|
||
| Bugün Günlerden Deniz, Yusuf, Hüseyin Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972'de idam edildiler. Onların idamlarına "onay" verenlerin tümünü tarih silip attı. Deniz, Yusuf, Hüseyin ise bütün gençlikleriyle yaşıyorlar. -------------------------------------------------------------------------------- BİA Haber Merkezi 05.05.2001 -------------------------------------------------------------------------------- BİA- Türkiye cumhuriyet tarihine, yargılanarak öldürülen "ilk Marksist-Leninistler" olarak geçen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam edilişlerinin (6 Mayıs 1972) 29. yıl dönümü... İdam edildikleri tarihte Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 25, Hüseyin İnan 23 yaşındaydılar. O dönemde (12 Mart Askeri Darbesi) iktidardan indirilen Süleyman Demirel, Denizlerin idamına "Evet" oyu veren Adalet Partisi'nin lideriydi. Nasıl "evet" dediğini gazeteci Altan Öymen 1976'da Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde, bir başka "genç adam"la ilgili olarak anlattı: " Süleyman Demirel , Mobilya Yolsuzluğu'ndan yargılanan yeğeni Yahya Demirel'le ilgili olarak '25 yaşında çocukla uğraşıyorlar' diyor. 6 Mayıs 1972'de idam edilen Deniz, Yusuf, Hüseyin'in idam kararları oylanıyordu. Süleyman Bey AP Grubu'nun en önünde oturuyordu. Elini "İdama Evet" için kaldırdığında arkasına dönüp baktı, herkesin kaldırıp kaldırmadığını kontrol ediyordu. Sonra vakur bir ifadeyle önüne döndü. İdamlar kabul edilmişti. Deniz ve Yusuf da 25 yaşındaydı. Hüseyin ise 23'ündeydi. Süleyman Bey onlar için hiç '25 yaşında çocuklar' demedi. İdam edilmelerini istedi. İsteğine ulaştı da..." Bugün Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in idamı için el kaldıranlardan pek çoğu hatırlanmıyor. Sadece Süleyman Demirel "toplumsal aktüalitesini" koruyor. O da çok yakın çevresinin "banka operasyonu" nedeniyle peş peşe tutuklanıp cezaevlerine konulması nedeniyle... Diğerlerini tarih silip attı. BİA, bunların "unutulmasına" razı olmadığı için "Denizler Dosyası"na 'İdama Evet Diyenlerin Tam Listesi'ni de koydu. Ayrıca genç kuşak okurlarımız için çok kısa bir "Kimdir?" bölümü hazırladık. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ülkesini seven insanlardı. Bu uğurda ölümü göze almışlardı. İdam sehpasında taburelerini kendileri tekmeleyecek kadar cesurdular. Asıldılar... Onları asanların beslendiği siyasi kulvar ise sürekli kırmızı bültenle aranan devlet adamları üretti. DGM dosyaları, İnterpol bültenleri, bankaların boşalmış kasaları, kendi ülkesini soyan ihaleler arasında ölüyorlar. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan her 6 Mayıs'ta yeniden doğuyor. Bugün de bir doğum günü... Bugün günlerden 6 Mayıs, bugün günlerden Deniz, Yusuf, Hüseyin. |
||
|
||
| Hüseyin İnan’a verdiği sözü tuttu ama... Deniz Gezmiş’lerle birlikte idam istemiyle yargılanan Atilla Keskin, 25 yıl aradan sonra Türkiye’de... SEMRA KARDEŞOĞLU İstanbul Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencisi olduğu yıllarda Deniz Gezmiş’in liderliğindeki Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’na (THKO) katılan ve idamla yargılanan Atilla Keskin, Türkiye’den ayrıldıktan tam 25 yıl sonra geri dönebildi. Vatandaşlıktan çıkarılan Keskin, 30 yaşında geride bıraktığı ülkesine yazar olarak döndü. Keskin’in şimdi ilk arzusu ise idam edilen arkadaşları Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın mezarlarını ziyaret etmek. Giderken 30’una yeni adım atmıştı. 1971’de THKO üyesi olduğu için tutuklanmış ve Deniz Gezmiş’le birlikte yargılanmıştı. Dava sonunda idam cezası alan 18 kişiden biriydi. Gezmiş, Aslan ve İnan dışındaki 15 kişinin idam kararı bozuldu ve ağır hapse mahkûm oldular. Davada 4 numaralı sanık olan Keskin, bu kararlara idam sehpasından döndü. Dede İnan doğdu 1977’de cezaevinden çıktıktan sonra Almanya’ya gitti. 1982’de vatandaşlıktan çıkarılan Keskin, Alman vatandaşı oldu. Ancak Türkiye’de olmasa da davalar onu takip etti. Evlendi, çocukları oldu. Keskin, "Dede" olarak tanınan Hüseyin İnan’a idam edilmeden önce bir söz vermişti. Eğer günün birinde evlenir ve bir oğlu olursa onun ismini verecekti. 1980’de ilk oğlu dünyaya geldi. İnan’a verdiği sözü tam 8 yıl sonra yerine getirdi. Ona "Dede İnan" ismini verdi. Ne var ki daha 20’li yaşlarının başında idam edilen İnan gibi, Dede İnan da erkenden yaşama veda etti. Dede İnan 12 yaşındayken kaza geçirip öldü. Keskin acısını unutabilmek için bir yıl sonra yeniden baba oldu. Bu oğluna yine İnan ismini verdi ama kaderi değişsin diye bu kez ardına Can ismini ekleyerek. Keskin hakkında yeni davalar açıldı ve o yıllardır bilgisayar kayıtlarında "aranıyor" gözüktüğü için ülkesine dönemedi. Keskin, sonrasını şöyle anlatıyor: "Burdaki avukatların araştırmasına rağmen aranıyor gözüken dosya bir türlü bulunumadı. Sonunda ülkemin hasretine dayanamadım. Havaalanında gözaltına alındım, savcılığa çıktım. Yine arandığım dosya yok ve bu dosya bulunmazsa ben bu kez 25 yıldır gelemediğim ülkemden şimdi çocuklarımın yanına dönemeyeceğim." |
||
|
||
| TÜRKİYE HALK KURTULUŞ ORDUSU (THKO) -------------------------------------------------------------------------------- 1968-9 yılı gençlik hareketi içinden gelen kadroları ile THKO'nun oluşumunda, Ankara'da Roemer'in arabasının yakılmasına karışan devrimci ODTÜ öğrencilerinin kaçaklık ve hapishane süreçleri içinde mücadelenin yasadışı cephesi ile tanışmaları önemli bir unsur olmuştur. TİP ve Mihri Belli önderliğindeki Milli Demokratik Devrim (MDD) pratiğinin iflası, kitlelerdeki devrimci potansiyeli kullanma amacı ile gençlik arasında özgün hareketlenmelere yol açmaktaydı. Bu gruptaki Yusuf Arslan, Sinan Sönmez ve Hüseyin İnan THKO'nun kurucuları arasındaydı. 1969 yılındaki Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) kurultayında, aynı eyleme katılan diğer üç gençlik lideri Ulaş Bardakçı, İrfan Uçar ve Münir Aktolga, devrimci proleter partisi oluşumunu birincil hedef olarak saptayıp, ayrı bir grup oluşturarak Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi (THKP-C)'nin zeminini oluşturma sürecine girdiler. Hüseyin İnan ve arkadaşları ise, Küba deneyimi ışığında "ordunun partiden değil, partinin ordudan doğacağı" belirlemesiyle, silahlı mücadele örgütleme hazırlıklarına başladılar. Bu hedef doğrultusunda Filistin'de eğitim gören Hüseyin İnan, Tuncer Sümer, Teoman Ermete, İbrahim Seven, Atila Keskin, Ercan Enç, ve Müfit Özdeş 1970 baharında geri dönüş yolunda, Diyarbakır'da yakalanarak tutuklanırken, dışarıda kalan Mustafa Yalçıner, Ahmet Erdoğan, Yusuf Arslan ve Gülay Özdeş ODTÜ içinde eleman kazanmayı sürdürdüler. 1970 yazında Bursa cezaevinden çıkan Deniz Gezmiş, aynı sıralarda serbest bırakılan Hüseyin İnan ve arkadaşları ile ilişkiye geçerek, ODTÜ'de faaliyetlerini organize etmeye başladılar. Bu süreçte, Müfit Özdeş ve Ercan Enç gruptan koparak Proleter Devrimci Aydınlık (PDA)'a katılırken; İbrahim Seven de SBKP yanlısı bir tutum takınarak, Sosyalist dergisi etrafında toplanan Kıvılcımlı yanlılarına katıldı. 1971 kışında, Malatya Akçadağ'da devrimci köylü hareketleri oluşumu içinde bulunan Teslim Töre, Hacı Tonak, Mustafa Yalçıner, Metin Güngörmüş, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan ile ilişkiye geçen grup, yapılan işbölümü sonucu bu kadro önderliği altında kır gerillası oluşumu sürecini başlatırken; Ankara'daki diğer kadrolar ise silahlı mücadele için şehir gerillası yapılanmasını örgütlediler. THKO 1971 kışında İş Bankası Emek şubesini soyarak harekete geçti; kısa sürede birçok eylem gerçekleştiren THKO, nihayet 4 Mart 1971'de 4 amerikan askerini kaçırarak THKO bildirisiyle kuruluşunu ilan etti. ODTÜ yurtlarının çatışmalar sonucu kapatılmasının ardından, şehir kadroları kırsal üst noktalarına gitmek üzere ayrıldılar. Ancak Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan 16 Mart'ta Sivas'ta; Hüseyin İnan ve Mehmet Nakiboğlu ise 21 Mart'ta Kayseri'de yakalandılar. Böylece, THKO kıra geçmeyi başaran Sinan Cemgil komutasında kırsal faaliyetlerini, ve İstanbul'da kalan Cihan Alptekin komutasında şehir faaliyetlerini yeniden organize etmek zorunda kaldı. 31 Mayıs günü Malatya Kürecik ABD radar üssünü basmak üzere yola çıkan gruptan, çıkan çatışmada, Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga vurularak öldürüldü (Nurhak Katliamı), diğerlerinin büyük kısmı ise yakalandı. THKO'nun İstanbul kolu ise mali kaynak sağlama amacı ile eylemlerini sürdürdü. Bu gruptan, Ömer Ayna Unkapanı soygununda yakalanırken, İbrahim Öztaş İzmir'de polis tarafından öldürüldü. Peşisıra, Cihan Alptekin, Tayfun Cinemre, Osman Bahadır, Oktay Kaynak, Zerruk Vakıfahmedoğlu yakalanınca, THKO'nun eylem ve faaliyetleri dışarıda kalan Nahit Tören ve Fevzi Bal aracılığı ile sürdürüldü. Kasım ayı içinde Cihan Alptekin ve Ömer Ayna'nın ve ardından Kartal Askeri Cezaevi'nden THKP-C liderleri Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz'ın kaçması ilişkileri yeniden hareketlendirdi. THKP-C ile beraber alınan ortak eylem kararı doğrultusunda Ünye'deki ABD radar üssünü basan Mahir Çayan ve Cihan Alptekin 30 Mart 1972'de Kızıldere'de, Sinan Cemgil Nurhak'ta öldürülürken; Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972'de idam edildiler. Böylece, kurucu ve lider kadrosunu oluşturan kişilerin çoğunu kaybeden THKO, bir süre daha Teslim Töre'nin Filistin'e geçerek, dağdaki unsurlarını biraraya getirmesi ile varlığını sürdürdü. 1974 genel affını takiben serbest kalan kadrolar, THKO-Geçici Merkez Komitesi'ni kurarak, örgütlenme, ideolojik-teorik görüş üretme faaliyetlerini çıkarılan Yoldaş dergisi çevresinde sürdürdü. Bu süreçte ortaya çıkan ideolojik farklılaşma sonucu, farklı iki dünya görüşünü savunan taraflar, 1976 yılı başlarında yapılan toplantıda karşılıklı şiddet kullanmama temelinde bir protokol ile resmi bölünmeyi gerçekleştirdiler. Böylece, Mustafa Yalçıner, Metin Güngörmüş ve Yavuz Yıldırımtürk, THKO'nun yapısını eleştirerek Maocu görüşler doğrultusunda, Halkın Kurtuluşu - Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP)'ne giden süreci başlattılar. Teslim Töre ve çevresi ise THKO eleştirisi sonucu, Mao'nun düşüncesine karşı SBKP'nin görüşleri doğrultusunda Mücadelede Birlik - Türkiye Komünist Emek Partisi (TKEP) sürecini başlattılar. Örgütün ideolojik yapısına ilişkin temel önermeler şöyle sıralanabilir; Pratik formülasyonunda kendine özgü bir çizgi izlemekle birlikte, MDD görüşlerine uygun olarak anti-emperyalist mücadeleyi birinci hedef olarak saptayan grup, pratik uygulamasında da hedeflerini bu doğrultuda seçiyordu. Silahlı mücadele anlayışı, pratikten anlaşıldığı üzere; büyük kentlerde "taktik" amaçlı propaganda ve maddi güç kazanma hedeflenirken, "stratejik" yığınak kırsal alanda olacaktı. Yani devrimin kırlardan oluşacağı inancı vardı. ÇKP-SBKP bölünmesinde Küba ve Vietnam KP'nin tutumuna benzer şekilde, eşit uzaklıkta durma politikası izleniyordu |
||
|
||
| Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun Sesidir: 1971 Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu halkımızın bağımsızlığının silahlı mücadele ile kazanılacağına ve bu yolun tek yol olduğuna inanır. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu bütün yurtseverleri bu kutsal mücadele saflarına çağırır ve hainlere karşı giriştiği kavgada son savaşçısına kadar devam edeceğini bildirir. Amacımız Amerika'yı ve tüm yabancı düşmanları temizleyerek, hainleri yok etmek ve düşmandan temizlenmiş tam bağımsız Türkiye'yi kurmaktır. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu ezilen halkımızın öncü gücüdür, halkımızın kurtuluşu dışında hiçbir harekete girişmez. Halkımıza şunu duyuruyoruz. Düşmanın zenginliğine, sayısına, imkanlarına ve dehşetine aldanmayınız. Düşmana boyun eğmeyiniz, haklarımızı zorla alacağız, çünkü onlar her şeyi bizden zorla alıyorlar. Bütün Yurtseverler: Şerefsiz yaşamaktansa şerefle ölmek, yalvarmak yerine zora başvurmak, başkasına değil kendine ve kendin gibi olanlara güvenmek, nerede ve nasıl olursa olsun hainlere boyun eğmemek parolamızdır. Devrimciler: Barışçıl şartlar içinde mücadele metodlarını bırakınız. Halk kitlelerini kurtuluşa götürecek olacak olan şiddet politikasını temel alan silahlı mücadeleye THK Ordusu'nun saflarında katılınız. Ulusal kurtuluş savaşının haklı bayrağını emperyalizmin saldırgan politikasına karşı hep beraber dalgalandıralım. İşçiler, Köylüler: Hainler sürüsünün jandarması ve polisi her gün yeni katliamlar hazırlamaya devam ediyor. Doğu'da Komando saldırılarında, 16 Haziran'da, Bossa'da ve daha birçok yerlerde, kurşunlanan ve işkence edilen kardeşlerimizin intikamını henüz alamadık. Alınterimize el koyan hainler sürüsüne karşı isyan bayrağını hep birlikte açalım. Öğretmenler, Küçük Memurlar: Bir kuru ekmek parasını zorla veren, hesabına gelmeyince diyar diyar sürgün çocuğu yapan ve sizleri elinin altında bir uşak gibi kullanmak isteyen bu satılmışlardan aman dilemeyiniz. Ezilenlerin tek kurtuluş yolu ezenlere karşı giriştikleri kutsal isyandır. Daha şimdiden polisinden, Devlet Başkanına kadar hiç birisi evinde rahat uyuyamaz, çoğu ise evine rahat gidemez olmuştur. Onlar yarın ne olacağını çok iyi biliyorlar ve bugün bir avuç savaşçısı olan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun, yarın binler ve milyonlar olduğu zaman ne yapacaklarını düşünüyorlar. Tekrar ediyoruz: Düşmanın sayısına, zenginliğine, dehşetine ve imkanlarına aldırmayınız. Onun elindeki silah ve imkanlarına aldırmayınız. Onun elindeki silah ve imkanları aldığımız zaman, bizi durduracak hiç bir güç kalmayacaktır. Kendimize ve kendimiz gibilere olan güvensizliği yok edelim. Şunu iyi bilelim ki, halkın, yani bizlerin gücü karşısında hiç bir kuvvet dayanmaya muktedir değildir. Bu şerefli kavgada, kutsal görevimizi alalım. Yarının Türkiye'si bize cennet, düşmana zindan olacaktır. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, bu mücadeleye en son neferine kadar ve kanının son damlasına kadar devam edeceğini bildirir. |
||
|
||
| THKO'NUN DOĞUŞU-GELİŞİMİ VE SONU -------------------------------------------------------------------------------- TESLİM TÖRE -------------------------------------------------------------------------------- 1960'ların sonları, dünyada ve Türkiye'de önemli bir dönüm noktasını oluşturur. Konjonktürel Ortam: 60'lar, dünyada klasik sömürgecilik sisteminin paslı zincirlerinin kırıldığı, ulusal kurtuluş devrimlerinin dünya devrim dalgasının yükselmesinde önemli roller üstlendiği, öte yandan emperyalizmin yeni sömürgecilik sistemini yerleştirmeye çalıştığı yıllardır. Rusya'nın ezilen sömürge ulusları ve azınlık halklarını kendi kaderini tayin etme hakkına kavuşturarak özgür kılan Büyük Ekim Sosyalist Devrimi, açmış olduğu yeni çığırla, bütün sömürge ve ezilen "mazlum milletler"i emperyalist sömürgeciliğe karşı harekete geçirmiştir. Sömürgeciliğe ve emperyalizmin sömürgeleştirme işgallerine karşı yükselen ulusal kurtuluş mücadeleleri 60'larda klasik sömürgecilik sisteminin çökmesini sağlamışlardır. Bu aynı yıllarda ABD ve Batı Avrupa emperyalizmi; ekonomik, politik, ideolojik, askeri alanlarda köklü bir strateji değişikliğine giderek yeni sömürge sistemini kurmuştur. Bağımsız ulusal devletlerini yeni kurmuş ve kapitalist yoldan kalkınma yoluna koyulan birçok ülke kendisini bu ağlardan kurtaramamış ve emperyalizme bağımlı geri kalmış ülkeler kategorisini oluşturmuştur. Emperyalizmin klasik sömürgeciliğinin çöküşü yıllarında yükselen devrimci dalga bütün kapitalist dünyada yeni tip mücadelelerin ve yeni devrimci güçlerin doğmasını sağlamıştır. Latin Amerika, Asya, Afrika'da boy veren ulusal kurtuluş mücadelelerine Avrupa'da aydın gençliğin "68 hareketleri" eşlik etmiş, bir dünya sistemi haline gelen sosyalizmin yükseliş aşamasına tanık olunmuştur. Uluslararası plandaki bu gelişmelerin Türkiye'yi etkilememesi düşünülemez. Hem Asya ve Orta-Doğu'nun ulusal bağımsızlık mücadelelerine, hem Avrupa'daki sosyal mücadelelere, hem de Sosyalist Sovyetler Birliği'ne yakın stratejik konuma sahip Türkiye'de oluşan yeni devrim güçleri bu her üç akımın yoğun etkisi altına girmiştir. Türkiye Özgülünde: 1946'da, emperyalizmle yapılmış olan ikili anlaşmalarla, Türkiye ulusal kurtuluş ve bağımsızlık ruhundan sıyrılarak, emperyalizmin egemenliğine girme sürecine adım atmıştır. 1950'ler, emperyalizmin Türkiye'de ekonomik alt yapıda egemenliğini kurmaya başladığı yıllardır. ABD ve Batı Avrupa emperyalizmi sermaye ihracıyla birlikte, komprador burjuvazi eliyle de yoğun bir meta ihracı yapmış ülkenin ekonomisine kendi istemleri doğrultusunda yön verecekleri koşulları hazırlamışlardır. Damping politikası, Türkiye'nin ulusal sermayesinin bir kesiminin iflas etmesini, bir kesiminin emperyalizmle işbirliğine girerek kozmopolit bir yapıya dönüşmesini gerçekleştirmiştir. Ulusal sanayileşme ve ulusal kalkınma temellerinin bozulup dağıtıldığı Türkiye, ekonomik planda emperyalizme bağımlı bir ülke konumuna girdi. 27 Mayıs ihtilali, ulusalcı Kemalist subayların bir tepkisi olmasına ve doğrudan emperyalizmi hedeflememesine rağmen, emperyalizmi ürkütmüş, 27 Mayıs, tüm neden ve sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılmak için, emperyalizm ordu üzerinde de egemenliğini tesis edecek düzenekler geliştirmiştir. Bu yıllarda, emperyalizmin işbirlikçisi tekelci burjuva güçler, ordu ve güvenlik teşkilatını denetim altına almak, devlette tam egemenlik kurmak için yoğun çalışmalar, örgütlenmeler gerçekleştirmişlerdir. Bu çalışmaların meyvesi olarak gerçekleşen 12 Mart faşist darbesi, emperyalizm ve onun işbirlikçilerinin ekonomik politik egemenliğini tesis etmiştir. 1960'larda, emperyalizmin yeni sömürgecilik sistemi Türkiye'de de kurumlaştırılırken, dünya devrim dalgasının üç ana akımı tarafından etkilenen Türkiye devrim güçleri de büyük bir potansiyel büyüme gösterir. 1961'de kurulan TİP, 65 seçimlerinde parlamentoya 15 milletvekili gönderir. 1967'de DİSK'in kurulması işçi sınıfı saflarında önemli bir diğer gelişme olarak boy verir. 68 öğrenci, aydın gençliğin üniversite işgalleri, boykotları, anti-emperyalist gösterileri, üretici köylü mitingleri, Doğu mitingleri ve nihayet 15-16 Haziran direnişi, ülkenin her yanında devrimci dalganın kabarmasını sağladı. Ne var ki, TİP, bu gelişmeyi kucaklayamaz. Emperyalizme karşı yeterli bir ideolojik-politik tutum, örgütlenme ve pratik mücadele üretme yeteneği gösteremez. Oportünist parlamentarizm batağı onu sürekli içine çeker. Daha önce, onun içinde ve etrafında toplanan yeni devrimci güçler TİP'in parlamenterist, pasifist yapısından hızla uzaklaşmaya başlarlar. Devrimci potansiyel yükseldikçe işbirlikçi tekelci sistem anti-demokratik gerici saldırılarını başlatmış, devrimci güçleri bastırmaya, sindirmeye yönelmiştir. Polis ve devlete destek olan sivil vurucu güçler devrimcileri kurşunlamaya başlamıştır. Bu durum, devrimci güçleri bir nevi "nefs-i müdafaa"ya itmiş, yeni mücadele yöntem ve araçları arayışına girilmiştir. 1960'ların sonlarına doğru iyice biçimlenmeye başlayan yeni devrimci güçler ve yeni mücadele yöntemleri 1970'lerin başında Türkiye siyaset sahnesine çeşitli biçimlerde, kendi kimlikleriyle çıkmışlardır. THKO, THKP-C ve TİKKO silahlı mücadeleyi temel alan, şehir ve kır gerillasına dayalı örgütlenmeyi savunan ve uygulayan anti-emperyalist devrimci örgütler olarak bu dönemde doğmuşlardır. Bu devrimci örgütler, yürüttükleri ve kısa sürede yenilgi aldıkları silahlı mücadelenin yarattığı kısa vadeli etkilerin ötesinde, Türkiye ve Kuzey Kürdistan halklarının toplumsal mücadelesinde sarsıcı, bugün dahi ağırlığı olan tarihi izler bırakmışlardır. THKO, THKP-C, TİKKO, T.C. devletinin kuruluşundan sonra da devam eden, egemen sınıflara ve ceberrut devlete boyun eğme ve uzlaşma geleneklerini silkeleyen, yığınları sarsan ve egemen güçlere meydan okuyup, başkaldırma geleneğini işçi sınıfına ve emekçi halklara yeniden mal etmeye girişen; bu nitelikleriyle Türkiye sosyalist hareketine yüce değerler katan hareketler olarak tarihimizdeki hakettikleri yeri almışlardır. Halka malolmuşlardır ve bugün dahi milyonlarca emekçi ve hatta burjuva aydınlar nezdinde haklılıkları ve meşruiyetlerini pekiştirmiş yegane devrimci sol hareketler konumundadırlar. Örgütsel planda: THKO, önceden bu isimle planlanmış, tüzüğü oluşturulmuş ve biraraya gelen kadroları tarafından bir kongre veya konferansı yapılarak kurulmuş bir örgüt olarak doğmadı. THKO tamamen eylem içinde, eylemlerin bir ürünü olarak doğdu. İlk etapta daha çok anti-emperyalist içerikli silahlı eylemler gerçekleştirildi. Bu eylemlerle örgüt kamuoyuna ilan edildi. 4 Amerikalı Astsubayın esir alınması eylemini hazırlayan ve önderlik eden Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Sinan Cemgil yoldaşlar tarafından hazırlanan 4 Mart 1971 tarihli bildiriyle örgütün adı THKO; amacı emperyalizmi ve onun işbirlikçileri olan hainleri ülkeden temizleyerek "tam bağımsız Türkiye"yi kurmak; mücadele stratejisi, silahlı mücadeleyi temel alan bir halk kurtuluş savaşı vermek olarak kamuoyuna açıklandı. THKO, emperyalizm ve işbirlikçi sisteme, onların baskı, şiddet ve terörüne karşı devrimcilerin bir başkaldırısı, bir isyan hareketiydi. Yeni sömürgecilik sisteminin, halkların ulusal onurunu çiğnemesine, emperyalist yoz kültürle kişiliksiz, onursuz bir toplum yaratma planlarına, sermayenin toplumu egemenliği altına alarak ezme ve devrimcileri yok etme politikasına karşı, devrimci onuru korumak, yücelerde tutmak hareketidir. Pasifist parlamentarizm batağını yararak, burjuvaziyle uzlaşmazlık, illegal temellerde devrimci, militan mücadele ruhunu Türkiye devrimci mücadelesine kazandıran bir harekettir. Latin Amerikalı devrimcilerin anti-emperyalist mücadelelerinden, Filistin kurtuluş mücadelesinin kahramanlıklarından, onların yurtseverlik ve enternasyonalist ruhla dolu kavgasından derinden etkilenen THKO, Türkiye'yi, emperyalizm ve onun işbirlikçilerinden temizlemeyi, bağımsız, özgür, mutlu bir Türkiye yaratmayı hedeflemişti. THKO, bir işçi sınıfı hareketi değildi. Emperyalizme, işbirlikçi kukla yönetime ve burjuvaziye karşı mücadele eden devrimci-demokrat nitelikli bir hareketti. THKO'nun kadrolarının çoğunluğu aydın gençlikti. Ancak, THKO genel olarak halklarımız üzerinde olumlu derin etkiler bıraktı. Süreç içerisinde THKO'nun sınıfsal yapısında değişimler oldu. THKO-I, THKO-II davalarıyla, THKO-III davasında yargılananların sınıf kökenleri karşılaştırıldığında görülür ki, birinci ve ikinci davalarda kadroların çoğunluğu aydın gençlik iken, üçüncü davada yargılananların çoğunluğu işçi ve emekçi köylü kökenlidir. THKO aydın gençlik hareketi olarak doğmuş, fakat süreç içerisinde işçi sınıfı ve emekçiler arasında kendine kitle tabanı bulabilmiştir. Yıkılmaz bir devrimci inanç ve kararlılıkla kavgaya giren THKO, bilinçli işçiler ve emekçiler arasında silinmez izler bırakmış, bütün zaafları, eksikleri, yanlışlarıyla birlikte, Türkiye devrim mücadelesinin bir dönemine damgasını vurmuştur. İdeolojik-programatik Planda;THKO, kendi aralarında ideolojik-programatik bakımdan bir ön çalışma yaparak belli bir teorik birikim ve ideolojik birlik oluşturulmuş, bu birikimin örgütsel ifadesi olarak kurulmuş bir örgüt değildi. THKO, pratiğe dayalı bir hareket olarak doğdu ve öyle kaldı. Teorisi olmayan, pratik bir yapılanmaydı. Marksizmden-Leninizmden derinden etkilenmişti, ama Marksizmi-Leninizmi özümlemiş, yapısında şekillendirmiş, ülke koşullarında stratejik bütünlüğe dönüştürmüş bir örgüt değildi. Devrime büyük bir inancı vardı. Bu inanç doğrultusunda eylemler koydu. Ama bunlar, programatik bir bütünlüğün ürünü değillerdi. THKO'nun ilk yazılı belgesi, 4.3.1971'de yayınlanan "Dünya ve Türkiye Halklarına", amaçlarını, eylemlerinin taleplerini duyuran, işçileri, köylüleri, aydınları THKO'da mücadeleye çağıran kuruluş bildirisidir. Bu bildiriden sonra THKO imzalı yazılı ikinci belge, "Türkiye Devriminin Yolu" adlı broşürdür. Bu broşür, THKO'nun, yediği ağır darbe sonucu, kadrolarının önemli bir bölümünün cezaevine düşmesinden sonra cezaevindeki kadrolar tarafından yazılmıştır. "Türkiye Devriminin Yolu" ideolojik-teorik içerikli detaylı ilk yazılı metindir. Bu broşürde devrim stratejisi "Milli Demokratik Devrim" (MDD), temel mücadele alanı kırsal alanlar, temel güç köylülük ve işçiler olarak belirtilir. Türkiye'de yarı-feodal üretim ilişkilerinin egemen olduğu tespiti yapılır. İllegal örgütlenme ve silahlı mücadelenin geçerli olduğu vurgulanır. THKO imzalı üçüncü yazılı belge, THKO'nun cezaevi dışında bulunan kadroları tarafından kaleme alınan "Mücadelede Birlik" adlı broşürdür. Bu broşürde yine MDD tezi devam etmekle birlikte, temel alanın kentlere geçiş için bir sıçrama alanı olması gerektiği, işçi sınıfının esas alınması, ordu örgütlenmesi değil, partiye yönelinmesi gerektiği, Kürdistan'ın ilhak edilmiş bir ülke olduğu, kendi kaderini tayin etme hakkının savunulması gerektiği gibi konularda bütünlüklü bir görüş oluşturulmaya çalışılmıştır. Ancak, bütün bunlar, THKO'ya bütünlüklü bir ideolojik, programatik manifesto oluşturmaya yetmemiştir. THKO'nun yenilgisinde rol oynayan etkenler tek boyutlu değildir. Ülkenin ekonomik, sosyal yapısının yanlış tahlili, nesnel koşullara uygun bir stratejinin bulunmayışı, salt gerilla hareketine ve silahlı savaşıma dayalı bir mücadelenin belirlenmesi gibi nedenlerin yanısıra, bir dizi öznel zaaflar da yenilginin çok kısa sürede kapımızı çalmasına neden olmuştur. THKO, temel mücadele alanı olarak kırları belirlemişti. Bu perspektifine uygun olarak silah, teçhizat ve kadrolarının büyük bölümünü kırsal alanlarda konumlandırdı. Yapılan araştırmalar sonucu, kır gerillasının Malatya'nın Akçadağ bölgesinde başlatılması uygun görülmüş, silah ve diğer malzemeler bu yörede konuşlandırılmıştı. Ancak kırsal alanlardaki gerilla faaliyetlerinin herhangi bir stratejik ya da taktik planı bulunmuyordu. Stratejik bölgelerin belirlenmesi, halkla ilişkiler kurulması, yiyecek, malzeme, haber temininde halkın desteğini almaya yönelik çalışma planları ve bu bölgelerde halkı örgütlemek şeklinde bütünlüklü bir örgütlenme ve eylem planımız yoktu. Her şey genellikle günübirlik ele alınıyordu. THKO'nun genel yapısı gibi, dağdaki gerilla grubu da düzenli bir örgüt yapısından uzaktı. Bazıları henüz silahlı eğitimden bile geçmemiş kadroların da bulunduğu dağ grubu, ne bir partizan örgütü niteliği, ne de sert ve katı kuralları olan salt askeri gerilla örgütü niteliğine sahipti. Bu şekilsiz yapısı onun en önemli öznel zaaflarının başında geliyordu. Kitlelerle yeterli bağlara ve temel güç olarak gördüğü köylülerden yeterli bir destek ve yardıma sahip olamamak THKO'nun ikinci önemli zaafıydı. Köylü kitleleri henüz böyle bir harekete destek vermeye hazır değillerdi. Ama THKO da kitlelerle bağ kurmak için bir ön hazırlığa sahip değildi. Her şey ani denebilecek anlarda gerçekleşmişti ve manzaramız rastgele dağa çıkmış görünümü arzediyordu. Bu nesnel ve öznel nedenlerin hareketin aleyhine işlemesi sonucu dağdaki gerilla grubu, Nurhak dağlarının eteğindeki İnekli köyü yakınında jandarmayla girilen ilk çatışmada ağır kayıplar verdi. Bu çarpışmada, dağdaki grubun lideri Sinan Cemgil yoldaşla birlikte Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan şehit oldular. Diğerleri yakalandı. Geriye kalanlar da dağıldı ve dağıldıktan sonra birer ikişer yakalandılar. Kadroların çoğunluğu kırsal alana çekilmesine rağmen, THKO'nun lider kadroları olan Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, planlanmış olan bazı eylemleri gerçekleştirmek amacıyla şehirde kalıyorlardı. Bu görevlerini yerine getirdikten sonra dağdaki gruba katılacaklardı. Dağdaki gruba katılmak üzere gelirken bu üç yoldaş da yakalanmıştı. Dağdaki grubun önündeki en ivedi görev, THKO'nun bu üç lider kadrosunu burjuvaziden geri alacak eylemler gerçekleştirmekti. Bu amaçla Karahan gediğindeki ABD radarına yönelik bir eylem planlandı. Ancak, bu eylem planı hayata geçirilmeden, dağdaki grubun lider kadrolarının şehit düşmesiyle büyük bir yenilgi alındı. Esir düşen bütün THKO militanları, 12 Mart faşizminin kurduğu hukuk ve insanlık dışı askeri mahkemelerde yargılandılar. Devrimcilerden öç almak duygusuyla dolup-taşan faşist mahkemeler hareketin lider kadroları olan Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'ı idam cezasına çarptırdılar. Süleyman Demirel'in başkanlığındaki Adalet Partisi'nin oy çoğunluğunu oluşturduğu Meclisin onayından geçen idam cezaları 6 Mayıs 1972'de faşist cellatlar tarafından infaz edildi. Alınmış olan bu ağır darbeler sonucu THKO dağıldı. Türkiyeli devrimcilerin Filistin ulusal kurtuluş hareketiyle enternasyonal dayanışma bağlarını kuran Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş, Alparslan Özdoğan gibi devrimci kadrolar, henüz THKO oluşmadan önce Filistin halkının savaşçılarıyla omuz omuza Siyonizme karşı eylemlere katılmış, hem de askeri eğitim görmüşlerdi. THKO'nun aldığı ağır darbeden sonra, burjuvaziye esir düşmekten kurtulmuş olan bazı THKO kadroları, Filistin kurtuluş hareketiyle yeniden ilişkiye geçerek örgütün toparlanması çalışmalarına giriştiler. THKO'ya yeniden yapılanmak için yurtiçinde ve dışında faaliyetlerini sürdürdüler. Bu çalışmalar sürecinde, Hüseyin, Deniz ve Yusuf yoldaşların idamdan kurtarılması temel amaç idi. Bu amaçla bazı eylemler gerçekleştirildi. General eylemi olarak bilinen Kemalettin Eken'in kaçırılma girişimi, Bulgaristan'a kaçırılan uçak eylemi, bu amaçla yapılmıştı. Ancak Niyazi Yıldız yoldaşımızın şehit düştüğü bu eylemler de yoldaşların kurtarılmasını sağlayamadı. İdamların infazından sonra toparlanma çalışmaları başka yönlerden devam etti. Burjuva mahkemelerinde THKO-III diye adlandırılan dava bu yeniden toparlanma sırasında yakalananlarla oluşturuldu. Yine bu toparlanma çalışmaları sırasında Avni Gökoğlu yoldaş, sınırda jandarmayla çıkan çatışmada şehit düştü. THKO'nun, önceden, temel baz alınacak bütünlüklü bir manifestosu bulunmadığı için, yeniden toparlanma çalışmalarında, iki ayrı kanalda iki ayrı ideolojik-teorik üretim ortaya çıktı. Birisi cezaevlerindeki elemanların yapmış olduğu çalışma, diğeri ise yurtiçi ve yurtdışı çalışmalarını sürdüren elemanların yapmış olduğu çalışmaydı. Bu durum doğal olarak iki ayrı ideolojik-teorik şekillenmenin doğmasına yol açtı. 1974'de yapılan kısmı af'tan yararlanarak cezaevinden çıkan ve mücadeleye devam etmek isteyen THKO'lularla, cezaevi dışında ideolojik-teorik üretim ve örgütsel çalışmaları sürdürmüş olan THKO'lu kadrolar, yaptıkları görüşmeler sonucu birleşmek ve yeniden örgütlenmek kararına vardılar. Varılan bu karar sonucu, 1975 başlarında 9 kişiden, oluşan THKO Geçici Merkez Komitesi'ni (GMK) kurdular. THKO-GMK görev olarak önüne; örgütlenmek, program ve tüzük oluşturmak, ideolojik-teorik görüş üretmek planı koydu. Bu faaliyetlerin önemli bir parçası olarak Yoldaş isimli merkez organı yayınlamaya başladı. Ancak ayrı kanallardan ve birbirinden farklı koşullarda üretilmiş olan ayrı ideolojik görüşleri birleştirmek mümkün olmadı. Yoldaş dergisinin 2. sayısının hazırlanması sırasında derin ideolojik ayrılıklar ortaya çıktı. GMK üyelerinin çoğunluğu Maocu çizgiyi benimsemişti. Yoldaş dergisinin 2. sayısının kapağına "Sovyet Sosyal Emperyalizmi" görüşünü yazma kararı verdiler. Bu görüşe muhalif GMK üyeleri bu Maocu çizginin THKO çizgisi haline getirilmesine şiddetle karşı çıktı. Anlaşma noktasının kalmadığı, ideolojik ayrılığın bütün boyutlarıyla ortaya çıktığı bu dönemde örgütsel ayrılık da kesin olarak gündeme geldi. 1976'nın başlarında yapılan son toplantıda taraflar, birbirlerine karşı şiddet kullanmayacakları bir protokol üzerinde anlaşarak ayrılmayı gerçekleştirdiler. Maocu çizgide yürüyenler THKO adını da kullanarak Halkın Kurtuluşu gazetesi etrafında siyasal faaliyetlerini sürdürdüler. Leninist kanat olarak hareket edenler ise 1973'de THKO imzasıyla yayınlanmış olan Mücadelede Birlik adlı broşürün de hazırlayıcıları olarak THKO/Mücadelede Birlik adı altında örgütlendiler. Emeğin Birliği adlı aylık siyasal yayın çıkartarak faaliyetlerini sürdürdüler. THKO/MB Nisan 1980'de gerçekleştirdiği bir Kongreyle Türkiye Komünist Emek Partisi'ni kurdu. Maocu görüşü benimsemiş olan grup ise yine 1980'de Türkiye Devrimci Komünist Partisi'ni kurdular. Böylece THKO, kendi içinden çıkan iki ayrı dünya görüşünün, iki ayrı kanadın partileşmesiyle son buldu. THKO adı, Türkiye devrim mücadelesinin önemli bir tarihsel dönemecini simgeleyen, döneme damgasını vuran devrimci bir başkaldırı hareketi olarak tarihteki yerini aldı. |
||
|
||
| 6 MAYISIN DEVRİMCİ ÖZÜNE SAHİP ÇIKALIM gönderen: Devrimci Halkın Birliği Thursday May 05, 2005 at 10:51 AM Düşünceyi anlamak için, kavranması gereken iki halkadan biri; onu hazırlamış olan ortam, diğeri; onu esinlemiş olan tasarımın dikkate alınmasıdır.Ortam elbette düşüncenin oluşumunda belirleyici bir etkendir 6 MAYISIN DEVRİMCİ ÖZÜNE SAHİP ÇIKALIM- Düşünceyi anlamak için, kavranması gereken iki halkadan biri; onu hazırlamış olan ortam, diğeri; onu esinlemiş olan tasarımın dikkate alınmasıdır.Ortam elbette düşüncenin oluşumunda belirleyici bir etkendir.Düşünceyi geleceğe aktarmada kulandığımız çıkış noktası,yine ortama dayanır. Bizi yöneltebilecek, önceden belirlenmiş bir veri olarak,bir tek değişmez çizgi nedir diye sorduğumuz zaman, yanıtımız geçmiş olur.Bu geçmiş, yani deneyimler, doğaldır ki, insanın geleceği kısıtlar...Kısıtlanan o deneyimlerden edinilen bilgiler doğrultusunda, yapılmayan yanlışlıklardır... Deneyimler bize farklı yetiler kazandırır...Ve geleceğimize ilişkin tasarılarımızda, daima geçmişimizi gözönüne alarak yaşanz. Çünkü geçmiş, denenmiş olandır.Aynı zamanda önemli ve işlevseldir. Bunun önemini iyi kavrayan,onu daha işlevsel kılar. Kargaşa -der ünlü bir düşünür-her bunalım; çağıyla atbaşı gider.1968'i anlatırken bu tümceyle başlamak yerinde olur.Süreç;farklı yerlerde,farklı zaman aralıklarıyla başlamış ve bitmiştir.Bitişi başlangıcından daha hızlı oldu denebilir.Gençlik hareketi olarak nitelense de görece bir şekilde işçilerin tüm bu süreç boyunca,eylemlilik içinde olduğunu belirtmekte yarar var.Ortaya çıkışını hazırlayan en önemli sorunlardan biri,''Vietnam Sendromu''dur. Üniversite işgalleri, sokak yürüyüşleri, grevler ve mitinglerde dile gelen seslenişler ,esas şekliyle sistemin temel özelliklerine duyulan aşın güvensizliktir.Kapitalist sistemin ''bunalımı'',yığınların ''kargaşa''sına zemin hazırlamıştır.'68 eylemliliklerinde,öğrenci ve işçilerin kapitalist sistemden kaynaklanan rahatsızlıkları, kendi kulvarlarında benzeşebilir bir özellik gösterdi. İşçiler, ekonomik mücadele boyutunu aşamazken, öğrenciler de demokratik haklar ve düzenin "bunalımı"ndaki belirtilerde kalakaldılar.İşçilerin teslimiyetçi sendikaları;doğru mücadele araçlarını vermekte öngörülü olamadı. Bilimsel sosyalizmin yol gösterici çizgisinin bu dalgalar üzerindeki zayıf etkisi, doğallıkla, "kargaşa"nın hızlı bitmesine bir neden olarak gösterilebilir.Üstelik kapitalist sistemin kendini çabuk toparlaması, gençlik içindeki unsurları sisteme dahil ederek "yumuşatılması", sisteme görece avantaj sağladı. '68'leri kahramanlık destanlanna dönüştürüp, kendilerince nostaljik takılan "tatlı su devrimcilerinin"arada bir kükreyip '68 demeleri, işte bu yumuşatılmanın etkisinden kaynaklanır. İstisna olan Türkiye'dir.1965'lerde başlayan süreç, 12 Mart 1971 tarihindeki askeri faşist darbeye kadar , geleceğe miras bırakacak denli engin kazanımlara sahne olmuştur. Bu süreç,bizde uzun soluklu bir koşuyu andırır.Sistemden duyulan rahatsızlıkla,meydanlarda boy gösteren gençlik; ayırdınavardığı dünyanın içeriğini kavramakta tembel davranmaz...Sanki devrimci;bir '68 bırakmak için, canlarını dişlerine takmışlardır.Vietnam,Küba ve Filistin örneklerini tanımaya başladıkça,yapılabilecek savaşımın maddi temellerini oluşturmada acelecidirler.İşçi ve köylü halkın arasında, müthiş bir dinamizm kazanırlar.Verili dünyanın taşıdığı bilgiler,onlar açısından "öncü" kavramını hep en önde tutmayı zorunlu kılar. Gençlik,önderlerini de yaratır.Denizler, İbolar,Mahirler sürece damgasını vuran gençlik önderleridir.Onlar sayesinde, yeni bir yaşam tarzı öne çıkar.Yaşamlarının aldığı şekil ideallerinin üzerinde biçimlenir. Diğer bir deyişle,yaşamlarını ideallerinin hizmetine verirler.Devrimcilik ruhunun gerçek özü, bu ince ayrıntıda gizlidir.Bu üç kimlik arasındaki fark,dönemin yetersizliği gibi konumsal bir etkeni gözardı etmeden, sosyalizmin gerekli olup olmaması değil;aksine sosyalizme ulaşılacak yöntemlere ilişkinndir.İbo ve Mahir'in teorik konulardaki yetkinliğini unutmadan, Deniz'de simgeleşen '68'1ilik, döneme damgasını vurur.Türkiye devrimci hareketi tarihinde özgün bir yere sahip olan bu üç kimlikte ifadesini bulan 1971 sürecini, şu çıkarsamayı yapmadan kıyaslayamayız.O çağda oluşturulan fikirler, birbirlerine, başka çağlarda oluşturulan fikirlere benzediklerinden daha fazla benzerler. Bilindiği üzere,Deniz içinde bulunduğu ya da bulunmadığı tüm eylemlerde,faşizmin boy hedefi olma özelliğini kimseye kaptırmadı.Protesto eylemlerinden okul işgallerine, mitinglerden direnişlere, her yerde onun önder kimliğini görmek abartı sayılmaz.Onun katıldığı eylenilerde, kitleler daha atak ve cesur davranırdı.Bir çok kez cezaevine girdi.Fakat her seferinde, daha bir öfkeyle döner kavganın içine.Davranış tarzı,yaşam biçimi,cesareti ve yiğitliği insanların gereksindikleri önder bir kimlik olmasına yetti.İdam edilene değin,ödünsüz bir şekilde kimliğine sahip çıkmada titiz davrandı.Deniz Gezmiş,Yusuf Aslan,Hüseyin İnan,Sinan Cemgil ve Cihan Alptekin;4 Mart 1971 tarihinde THKO'yu kurarlar.Öyle,yazılı tüzüklerle,önceden oluşturulmuş prosedürlerle donan- mış bir işlevselliği yoktur. Doğal kurallarla yürür.''Öncü savaş'' anlayışını hedef edinirler.Süreç boyunca,“Türkiye Devriminin Yolu” broşüründen başka yazılı bir döküman çıkarmazlar. THKO ve Denizlerin Türkiye halklarına sunduğu manifesto budur.Kırlar da öncü savaşın başlatılacağı devrim merkezleridir.Çağdaş şovalyeleri andırırlar.Bu inanmışlık içerisinde, adeta koşarcasına ölüme giderler.Kır onlara yenilgiyi çabuk tattırır.Çoğu düşer kavganın şaha kalktığı yerde,kimi tutuklanır.O güne kadar sergilenen reformcu, bürokratik, revizyonist partilerin sergilediklerinden bambaşka bir yaşam anlayışları,davranış tarzları vardır.Devrimcilik onlarda bir yaşam şekline dönüşür.İpi göğüsleyinceye kadar önder kimliklerine tek bir leke düşürmezler.6 Mayıs '72'de idam edilirler.Saflık, cesaret ve görkemli bir geçmişi arkalarında bırakarak bizlere veda ederken dahi yol göstericiliklerini terketmezler. Görkemi görünüşte kalan, yada gelip geçici bir 'an'ın ardın dan, başkaldırı sonrası dönemlerde elbette, çöküntü yaşanır.Ortalama insan çürür.Geçici biz yol arkadaşları zorlu dönemeçte mücadeleden terk-i diyar olurlar.Teori ve pratiği ileriye taşıyan,ürünü olduğu hareketin ortalamasının üstüne çıkan ve sürükleyen,dönemi, kimliğinde simgeleyen çağdaş Babuşkinlerin tüm eksiklerine karşın,ipe giderken,yiğitliklerini görmezden gelmek erdem olmamalıdır.Doğal davranışları bize kişiliklerini yansıtır.Oysa içinde bulundukları dönemde bunlar birer özelliktir. Namlunun üstüne yürümeyi kimse onlara örneklememiştir.İpe boyunlarını uzatırken haykırdıkları sloganlar, öldükten sonra bizlere bırakılan vasiyetleridir.Özellikleri şu an dahi çoğumuzun sahip olamayacağı tarihsel nitelikli yapılarından gelir.Davaya tutkulu bağlılık,her türlü fedakarlık,tüm bir yaşamın ve hatta alışkanlıkların dahi mücadelenin gereklerine göre düzenlenmesi,varlığını devrime adama ve en önemlisi zafere olan kesin inanç varsın kaçınılmaz bir takım zaaflar taşısınlar.Doğru bir önderlik olmayı versin.Hatta burjuvaziye yakınlıklan dahi söz konusu edilsin... Bütün bunlar anti-emperyalist,devrimci-demokrat olduklarını gözardı etemez. 1971 mücadelesini kitlelere mal edilmesi ve sahiplenilmesi bambaşka bir önem daha taşır. Oyle zamanlar olur ki,kitlelerin devrime kazanılması görevi,belli bir kuşağın aydına düşer;toplumun tümünü rihsel kısırlığa' hüküm giymekten,ancak onlar kurtarabiler.O kuşaklar, toplumun geleceğini belirleyen ''karar kuşaklar''ıdır ve eğer ''cepheye koşmayacak olurlarsa'', yalnız kendileri kuşak olarak bozguna uğramakla kalmazlar,tüm halkın bozgununu hazırlanış olurlar.'71 kuşağının bize miras bıraktığı değerlerin zerinde henüz yürüyorken geçmiş'e karşı nankör ve inkarcı olmamayı acaba kaçımız becerebiliyoruz? Ölüm diye adlandırdığımız şey,yalnızca kuramdır; ardındaki gerçek ancak bir başkası öldüğünde bize kalan yalnızlıktır.O halde, Nasıl da yalnız kalır yaşayanlar! Onlar uzun soluklu koşuların yorgun koşucuları değildiler.Bir varmış,bir yokmuşlu masallara hiç konu olmadılar. Çünkü masal kahramanı da değildiler.Zamana karşı yanşırcasına yeni özellikler sergilediler.On yılların insan yüreği üzerinde oluşturduğu o kalın tozu silkelemek uğruna,canlarını söz konusu etmek pahasına dişe diş bir kavgaya girmede ikircikli davranmadılar.Devrimciliği ''bir yaşam biçimi'' şekline dönüştürerek, ''ilk'' olmanın ağırlığını taşıyacak sevecen birer neferdiler.Öncellerinin olmayışı şansızsılıklarıydı. Devrimi ülkenin gündemine yerleştirmeyi görev edinmişlerdi,başardılar.Devrimin ''Heatmen''leri {reis) gibiydiler, bu sıfata da doğrusu yakıştılar.Devrimciyi,devrimci olmayandan ayıran turnusol kağıdı nedir öyleyse?Sınıf mücadelesi karşısındaki somut ve canlı yaşamdır.Mütevazi, ağırbaşlı ve sevecendiler.Alabildiğine kavgaya sevdalıydılar.Bugünün görece farklı çağından o zamana bakarken, onlann yaptıklarının derinliğini kavramak zorlaşıyor,ama insanoğlunun doğrularını onların yaşamı belirler.Ekim'in şanlı devrimcileri,Potemkin Zırhlısı ve zindanlarda bir ömür boyu direnenler belirler.Zaten bilinme gereken de budur aslında. Çünkü kurtuluş bir gün gerçekleşirse, kurtuluşu başaranlar başeğmeyi bilmeyenler olacaktır.Devrimcinin ölümüne ilişkin en keskin belirleme belki de şu fıkrada gizlidir: Yaşamını ipin ucunda geçiren birine sorarlar.''Ölüm nedir diye?El Cevap verir,”enerji hiç bir zaman yok olmaz.Sadece biçim değiştirir” İDAM EDİLMELERİNİN 33.YILDÖNÜMÜNDE ,DENİZ,YUSUF,HÜSEYİN DEVRİMCİ KAVGAMIZDA YAŞIYORLAR! |
||
|
||
| Denizler İncirlik'e yürüdü! 3 yıl önce, 6 Mayıs 1972'de idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan, bu ülkede, bağımsızlığın ve yurtseverliğin sembolü oldular. Onları darağacına gönderen sermaye düzeninin temsilcileri emperyalistlerle kurdukları kirli pazarlıklarının bedelini bu ülke emekçilerine ödetmeye çalıştılar. Denizler, sömürüye, faşizme ve karanlığa karşı yurtseverce mücadele ettiler. Denizler bu ülkede bağımsızlık, sosyalizm yolunda mücadele veren kuşaklara esin ve güç kaynağı oldular. Denizlerin mücadelesini günümüze taşımak onların yükselttiği bağımsızlık bayrağını daha da yukarılara taşımaktan geçiyor. 6 Mayıs 2005'te, İstanbul'dan, Ankara'dan, İzmir'den yola çıkarak Adana'ya gelen üniversite öğrencileri, Türkiye Komünist Partisi'nce (TKP) düzenlenen eylemde, İncirlik Beldesi'ne yürüyerek, ABD'yi protesto etti. Denizlerin öğrettiği üç kelimeyi İncirlik'te yineleyerek haykırdılar: "Yankee go home" Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan ve arkadaşları, 6. Filo'ya bağlı Amerikan deniz piyadelerini Dolmabahçe önünde denize dökmüşlerdi. Üniversite gençliği aynı bağımsızlık duygusuyla Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in mezarlarını ziyaret ettikten sonra Ankara'dan Adana'ya yürüdüler. Bu yürüyüş, AKP iktidarının, İncirlik Üssü'nün 23 Haziran'da sona erecek kullanım süresini ABD ile yapılan pazarlıklar sonucu 'gizli kararname' ile bir yıllığına uzattığı bir sürece denk getirilmesi bakımından da dikkat çekti. Deniz Gezmiş ve arkadaşları 30 Ekim-10 Nisan 1968 tarihleri arasında Samsun’dan Ankara’ya “Tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenlemişlerdi. Sosyal demokrasinin açmazı! Her alanda olduğu gibi siyasetin kurumlaşması için de yeni bakış açılarına, yeni siyaset yapma biçimi oluşturulmasına gereksinim var. Geçen hafta Adana Şubesi'nin açılışı ve tanıtım toplantısı için Adana'ya gelen Sosyal Demokrasi Derneği (SDD) Genel Başkanı, deneyimli siyaset adamı Erol Tuncer ile sohbet olanağı buldum. Basın toplantısının ilk bölümünde, sosyal demokrasinin en büyük sorununun, sorunlarını açık yüreklilikle tartışıp çözümlememesi olduğunu söyleyen Tuncer ile daha sonraki bölümde bu durumun nedenlerini konuştuk. Tuncer'e göre: "Partilerimiz, çoğulcu ve katılımcı demokrasiye uygun bir yapıya ve işleyişe sahip değil; demokrasimizin en önemli sorunu ve temeldeki sorunu da zannediyorum bu. Demokrasinin bütün kurum ve kurullarıyla yerleştirilebilmesi, bu temel sorunun çözülmesine bağlı. Bu temel sorunun çözümünde 2 ana başlık var; birisi, yasal düzenleme; ikincisi de -bu yasal düzenlemenin yeterli olmayacağını bilerek- toplum olarak siyaset anlayışımızın, siyaset yapma biçimimizin, siyasete bakış biçimimizin, katılım biçimimizin kökten değiştirilmesi olacaktır." Bir değişime gereksinimimiz bulunmasına karşın; bu değişimi hep Parlamentodan, siyasi kadrolardan beklemek gibi de bir alışkanlığımızın da olduğuna dikkat çeken Tuncer, sorunların çözümüne birebir müdahale etme yollarını aramak gerektiğine işaret etti. 1980 öncesi CHP'de önemli görevlerde bulunan 1990 sonrası CHP'nin yeniden açılışı sürecinde ilk kurultayın toplanmasına önderlik eden Erol Tuncer, "CHP içinde mücadele ederek sonuç alma umudunun kalmadığı için mi 'dernek' şeklinde bir örgütlenme ile mücadele yöntemini mi seçtikleri" şeklindeki soruma 'evet' ya da 'hayır' yanıtı yerine 'parti ve 'sivil toplum örgütlerini' tanımlayıp, birbirlerini yerine alan değil tamamlayan yapılar olarak değerlendirerek, şöyle konuştu: "Çoğulcu demokrasi, partiler ve sivil toplum örgütlerinin birlikte çalışmasıyla sağlanabilir. Çoğulcu demokrasiye geçerken siyaset anlayışımızı nasıl geliştirebileceğimizi araştırıyoruz. Aslında siyasetteki değişim için -sorumlu yurttaş olarak, katılımcı yurttaş olarak- önce bizim değişmemiz gerek. Siyasi kadrolardan elbette bu öncülüğü bekleyeceğiz; ama kabul ediniz ki, siyasi kadrolardan değişim beklemek daha da zor bir iş, içinde bulunduğu koşullar itibariyle onların değişmeleri zor da olabilir; ama bu değişimi zorlamak, bu değişimin ortamını hazırlamak öncelikle bize düşüyor. Biliyorum ki, siyaset anlayışımızı değiştirmek -yalnız siyasi kadrolar için söylemiyorum, düz seçmen olan kendim için de söylüyorum- elbette yasaları değiştirmekten daha zor bir iş, daha zahmetli bir iş. Ama bir şeye daha inanıyorum ki, sorumlu yurttaşlar olarak davranabildiğimiz sürece, Türkiye'de sorumlu yurttaşlık katılımcı yurttaşlık bilinci geliştiği sürece, Türkiye sorunlarıyla ilgili yurttaşlık bilinci geliştiği sürece, bu zorlukları aşmamız daha da kolaylaşabilir." Erol Tuncer, "sosyal demokrat ideolojinin küreselleşen günümüz dünyasında 1950-1970 arası refah devleti dönemi söylemleri ile geleceği var mı? Yoksa daha radikal söylem ve programlar mı gerekli" şeklindeki sorumu ise; "İşte tam da bu nedenle günümüzdeki gelişmeler doğrultusunda sosyal demokrasinin yeniden tanımlanması gerekli. Tartışarak bunun yanıtını bulabiliriz" diye yanıtladı. Tuncer; "21. yüzyılı karşılamaya hazır bir sosyal demokrat kimliğe ve yapıya kavuşacak bir parti örgütlenmesinin, günümüz koşullarında başarı sağlayacağına ve solda bütünleşmeyi de kendi çatısı altında gerçekleştireceğine inanıyor." *** İşçi ve emekçiler açısından sağlı-sollu burjuva partileri son yıllarda aralarındaki farkları hızla yitirerek 'tekleşmişler', adete bir tek partinin fraksiyonları haline gelmişlerdir. 1950-70 döneminde kendini farklı gibi gösteren sosyal demokrat parti ya da ideolojinin günümüzün küreselleşen dünyasında 'farklı' söz söyleme ve program uygulama ya da Sayın Erol Tuncer'in deyimiyle 'kendini yeniden tanımlama' şansı yok denecek kadar azdır. Sosyal demokrasinin ve bu ideolojiden medet umanların açmazı da buradadır.09.05.2005 |
||
|
||
| Denizlerce çoğalarak sömürüsüz bir dünyaya 12 Mart faşizmi tarafından idam edilerek, susturulmak, yok edilmek istenen, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) önderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, idamlarının 29. yılında büyük bir öfke ve mücadele azmi ile anıldılar. Anmaya katılan işçi ve emekçiler, Denizlerin asılarak yok edilemeyeceği, mücadelesinin sınıfsız, sömürüsüz bir dünya kurulana kadar süreceği mesajını verdiler. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın Karşıyaka Mezarlığı’ndaki mezarları başında, Emeğin Partisi Ankara İl Örgütü’nün gerçekleştirdiği anmaya 500’ü aşkın kişi katıldı. Anma saat 11.00’de mezarlık giriş kapısından yürüyüşle başladı. “Yaşasın devrim ve sosyalizm”, “AB, IMF, NATO, MAI, MIGA, tahkim; kahrolsun emperyalizm” ve “Emeğin Partisi” yazılı pankartların açıldığı yürüyüş sırasında sık sık “Yusuf, Hüseyin, Deniz; sürüyor, sürecek mücadelemiz”, “Kahrolsun IMF, kahrolsun emperyalizm”, “Gençlik gelecek, gelecek sosyalizm”, “Faşizme ölüm, halka hürriyet”, “İş, ekmek, özgürlük; kahrolsun faşist diktatörlük” sloganları atıldı. “Devrim şehitleri anısına” saygı duruşunun ardından söz alan, Denizlerin mücadele arkadaşı, Yazar Aydın Çubukçu, 29 yıl aradan sonra Denizleri daha derin bir özlemle andıklarını söyledi. “Her 6 Mayıs’ta çoğalan, yücelen bir öfke ve hasretle ama, gittikçe daha da derinleşen bir anlamda Denizler bizim yanımızda, biz onların yanındayız” diyen Çubukçu, Denizlerin “Kahrolsun emperyalizm” dediklerinde bir avuç olduklarını, ama şimdi yüzbinlerle, milyonlarla alanların dolduğunu, emperyalizme karşı mücadelenin emeğin mücadelesinin özüne dönüştüğünü dile getirdi. Onların kahin olmadığını, geleceği bir falcı gibi görmediklerini, ama bir savaşçı inat ve inancıyla, uğruna öldükleri davanın er geç gerçek sahiplerinin eline geçeceğini, yükseleceğini gördüklerini vurgulayan Çubukçu, “Emperyalizmi sofrasında, tarlasında, kapanan fabrikasında görenler; Deniz’in, Yusuf’un, Hüseyin’in adını da bayraklarına yazmak zorundadırlar” dedi. ‘Mücadeleye ant içiyoruz’ Gençlerin şiirler okuduğu anmada Emek Gençliği adına konuşan Şevket Akyol, Emek Gençliği olarak Denizlerin davasını üstlenerek, mücadeleyi yükselteceklerini, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya kurulana kadar mücadele etmeye ant içtiklerini bildirdi. EMEP Ankara İl Başkanı İbrahim Akkaya da, Türkiye’nin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini, bütün değerlerini emperyalistlere peşkeş çekenlerin, ülkeyi parsel parsel satanların dün Denizlere “vatan haini” dediklerini hatırlattı. Asıl vatan hainlerinin ortaya çıktığını dile getiren Akkaya, “IMF defol, bu memleket bizim” diyen işçi sınıfının, “Efendiliğimizi kaybettirmeyin” diyen Trakya, Polatlı köylüsünün, ülkenin gerçek değerlerine sahip çıkan işçi ve emekçilerin, yıllardır en ağır bedelleri ödeyen ama buna rağmen “özerk, demokratik, parasız eğitim” mücadelesinden geri durmayan gençliğin, gerçek vatan hainlerinin kim olduğunu haykırdıklarını söyledi. Deniz’lerin, Mahir’lerin, Kaypakkaya’ların tutuşturduğu kıvılcımın, Trakya’da, İç Anadolu köylerinde, fabrikalarda meşaleye dönüştüğünü dile getiren Akkaya, “Bizim görevimiz ise bu meşaleleri birleştirmek ve isyan ateşine dönüştürmek” dedi. İkinci anma EMEP’in anmasının ardından 68’liler Birliği Vakfı öncülüğünde, bazı parti, kitle örgütü, sendika ve meslek örgütlerinin katılımıyla bir anma gerçekleşti. Aralarında Sivas’ta katledilenlerin ailelerinin de bulunduğu anmada Denizlerin avukatı Halit Çelenk bir konuşma yaptı. 68’liler Birliği Ankara Şube Başkanı Bülent Vargel de ortak açıklamayı okudu. Daha sonra topluca Mahir Çayan’ın ve Sivas şehitlerinin mezarları ziyaret edildi. Her yerde anma Deniz Gezmiş ve arkadaşları için EMEP Büyükçekmece İlçe Örgütü’nde bir anma etkinliği düzenlendi. İlk konuşmayı yapan EMEP İlçe Örgütü Emek Gençliği temsilcisi İlhan Aytaç, Deniz Gezmiş ve ardaşlarının ülkenin emperyalistler tarafından yağmalanmasının önüne geçmek için mücadele verdiklerini belirtirken, İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi ÖTK Başkanı Kemal Urhan ise, 68 hareketinin en önemli özelliğinin, öğrenci gençliğin hareketini işçilerle ve köylülerle birleştirmesi olduğunu söyledi. EMEP Büyükçekmeci İlçe Başkanı Hüseyin Deniz de, Denizlerin iliklerine kadar hissettiklerini partinin bugün var olduğunu belirterek, “Deniz’ler gibi olmak, onurluca yaşama için onlar gibi sabırla mücadele etmek gerekir. Emek Gençliği saflarını büyütmelidir” dedi. Yas değil, mücadele günü İncetepe Lisesi Öğrenci Birliği Başkanı Suat Çelik ise, 6 Mayıs’ın yas değil, mücadele günü olduğunu belirterek, “Her genç, ilçesinde üniversitesinde, lisesinde fabrikasında, bulunduğu her yerde politika yapmalıdır” diye konuştu. EMEP Beyoğlu İlçe Örgütü’nde düzenlenen etkinlikte ise, Emek Gençliği temsilcisi Hasan Ulusoy, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının bağımsız bir Türkiye kurmak için mücadele ettiklerini anlattı. Ulusoy konuşmasında, “Deniz’lerin mücadelesini devam ettirmek, işimiziş ekmeğimizi, geleceğimizi, özgürlüğümüzü kazanmamız için bir varlık yokluk sorunudur” dedi. Konfeksiyon işçilerinin oluşturduğu tiyatro grubunun Şeyh Bedrettin’i oynadığı etkinlikte, günün anlamına ilişkin DİA gösterimi yapıldı ve şiirler okundu. EMEP Eyüp İlçe Örgütü’nde düzenlenen 6 Mayıs etkinliğine konuşmacı olarak katılan EMEP GYK üyesi Hayri Erdoğan, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mücadelesinin tarihsel anlamını anlattı. Denizlerin mücadelesinin emekçi sınıfların mücadelesi ile birleştiğini, bugün işçilerle sürdüğünü belirtten Erdoğan, 68’de yükseltilen “Kahrolsun Amerika” sloganlarının bugün işçi ve emekçiler tarafından “Kahrolsun IMF” olarak alanlarda haykırıldığını vurguladı. İzleyicilerin de sorularıyla katıldıkları panelin ardından, müzik dinletisi yapıldı ve şiirler okundu. EMEP Gaziosman Paşa İlçe Örgütü’nde düzenlenen etkinliğe konuşmacı olarak gazetemiz editörlerinden Rana Çetin, emperyalizmin Türkiye’ye müdahalesinin bugün daha da yoğunlaştığını belirterek, ABD sigara tekeli Philip Morris’in Türkiye tütün pazarına hakim olmak için türlü yöntemler geliştirdiğini ve Türkiye’deki lobicileri sayesinde bunda başarılı olduğunu, ayrıca Alman Mercedes firmasının hatalı üretiminin neden olduğu kazada 49 kişinin canından olmasına rağmen, bu firmanın yöneticileri hakkında verilen tutuklama kararının, sermaye örgütlerinin lobisi üzerine kaldırılabilindiğini söyledi. Çetin, “Tüm bunlarla birlikte emperyalizme karşı mücadelenin olanakları da bugün düne göre daha da fazla artmıştır. Bugün artık işçi sınıfı partisi var” dedi. EMEP Zeytinburnu İlçe Örgütü’nde düzenlenen etkinliğine Deri-İş Kazlıçeşme Şubesi Eski Başkanı Ali Gündoğdu ve gazetemiz Gençlik Eki editörlerinden Engin Esen konuşmacı olarak katıldı. Zeytinburnu Emek Gençliği’nden İlhan Demir’in yönelttiği panelde konuşmacılar Türkiye’deki ‘68 döneminin ABD emperyalizminin dayatmalarına karşı işçi, köylü ve emekçi mücadeleleri üzerinden yükseldiğini vurguladılar. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in yaşamlarıyla, kendilerinden önceki geleneksel devrimci militan tipi yerine işçi, köylü, emekçi mücadelesinin bağrından çıkan yeni bir devrimci militan tipi örneği olarak misyonlarını yerine getirdiklerini belirttiler. Panelin ardından, Zeytinburnu gençliğinin oluşturduğu müzik grubunun bir dinleti sundu. Emek Gençliği Sarıgazi Belde Örgütü ve EMEP Kadıköy İlçesi Erengazi Belde Örgütü’nde de Deniz Gezmiş ve arkadaşları için anma etkinliği düzenlendi. Bu etkinliklerde yapılan konuşmalarda, 68 hareketinin simgelediği antiemparyalizmin bugün işçi ve emekçi sınıfının IMF politikalarına karşı verdikleri mücadele ile sürdüğü vurgulandı. Mersin 68’ler Birliği Vakfı da, Denizler’i 68 kuşağından olan İ. Akın Özdemir ve Yusuf Uzan’ın mezarı başında andı. Adıyaman’da EMEP ve HADEP; Adana, Tunceli, Malatya, Kayseri ve İskenderun’da ise Emek Gençliği tarafından anma etkinlikleri düzenlendi. |
||
|
||
| Atilla Keskin ve 'Dostluk' Yazmak benim gibi camisi, kilisesi, cem evi olmayan birisi için bir süre sonra ibadet gibi bir şey oldu. Müthiş zevk alıyorum yazmaktan. Ama zaman yetersizliği, acemilikler, çok sevdiğim sözcükler üzerinde yeterince işçilik yapmamı engelliyor. ATİLLA Keskin, bu kez okurlarıyla "Dostluk" adlı romanı ile buluştu. Bu buluşma daha önce basılan "Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler" adlı yapıtından veya politik dergi ve gazetelerde yazdığı makalelerden farklı bir yaklaşımla gerçekleşmiş. "Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler"deki gerçek yaşam öykülerinin yerini, yazarın yaşadıklarının yarattığı kendi iç dünyası almış "Dostluk" romanında. Sanki aradığı dostlukların niteliğini, yarattığı roman kahramanında bulmuş gibi... Gendaş Kültür'den çıkan "Dostluk" romanı şimdiden ikinci baskısını tüketmiş durumda. Çünkü yazarı Atilla Keskin bir zamanların THKO liderlerinden biri olmakla kalmayıp, 1964'de Türkiye İşçi Partisi'nden başlayan Türkiye Sosyalist hareketinin de politik bir siması. Romanında sol hareketin çıkmazları, olumsuzlukları eleştirisel bir gözle ele alınırken, geçmişi inkar etmeden, solun yakın tarihi de irdeleniyor, yaratılan roman kahramanlarının hayatlarında. Bu romanın okunması gerekir, kendimizi aşmak için diyoruz ve bu nedenle de romanın yazarı Atilla Keskin'le yaptığımız röportajı sizlerin beğenilerine sunuyoruz. -Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Bir yazar, bir politikacı, bir... Zor bir soru en iyisi ne yaptığımı anlatayım. Her fırsatı değerlendirerek okuyan, gündüzleri küçük dükkanımda meyva sebze satan; geceleri yazan, yurt dışındaki edebiyat toplantılarına, siyasi toplantılara katılan, çoluk çocuğun nafakasını çıkarmaya çalışan bir insanım. Yani politikayla çok iç içe olduğum halde politikacı olmayan, yazdığı halde yazar olmayan, dükkanı olduğu halde esnaf olmayan, işte böyle bir insanım... -Çok hızlı bir şekilde ikinci kitabınızı hazırladınız. Son on yılın suskunluğunun bir patlaması mı bu, yoksa yaşadıklarınızı paylaşma duygusu mu sizi motivize eden? Ya da başka bir şey mi? İkinci kitabıma ilişkin çok fazla notum vardı. Yani oturup bir çırpıda yazmadım. Hatta yayına hazırladığım üçüncü kitabım ilk tuttuğum notlardır. Onları gün ışığına çıkarmaya fırsat bulamadım. Kısacası yayınlansın, yayınlanmasın sürekli yazıyordum. İki kitabımı da değişik duygularla kaleme aldım. Yaşadıklarımı muhakkak paylaşmak istiyordum. Simdi iyi ki de yazmışım diyorum. Çünkü önceleri marjinal bir hareketin içinde yazdıklarımı okuyan insanlardan çok daha fazlasına ulaşabildim. Gerek kendi ülkemiz soluna, gerek dünya soluna ilişkin okudukça şunun ayrımına vardım: Sol'un da bir resmi, bir de sivil tarihi vardır. Ve insanlara doğru bir tarih bilgisi sivil tarih olmadan verilemez. Ben de elimden geldiğince, çok küçük bir kesit de olsa, resmi olmayan tarihe ilişkin şeyler yazdım. Böylece doğru bir tarih anlayışının gelişmesine küçücük de olsa katkım olduğuna inanıyorum. Bu sene Deniz'lerin, benim yiğit yoldaşlarımın katlinin otuzuncu yılı. Türkiye'de bu konuda birçok etkinlik yapılıyor. Bu elbet çok iyi bir şey. Fakat bir yanıyla da katılmadığım o kadar çok şey yapılıyor ki; ne yazık ki Türkiye'de tüm değerler gibi, benim yiğit yoldaşlarım da haraç meraç satılıp alınıyor. İnanın ben bu ticareti gördükten sonra keşke "Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler"i yazıp bir kenara koysaydım. Çok sonra veya ölümümden sonra yayınlanmasını vasiyet etseydim, diye düşünmeye başladım. -"Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler" ve "Dostluk" adlı yapıtlarınız arasında benzerlikler ve farklılık neler sizce? "Acılara yenilmeyen Gülümseyişler"e anı roman türünde bir kitap diyebiliriz. İçinde kurgu hemen hemen hiç yoktur. Anımsadığım kadarıyla yoldaşlarıma ve ölen oğluma ilişkin anılarımı yazdım. "Dostluk" ise bir anlamda otobiyografik bir romandır bir anlamda diyorum; çünkü anlattığım kimi olaylar kurgudur. Yani düşle gerçeğin bir harmanıdır bu romanım. Olanla, olmasını istediğimi harmanlayıp yazdım bu romanı. Bu nedenle ne roman kahramanları, ne de olaylar bire bir değildir. Ama süreç olarak iki kitap birbirinin devamıdır... "Dostluk"ta birinci kitabımda anlattığım naif ama son derece dürüst devrim tutkusunun, yanlış bir örgüt anlayışı ve oturmamış ideolojik çizgilerle nasıl aşınma noktasına geldiğini açıklamaya çalıştım. Birinci kitabımda birebir anlattığım dostluklar, güzel duyguların yerini ikinci kitabımda, yanlış anlayışların insan ilişkileri üzerinde yarattığı korkunç tahribat yer alır. Bu bir pasifizmin ve yılgınlığın dışa vurumu değildir. Tersine, kendi kendimizi pohpohlama, 'kol kırılır yen içinde kalır' saçmacılığına karşı yüreklice ve açıkça yanlışların üstüne gitme arzusudur. Kanımca devrim çıtasını birazcık olsun yükseltebilmek için açık bir eleştiri gereklidir. Kendi kendime olabildiğince az sansür uygulayarak bunu yapmaya çalıştım "Dostluk"ta. -Yapıtlarınızın temelini yaşadıklarınız oluşturuyor diyebilir miyiz? Biyografinizi kısaca anlatır mısınız? Yapıtlarımın temelini elbette yaşadıklarım oluşturuyor. Zaten yaşamadığımı, görmediğimi, duymadığımı yazacak kadar usta bir yazar değilim. Ustalığın ötesinde, okuduklarımdan da biliyorum, kişi en içten ve en güzel ancak yaşadıklarını yazabilir. Her iki kitabım, yaşantımın farklı dönemlerinin bir özetidir diyebilirim. Afyonkarahisar'da doğdum. Liseyi bu şehirde bitirdim. ODTÜ'de Ekonomi okudum. Uzun süre TİP'te, Dev-Genç içinde çalıştım. Filistin'e gittim. Diyarbakır Cezaevi'nde yattım. THKO içinde bulundum. Yaklaşık beş sene Mamak ve Niğde'de yattıktan sonra TDKP içinde çalıştım. Türkiye'de ve yurt dışında gidip gelmediğim yer, çalışmadığım iş kalmadı diyebilirim. Elbet böyle bir yaşam tarzı, okumayla ve siyasi mücadeleyle birleşince, yazmak için ciddi bir birikim oluşturdu bende. -Romandaki kahramanlar o kadar birbiri içine giriyor ki, zaman zaman kim, kimdi gibi ikileme düşüyor insan. Bunu bilerek mi yaptınız,? Doğrudur. Bu romanın gelişimi içinde kendiliğinden ortaya çıkan bir durumdur. Hatta Kayhan ile Ayhan'ın dışında romanımdaki temel kadın kahramanların bazı söylemleri de benim düşüncelerimdir. Yer yer kahramanları kendimin bile karıştırdığı oldu. Ama kendi iç dünyamla sarmaş dolaş olan bu kahramanlar, romanımı okuyan bazı dostların dediği gibi, romanımın kahramanlarını daha canlı, elle tutulur, diri hale getirdi. Belki bir deneyimdi ama ben bunun olumlu bir deneme olduğunu düşünüyorum. -Romanda da "...yazacağım" "yeter ki, sevinçler yenilmesin." diyerek, yazmaya devam edeceğinizin mesajını veriyorsunuz, yazmaya neden devam? Yazmaya devam edeceğim elbet. Şimdi elimde bitirmek üzere olduğum, yine anı türünde ama alaycı bir dille, ironilerle süslediğim bir kitap daha var. Adı sanırım İLTİCACI İZİNE GİTMEK İSTERSE olacak. Yurt dışındaki ilticacıların, Türkiye'deki bir çok dostun zannettiği gibi, 'bir eli yağda, bir eli balda' bir yaşantıları olmadığını anlatmaya çalıştım bu kitapta. 'Geçmişin yanlışlığını vurgulamaya çalıştım' -AYHAN ile Kayhan'ın ilişkileri tamı tamına romandaki gibi mi oldu gerçek hayatta, yoksa olması gerekenin bir toplamı mı? Romanımdaki Kayhan ile Ayhan arasındaki ilişkiler elbet bire bir anlattığım gibi olmadı. Ve Kayhan'ın büyük bir kısmı zaten kurgudur. Ama geçmişteki devrimci mücadelenin bir yanlışlığını vurgulamaya çalıştım bu ilişkide. Hemen hemen tüm örgütlerde, inandıkları kavga uğruna ölümü göğüslemiş birçok insan, 'Örgüt' kararı ile birbirlerine düşman oldular. Oysa özünde bu insanlar değişmemişti. Değişen sağlıksız örgütlenmelerdi. Ben insan ile örgüt arasındaki ilişkiyi bir yanıyla vurgulamaya çalıştım sadece... Romanımda Kayhan'ın ve Ayhan'ın geçmişine, çocukluğuna, ailesine ilişkin kimi okuyucuya çok uzun gelebilecek ayrıntılar vardır. Ama yanlış bir bakış açısıyla ayrıntı gibi görülebilecek bu kesimler kanımca romanımın önemli bir yanını oluşturuyor. Çünkü devrimcileri doğru anlayıp değerlendirmek ancak onların tüm yaşantıları hakkında derin bir değerlendirmeyle olanaklıdır. Kimdik? Kökenimiz neydi? Nasıl bir çevrede yetiştik? Alışkanlıklarımız, reddettiğimiz kimi değerlerimiz nelerdi? Bunların bilinmesinde yarar gördüğüm için bu detaylara girdim. Yazmak benim için ibadet Yazmak benim gibi camisi, kilisesi, cem evi olmayan birisi için bir süre sonra ibadet gibi bir şey oldu. Müthiş zevk alıyorum yazmaktan. Ama zaman yetersizliği, acemilikler, çok sevdiğim sözcükler üzerinde yeterince işçilik yapmamı engelliyor. Keşke ilk önceden 'yayınlanması' amacıyla yazsaydım da, dilimi, işçiliğimi biraz daha hızlı düzeltebilseydim, diye düşünüyorum yazarken. Yazmak elbet çok güzel bir çaba, ama ben açıkçası yurt dışında DENİZİN TÜKENMESİNDEN KORKUYORUM. İki senedir Türkiye'ye gidip gelebilmek için yoğun bir çaba içindeyim. Doğduğum, sevdiğim, sevildiğim bu coğrafya parçasına müthiş bağlı hissediyorum kendimi. Gidemezsem, oraları, insanı, ağacı, çiçeği, börtü börçüsüyle tekrar göremezsem, sözcüklerin kokusunu, rengini, tadını unutmaktan korkuyorum. Çünkü usta şairleri ve yazarları tekrar tekrar okuyunca, sözcüklerin rengini, kokusunu keşfetmeye başladım. Ve yurtdışında bu kokuyu, otuz sene öncesinin tadını, rengini bulup çıkarmak çok zor geliyor bana. Renksiz, kokusuz sözcüklerle de bunu yapamayacağımı düşünüyorum. DOSTLUK romanımın gurbete ilişkin bölümünde bu duygumu açmaya çalıştım. SABİHA ERBAŞ |
||
|
||
| Deniz Gezmiş... hem kitle, hem de hareket adamı... Hem etkiledi, hem eyleme geçti, geçirdi... |
||
|
||
| bazen düşünüyorumda Deniz Gezmiş'i öldürmeselerdi Türkiye bu konumundan daha da ileride olabilirmiydi.... | ||
|
||
| Aramızda hala Deniz Gezmiş'ler var, sadece ondan farkları henüz "ölmemiş" olmaları ama biz yine de bu haldeyiz. Eğitim şart. ![]() |
||
|
||
| ama sn. Denge bu aramızdaki Deniz Gezmiş'lerin eğitimle birlikte cesaretede ihtiyacı var galiba.. en önemlisi de bu sanırım cesaret |
||
|
||
Ya hu bu "Eğitim Şart"ı hep yanlış anlıyosunuz, sadece espri mahiyitinde söölemiştim. Hani herşeyi ona bağlamak için yapıyoduk bu espriyi, alla allah. ![]() Deniz Gezmiş'ler hala var derken; öğrenci hareketleri içinde ya da çeşitli örgütlerde ülküsüne başkoymuş bir sürü gencin olduğunu biliyorum. Onların varlığı Deniz'in kıymetini azaltmaz, arttırır. |
||
|
||
egitim ne anlamda şart ![]() |
||