SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Düşünürler

Konu: Dostoyevski

Sayfa: [ 1 ] 2

13.08.2004 13:28:31






Fyodor Mikhailoviç Dostoyevski 30 Ekim 1821’de Moskova’da babasının bir doktor olarak görev yaptığı Yoksullar Hastanesi’ne ait bir apartmanda doğdu. 1837’de annesinin ölümünün ardından babasının yanında ayrılarak St. Petersburg’a taşındı ve orada Askeri Mühendislik Okulu’na kabul edildi. Bir sınıf arkadaşı onun için “sürekli kendisini ayrı tutardı, hiçbir zaman arkadaşlarının eğlencelerine katılmazdı, ve genellikle bir köşede elinde bir kitapla otururdu” diye anlatıyordu. Yurtluğunda düzensiz bir yaşama çekilmiş olan ve oğluna düzenli bir gelir sağlamayı reddeden babasının tutumu Dostoyevski’nin bu hastalıklı içe-kapanıklığını daha da ağırlaştırdı. Bir keresinde, Dostoyevski babasına ilgisizliği yüzünden hakaret dolu bir mektup gönderdi; ama baba Dostoyveski yanıt vermeye fırsat bulamadan serfleri tarafından öldürüldü. Ailesi içersinde söylendiğine göre, daha sona ona bütün yaşamı boyunca acı çektiren sara nöbetlerinin ilkini bu dönemde geçirmişti.

Mühendislik Okulundaki sınavlarının ardından, Dostoyevski üsteğmenliğe getirildi. Ama 1844’de cebinde üzerine “sivil giysi alacak parası” bile olmayan Dostoyevski kendini yazın sanatına adamak için görevinden ayrıldı. 1846’da ilk romanı İnsancıklar’ın çıkışıyla, genç yazarlar arasında en büyük gelecek vaadedeni olarak görüldü. Eleştirmen Belinsky aracılığıyla “birçok önemli kişi” ile tanıştı ve “yazın dünyasında nasıl yaşanacağı konusunda kapsamlı bir ders” aldı. Ne var ki başarısı kısa sürdü. İnsancıklar’ı izleyen birkaç romanı kötü eleştiri aldı ve Dostoyevski, Belinski’nin salonundan uzak durmaya başladı, çünkü orada özellikle daha önceleri ona karşı “dosttan da öte” olmuş olan Turgenyev’in de katıldığı sürekli alaylara konu ediliyordu.

 
Dostoyevski'nin “yeraltına gömülmüş bir insan" gibi yaşadığı Omsk'taki ceza kolonisi
Ama bu sırada başka bir küme ile ilişkisini sürdürdü. Petrashevski’nin öncülüğündeki gençlerden oluşan bu kümedekiler, Fransız toplumcularını incelemek ve Rusya’daki toplumsal ve politik reformları tartışmak için biraraya gelmiş ilericilerdi. 1848’i izleyen tepki dalgasında “Petrashevski çevresi”nin üyeleri tutuklandı ve yalancı idam ile sonuçlanan bir soruşturmadan sonra Dostoyevski, Omsk’ta bir ceza kolonisine gönderildi. Hapisanede, “yeraltına gömülü bir insan” gibi yaşadığını yazdı. “Yakınımda içten bir konuşma yapababileceğim tek bir varlık” yoktu. “Soğuğa, açlığa ve hastalığa dayandım. Ağır işlerden sıkıntı çektim, ve salt iyi bir aileden geldiğim için bana diş bileyen mahkumların nefreti sürekli üzerimdeydi.” Bu acılı durum sarasını daha da ağırlaştırdı ama “kendi içime kaçış ... meyvalarını verdi.” 1854’de cezasını tamamlamak için bir asker olarak Semipalitinsk’e gönderildi. Beş yıl sonra, arkadaşlarının yardımı aracılığıyla cezası kaldırıldı.
St. Petersburg’a dönüşü üzerine Dostoyevski, Ölüler Evi ve Ezilenler’i yayınladı. Aynı dönemde ağabeyi Mikhail ile birlikte Zamanlar adında başarılı bir dergi kurdu. Ne var ki 1863’te bir yanlış anlama sonucunda hükümet tarafından kapatıldı. Dostoyevskilere yayınlarının adını değiştirerek Çığır adı altında yeniden çıkarma izni verildi, ama yeni yayın kamunun dikkatini çekmeyi başaramadı. 1846’da Mikhail öldü ve yaklaşık bir yıllık bir çabadan sonra Dostoyevski dergiyi yayımlamaya son verdi. Kendini borçların altında ve ağabeyinin ailesini geçindirme sorumluluğu karşısında buldu.

Çığır’ın başarısızlığı Dostoyevski’nin daha sonraki tüm çalışmasında izini bırakan bir kişisel bunalımla çakıştı. Sibirya’dayken akıllı ama ahlaksız bir okul öğretmeninin dul karısı olan Maria Dimitrievna Isaev ile evlenmişti. Evlilik ikisine de mutluluk getirmedi; ve St. Petersburg’a döndükten kısa bir süre sonra Dostoyevski, Polino Suslova adında kösnül ve saldırgan bir kadınla yakın ilişkiye girdi. Polino Suslova onun çalışmasını ciddi bir şekilde etkilemiş ve kumara karşı sinirceli tutkusunu kışkırtmış gibi görünür. Polina ile birlikte Rusya’dan ayrı olduğu bir sırada Dostoyevski’nin karısı hastalandı ve ağabeyinin ölümünü üç ay önceleyen ölümü onu Yeraltından Notlar (1864) olarak bilinen itirafı yazmaya götürdü.

 
Zamanının en ünlü yazın eleştirmeni Belinski
İzleyen yıllarda Dostoyevski sürekli sara, yoksulluk ve kumarbazlığına eşlik eden bir endişenin sıkıntısını çekti. Parasal yükümlülükleri yüzünden yayıncılarla yıkıcı sözleşmeler imzaladı ve onlar tarafından Suç ve Ceza (1866) ve Kumarbaz (1867) gibi yapıtları olağanüstü bir hızla yazmaya zorlandı. Bunlardan ikincisi üzerinde çalışırken Anna Grigorievna Snitkin adında bir sekreter tuttu ve aynı yıl onunla evlendi. Romancı olarak başarısı alacaklılarının bir bölümünü susturmasını sağladı, ama bu “diğerlerini o kadar kızdırdı ki” suçlamalardan kurtulmak için St. Petersburg’tan ayrılmak zorunda kaldı. “Her zaman yabancı bir ülkede bir yabancı” olacağı yakınmasına ve “yazma yeteneğini bütünüyle yitireceği” korkusuna karşın, yurtdışında yaşadığı dört yıl yaşamının en üretken yılları oldu. Cenova ve Vevey’de Budala’yı (1868-69); Dresden’de Ebedi Koca (1870) ve Ecinniler’i (1871) yazdı.

Sürgündeyken Dostoyevski “gazete gibi bir şey” çıkarmayı ve bu yolla kanıları konusunda “bir kez olsun son sözü söyleyebilmeyi” tasarlıyordu. Tasarısını 1876’da Bir Yazarın Günlüğü’nün basımıyla uygulamaya koyuldu. Bunda Zamanlar’da başlatmış olduğu ulusal ve demokratik Hıristiyanlık öğretisini genişletti. Bu etkinliğinin sonucunda bir gazeteci olarak sözü geçer biri oldu ve son yıllarını göreli olarak daha iyi bir ortamda geçirdi. 1877’de Büyük bir Günahkarın Yaşamı adında çok büyük bir diziyi oluşturmak için yayıma ara verdi. Bu “bütün yaşamım boyunca bana bilinçli ya da bilinçsiz olarak işkence etmiş olan” Tanrı’nın varlığı sorunuyla ilgili bir çalışmaydı. Bitirdiği çalışmanın biricik bölümü olan Karamazov Kardeşler 1880’de basıldı.

O yıl Rus Yazını Dostları Toplumu’nun Moskova’daki Puşkin anıtının açılışında konuşma yapması için onu çağırısıyla çağdaş ünü doruğa ulaştı. Konuşmayı bitirdiği anda, “batılı” düşünceleri uzun süre kişisel çatışma kaynağı olmuş olan Turgenyev bile “beni öpücüklere boğmak için yanıma geldi ... ve yineleyerek büyük işler yaptığımı bildirdi” diyordu.

Dostoyevski sonraki yıl 28 Ocak’ta öldü. Cenazesi toplumsal bir gösteri için fırsat oldu

25.08.2004 13:37:15
BÜYÜK ENGİZİSYONCU


Hapishanenin demir kapısı zifiri karanlığa açılıyor. İhtiyar Büyük Engizisyoncu, elinde meşale ile içeri giriyor, kapı ardından hemen kapanıyor. Yalnızdır. Eşikte durarak bir iki dakika mahpusun yüzünü dikkatle süzüyor. Sonra ağır ağır yaklaşıp meşaleyi masaya koyuyor.
- Demek sensin! Sensin, öyle mi? Karşılıık almayınca aceleyle.
- Cevap versene, bir şey söyle! diye eklliyor. Ama ne söyleyebilirsin, söyleyeceklerini zaten çok iyi biliyorum. Zaten bundan önce söylediklerine başka bir şey katmaya hakkın yok. Neden bize engel olmak istiyorsun? Bize engel olmak için geldiğini kendin de biliyorsun. Ama yarın ne olacağını biliyor musun? Senin kim olduğunu bilmiyor, bilmek de istemiyorum. O musun, yoksa sadece O'nun benzeri misin - kim olursan ol, hemen yarın hüküm giydirip en azılı zındık olmak suçuyla yakacağım seni. Bugün ayaklarını öpen halk, yarın, bir göz işaretimle atılacağın ateşe odun taşımaya koşacak, bunu biliyor musun?... Gerçekten O musun?...
Bakışını Mahpustan ayırmadan derin düşünceye daldı. Sonra gözlerini O'ndan ayırmadan,
- Evet, belki sen de biliyorsun bunları,, diye ekledi.
- Hayır, bunu yapmaya hakkın yok, çünkü bu seferki açıklaman ilk gelişinde söylediklerine katılacak, bununla yeryüzünde bütün gücünle savunduğun insan hürlüğü tehlikeye düşecek. Söylediğin her yeni şey hürlüğe indirilmiş yeni bir darbe olacak, oysaki daha bin beş yüz yıl önce insanların iman hürlüğü Senin için her şeyin üstündeydi. "Sizleri hürlüğe kavuşturmak isterdim," diyen Sen değil miydin?
İhtiyar dalgın bir gülümsemeyle, "Şimdi gördün bu hür insanları; diye ekledi. Sonra sert bakışını mahpusun yüzüne dikerek devam etti:
- Evet, yaptığımız iş bize pahalıya mal oldu ama Senin adını kullanarak sonunu getirdik. On beş yüzyıldır bu hürlükle savaştık durduk ama bitti artık, kökünden hallettik. Buna inanmıyor musun? Bana sakin sakin bakıyor, kızmayı bile küçüklük sayıyorsun. Ama şunu bil ki, insanlar hür olduklarına şimdi her zamankinden çok daha eminler; oysaki özendikleri hürlüğü kendi elleriyle bize teslim ediyorlar. Bizim eserimiz bu. Sen bunu, böyle bir hürlüğü istemiyordun, değil mi?
- Çünkü, ancak şimdi, (engizisyonu kasteederek) ilk defa olarak insan mutluluğunu düşünmek mümkün oldu. İnsanlar isyancıydı; isyancılar mutlu olabilirler mi?.... Seni uyarmaya çalıştılar; uyarma, öğüt eksik değildi ama dinlemedin, insanları mutluluğa götüren biricik yolu teptin. Bereket ki ayrılırken her şeyi bize bıraktın, bağlayıp çözmek hakkını bırakmaya söz verdin, bu hakkı geri almayı düşünemezsin artık. Şu halde ne diye bize engel olmaya geldin? Korkunç akıllı bir Ruh, yok etmeye ve yok olmaya kadir bir Ruh çölde seninle konuşmuş ¹ . Kitaplarımıza göre , Seni doğru yoldan çıkarmaya çalışmış. Aslı var mı bunun? Kabul etmediğin ve kitapların "doğru yoldan çıkarma" diye adlandırdığı o üç sorudan daha özlü ne olabilir? Aslında dünyayı kökünden sarsacak, gerçek mucize o gün, o üç kandırıcı sorunun sorulduğu gün olmuştu: mucize, bu soruların ortaya atılmasındaydı! Sadece bir deneme, bir varsayım olarak korkunç Ruhun sorduğu üç sorunun Kitabımızda tamamen silindiği, bunları yeniden kitaplara yazdırmak için tekrar çalışmak, hazırlıklar yapmak gerektiğini düşünelim ki, bu iş için dünyanın en akıllı, olgun insanlarıyla devlet ve kilise büyükleri, bilginler, filozoflar, şairler birleşmiştir. Onlara verilen mesele de şu: Düşünüp üç soru bulun. Ama öyle sorular ki üç kelimeyle, üç cümleyle dünyanın ve insanların bütün geleceği deyimlenebilsin. Yeryüzünde zeka, akıl diye bildiğimiz ne varsa birleşerek kudretli Ruhun Sana çölde sorduğu iç soruya kuvvet ve derinlik bakımından benzer bir şey sorabileceklerini düşünebilir misin? Yalnız bu soruların ortaya atılmasındaki mucize karşısında geçici değil, ölümsüz, mutlak bir zeka bulunduğunu gösteriyor. İnsanlık bir bütün halinde derlenerek bütün geleceği topu topu üç soruya sığdırılıyor. Bu sorular insan tabiatının çözümlenmemiş ve tarihleşmiş çelişmelerinin üç şeklidir. Daha önce bunu anlamak mümkün değildi, geleceğimiz karanlıktı; ama şimdi, üzerinden on beş yüzyıl geçince görüyoruz ki bu üç soruda her şey o kadar önceden kararlaştırılmış, söylenmiş ve yerine gelmiş ki buna ne bir şey katılabilir ne de eksiltilebilir. Kimin haklı olduğuna karar vermek Sana düşer: Sen mi?, Sana sorular soran mı?... Birinci soruyu hatırla. Tam değilse bile, anlamı aşağı yukarı şöyleydi. "İnsanlar alemine gitmek istiyorsun ve eli boş gidiyorsun. Onlar basitlikleri ve doğuştan gelme savruklukları yüzünden bunu kavrayamayacak, hatta korkacaklar verdiğin sözden… Çünkü insanoğlunun, insan toplumunun ezelden beri, hürlükten çok yadırgadığı şey olmamıştır! Şu çıplak, kızgın çöl taşlarını görüyor musun? Onları ekmek yap, insanlar minnetle, uysal bir sürü halinde hem peşinden koşacak hem nimetlerini geri alırsın diye korkudan titreyeceklerdir. Ama Sen insanları hürlükten yoksun etmek istemedin, bu teklifi geri çevirdin; ekmek pahasına satın alınan itaatin değersiz olduğunu düşündün. "Yalnız ekmekle yaşanmaz", diye karşılık verdin. Ama bir gün Toprak Ruhu, ölümlü dünyanın yeryüzünün ekmeği sebebiyle Senin üstüne yürüyecek, dövüşüp Seni yenecektir. İnsanlar da, "Bu hayvanın benzeri yok, bize gökten ateş indirdi!" diye bağırıp onun peşinden koşacaklar; biliyor musun bunu? Yüzyıllar geçecek, insanlar akıl ve bilim ağzıyla suçu ve tabii günahı da bir yana koyarak ayakta kalanın yalnız açlık olduğunu haykıracaklar; bunu da biliyor musun? Sana karşı isyan bayrağı çekip tapınağını yıkanlar o bayrağa, "Karınlarımızı doyur, sonra bizden erdem iste! "diye yazacaklar. Tapınağının yerini teni bir yapı, korkunç yeni bir Babil Kulesi alacak. Hoş o da öteki gibi yarıda kalacak ama yeni kulenin yapılmamasına meydan vermemek Senin elindeydi - hiç değilse insanlığı bin yıl uğraşıp didindikten sonra insanlar bin yıllık ıstıraptan kurtarabilirdin. Çünkü kuleyle bin yıl uğraşıp didindikten sonra insanlar nasıl olsa bize gelecekler. Bizi gene yer altı mağaralarımızda bulacaklar (çünkü tekrar tekrar baskı ve eziyet göreceğiz ) Bizi bulunca, " Doyurun bizi, diye yalvaracaklar. Bize gökten ateş indirmeyi vadedenler sözlerini tutmadılar." O zaman kulenin yapısını biz tamamlayacağız. Çünkü ancak onları doyuran yapacak bunu. Bu işi biz, hem Senin adını yalandan kullanarak yapacağız. Biz olmasak bunlar kendilerini asla, asla doyuramazlar! İnsanlar hür kaldıkça dünyanın bütün bilgilerini ekmek sağlamaz onlara. Sonunda hürlüğü ayaklarımızın dibine sererek, "Köleliğe razıyız, tek doyurun bizi!" diyecekler. Hürlükle doyasıya dünya nimetinin bir arada olamayacağını anlayacaklar ve bunu aralarında paylaşmaya asla yanaşmayacaklar. Ondan başka ahlaksız, değersiz isyancı oldukları içi asla hür olamayacaklarına kanaat getirecekler. Sen onlara gökteki nimeti vaat etmiştin, ama tekrar söylüyorum, zayıf, içi daima bozuk, ezelden asaletten yoksun insanoğulları gökteki nimetleri yeryüzündekine üstün tutar mı hiç? Binlerce, on binlerce kişi göğün ekmeği uğruna Senin ardından gitse bile, ölümlü dünyanın nimetlerinden geçemeyen milyonlarca, milyonlarca insan ne olacak? Yoksa Sence ancak büyük güçlü olan on binlerin değeri var da denizde kum misali çok aciz ama gene de Seni sevenleri, ötekilere malzeme olarak mı bırakırsın? Yo, biz zayıf ve acizlerin değerini biliriz! Kusurludur, isyancıdırlar ama sonunda onlarda yola gelir. Bize hayran olacaklar, başlarına geçip onları ürküten hürlükten kurtarmaya razı olduğumuz için bize Tanrı gözüyle bakacaklardır; hür kalmaktan bu derece korkar bunlar! Biz de Senin sözünle, Senin adına hüküm sürdüğümüzü söyleyeceğiz. Yani tekrar aldatacağız onları, çünkü Seni bir daha yanımıza yaklaştırmayacağız. Yalan söylemek zorunda olduğumuz için ıstırap duyacağız. İşte Sana çölde sorulan birinci sorunun anlamı ve her şeye üstün tuttuğun hürlük uğruna çiğnediğin şey buydu. Oysaki bu soruda dünyanın en büyük sırrı gizliydi. Yeryüzü nimetlerini kabul etmekle gerek tek tek, gerekse toplu olarak bütün insanların ezeli bir derdini halletmiş olurdun. Başı boş kaldıkça hemen tapınacağı bir mabut bulmak insanoğlunun en büyük kaygısıdır. Ama önünde dize gelecekleri mabudun değerinin su katılmadık cinsten olmasını da yüzde yüz isterler, mabudun büyüklüğünü herkes kabul etmiş olmalı… Çünkü bu zavallı yaratıkların tasası yalnız senin-benim için tapınacağımız bir varlık bulmak değil, herkesin ve ille hep birlikte, imanla, baş tacı edecekleri birini bulmaktır. İşte bu ortaklaşa tapınma ihtiyacı hem tek tek hem toplu olarak bütün insanların ta ilk yüzyıllardan beri başlıca ıstırap konusu olmuştur. Toplu tapınma yüzünden birbirlerinin kanına girerlerdi. Kendilerine bir takım tanrılar icat ederler, birbirlerine " Tanrılarınızdan vazgeçin, bizimkileri kabul edin; yoksa sizi de tanrılarınızı da yok ederiz! "diye haber salarlardı. Bu kıyamete kadar böylece sürüp gidecektir. Dünyadaki tanrıları tüketince bu sefer de putlara tapınmaya başlayacaklardır. İnsan tabiatının bu temel sırrını biliyordun, bilmemene imkan yoktu, ama insanların Sana kayıtsız şartsız tapınmasını sağlayacak biricik gerçeği bu dünyanın nimetlerini temsil eden bayrağı, göklerin ekmeği uğruna reddettin. Daha sonra yaptıkların da caba… Bunlar da hep hürriyet uğrunaydı. Dedim ya sana, zavallı bir yaratık olan insanoğlunun baş derdi, kendilerine doğuştan bağışlanan hürriyetten sıyrılıp bunu bir an önce başkalarına devredebilmektir. Hürlüklerini, vicdanlarını huzura kavuşturana pekala teslim edebilirler. Ekmek Senin elinde emin bir zafer bayrağı olurdu, vereceğin ekmek uğruna insanlar önünde eğilirdi. Gerçekten, ekmek kaygısından daha önemli bir dava düşünülemez. Yalnız bir başkası ekmek verdiğin kişinin vicdanını çelerse, o zaman bu kimse uzattığın ekmeğe sırt çevirip vicdanını çelenin peşinden gidecektir; bunda Sen haklıydın. Zira, insanların var olmasının sırrı yalnız yaşamakta değil, yaşamalarının nedenindedir. Ne için yaşadığını kesin olarak bilmeden insan yaşamayı kabul etmez, hatta dünya nimetlerine boğulsa bile kendini yok etme yoluna gider. Bu böyleyken ne oldu: Sen insanların hürriyetlerini ellerinden alacak terde bunu daha da arttırdın. İnsanların iyiyle kötüyü diledikleri gibi seçmek hakkına pek değer vermediklerini; rahatı, hatta ölümü tercih ettiklerini unuttun mu? İnsan için vicdan hürriyeti kadar çekici ama o kadar da azap verici şey yoktur. Oysaki Sen vicdan huzuruna güvenilir bir temel sağlayacak yerde - en olmayacak, kararsız, karanlık, insan gücünün üstünde birtakım şeyler peşine düştün. Bununla insanları sevmezmiş gibi hareket ettin. Hem de kim yaptı bunu - hayatını onların yoluna vermek için dünyaya gelen Sen! İnsan hürlüğünü ele geçirecek yerde arttırdın, insanların iç alemine sonsuzluğa kadar sürecek çeşitli ıstıraplar kattın. Hiçbir baskının etkisinde kalmamış insan sevgisini arzuluyordun, Seni içten severek çekici kuvvetine bağlanarak, kendiliklerinde, peşinden gelmelerini istedin. Eski, sert kanunlardan insan artık hürlükle, gözlerinde yalnız Senin hayalinle kendi başına karar verecekti. Fakat seçme hürlüğü gibi ağır bir yük altında ezilenlerin, Senin hayalini de verdiğin gerçeği de iteleyip, hatta Seni bile inkara varacaklarını düşünmedin mi hiç? Sonunda gerçeğin Sende olmadığını söyleyeceklerdir; böyle olmasa çeşitli kaygılar ve çözümsüz problemler bırakarak onların endişelenip üzülmesine sebep olmazdın. Böylece Sen kendin krallığının temelini sarstın, bunda hiç kimseye suç bulma. Halbuki Sana teklif edilen bu muydu? Sana baş kaldıran güçsüz isyancıların vicdanlarını, hem de kendi mutlulukları için ebediyen bağlayan, etki altında tutan üç kuvvet var: mucize, sır ve otorite. Sen üçünü de teptin. Korkunç muzır akıl ruhu Seni mabedin kulesine çıkarıp, gerçek Tanrı Oğlu olup olmadığını öğrenmek isterken, " Kendini aşağı at, diyordu. Zira, Kitaplarda, meleklerin O'nun yere düşmesine vakit bırakmadan kollarına alarak göğe çıkaracakları yazılıydı. Böylece Tanrı Oğlu olup olmadığını öğrenir ve tanrı Babana olan inancını ispat edersin." Ama Sen bu teklifi kabul etmedin, kanmadın, kendini aşağı atmadın. Şüphesiz, bu, bir Tanrıya yakışır, gururlu, ihtişamlı bir hareketti. Ama insanlar, bu zayıf ruhlu, kendi arasında kaynaşıp duran sürü Tanrı değildi ki! Kendini aşağı atmak için bir adım atar gibi olsaydın, kıpırdansaydın azıcık, Tanrıya karşı gelmiş olurdun. O'na olan imanını kaybederdin, sonunda, kurtarmaya geldiğin toprağa düşerek ölürdün. Seni iğfal etmeye uğraşan muzır akıllı Ruhun da istediği olurdu. Ama tekrar söylüyorum: Sana benzeyen kaç kişi çıkar? İnsanların böyle bir kötü çağrıya karşı koyabilecek güçte olduğuna bir an olsun inanabildin mi? Hayatın korkunç anlarında, iç alemin en önemli, acı problemleri karşısında sadece kalpten gelen kararlarla yetinilir mi? Evet. Sen, kahramanlığının kitaplarda kalacağını, zamanın ve yeryüzünün en uzak sınırlarına yayılacağını biliyordun. Senin peşinden giden insanların Tanrıya bağlı oldukları için mucizeye ihtiyaçları kalmayacağını umdun. Ama insanın mucizeyi inkar eder etmez peşinden Tanrıyı da inkar etmeye kalkacağını bilemedin; oysaki bu böyledir, çünkü insan Tanrıdan çok mucize arar.üstelik mucizesiz duramayacağı için bu sefer kendisi bir takım yeni mucizeler yaratmaya kalkar. Üfürükçüler, büyücü, kocakarılar önünde dize gelir. Yüz kere asi, dinsiz veya din sapığı olsa da yapar bunu. Halk, " Çarmıhtan inersen Sen olduğuna iman getiririz!" diye haykırışıp, Seni alaya alırken çarmıhtan inmedin. İnsanların imanını mucizeye bağlamak istemedin; hür, açık bir inanç peşindeydi. Kuvvet korkusundan ezilmiş kölelerin yaltaklanıcı hayranlığını değil, hür, içten gelme sevgiyi bekliyordun Sen. Ama bunda bile insanlara hak ettiklerinden daha büyük değer vermiştin: yaratılıştan isyancı oldukları halde sadece köledir onlar. Bak ve hükmünü ver. Onbeş yüzyıl geçti; git gör onları. Şu kendine kadar yücelttiklerinin halini gör! Yemin ederim - insan, onu bildiğinden çok daha zayıf, basit bir yaratıktır. Senin yaptığını yapabilir mi, elinden gelir mi? Ona bu kadar değer vermekle, hiç acımazmış gibi gücünün üstünde çaba istedin ondan. Bunu Sen, insanları canından fazla seven Sen yaptın! Daha az değer verseydin, onlardan isteklerin de daha az olurdu, görev yükünü hafifletmekle sevgin onlara daha yakınlaşırdı. İnsanoğlu zayıf ve alçaktır. Varsın her yerde bize karşı baş kaldırıp isyanlarıyla övünsün. Çocukçadır, okul çocuklarının böbürlenmesine benzer bu… Çıngar çıkarıp öğretmenlerini sınıftan atan çocuklara benzerler: taşkınlığın sonunda nasıl olsa hesap vereceklerdir. Bunlar da tapınakları yıkarak dünyayı kana boğacaklar, sonunda, akılsız çocuklar ne derece yetersiz birer isyancı olduklarını, hiçbir sonuç elde edemeyeceklerini anlayacaklardır. Ahmakça göz yaşları dökerek, halkedenin onları asi olarak alay için yaptığını da kabul edecekler. Bunu acı bir umutsuzlukla söyleyecekler; sözleri Tanrıya küfür olduğu için bahtsızlıkları bir kat daha artacak. Gerçekten, insan tabiatının kutsallığı küfre hiç tahammülü yoktur, ergeç kendi kendini bu yüzden cezalandırır. Görüyorsun ya, insanların bugünkü kaderi sadece huzursuzluk, endişe ve bedbahtlıktan örülmüş. Hem de bunlar, hürriyetleri uğruna Senin çektiklerinden sonra oluyor! Büyük Peygamberin hayalleri rumuzlu tasvirler ² arasında ölümden sonra ilk dirilmeyi gören tanıkların sözü ediliyor; her kabileden on ikişer kişiymiş. Bu kadar çok olduklarına göre, onlar da insan üstü, tanrılar gibi yaratıklar olsa gerek. Mademki onlar da Senin çektiğini çektiler, yıllarca kupkuru çölde, çekirgeyle, nebat kökleriyle beslenerek yaşadılar, Sen de bu hürlük, bağımsız sevgi çocuklarıyla, Senin adına yaptıkları olağanüstü fedakarlılarıyla şüphesiz, övünebilirsin. Ama şunu unutma ki, onlar topu topu birkaç bin kişi ve adeta tanrısal insanlardı. Ya geri kalanlar?.... Ayrıca; öteki, zayıf insanlar güçlü olanların çektiklerini çekmedilerse suçlu mu sayılacaklar? Zayıf bir ruh, tabiatın imkan verdiğinden daha ağır bir yükü kaldıramıyorsa ne yapsın? Senin yalnız seçme kimseler, sadece onlar için geldiğin doğru muydu? Doğruysa bu, bizim anlayamadığımız bir sırrı kabul etmek gerekiyordu. Sırrı kabul edince de insanlara serbestçe kararının, ne sevginin önemi olmadığını, gerekirse vicdanın sesini körleterek itaat edecekleri sırrın ne olduğunu öğrettik onlara. Böyle yaptık işte. Senin eserine başka şekil vererek temelini mucize, sır ve otoriteye dayandırdık. İnsanlar bir sürü örnekte görüldüğüne göre, yüreklerinden onlara azap vermekten başka işe yaramayan yükün kalkmasına sevindiler, rahat nefes alabildiler. Böyle yapmakta, bunları öğretmekte haklı değil miydik, söyle. İnsanların aczini kabul ederek, yaratılış zaaflarını, hatta günahlarını hoşgörürlükle karşılayarak yüklerini hafifletmekle onlara sevgimizi göstermedik mi? Şimdi buraya gelip bize ne diye engel olmak istiyorsun? Derin, içli bakışını üzerime dikmiş neden yanık yanık seyrediyorsun beni? Hadi darıl bana, Senin sevgini istemiyorum, çünkü ben de sevmiyorum Seni. Bunu ne diye saklayayım? Kiminle konuştuğumu bilmiyor muyum sanki?... Sende Sana söyleyeceklerimi biliyorsun, bunu gözlerinden okuyorum. Sırrımızı nasıl saklarım Senden? Ama bunu ille ağzımdan duymak istiyorsan - hay hay, dinle! Hem çoktandır, sekiz yüzyıldır Seni bırakıp O'ndan yana olduk. Tam sekiz yüzyıl önce Sana dünyanın bütün krallıklarını göstermiş, bağışlamak istemişti; bu nimetleri nefretle teptin. Biz aldık onları. Roma ile Sezar kılıcını O'nun elinden kabul edince kendimizi yeryüzünün tek hakanı ilan ettik. Gerçi eserimizi henüz tamamlayamadık ama suç kimde? Evet , eserimizin başlangıcındayız, ama başladık ya!... Tamamlanmasına daha çok var, toprak ana çok çekecek daha, gene de biz gayemize ulaşacağız; dünyanın hakimi olacak, sonra da bütün insanların mutluluğunu düşüneceğiz. Oysaki Sen Sezar kılıcını daha o zaman alabilirdin. Niçin teptin o son bağışı?... Kudretli Ruhun sonuncu öğüdünü kabul etseydin insanları yeryüzünde bütün aradıklarına kavuştururdun. Onlara tapınacak, vicdanlarına bekçilik edecek hepsini ahenkli, barışsever karıncalar gibi, birbirine bağlı bir kütle halinde getirecek bir varlık sağlamış olacaktın. İnsanların üçüncü ve son evrensel birleşme ihtiyacıdır. Öteden beri yeryüzünde toplu olarak yaşama çabası içindeydiler. Tarihleri büyük olan birçok millet gelip geçti. Ama hepsi büyüklükleri ölçüsünde bahtsız oldular. Çünkü insanların evrensel birleşme ihtiyacını diğer milletler arasında en çok onlar duydular. Bütün dünyayı elde etmek isteğiyle yeryüzünden kasırga gibi gelip geçen Timur, Cengiz Han gibi büyük fatihler belki de bilmeden hep insanların o yenilmez evrensel birleşme ihtiyacına cevap vermişlerdi. Sen de Sezar hükümranlığını eline alarak evrensel bir krallık kurar, dünyayı huzura kavuştururdun, çünkü insanlara vicdanlarını ve ekmeklerini elinde tutanlardan başka kim hükmedebilir? Böylece Sezar kılıcı bizim elimize geçti; sonra da Seni reddederek ötekinin peşinden gittik. Ama akıl serbestliği, ilim ve yamyamlık hengamesinin ardının alınmasına daha yüzyıllar var… Zira bizi hesaba katmadan Babil Kulesini yükseltmeye başlayan insanın son yapacağı yamyamlıktır. O zaman karşımızda yerlerde sürünerek ayaklarımızı yalayan, kanlı göz yaşları döken bir hayvan göreceğiz. Hayvanın sırtına binerek, üzerinde " Sır " yazılı kupayı havaya kaldıracağız. İşte insanlar ancak o zaman huzura, mutluluğa kavuşacaklar. Sen seçtiklerinle övünebilirsin ama topu topu bir tek sınıfa sahip olduğunu unutma! Oysaki biz herkesin derdine deva bulacağız. Öte yandan seçtiğin, seçilmeye layık, güçlü kimselerden çoğu beklemekten yoruldular; ruhlarının, kalplerinin bütün güç ve ateşini başka alanlara verdiler. Sonunda Sana isyan bayrağı açacakları yüzde yüz… Bu bayrağı onlara Sen kendi elinle verdin. Oysaki bizde herkes mutlu olacak, bağışladığın hürlük havasında her yerde yaptıkları gibi ne isyan edecek ne birbirlerine kıyacaklar. Evet, ancak hürlüklerini ellerimize teslim ederek gösterdiğimiz yoldan gidince tam manasıyla hür olacaklarına inandıracağız onları. Peki, haklı mıyız yoksa yalan mı söylüyoruz? Verdiğin hürlüğün onları nasıl bir köleliğe, şaşkınlığa götürdüğünü hatırlayınca haklı olduğumuza inanacaklar. Hürlük, fikir serbestliği ve ilim onları öyle içinden çıkılmaz bir hale sokacak, öyle akıl ermez sırlarla karşı karşıya kalacaklardı ki, isyancı ve haşin olanlar kendi kendilerini yok edecek; gene asi ama güçsüz olan başkaları birbirlerine kıyacaklardı. Sağ kalan üçüncüler, aciz ve bahtsızlar, ayağımıza gelip " Evet, haklısınız; diyecekler. O'nun sırrı yalnız sizin elinizde; size döndük, bizi kendimizden koruyun! É ekmeği elimizden alırken, şüphesiz, bunun kendi el emekleri olduğunu, bizim mucize falan yaratmadan, taşları ekmek yapmadan sadece onlardan aldığımızı gen onlara dağıttığımızı görecekler. Ama sevinçleri yüzde yüz ekmeğe kavuşmalarından çok bunu elimizden almalarından doğacak. Çünkü bundan önce ellerindeki ekmek taş haline gelirken, bize sığındıktan sonra taşların olduğunu hatırlarında tutacaklar. Kayıtsız şartsız itaat etmenin gerçek değerini çok, çok iyi anlayacaklar! Ama bunu anlayana kadar insanlar bedbahtlıktan kurtulamayacaklar. Bunun da en büyük nedeni kim, söylesene! Sürüyü kim parçalayıp bilinmez yollara sürdü? Ama sürü gene toparlanıp uslanacak, hem de son olarak artık. O zaman biz onlara, yaratılışlarına göre, yani zayıf yaratıkların kaldırabileceği sakin, kendi halinde bir mutluluk bağışlayacağız. Gururdan vazgeçireceğiz onları. Sen, paye vermekle gururu öğrettin onlara. Aciz, güçsüz çocuklar olduklarını ama en tatlı mutluluğun da çocuk mutluluğu olduğunu ispat edeceğiz. O zaman pısırıklaşıp, tıpkı korku içinde ana tavuğun kanatları altına üşüşen civcivler gibi bize sokulacaklar. Milyarlık bir sürüyle baş edebildiğimiz için kudretimize, zekamıza hayranlık duyarak bizimle övünecekler. Akıllarını yitirecek derecede hiddetimizden korkarak çocuklar veya kadınlar gibi sulu gözlü olacaklar; ama bir işaretimizle göz yaşlarından neşeye, gülmeye, temiz bir sevince ve mutluluk dolu çocuk şarkılarına geçecekler. Tabii çalıştıracağız onları, ama işten arta kalan zamanlarını çocuk oyunlarına benzeyen şarkılar, korolar ve masum rakslarla dolduracağız. Hatta günah işlemelerine de izin vereceğimiz için çocukça sevecekler bizi. İznimizle işlenen bütün günahların bağışlanacağını; onları sevdiğimiz için buna göz yumarak günahlarının cezasını üzerimize aldığımızı söyleyeceğiz. Alacağız da; onlar da Tanrıya karşı günahlarının sorumluluğunu yüklendiğimiz için velinimetleri gözüyle bakacak, tapacaklar bize… Bizden gizli hiçbir şeyleri olmayacak; karılarıyla, metresleriyle yaşamaya, çocuk yapıp yapmamalarına hep bize gösterdikleri itaate göre ya izin verecek, ya da yasak edeceğiz. Sözümüze seve seve, candan gönülden uyacaklardır. En koyu vicdan sırlarını, her şeyi, her şeyi bize taşıyacaklar, biz de hepsine yol göstereceğiz. Kararlarımızı sevinçle kabul edecekler, çünkü bu şekil onları bugünkü şahsi serbest karar verme azabından kurtaracak. Böylece başlarında onları idare eden birkaç yüz bin kinin dışında kalan milyonlarca insan mutlu olacak. Yalnız sırların koruyucusu bizler bedbaht olacağız. Yeni doğmuş milyarlık mutlu bir kuşağın yanında iyilikle kötülüğü bilmek uğursuzluğuna uğramış yüz bin bahtsız bulunacak. Bu yüz bin Senin uğruna sessizce, belirsizce sönüp gidecek, üstelik öbür dünyada da kaderleri sadece ölüm olacak. Biz, iyiliklerini düşünerek sırlarımızı saklamaya devam edeceğiz. Gökte alacakları ölümsüz mükafatlardan söz açarak avutacağız onları. Ama ölümün ötesinde bir şey varsa bile bunun onlar gibiler için olmadığını elbette biliyoruz! Bazı söylenti ve kehanetlere göre, Sen yeryüzüne bir daha gelip zaferler kazanacaksın. Başı dik, gücü yerinde müritlerinle birlikte gelecekmişsin. O zaman, onlar yalnız kendilerini selamete çıkardılar, biz hepsini kurtardık; diyeceğiz. Söylentilere göre, hayvana binmiş, ellerinde Sırrı tutan zaniyeyi isyan eden acizler alaşağı edip erguvan örtülerini parçalayacaklar, mekruh gövdesini çıplatacaklarmış ² .... O zaman ben milyarlarca mutlu, günah bilmez kulu göstereceğim Sana. Saadetleri uğruna günahlarını kabullenen biziz. Senin karşına çıkarak, "Elinden gelirse, cesaretin varsa suçlandır bizi! Diyeceğiz. Bil ki, ben de çölde kaldım, çekirgelerle, bitki kökleriyle beslendim, insanlara bağışladığın hürlüğü ben de kutsadım, ben de " sayı doldurmak için" güçlü yakınlarının saflarına katılmaya hazırlanıyordum. Ama sonunda ayrıldım, deliliğe hizmet etmek istemedim. Döndüm ve Senin eserini düzelten kütleye katıldım. Gururlu olanlardan ayrılarak mutluluklarını sağlamak için alçak gönüllülerin yanlarına döndüm. Sana söylediklerimin hepsi gerçekleşecek ve hükümranlığımız kurulacaktır. Tekrar ediyorum, bu sürünün bize nasıl itaat ettiğini - yarından tezi yok - göreceksin. İşlerimizi karıştırmaya geldiğin için yakacağım Seni, onlar da ilk işaretimle ocağı beslemeye koşacaklar. Evet, yakılmayı en çok hak eden biri varsa, o da Sendin. Yarın yakacağız seni. Dixi ³


______________________________
¹_ İncil'e göre İsa vaftizinden sonra çölde kırk gün kırk gece oruç tutup ibadet etmiş. Açlık hissettiği bir anda Şeytan gelip ona " Tanrı oğlu isen, buradaki taşları ekmek haline getir, karnını doyur; demiş. İsa, " Kitaplarda - Yalnız ekmekle yaşanmaz yazılıdır; cevabını vermiş. Bunun üzerine Şeytan İsa'yı kutsal şehre götürüp bir kilisenin en yüksek kulesine çıkarmış. " Tanrı oğlu isen, kendini aşağı at, demiş. Çünkü Kitaplar, böyle bir şey olunca meleklerin kollarını uzatarak Seni tutacaklarını yazıyor. İsa, " Tanrımı denemeye kalkışma" sözleriyle Şeytanın ikinci iğvasını da reddetmiş. Şeytan da bu defa onu yüksek bir dağa götürmüş. Yukardan, aşağıya serilmiş dünyayı göstererek " Bana Secde edersen hepsi Senin olur! " demiş. İsa, ancak Tanrının önünde secde edildiğini söyleyerek Şeytana onu rahat bırakmasını emretmiş, ibadetine devam etmiş.
²_ İohanna'nın Apokalyps'i
³_ Latince: " Sözüm bitti" anlamına gelir.
 

11.12.2004 02:07:00
ah ateş fayardım.. sibirya da hayatını değiştirebilecek iki şeyle tanıştı. birincisi incil.. ikincisi Bakunin.. keşke ikincisini seçseydi..  

09.01.2005 23:18:07
son peygamber dostoyevskidir.

09.01.2005 23:44:18
son mu tanrım
başka göndermiycekmisin??
ama ben sevmiştim peygamberleri
neden ama neden yapıyosun bunu bana
bi tane daha lütfen son kez
doyamadım duyamadım seslerini

10.01.2005 16:25:51
Arkadaşlar bu adamın suç ve cezayı kumar borcu nedeniyle 2 haftada yazdığı doğrumu?Bilgilendirirseniz sevinirim.

10.01.2005 18:52:57
kumar borcu yüzünden iki hafta da yazdığı kitap KUMARBAZ dır. stavgorinin dikkatine.

11.01.2005 00:24:48
ve bu yüzden okummamakta direndiğim tek kitabı, samimiyetsiz.. bir de sübyancıymış..  

24.01.2005 12:20:35
Onun yazdıkalrında titrek bir hastalanmaya tutku hali hep sezilir bence ve bunun yazdıkalrını kendi zamanından aşıran köprülerden biri olduğunu düşnüyorum.

24.01.2005 12:24:43
freud,dostoyevski için psikolojiden anlayan tek yazar demiştir, o insan ruhunun fırtınalı denizlerinde bir limana ulaşmaya çalışmadan dolaşan büyük bir kaptandır bunuda ben diyorum

Çetin 24.01.2005 15:33:11
Alıntı
Arkadaşlar bu adamın suç ve cezayı kumar borcu nedeniyle 2 haftada yazdığı doğrumu?Bilgilendirirseniz sevinirim.
sadece köpek düzeltmiş, o kitap kumarbaz. bi de şu açıdan bakmak gerek; iki haftada bir kitap yazacak ve adından bu kadar bahsedilen bir iş çıkartacak bir yazar sözkonusu. hem  iki haftada kaleme almak kitabın iki hafta içinde sıfırdan yazıldığı anlamına gelirmi kestiremiyorum.

 dostoyevski birçoğumuz gibi benim de aklıma suç ve ceza'yı getiriyor.okuduğum ve okumadığım diğerlerini küçümsemek için söylemiyorum ama roman dendiğinde ilk o aklıma geliyor. hatta nietszche'yi bile bu kitapla esinlemiş olabilir diye düşünüyorum. "işte insan"

24.01.2005 16:00:09
Tabi hristiyanlığı var birde onun.Birde çok ilginç yaşamı.
Lazarus'un dirilmesi,bizdeki tarikat şeyhlerine benzettiğim zosima dede...Petersburga imkanım olursa bir gün gitmek isterim.
Bazen çok abarttığımızı düşünüyorum onu sonuçta ismi çıkmış bi kere
suç ve cezayı şimdi x yazsa, kim alır okur ki.Tüm eserlerinde(çoğu) hastalıklı birileri var hastalıksız psikolojik roman yazılmaz mı kardeşim?Adam hep bizi zayıf noktamızdan yakalamış.Sıkışınca sara nöbeti.
Oh ne ala...
 

24.01.2005 20:28:32
suç ve ceza kim yazsa okunur bir kitap..

ve Karamazov Kardeşler ya da Budala ya da yeraltından notlar vs vs de akla geliyordur bence. Smiley  

24.01.2005 22:25:15
Haklı olabilirsin biraz uçmuşum galiba.Ama haklıda olabilirim.Sonuçta o kitabı yazmadan önce adamı rusya yakından tanıyordu.Neyse... Smiley  

Çetin 26.01.2005 18:31:53
ya galiba freud haklı, nerdeyse tüm karakterler hastalıklı.
 Öteki diye bir roman'ı var okuduğumda bu Dosteyevski hasta demiştim zaten.
 sonra Fight club'ı izledim kitabı anlaşılır buldum. yoksa ben de mi hastayım


Sayfa: [ 1 ] 2