ben. Kızkardeşi Elizabeth, Nietzsche kitaplarından çıkan "güç istenci" kavramının saptırılmasında çok rol oynamış: “Elizabeth’in de yardımıyla Naziler, Nietzsche’yi Almanya’da ve yurtdışında en çok okunan felsefecilerden biri haline getirdiler. Nietzsche’nin yapıtlarını kendi eğitim programlarının parçası haline getirdiler ve ucuz yorumlar, derlemeler (toplu eserler) ve antolojiler yayımladılar… En verimli kurnazlıklarıysa, Nietzsche’nin temel “Nazi vecizeleri”ni içeren küçük antolojiler basmak olmuştu.” (Kusursuz nihilist, Keith Ansell Pearson) Bence Nietzsche'nin güç kavramının Nazi düşüncesi ve uygulamaları ile örtüşen yanları vardır, örneğin şu pekala Nazilere uygun gelecektir -bence:“Kendi başına, doğal olarak, hiçbir zarar verme, saldırı, sömürü, yok etmeye “adil değildir” diyemeyiz, çünkü hayat özünde, temel işlevlerini, zarar verme, saldırı, sömürü, yok etmeyle gerçekleştirir, bu özelliği olmadan da düşünülemez. Daha da kuşkulu bir şey garanti edilebilir: en yüksek biyolojik açıdan, hukuk koşulları asla kural dışı koşullardan başka bir şey olamazlar, çünkü gücünü göstermekte kararlı yaşama istemini bir parça belirliyorlar, tüm amaçlarını tek bir araç için düzenliyorlar: yani daha büyük güç birimleri yaratma aracı için.” (Ahlakın soykütüğü üstüne - Nietzsche) Ama herhalde şöyle diyen bir Nietzsche'yi de gözardı edeceklerdir: “Gücü kimsenin onu aramadığı yerde buldum: egemen olmak için en küçük bir istek duymayan yalın, yumuşak ve hoş insanlarda –ve tersine, egemen olma isteği  sık sık bana bir iç zayıflık belirtisi olarak gö-rünmüştür: kendi köle ruhlarından korkarlar ve onu bir kraliyet cübbesine bürürler (sonunda henüz izleyicilerinin, ünlerinin vb. köleleri olmayı sürdürürler). Güçlü doğalar egemen olurlar, bu bir zorunluktur, parmaklarını kaldırmaları bile gerekmez. Üstelik yaşamları sırasında kendilerini bir bahçeli eve gömseler bile” (İnsanı anla(ma)mak cilt 2 - Walter Kaufmann)

07.02.2008 17:16:31
Siz yükselmek isteyince yukarı bakarsınız. Bense aşağı bakarım.
                                                                              nietzsche...

07.02.2008 17:17:25

... onu ne kadar anlıyorum?
yani aslında kendimi ne kadar anlıyorum? degil mi?


Karaprens bu yaklaşımın ne kadar özgün ve vurgulamaya çalıştığın nokta ne kadar büyük bir daire...

Üzerinde düşünüldükçe çapı daha da çok büyüyebilecek bir daire, aynı zamanda...


Sayfa: 1 [ 2 ] 3