|
||
| Köklü Gelenek, Güçlü Halk Desteği 1970’lere girilirken iyice açığa çıkan şey, emperyalistlerin çıkarları ile ezilen ulusların bağımsızlığını birarada muhafaza edebilecek bir dünya sisteminin bulunamayacağıdır. Geçen 30 yıl hem dünya çapında bir krizi derinleştirdi, hem de daha fazla ulusun emperyalistlerin saldırılarına hedef olduğunu gösterdi. Bu yüzden emperyalistler için her ulusal kurtuluş mücadelesi tehdittir. Hele hele köklü bir geleneğe, güçlü bir halk desteğine sahipse daha da büyük tehdittir. Türkiye’nin yüzyılın ilk çeyreğindeki bağımsızlık mücadelesinin ne anlama geldiği bilinir. Eğer aynı ülkede milyonlarca insanın dilinde “ikinci kurtuluş savaşı” sloganı duyuluyorsa ve devrimciler emperyalizme karşı mücadelenin gereklerini ölümü göze alarak yerine getireceklerini göstermişlerse, emperyalistler açısından bunun ne anlama geleceği de açıktır. Bu yüzden Batıcı rejimin Denizlerin idamını bir an önce ilan etmek için ne büyük bir çaba içine girdiğini hatırlamak gerek. O günün parlamenterlerinin yalnızca ülke içindeki bir siyasal hesaplaşmanın, bir intikam arzusunun izinde hareket ettiğini söylemek gerçekleri algılama bozukluğunun bir sonucudur ancak. İdam edilenler ne karşıt siyasetin bürokratları, ne siyasi parti liderleri, ne bakanlar, ne de askerlerdir. Devrimci gençler, ulusal kurtuluş savaşçıları, Atatürk’ün izindekiler idam edilmiştir. Mesaj elbette Batıyadır: Senin yanındayız ve düşmanlarına saldırıyoruz. Bugün Gençlik Ne İstiyor? Türkiye’yi bugüne getiren süreç Denizler gibi ulusal kurtuluş mücadelesinde kararlı gençler varken olanaklı değildi. Onlar varoldukça Türkiyeyi emperyalistlere bağlayan ip bir yerde mutlaka kopacaktı. Bu yüzden Türkiye’yi emperyalistlere bağlayan ip Denizlerin boğazına dolandı. Bugün Türkiye 60’lı yıllarda olduğundan daha fazla emperyalizme bağımlı. Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü ABD ve AB’nin emperyalist çıkarları daha fazla tehdit ediyor. Bunun yanında ülkenin böyle bir boyunduruktan kurtulabilmesi için mevcut siyasal mekanizmadan beklentiler içine girmek olanaklı değil. Tüm parlamenter yapı olduğu gibi Batının gösterdiği yolda yürümekte kararlı. İnanılması güç ama arada hiçbir fark yok. O gün Denizlerin mücadele ettiği Batıcı ve gerici rejim neredeyse tamamen aynı kadrolarla devam ediyor yoluna. Denizlerin idamından hemen sonra Türkiye’yi yıllarca yönetmiş ve büyük krizlere sebep olmuş tüm parlamenter yapı olduğu gibi korunuyor. Soluyla sağıyla tek vücut halka karşı duruyorlar. Denizlerin istediklerinden ve yaptıklarından daha azını istemek için hiçbir neden yok? Daha fazlasını istemek gerekiyor. Çünkü Türkiye, devrimci gençlik hareketinin ve ulusal kurtuluş mücadelesinin boğulduğu ölçüde daha geriye gitti. |
||
|
||
| Türkiye’yi Ne Hale Getirdiler? Atatürk’ün yolundan yürümeyen siyasal partilerin hegemonyası giderek güçlendi. Öyle ki Denizlerin idamından bu yana tek bir Atatürkçü iktidar görülemezken, Atatürk düşmanı olduğunu gizlemeyen partilerin koalisyonlarıyla Türkiye yönetildi. Görülmedik derecede gerici yönetimler altında Türkiye büyük karışıklıklara sürüklendi. Binlerce insanın hayatına malolan katliamlara, aydınlarımızın birer birer katledilmesine göz yuman, destek çıkan, kışkırtan iktidarlar Batıya verdikleri tavizleri gericilere verdikleri tavizlerle koruyabildiler. Halkın üstünde büyük bir baskı ve korku rejimi oluşturdular. Gerici odakların desteğini almadan hiçbir parti bir yere kıpırdayamıyor. Türkiye on yıllardır, halkın en çok %20’sinin desteğini alan partilerin koalisyonlarıyla yönetiliyor. Elbette bu oyu alabilmelerinin de tek sebebi kendi çıkarları doğrultusunda sürekli yeniledikleri seçim sistemleri. Buna rağmen bugün hiçbir partinin %10’ları aşabilecek bir desteğe sahip olmadığını partilerin kendi yaptırdıkları kamuoyu yoklamaları gösteriyor. Buna rağmen “başka bir alternatif yok” demekte ısrar ediyorlar. Elbette böylesine bir halk düşmanı rejim halka hiçbir şey vermiyor. Tersine daha Atatürk zamanında inşa edilmiş kamusal alan ortadan kaldırılıyor. Batı sermayesinin hegemonyasında olmaktan başka bir şey ifade etmeyen piyasa düzeni tüm ekonomimizi yıkıyor. Halka yoksulluk getiriyor. Ülkenin geniş köylü kitlesi tarımın tamamen kendi haline bırakılması, yani çökertilmesi ile kentlere göçe zorlanıyor. Ve şimdi kentlerdeki büyük işsizlik dalgası halkı ne yapacağını bilemez halde ortada bırakıyor. “Paran yoksa öl” diyebilmiş bir piyasa düzeni savunuculuğunun gençliği isyan ettirmesine kimse şaşıramaz. Gençliğin bu düzeni ortadan kaldıracak bir devrim istemesi haktır. Denizler böyle bir gidişi gördükleri gibi ona karşı mücadele ettikleri için hedef haline geldiler. Bunun Batı işbirlikçileri açısından ne kadar yerinde bir tespit olduğunu ise Türkiye’nin geldiği yerin bir başka yüzü gösteriyor. Düzeni halka ve Türkiye’nin bağımsızlığına karşı daha yıkıcı olmamakla eleştiren, piyasacılığın ve Batıcılığın meşruluğunu gözeten bir komprador sol anlayış, neden iktidarın “başka bir alternatif yok” diyebildiğini açıklıyor. Denizlerin her türden oportünizme, revizyonizme ve Batı uşaklığına karşı aldığı net tavrı ortadan kaldırılınca meydan böylelerine kalıyordu. İşte şimdi de bunlar yeniden “faşizm geliyor” korkutmacalarıyla halktan daha fazla taviz, Batıdan daha fazla hamilik beklemiyorlar mı? Türkiye’nin Batı karşısında bağımsız kalmayı isteyen ulusal kuvvetlerine karşı “sivil” parlamentarizm destekçiliği yapmıyorlar mı? Devrimci gençlik varken böyle bir düzen de, böyle bir solculuk da mümkün değildir. Herkes bunu tecrübeleriyle biliyor. Halk Denizleri Neden Benimsedi? Siyasal düzenin halkın güvenini kazanamadığı ölçüde Denizler de halk tarafından benimsenmiştir. Aradan geçen 30 yıla rağmen ne unutturulabilmişler, ne olumsuz bir örnek haline getirilebilmişler, ne de ulusal kurtuluş davalarından koparılarak “eşkıya” haline sokulabilmişlerdir. Halkın gözünde tek ve devrimci bir gençlik görüntüsü Denizler ile vardır. Denizler ne şekilde halktan koparılmaya çalışılırsa çalışılsın bu mümkün olmamıştır. Durdukları yer doğrudur çünkü. Onlar parlamentarizmin demokrasi aldatmacalarına kanmamışlar, halkın sisteme olan inançsızlığının açık, net sözcüleri olmuşlardır. Deniz’i bir efsane haline getiren olaylardan biri, yakalandığında dönemin İçişleri Bakanı kendisini aşağılamak isterken ona verdiği cevaptır. Bakan “Bu pejmürde kılıklı adam mı halk kurtuluş ordusunun komutanı?” dediğinde Deniz başı dik “Ordu muhtırayı verince sizin ne olduğunuzu da gördük” diyerek cevap verir. Türk halkını temsil etme yeteneği olmayan, ondan olmayan, Batılı ve halk düşmanı bir parlamenter gelenek 27 Mayıs’tan sonra bu sefer elleri kelepçeli devrimci bir gencin bu sözleri altında ezilecektir. Denizleri o parlamentarizmden ayıran ne varsa halk bugün ona sahip çıkıyor ve Denizler bu yüzden dimdik ayakta hatırlanıyor. Devrimci Gençlik Olmak Bunun yanında bugün halkın çoğunluğunun da gençliğe yönelik bir beklenti içinde olduğunu söylemek gerekli. Siyasal rejim ciddi bir krizde, ancak bunun dışına çıkmak için tüm yollar kapalı gözüküyor. Mevcut siyasal rejim dışında halkın en güvendiği kurum olarak ordu ortaya çıkıyor. Ancak tek başına ordunun halkın beklentilerini yansıtabilmesi mümkün gözükmüyor. Ayrıca halkın kendi bağımsız örgütlerinin olmadığı koşullarda mevcut siyasal mekanizmaya yönelik her müdahale çıkmazları daha da arttırmaktan başka bir şeye yaramıyor. Gençlik bu yüzden kendini siyasetin zincirlerinden kurtardığı oranda halkın umudu olmaya devam ediyor. Devrimci gençlik hareketinin 50 yıla uzanan tarihi siyasal mekanizmanın halkçı eleştirisinde gençliğin kuvvetli bir unsur olduğunu gösterdi. Bu gerçek belleklerden henüz kazınabilmiş değil ve bu yüzden gençliğin attığı her adım coşkuyla karşılanıyor. Gençliğin isteği, her şeyden önce bu beklentiye cevap verebilmek. Halkın istediği gençlik olmak. Devrimci gençlik olmak. Halkın gençlikten beklentileri gençliğin de bugün ne istediğini belirliyor? Sermayenin ve emperyalistlerin çıkarlarından arındırılmış halkçı ve bağımsız bir Türkiye. Gençliğin ne istemediği de ortada: Bugünkü siyasal yapının, düzenin devamı. Gençlik kesinlikle mevcut parlamenter yapıyla Türkiye’nin güzel bir geleceğe yönelmediğini görüyor. O günlerde halkın Denizleri benimsemesine temel olan “düzen karşıtlığı” bugün de Türk gençliğiyle halkın arasında bağların kurulmasını sağlıyor. Halk İttifakı ve Gençlik Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan da zaten böyle bağların kurulması. Şimdiki Batıcı ve gerici siyasal rejimin değiştirilmesinin yolu onun karşısında yer alan tüm ulusal kuvvetlerin yeralacağı bir devrimle mümkün. Siyasal rejimin tamamen dışına sürülmüş emekçi halkın, aydınların, gençliğin ve rejimin her şeyin günah keçisi olarak ilan ettiği ordunun arasında sağlıklı bağların kurulması gerekli. Bugün mevcut siyasal rejim ve destekçileri tarafından bunların hepsine karşı bir karalama kampanyası yürütülmekte. Emekçiler ve kamusal alan, ekonomik krizin sebebi olarak gösterilmekte ve IMF reçeteleri, Amerika’nın memurlarının yönetimi doğrultusunda tüm fatura emekçi halka çıkarılmaktadır. Siyasette emekçilerin ağırlığını hissettirebilecek her türlü çaba popülizm olarak suçlanmakta, zaten baskılarla iyice güdükleştirilmiş emekçi örgütlenmesi ve mücadelesi yıllardır hedef gösterilmektedir. Türkiye’nin aydınlarına karşı da özellikle medya tarafından yürütülen bir savaş açılmıştır. Ülkenin bağımsızlığını savunmak, AB süreci içerisinde Türkiye’yi bekleyen tehditlerden bahsetmek “Sevr paronayası” yapmakla suçlanmaktadır. Oysa bu şekilde aydınlarımıza saldıranların zaten Sevr gibi bir derdi hiç olmamıştır. Açıkça ülkenin bölünmesinin ve bağımsızlığını ABD ve Avrupa çıkarları doğultusunda terk edilmesinin propagandası yapılmaktadır. Aydınlar 80’li yılların başından beri özellikle artan baskıların yanısıra ordunun özellikle 28 Şubat süreci ile birlikte gericiliğe ve siyasal partilerin gericilere verdikleri tavizlere karşı durduğu zamandan beri ciddi bir saldırı altındadır. Buna ek olarak ordunun AB süreci içinde çekincelerini ortaya koyması, ekonomik krizde siyasal partileri suçlaması giderek daha fazla saldırıların hedefi olmasına yol açmıştır. Bağımsızlığı savunan aydınlarımıza yönelik saldırıların benzerleri orduya karşı da yöneltilmiştir. Son olarak ordunun 90’lı yılların başından beri, siyasal rejimin ve liberal çevrelerin aksine Irak konusunda toprak bütünlüğünün korunması doğrultusundaki tavrı da, Türkiye’nin toprak bütünlüğü konusunda en ufak bir derdi olmayan siyasal partilerin ve düzen savunucularının tepkisini toplamıştır. Bu yüzden Batıcı ve gerici rejimin kendisine sorun çıkaracağını düşündüğü tüm kuvvetlere yönelik saldırıları şiddetle artarken kendi mezarını da kazmakta olduğunu söylemek gerek. Devrimci gençliğe yönelik saldırıların Cumhuriyet’in bağımsız ve devrimci rejimini ayakta tutmaya çalışan böyle bir halk ittifakını ortadan kaldırmak için yapıldığı unutulmamalı. Gençlik halkın devrimci örgütlenmesinde her zaman önemli görevler üstlenecektir. Gençlik bu örgütlenmenin bir parçası değil en militan örgütleyicisidir. İdeolojik olarak da gençlik siyasal rejimle her türlü bağları kopararak halkın desteğini kazanma mücadelesinin kararlı savunucusu olacaktır. Gençlik Atatürk’ün, Türkiye’nin bağımsızlığı ve halkın iradesiyle yönetilmesi fikrinden kopmayacaktır. |
||
|
||
| Devrimciler Ölür, Devrimler Durmaz Sürer Dev-Genç Marşı’nın iki dizesinde açıklanmıştır durum: “Devrimciler Ölür/Devrimler Durmaz Sürer”. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan devraldıkları bir bayrağı en onurlu biçimde geleceğe devretmek için idam sehpasına yürürlerken bugün Türkiye’de halkın en çok ihtiyacı olan şeyi onlara vermiş oldular. Devrimci gençler kısa yaşamları içinde Türk halkının zekasını, çalışkanlığını ve ahlakını en yüce bir şekilde kanıtlamış oldular. Bugün Türk halkı tarihinde görmediği kadar aşağılanmaktadır. Emperyalistlerin saldırganlığı görülmemiş boyutlardadır. Türkiye toprakları da bu saldırganlığın hedefleri arasındadır. Sömürgecilik saldırısı, onlara hizmet eden komprador sistem görülmedik derecede aşağılıktır. Böyle bir durumda gençlere, devrimci gençlere ihtiyaç vardır. Kimse gençliksiz bir yere kıpırdayamaz. Ülke onlara emanet edilmiştir. Bu koşullarda Denizlerden farklı düşünmek için neden var mı? Denizlerden farklı yaşamak için neden var mı? Gençlik devrim istiyor! Ya istiklal ya ölüm! Tek yol devrim! |
||
|
||
| Deniz Gezmiş (Türk Solu,19 Kasım 1968) Gençlik ve antiemperyalist kavgası Çağımız devrimcilerin Amerikan emperyalizmini adım adım kovaladığı çağdır. Çağımız gençliğin Çekoslavakya’da ve diğer revizyonist ülkelerde karşı devrimci olduğu çağdır. Çağımız biz yaştakilerin Vietnam’da, Dominik’te, Meksika’da Amerikan emperyalizmine karşı dövüşerek öldüğü çağdır. Az gelişmiş dünya halkları emperyalizme karşı bir savaş verirken gençlik bunun dışında kalamaz. Biz daima ezilenlerden yana çıkmak zorundayız. Eğer bizim kavgamız antiemperyalist kavganın paralelinde yürümezse, ayaklarımız havada kalır. Yalnız gençlik bu paralelde savaşırken politik partilerden bağımsız olmak zorundadır. Geçmişteki örnekler bağımlılığın zararlarını göstermiştir. Bu hataları bir kere daha tekrar etmenin anlamı yoktur. Gençlik yalnız devrime karşı sorumludur, politik partilere değil. Zaman olur ki bütün politik partiler karşı devrimci olabilirler. Bugün Türkiye’de olduğu gibi. Bu nedenlerden ötürü gençliğin görevi antiemperyalist kavgaya katılmak fakat bağımsız olmaktır. Bugün bu zorunlu kavgada tek umut olması gereken devrimci gençlik bölünmüştür. Burada şüphesiz ki oportünist kişilerin rolü büyüktür. Dürüst, yiğit, devrimci kardeşlerimizden bir kısmı, sekterlikleri yüzünden oportünistlerin etki alanına girmiştir. Bu giriş onları giderek karşı devrimcilerin safına düşürmüştür. O kadar ki, Amerikan erlerini denize atmak isteyenlere engel olmak için barikat kumaya kadar götürmüştür. Bu gidiş onları aktif direnmenin başladığı yerde pasif direnmeye itmişti. Cağaloğlu’nda görüldüğü gibi. Bu oportünist kişiler hiçbir şey yapamadıkları zaman faşizm gelir fobisini ortaya atarak devrimci gnçliği eylemden çekmeyi denemişlerdir. Bu fobi kısmen başarı sağlamış ve devrimci eyleme büyük darbe vurmuştur. Bu iddiayı dikatle incelemek gerekir. Sosyalist örgütün %3 oy aldığı bir ortamda faşizme gitmek için hiçbir sebep bulunmazken bunu söyleyenler Hürriyet Meydanı’nda ve Kızılay’da hiçbir şey halledilmez diyenlerle aynı düşünceye sahiptirler. Fakat bütün bunları olağan karşılamak gerekir. Çünkü küçük burjuva sosyalistlerinden fazlası beklenemez. Onlar, elbette ki, rahat mücadeleyi tercih edeceklerdir. Bizim bu gibilere söyleyeceğimiz tek şey şudur: “Düşmesin bizimle yola Evinde ağlayanların göz yaşlarını Boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar.” Devimci gençlik Amerikan emperyalizmine ve oportünizmine karşı duran gençliktir. Onların görevi sayısının azlığına düşmanın çokluğuna bakmadan Amerikan emperyalizmine karşı sonuna kadar dövüşmektir. O en iyi biçimde karar veren ve uygulayandır. O boş gecelerini değil, boylu boyunca ömrünü bu kavgaya verendir. Yaşasın Bağımsızlık savaşı veren dünya halkları! Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye! |
||
|
||
| Denizlerin THKO Davası Savunması'ndan: Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. Bizlerin tek özlemi tahsil sırasında bulunmamıza rağmen Türkiye’nin bağımsızlığıdır. Biz hiçbir zaman bütün çabamıza rağmen Türkiye’nin bağımsızlığını temin edemedik. Biz 50 sene evvel Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşı’nın gerçek tahlilini yapmaya her zaman için muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşı’nı yapmak için Samsun’a çıkanlara İstanbul örfi idaresince ve mahkemelerince idam cezası verilmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki, Osmanlı İmparatorluğu yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi Kurtuluş Savaşı’na iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada İstanbul’da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir. 1950 tarihinde Amerikan emperyalizmi iktidara geldi. Demokrat iktidar 27 Mayıs 1960’da tarihe gömüldü. Demokrat Parti gitti, bunun gitmesiyle tellaklar değişmedi. 27 Mayıs’ı kastetmiyorum, bundan sonrasını kastediyorum. Hamam aynı fakat bu defa da tellaklar değişti. Amerika bu dönemde imdada yetişip İnönü’yü düşürdü, Demirel’i iktidara getirdi. Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz Öğrenci hareketlerine gelince, Türkiye’de öğrenci olayları 50-60 senedir eksik olmamıştır. Sultan Hamit’in Tıbbiye talebelerini Sarayburnu’ndan denize attığı tarihten itibaren öğrenci hareketleri Türkiye’de devam edegelmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizme hayır diyen gençler ilerici gençlerdi. Ve 28 Nisan 1960 tarihinde özgürlük savaşı veren gençlerdir. Amerikan emperyalizmi tarafından İnönü hükümetten düşürüldüğünde protesto gösterisi yapan gençler ilerici gençlerdir. Anayasa’ya Bağlılık Mitingi’ni de bizler yaptık. O günün mitinginde iktidarın kiralık adamlarından ve polisinden dayak yiyen de gene bizlerdik. 1968 senesine gelince, üniversiteler öğrenciler tarafından işgal edildi. İşgalleri gayet meşru idi ve kürsü ağaları dahi bu işgallerin haklılığını hiçbir zaman inkar edemedi. Aynı yılın Temmuz ayında Amerikan Filosu’na karşı gösteri yapanlardan Vedat Demircioğlu polis tarafından hunharca öldürüldü. İktidarın kiralık kuvvetleri ve polisi hunharca devrimcilerin üzerine saldırdı. 20’ye yakın devrimci öldürüldü. Bunların hiçbirinin katili bulunamadı. Polis karakolları işkencehane haline getirildi. Hiçbir savcı buna karşı çıkmadı. Fikir özgürlüğünü ve Anayasa’yı paravan yapanlar “önceden Atatürkçü geçinirken O’nun fikir ve şahsiyetini de küçük görmeye başladılar, sadece Mustafa Kemal tarafını beğeniyorlardı.” suçlamasını kesin olarak reddediyorum ve asla kabul etmiyorum. Diğer yurtseverler de bunu kabul etmez. Gerçekler örtülmek isteniyor. Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun İstiklal-i tam prensibini, ve onun istiklal-i tam Türkiye idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz. Anayasa’yı en fazla savunan bizleriz İddianame’de bizim Anayasa’yı cebren ilgaya teşebbüs ettiğimiz ileri sürülmektedir. Öteden beri arzetmiş olduğum gibi, bu ülkede Anayasa’yı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasa’yı ihlal edenlerse ortadadır. Anayasa’nın uygulanmasını isteyen gene bizleriz. Anayasa’yı uygulamayan yavuz kimselerse hâlâ ortadadır. Ve yine o kişiler bizim kellemizi istemektedirler. Bile bile iddia makamı bizim Anayasa’yı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. İdddia makamı bizim vermekte olduğumuz Bağımsızlık Savaşı’na karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na karşı, reformlara karşı ve bu nedenle bizim Anayasa’yı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. Çünkü Süleyman Demirel hâlâ ortada gezmektedir. Kudreti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın, onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerine yıkmaya alışmışlardır. Amerika sizin döneminizde ülkeye girdi ve hiçbiriniz sesinizi çıkarmadınız Bizi bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden hepiniz dahil sizlersiniz. Çünkü Amerika sizin döneminiz sırasında Türkiye’ye girdi ve hiçbiriniz sesinizi çıkarmadınız. Ve Demokrat Parti iktidarına 10 yıl ses çıkarmadınız. Ta ki 38 yurtsever subay ses çıkarana kadar ve onları devirene kadar. Ve bugün aynı savcılar bu şahıslar hakkında da idam kararı istemektedir. Süleyman Demirel’in Anayasa’yı ihlaline ve despotizmine ve ülkeyi Amerika’ya satmasına ses çıkarılmadı. Ve meydanlarda bunlara karşı bizler dövüşmek zorunda kaldık, bizler kurşunlandık. Ve sonunda idam isteğiyle buraya getirildik Bizim düşmanımız Amerikan emperyalizmi ve yerli işbirlikçileridir Dediğim gibi Türkiye’yi bu hale getiren eski yöneticilerin bütün suçları bize yüklenmek istenmektedir. Bütün eski idarecilerin suçu bize yükletilmek istenmektedir. Türkiye’nin bağımsızlığından başka hiçbir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk. Varlığımızı Türkiye halkına armağan ettik. Bunun aksini iddia edenler vatan hainidir. 12 Mart Muhtırası muvaffak olmasaydı bizi itham eden makam onları da aynı şekilde itham ederdi. Buna da kanaatim tamdır. 12 Mart Muhtırası Anayasa’nın uygulanmadığını iddia etmektedir ve parlamentoyu açıkça suçlamaktadır. Biz strtaejik olarak düşüncelerimizi hiçbir zaman saklamayız. Hangi şartlar altında olursak olalım bunu açıkça söyleriz. Düşüncelerimizi mezara kadar götürürüz. Nasıl burada namluların ve dipçiklerin gölgesi altında konuşuyorsak düşüncelerimizi her zaman açıkça ifade ederiz. Bizim Anayasa’yı ilgaya teşebbüs gibi bir kastımız bulunsaydı, bunu da burada açıkça söylemekten çekinmezdik. Bizim böyle bir amacımız yoktur. Bizim düşmanlarımız Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileridir. Yani emperyalizm ile işbirliği yapan patronlar, feodal mütagallibe yani bezirgânlar, tefeciler. Toprak ağaları ve diğer işbirlikçileri ve bizim bütün eylemlerimiz bu hedefe yönelmiş bulunmaktadır. Bunun dışında başka bir hedefimiz yoktur. Milyon metrekare vatan toprağı işgal altındayken mili bütünlüğü bozmakla suçlanıyoruz Bizim kişi güvenliğini, mülkiyet hakkını, egemenlik ilkelerini, milli bütünlüğünü bozmak için harekete geçtiğimiz iddiaları vardır. Kişi güvenliğini ihlal edenler kimlerdir. Bunu evvela tesbit etmemiz lazım. Karakollarda işkence gören bizler olduk. Meydanlarda kurşunlanan yine bizler olduk. Bakanların emriyle hapishanelere atılan bizler olduk. Buna rağmen kişi güvenliğini bozan olmakla itham ediliyoruz. Yukarıda anlatılan asıl kişi güvenliğini bozanlar ise serbestçe meydanlarda dolaşmaktadır. Mülkiyet hakkını ortadan kaldıracağımız iddia ediliyor. Bizatihi Anayasa mülkeyet hakkını toplum yararına kısıtlamıştır. Mutlak mülkiyet hakkı tanımamıştır. 50 köye sahip bir toprak ağasını anayasamız kabul etmemiştir. Egemenlik ilkelerine karşı çıkanlar halkın sırtından geçinenlerdir. Ayrıca milli bütünlüğe karşı çıkmakla da suçlanıyoruz. 101 tane Amerikan üssünün bulunduğu ülkede bizim milli bütünlüğü bozmak istemekle itham edilmemiz gülünç olmaktadır. Milyon metrekare vatan toprağı işgal altındayken bizim milli bütünlüğü bozmakla suçlanmamız gülünçtür. 21 yılın hesabını 21 gençten sormak istiyorlar Mustafa Kemal sağ olsaydı bugün çok şaşırırdı. İddianame baştan beri sırf kelle istemek maksadıyla hazırlanmıştır. Şeklen de hukuk mantığından mahrumdur. Hukuki kıymet ve değerden mahrumdur. 21 yılın hesabını 21 gençten sormak maksadıyla ve suçluların telaşı içerisinde hazırlanmış bir iddianamedir. Ben şunu iddia ediyorum ki, hareketimiz tamamen Anayasal bir harekettir. Anayasa’nın başlangıç ilkesinde belirtilen ulusun zulme karşı direnme hakkını kullandık. Bu sebeple Anayasal bir davranışta bulunduk. Yaptıklamızın haklı olduğuna inanıyorum. Halen de bu inancı taşıyorum. Türkiye’nin bağımsızlğından başka bir şey istemedim. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün. Ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armğan etmekten onur duyuyorum. Bu bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz. |
||
|
||
| Denizler nerede yanıldı? Nasıl devrimci gençlik olunacak? Gençlik bir devrimin örgütlenmesinde nasıl bulunacak? 60’lı yıllarda gençlerin kafasını en çok meşgul eden soru buydu herhalde. O dönemin ideolojik ortamını en çok etkileyen de bu sorundu. Gençler devrimci ve antiemperyalist mücadelenin örgütlenmesinde kendilerine yer arıyorlardı. Ancak bildikleri bir şey de bunun yalnızca kitaplar okuyarak öğrenilemeyeceği idi. Ciddi bir ideolojik çalışmanın yanında gençler halkla bağlar kurmaya, devrimci eylemler örgütlemeye giriştiler. Kısa zamanda çok büyük bir kitleselliğe ve halkın içinde önemli bir güce ulaştıkları da söylenebilir. Ancak bu çaba aynı zamada bir çok yanlışları da beraberinde getirdi ister istemez. En önemli sorun gençliğin ne yapması gerektiği üzerineydi? Denizler ısrarla gençiliğin tüm siyasal partilerden uzak durmaları gerektiğini vurguladılar ki, bu doğruydu. Gençliğin rolü ve doğası hakında gerçekten önemli bir fikirdi bu. Ancak zamanla bu fikir tek başına gençlerin öncü kuvvetler olarak algılanmasına kadar vardı. Hatta bunu da aşarak tüm devrimci eylemin yükünü gençlerin sırtlayabileceklerini düşündüler. Ülkenin siyasal mekanizmasından tümüyle kopup devrimci eylem örgütlemeye girişmek doğruydu, ancak halktan koparak devrimci eylem mümkün değildi. Silahlı eylem Türkiye koşullarında ister istemez bunu getirdi. Denizler çıkışlarında ve eylemlerinde Kuvayı Milliye’ye dayanıyorlardı. Ancak bunu Latin Amerika benzerlerine koşullayarak salt silahlı eyleme indirgemek büyük bir hataydı, aynı zamanda ülkenin gerçek tarihsel mirasından da kopulmasını getirdi. Gençlik, enerjisini halk kuvvetlerinin bağlarının güçlendirilmesine, örgütlendirilmesine ve bilinçlendirilmesine harcayabileceği bir zamanda ondan tamamen kopmak sonucunu doğuracak bir eylem türüne girişti. Denizlerin önemli yanlışı budur. Ancak sapla samanı birbirinden ayırmak gerekir. Denizlerin idam edilmesinin sebebi devrimci olmalarıydı. Yanlış eylemler yapmaları değil. Onlar maceraya giriştiler ve bunun bedelini ödediler demek ağır bir sapkınlık belirtisidir. Dönemin devrimci gençlik önderlerinin tümünün de büyük saldırılar ve ölümlerle karşılaşmalarının sebebi devrimcilikleridir. Yanlış eylemleri değil. Devrimci mücadelenin bedelinin ağır olduğunun en temel kanıtları yine Kuvayı Milliye geleneğinin binlerce şehitle kurtuluşa ulaşmış olmasıdır. Devrimcilik için “ölüm hoş geldi, safa geldi” diyebilecek kadar metin olmak şarttır. Denizlerin hataları, asıl yıkıcı sonuçlarını onlar idam edildikten sonra gösterdi. Devrimci hareket 70’li yıllar boyunca büyük bir ideolojik bunalıma düştü. Bir yandan kurtuluşa ve Kuvayı Milliye geleneğine yönelik bir umutsuzluk başgösterdi. 60’lı yıllar boyunca ciddi ideolojik ve tarihsel bir bilincin gelişmesine sebep olmuş sistem eleştirisi yerini, düzen solcularının da körüklediği bir “faşizm” edebiyatına bıraktı. Bu zeminde gerçekten faşist ve provokatör güçler ortalıkta cirit atabildi, gençlere saldırdı ve Amerikancı 12 Eylül faşizminin hazırlanmasında uygun bir zemin yaratılmış oldu. Diğer yandan bir halk ittifakı kurulamadığından hareket yine çoğunlukla gençlerin sırtındaydı. Halk ittifakı kurulamamasının sebebi dayanabilecek tarihsel bir gelenek olmayışıdır. 60’ların ve 68’in halk-gençlik-ordu ittifakı ve bu ittifakı yaratan Kuvayı Miliye geleneği yokedildi. Bugün bile devam eden halk karşıtı ve Kuvayı Milliye karşıtı “sol” gelenek işte bu ortamda şekillendi. |
||
|
||
| Mustafa Kemal’in Meclisi’nde Dev-Genç Kararları 1. Amerikan emperyalistleri, işbirlikçileri ve toprak ağaları halkımızın baş düşmanıdırlar. 2. Halkımızın ve gençliğin hiçbir siyasi partiye güveni yoktur. 3. Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’yi kumak için, - Yurdumuz bütün Amerikan askeri üslerinden ve tesislerinden, bütün Amerikan askerlerinden, barış gönüllülerinden ve bütün Amerikan sivil uzmanlarından temizlenmelidir. - Yeraltı ve yerüstü servetlerimizi sömüren bütün yabancı şirketlere ve yabancılarla işbirliği yapan zenginlerin mallarına el konmalıdır. - Milli çıkarlarımızı zedeleyen bütün ikili anlaşmalar feshedilmeli, NATO ve CENTO’dan çıkılmalıdır. - Toprak ağalığı ve tefecilik ortadan kaldırılmalı ve ağaların toprakları yoksul köylülere dağıtılmalıdır. - Bütün milli sınıf ve tabakaların, işçilerin, köylülerin, memurların ve öğretmenlerin teşkilatlanmalarını ve demokratik mücadelesini engelleyen bütün kısıtlamalar kaldırılmalıdır. - Bütün ilkokullar, ortaokullar, liseler, yüksekokullar ve üniversiteler, bütün eğitim ve öğretim sistemimiz yabancılara değil, Türkiye halkına hizmet eder duruma getirilmelidir. - İstiklali tam Türkiye için mücadele, gerçek demokrasinin kurulması için mücadele devrimci görevimizdir. Bu uğurda mücadeleye katılmak, her yurtseverin hem hakkı hem de görevidir. Milli Kurtuluşçu İlk Büyük Millet Meclisi’nde toplantı yapan Devrimci Gençler. |
||
|
||
| İçişleri Bakanı Haldun Menteşoğlu ile Deniz Gezmiş arasında geçen konuşma Menteşoğlu: Neden yola çıktın bu genç yaşta? Deniz: İnandığım dava uğrana mücadele veriyorum. Sizin yüzünüzden mücadele veriyorum. Menteşoğlu: Nereye gidiyordunuz? Deniz: Devrime Menteşoğlu: (Eliyle duvardaki haritada Sivas’ı işaret ederek) Devrim o tarafta mı? Deniz: Devrimin o tarafı, bu tarafı yoktur. Her taraftan gelir. Menteşoğlu: Parayı ne yaptın? Deniz: Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu paranın gereğini yapacaktır. Menteşoğlu: Halk Kurtuluş Ordusu nedir? Türkiye’de bir tek ordu vardır o da Cumhuriyet ordusudur Deniz: Hükümetinizin istifasından belli. Menteşoğlu: İşte bu pejmurde adam Türkiye Halk Kurtuuş Ordusu’nun kahraman kumandanıymış. İyi bakın kılığına kıyafetine suratına. Deniz: Kahramanım tabii. Menteşoğlu: Kimin kahraman olduğu belli olmadı mı? Deniz: Belli oldu. Kahraman olduğunuz için istifa ettiniz değil mi? |
||
|
||
| Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü düzenleyen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Türk halkına çağrısı Büyük Türk Milleti! Atatürk için toplanalım! Mustafa Kemal’in Milli Kurtuluş idealini yaşatmak için, Mustafa Kemal devrimine saldıran karanlık güçlere dur demek için, Milletçe yabancı uşaklığına düşmekten kurtulmak için, Tam bağımsız geçekt-en demokratik Türkiye için, Gazi Mustafa Kemal’in Milli Kurtuluşçu saflarında toplanalım.! Yaşasın Türkiye! Yaşasın yarının bağımsız Türkiyesi için mücadele! -------------------------------------------------------------------------------- Doğan Avcıoğlu Gerilla (Devrim, 23 Şubat 1971) NATO’nun kuzeyden gelecek her saldırıya karşı Türkiye’yi korumayacağı, ünlü Johnson mektubuyla anlaşılınca, Genelkurmay’da bir ulusal savunma stratejisi çizme ihtiyacı doğdu: Türk vatanı, üstün hasım karşısında kendi olanaklarıyla nasıl korunacaktı? Bu sorunun cevabı gerilla idi. Bütün mazlum milletlerin, süperdevlet saldırıları karşısında tek savunma yolu gerilla idi. Çok başka koşullarda yürütülen Kurtuluş Savaşımız dahi, bir gerilla hareketi olarak başlamış değil miydi? Gerilla savaşı için hazırlanma zorunluluğu Genelkurmay’da herkesce teslim edildi. Fakat bu yolda ciddi bir adım atılmadı. Gerilla savaşı, Johnson mektubuyla birlikte unutuldu gitti... Şimdi Türkiye’de başka tip bir gerilla savaşının belirtileri görülüyor. Bu, ülke içinde, siyasi iktidarlara egemen sınıflara ve emperyalistlere karşı bir savaş... Adına “şehir gerillası” deniyor ve devrimci gençliğin bu savaşı başlattığı öne sürülüyor. Oysa, devrimci gençlik kitlesi, üç-dört yıl öncesine kadar, yürürlükteki hukuk düzeni içinde, Devrim’in sandıktan çıkacağı inancındaydı. Enerjisini, ilerici saydığı siyasi partilerin saflarında harcıyordu. Bu tutumda belirli ilk değişiklik, 1968 yılında görüldü: Gençlik üniversitede reform istiyordu. Aradan üç yıl geçti, hiçbir şey yapılmadı. Gençlik, kurulu düzen taraftarlarının reform yapamayacağını gördü. Reform yerine, iktidarlar, devrimci gençliğin karşısına silahlı komandolar dikti. “Fruko”lar, kırmızı görmüş boğa gibi devrimci gençliğin üzerine sürüldü. Vahşet, son SBF ve Hacettepe olayları ile görülmemiş ölçülere ulaştı. Silahlanmak ve savaşmak, “nefis müdafaası”nın gereği oldu. Gençlerin ilerici saydığı siyasi partiler, giderek gençliğin aleyhine döndüler. Antiemperyalist eylemleri kınadılar. “Haytalar, serseriler” edebiyatı başladı. Silahlı çatışmalardan devrimci gençlik suçlu tutuldu. Politikacılar, oybirliği ile gençliği suçlamaya koyulurken, ülkede ekonomik ve toplumsal bunalım şiddetlendi. Toprak ve fabrika işgalleri hızlandı. Köylüler, barikatlar kurdular; işçiler sokaklara döküldüler. Yargıçlar yürüdüler, vali ve kaymakamlar dahi direnişe geçtiler. “Şellefyan düzeni” bütün pislikleriyle gözler önüne serildi. Bu iflas tablosuna rağmen, iktidarı ve muhalefetiyle birlikte siyasi parti yöneticileri, gaflet ve dalalet çizgisindedirler. Bunlar, içine düşülen çıkmaza bir çözüm getirmekten acizdirler. Ne Demirel’in düşmesi, ne de erken seçim hiçbir şeyi değitirecek değildir. Parlamento, partilere ve meb’uslara Hazine’den para sağlamak amacıyla Anayasa’yı değiştirmeye kalkışacak kadar akıl almaz bir vurdumduymazlık içindedir. Millet Meclisi’nde Abdülhamit övülmekte, Atatürk yerilmekte ve inşa olunacak Meclis Camii’nde Cuma namazı kılınıp kılanamayacağı tartışılmaktadır. Manzara-ı Umumiye, 1919 yılını hatırlatacak kadar karanlıktır. Devrimci gençlik, bu duruma haklı olarak isyan etmektedir. Artık hiçbir etki uyandırmayan bildiriler, toplantılar, gösteriler dönemi geçmiştir. Polis vahşeti, bunu en açık biçimde göstermektedir. Gençliğin kurulu düzeni protestosu -istense de istenmese de- en şiddetli biçimlere dönüşmektedir. İktidarın vahşet tedbirleri, kaçınılmaz biçimde devrimci şiddeti körükleyecektir. Şehir gerillası, bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Ve hatırlanmalıdır ki, egemen sınıfların yayılmasından pek korktukları gerilla, toplumun aynı isyanı paylaşan uyanık kesimlerinden destek gördüğü takdirde mümkündür. İktidarın vahşetine karşı dikilen toplumun uyanık kesimleri, devrimcilerin safında cesaretle yer aldığı ölçüde, gerilla, yenilmez bir güç haline gelir. Türkiye’de şimdi bu koşullar hızla oluşmaktadır. Ülkede devrimci bir iktidar iş başına gelene kadar bu koşullar değişmeyeceğine ve hatta ağırlaşacağına göre, gerilla eylemlerinin büyümesi ve genişlemesi beklenmelidir. Ancak devrimci bir iktidar, devrimcilerin bugün şiddete yönelen enerjisini, ülkenin inşasına çevirebilir. Faşizmin artan vahşetine de son vermek üzere, vargücümüzle devrimci bir iktidar için mücadele edelim. |
||
|
||
| Yılmaz Yeşildağ Yürekleri yüreğimde mühürlü "Bir zifir karanlıkta düştüm yola Vurdum yolumu dağlara Can görirem, cin görirem, korkmirem Kükremiş aslan görirem, korkmirem Bir yobaz insan görirem, korkirem Onun bana can alıcı fikirlerinden Can alıcı zikirlerinden, korkirem balam , korkirem." Kim bilir kaçıncı kez söylüyordu anam bu Erzurum deyişini… Kaçıncı kez gözyaşlarıyla sulamıştı "korkirem"i üstüne basa basa… Ben yirmi yaş çığlıklarıyla eşlik ederken kendisine, kaçıncı kez öpmüştü ıslak dudaklarıyla kaşlarımın arasını; Bu Deniz için, Bu Yusuf için, bu da Hüseyin için diye diye… O gece, 6 Mayıs gecesi, bana öyle zor gelmişti ki güneşin mor dağlara doğuşunu karşılamak… Bir gün önce hücre de de olsalar doğmuştu o güneş Deniz, Yusuf, Hüseyin için. Ama o sabah… O sabah doğmasa da olurdu… Ağladım mı, anımsamıyorum. Ancak, biliyordum yıllar sonra onların yoldaşlarınca kavgamızda yaşatılacağını… Tam yirmi altı yıl önce tanımıştım Deniz'i. Lise son sınıftaydım… askeri lise… kanımızın kızıl şafaklara akacağı günlerin coşkusuyla koşmuştuk İTÜ'deki seminere… Koca anfi ağzına kadar hınca hınç doluydu. Biz üzerimize geçirdiğimiz iğreti sivil giysilerle bir köşeye sıkışmıştık… Şu an kim olduğunu anımsamadığım konuşmacı THKO'nun hakıl eylemlerinin hangi temeller üzerine oturduğunu anlatıyordu. Koca anfide 'çıt' yoktu. Neden sonra bir kıpırdanma başladı… Başta konuşmacı olmak üzere herkes bakışlarını kapıdan yana çevirmişti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken damarlarımda yangınlar başlatan haykırışı duydum. -Deniz geldi!.. Deniz geldi!.. Kapının önünde bir kaynaşmadır başladı. Kısacık boyuma aldırmadan ben de onu görmek için zıplayabildiğim kadar zıplamaya çalışıyordum. Evet, tarihi yazan önderlerden birisini yakından görme fırsatını iyi değerlendirmeliydim. Deniz'I mutlaka görmeliydim, bu fırsat bir daha eli geçmezdi. Hatta, bir yolunu bulup konuşmalıydım onunla… Ne ki, konuşmak şöyle dursun yanına bile yaklaşamadım. O, esmer gülüşünü yakama takarak uzaktan bir göründü… o kadar… Kim derdi ki, aradanyıllar geçecek ve o esmer gülüşlü çocuğun emaneti onurum olacak… Yine bir 6 Mayıs gecesi… Emanetlerini yarınlara onurla taşıyacağımdan kuşku duymaması için feri sönmüş gözlerini öptüm anamın… Yürümeyi neredeyse unutan anam, sanki o yılları yeniden yaşıyormuşcasına heyecanlı, elleri titreyerek tahta çeyiz sandığını açtı. Ortalığa yayılan naftalin kokusuna aldırmadan özenle çıkardı içindekileri… sendığın en altından işlemeli bir bohça aldı. Bir kutsal kitabı öpercesine öptü önce, ardından özenle kıvırdığı köşelerini yine özenle araladı… Sararmış gazete küpürlerinin arasına sıkıştırdığı üç kuru karanfil çıkardı masanın üzerine… Bana: - Bunları hatırladın mı? dedi. Nereden anımsayabilirdim ki o karanfilleri?.. Sustum… Ama anam susmadı: - Bunları o sabah sen getirmiştin bana… "Anam" demiştin, "bak, işte, o üç oğlun burada, yanında, ellerni öpmeye geldiler." Onlar ellerimi hiç öpemediler ama, ben hep öptüm bu karanfilleri… Buna Deniz dedim; Buna Yusuf, buna da Hüseyin… Sesinin titremesi ellerinin titremesine karışmıştı yorgun bir dağı andıran anamın… kara, kuru elleri, patlak yeşil damarlarının seğrimesine aldırmadan devindi yeni baştan. Gazete küpürlerini teker teker kat yerlerinden açtı. Masanın üzerinde hüzünlü bir tarih göz kırpıyordu yanıbaşımdaki kızımın körpecik yüreğine… Gözleri sulanan anamı köşediki divana oturttum. Gazete küpürlürini gözden geçirmek için masaya geldiğim zana kızımın: - Bu gazeteler benden yaşlı, dediğini duydum… Yıllar gazete küpürlerini sarartmıştı belki… Yaraları kabuk bağlamıştı kimilerinin… Kimileri o yaralara tuz basıp yenilerini eklemişti yanıbaşına… Kimileri de!.. Şimdi sayılamayacak denli çoğaldı yaralarım… Her mayıs kanlı şimdi… Sırtına vurduğu torbasından sızıyor döktüğü kanlar lacivert rüzgârın ve lokmalarına bulaşıyor, salyalarına bulaşıyor, kahkahaları boğuyor Tiran'ı… Bilincinize, yüreğinize, özünüze işlediğiniz ışıkla, yeni bir zaman yaratmak, yeni bir yaşam, yeni bir sevda için çıkmıştınız yola… Kimi zaman dayanılmaz; çarpıcı yaşam gerçeklerini içinize vururken; bu kutsal ateşin gereği en güzel, en soylu duyguları kökeninden kucaklayan yaşama sığmayan bir kuramdı peşinden koştuğunuz… Bir nedeni vardır elbit her yürek depreminin… Dolsun öyleyse belleklere güneş kokulu sevda, diyerek yüreklerinizi yüreğime mühürledim… İşte, bu yüzden Deniz'in Emniyet sarayında kendisini merakla seyreden polislere söylediği şu sözlerini tırnaklarımla kazıdım bulutlara: - BAKIN, GÖRÜN BENİ, DAHA EVVEL HİÇ GÖRMEMİŞ MİYDİNİZ? BENİM SİZ POLİSLERDEN DAHA ALACAKLARIM VAR." İşte bu yüzden: "Haram olsun gerille yüreğimi alıp elime mavzerlerime sürüp yağlı kurşunları ölüp dirilip binlerce kez öpmezsem alnını ölümün haram olsun on sekiz yaş gençliğime" dizeleriyle haykırdım şiirlerimde… İşte bu yüzden, her 6 Mayıs sabahı bir kez daha bileyliyorum öfkeli yüreğimi… |
||
|
||
| 33 Yıldır Unutulmayanlar: Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 33 yıl önce "emeğin ve halkların özgürlüğü" için başladıkları yürüyüşü tamamlayamadan idam edildi. Çocukluk arkadaşı Aydın Çubukçu, Gezmiş'i "Deniz, zekasıyla, dövüşkenliğiyle ve önderlik yetenekleriyle bizim o zaman da elebaşımızdı. Yaşına göre çok bilgili ve okumaya meraklı bir çocuktu. Jules Verne'yi, Pardayanlar'ı ondan öğrendim. Kitapçı vitrinlerinin önünde saatler geçirirdik. Deniz, ele avuca sığmaz, öğretmenlerin 'haşarı' dedikleri türden bir çocuktu. Ama aynı zamanda okulda da çok başarılı bir öğrenciydi" diye anlatırken, Nurhak çatışmasından sağ çıkan veÊ onun "Akın var akın Güneşe akın" deyişini unutamadığını kaydeden Mustafa Yalçıner ise olağanüstü fedakarlıklarına dikkat çekti. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın idam edilişlerinin üzerinden 33 yıl geçti. Sivas'ın şarkışla İlçesi'ne bağlı Gemerek'te Yusuf Aslan ile birlikte yakalandıktan sonra "Darağacına Üç Fidan" olarak götürüldüler. 68 Gençlik Kuşağı'nın simgeleşen liderleri ve anti-emperyalist eylemlerin öncüleriydiler. 12 Haziran 1968'de İstanbul Üniversitesi'nin işgal edilmesine önderlik eden ve 6. Filo'yu Dolmabahçe'de protesto eylemlerinde yer alan Devrimci Gençlik hareketinin önde gelen liderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece idam edildi. Uzun soluklu mücadelenin basamaklarını tırmanan liderlerin çocukluğunu, eylemlerini, kişiliğini ve idam edilişini o döneme tanıklık eden arkadaşları anlattı. 'Gitmeyi hayal ettiği köprü' Deniz Gezimiş'i zekasıyla, dövüşkenliğiyle ve önderlik yetenekleriyle niteleyen Evrensel Kültür Sanat dergisi Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu, çocukluk arkadaşıyla anılarını şöyle anlattı: "Deniz'le ilk ve orta okulu aynı okulda okuduk. Lisenin ilk sınıfındayken babasının tayininin çıkması ile ayrıldık ama 1968'de bu kez iki devrimci arkadaş olarak buluştuk. Deniz, ilkokulda da bizim önderimizdi. 'Yedi Bela Çetesi' adını verdiğimiz bir grubumuz vardı. Deniz, zekasıyla, dövüşkenliğiyle ve önderlik yetenekleriyle bizim o zaman da 'elebaşı'mızdı. Yaşına göre çok bilgili ve okumaya meraklı bir çocuktu. Jules Verne'yi, Pardayanlar'ı ondan öğrendim. Kitapçı vitrinlerinin önünde saatler geçirirdik. Sonunda en ucuzundan bir-iki kitap alıp değişerek okurduk. Cep kitapları okumayı, Milli Eğitim Bakanlığı'nın 'beyaz kitaplarını' erken yaşta onun ilgisi ve merakı sayesinde tanıdık. Deniz, ele avuca sığmaz, öğretmenlerin 'haşarı' dedikleri türden bir çocuktu. Ama aynı zamanda okulda da çok başarılı bir öğrenciydi. Kızılırmak kıyısına, bisikletle şehir dışındaki çimento fabrikası banliyösüne gitmeyi severdik. Yol üzerinde Sivas-Kayseri karayolunda, Kızılırmak üzerinde 'Kesik Köprü' denilen taş köprüyü aşıp Kayseri'ye gitmeyi hayal ederdik. Yıllar sonra Deniz, Yusuf'la birlikte o köprüden motosikletle geçerek Kayseri yolundan Gemerek'e gitti ve orada yakalandı." 'Onlar başardılar ve öyle anılacaklar' Denizlerin idamında cezaevinde olduğunu belirten Çubukçu, "Cezaevi yönetimi bizim ne yapacağımızı büyük bir merakla bekliyordu. Deniz'lerin kişiliklerine uygun bir uğurlama yapma düşüncesiyle neşe içinde top oynadık. Gözyaşımızı içimize akıttık, bizi ezilmiş ve üzgün görmek isteyenlere bu zevki tattırmadık. Yıllar geçtikçe ve ben yaşlandıkça 20-25 yaşındaki o çocukların nasıl olup da bütün bir toplumsal muhalefetin simgesi haline gelmiş olduklarını düşünüyorum. Buna cevap verebilmek için dünyanın ve Türkiye'nin o dönemdeki koşullarını, Sinan'ın, Mahir'in, İbrahim Kaypakkaya'nın, her birinin kişisel özelliklerini birlikte düşünmek gerekiyor. Büyük bir fırtınanın içinde yaşadık, ama o fırtınaya kapılıp sürüklenenlerden değil, o fırtınayı yaratanlardan biri olmaya azmetmiş ve bunu başarmış çocuklar olmak istiyorduk. Onlar başardılar ve hep öyle anılacaklar" diye konuştu. Yalçıner: Deniz işi severdi Deniz Gezmiş'i, tüm kitlesel hareketlerin başında olan, coşkusuyla, bilgisiyle, hareketin selametini,güvenliğini gözeten tutumuyla anlatan arkadaşı ve EMEP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yalçıner, "Elde ettiği başarılar üzerinden etrafına toplanan insanların ve örgütlerin büyümesi, genişlemesi ve sağlamlaşması daha sağlam örgütlerle, daha büyük kalabalıklarla işler yapmak Deniz'in en önemli özelliğiydi. 'Ya işte yapalım da, ne gelirse gelsin başımıza, kendimizi vurduralım, dövdürelim kırdıralım' gibi bir yolu izlemezdi. Deniz'in bir başka özeliği ise çok yönlü olmasıydı" dedi. Ömer Hayyam'ın şiirleri Deniz Gezmiş'in müzik ve edebiyatla yakından ilgili olduğunu belirten Yalçıner, özellikle Ömer Hayyam'ın şiirlerini ezbere okuduğunu belirterek, "Deniz, Ahmed Arif'i, Nazım'ı iyi bilirdi. Çok beğendiği bir diğer kişi ise Rodrigo'ydu. Gitar konçertosunu getirtir dinlerdik" diye konuştu. Bir eylemde, kalabalık bir gruba karşı Deniz'in bir duvarın üstüne çıkıp çok kısa bir konuşma yaptığını ve sonunda "Akın var akın Güneşe akın. Güneşi zapt edeceğiz yürüyün" diye bağırdığını anlatan Yalçıner, "Bunu hiç unutmuyorum. Çeşitli unsurları eyleme geçirmeye, fikirleri, kültürel motifler olarak kullanmaya hem yetenekliydi hem de böyle bir birikimi vardı. Çoğumuzda olmayan bir şeydi bu. Bütün bu söylediğim şeyler Deniz'i bir kitle önderi yapmaya yeten türden şeylerdi" dedi. 'Fikir olarak besleyen Hüseyin'di' Hüseyin İnan'ı "dönemin beyni" olarak niteleyen ve "Deniz'le birbirlerini çok iyi tamamlayan iki kişiydiler" diyen Yalçıner, Hüseyin'in bu özelliğinin ortaya çıkışını şöyle anlattı: "THKO'nun o gün kurulan örgütü olarak beyni denebilecek olan arkadaşımız Hüseyin İnan'dır. Aslında Deniz'den daha çok hareketli önder konumdadır. Çekirdek lider durumundadır. Ama o değişik özeliklere sahip arkadaşımızdı. Katiyen geniş kalabalıklar onun ne olduğunu kim olduğunu bilmezler. O da daha örgütçü bir kişiliktir. Her şeyin arkasında durur kendini belli etmez. Hüseyin kendini mahkemede belli etti. Mahkemede savunmanın asıl kısmını Hüseyin yaptı. Ona gelinceye kadar Deniz'le bir başka kişi daha yapmıştı, bunlar yazılı okuyorlardı. Hüseyin orada hakimleri gerçekten ağzı açık baktıracak biçimde konuştu. O günkü fikirlerimizi özetledi. Ne için böyle bir harekete kalkıştığımızı anlattı. Bizi fikir olarak besleyen Hüseyin'di. Hüseyin'in orada kim olduğunu anladılar. Hüseyin böyle bir konuşmayı mahkeme karşısında yapmasaydı 3 kişi değil iki kişi asılabilirdi. Çok belli etti kendisini Hüseyin. 'Tamam' dediler, bu işleri bu yaptı. Çok netti kafası, yani sakınmadan çok açıktı.Belki içimizden en net olanımızdı." 'Yusuf emekçiydi' Yalçıner, 68 Kuşağı'nın içinde en çok emek harcayanların başında Yusuf Aslan'ın geldiğine işaret ederek, şunları dile getirdi: "İki benzer özeliklere sahip iki arkadaşımızdan söz edeyim. Birisi Yusuf Aslan diğeri Alparslan Özdoğan. Bunlar her devrimlerde, her devrimci hareketlerde olan, 'devrimin hamalı' diye nitelendirebileceğimiz insanlar. Çok iş yaparlar, hiç kimsenin yapmak istemeyeceği türden ufak tefek ama önemli işleri sürekli onlar yaparlardı. Hem teknik işleri yapan bir kişidir, hem pratik zeka bakımından oldukça gelişkindir. Diğer bir özellikleri olağanüstü fedakarlıklarıdır. Yani her şeyin kötüsünü kendisine almak, her şeyin iyisini kendi arkadaşlarına sunmak türünden." 'Güle oynaya gittiler' Deniz'lerin idamları onaylandıktan sonra Mamak Cezaevi'nde birlikte kaldıklarını belirten Yalçıner, şöyle devam etti: "Onlarla ayrı ayrı hücrelerde kaldık. Duvarları vurarak haberleşiyorduk. Son görüşmemiz de idamlarından 3 gün önceydi. Deniz zaten yakalanmadan önce kendisini hazırlamıştı. İlk buluştuğumuz andan itibaren böyle bir başkaldırının idamla yanıtlanacağının farkındaydılar. İdamla dalga geçtiler. Öyküler, tiyatrolar yapıyorlardı, günlük şakalaşma konusu haline getirmişlerdi idamı. Deniz en son 'Hadi eyvallah arkadaşlar' diye bize veda etti. Güle oynaya gittiler idama. Zincir şakırtıları, pranga sesleri ve kapıların açılıp kapanışlarından idam edildiklerini anladık. Onlar gerçekten devrim mücadelesi, halk mücadelesi nasıl olur onu kanıtladılar. Deniz'ler kazandı." Sarısözen: Halk bağrına bastı Denizlerin o günkü şartlarda Türkiye'de yurtsever bir hareketin temsilcileri olarak ortaya çıktıklarını belirten Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) İstanbul Sekreteri Veysi Sarısözen şöyle konuştu: "Deniz Gezmiş o dönemin yetiştirdiği büyük bir gençlik önderi, devrimci inisiyatör, eylem adamı, Kürt halkının dostu, emperyalizmin düşmanı bir sosyalisttir. Deniz Gezmiş ve arkadaşları kısa politik yaşamlarında Türkiye'nin politik yaşamına devrimci idealler için namuslu, özverili, korkusuz mücadele geleneğini kattılar. Özellikle Deniz Gezmiş en karanlık günlerde devrimci iyimserliğini yitirmeyen adamdı. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan boş yere ölmediler. Onları idam edenler bugün bile bu 3 devrimcinin anısını kirletebilecek hiçbir iddiaya sahip değiller. Bunların hiçbiri, Türkiye'nin hiçbir yerinde, 'Biz Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını astık' diyerek halk içine çıkamadı. Halk vicdanı Denizleri bağrına basmıştır. Örgütler, programlar, sloganlar eskiyebilir. Hatta ortadan kalkabilir. Ama gerçek miras, idam edilenlerin bugün de halk belleğinde yaşama gücü bulması değil midir? 1960'larda Deniz adı sık rastlanan bir ad değildi. Bugün her yerde bir Deniz var. İşte bu olgu Deniz'lerin mirasının bugün de canlı kaldığını kanıtlamaya yeter. |
||
|
||
| Deniz olunmalı... Türkiye gençliği ABD’nin kanlı planlarına alet olmamak için 6. Filo’yu denize döken 68 gençliğinin kararlı ve militan tutumununu gösterecektir. Bugün Denizleri anmak, NATO zirvesine katılanları hakettikleri ‘misafirperverlik’le karşılamaktan geçiyor. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın mücadelesi bugün antiemperyalist gençlik hareketine ışık tutuyor. 68 gençlik önderleri Deniz gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan’ın idam edilişinin 32. yılı. Denizler emperyalizme karşı bağımsız bir Türkiye için savaştılar. İdama mahkum edildikleri davanın savunmasında şöyle diyorlardı: “Bizler dışarda hayatımızı ortaya koyarak, hiçbir menfaat beklemeden, gözümüzü kırpmadan nasıl mücadele ettiysek, bu savunmada da görevimizi yapacak ve bilmek istemeyenlere Amerikan emperyalizminin varlığını belgelerle ispatlayacağız. Buna rağmen belli zümre ve kişiler, bildiklerini yine yapmaya devam edecek. Bunu da çok iyi biliyor ve haykırıyoruz. Bizler ölsek de, kalsak da bu kavga devam edecektir. İki kere ikinin dört olduğuna nasıl inanıyorsak, Amerikan emperyalizmi ve uşaklarının alt edileceğine de öyle inanıyoruz.” Halk sevgisi ve kararlılık 68 gençliğinin 6. Filo askerlerini Dolmabahçe’den denize dökmeleri Türkiye’de Gençlik hareketinin dönüm noktalarından birisidir. 68 genç aydın kuşağının taleplerinin kısa süre içerisinde üniversitelerini aşarak Türkiye’de yaşanan gelişmelere sıçraması, dünyada yaşanan olayları yakından takip etmesi ve diğer gençlik kesimleriyle birleşme eğilimi, hareketi kitleselleşmesine ve politikleşmesine ivme kazandırmış, günümüze kadar gelmesinde önemli yer tutmuştur. Türkiye gençliğinin antiemperyalist bilinçle donanmasını hızlandırmış ve geleceğe taşımıştır. Üniversitelerinde, ülkelerinde ve dünyada yaşanan olaylara seyirci kalmayan gençler, anlama ve değiştirme kararlılığıyla sorunların üstüne gitmişlerdir. Bunun içinde üniversitelerine gelen Vietnam kasabı Commer’ı üniversiteye girdiğine, 6. Filo askerlerini karaya bastıklarına pişman etmişlerdir. 68 gençliğinin kararlı ve militan mücadeleleri bir çok kez bastırılmaya çalışılmış ve önü alınamayınca gençlerin yaşamları ellerinden alınmıştır. Vedat Demircioğlu’yla başlayan mücadelenin önderlerinin infazı 6 Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamıyla son bulmuştur. Döneme damgasına vuran ve bugün bile binlerce gencin ismini taşıdığı Denizler, halk sevgilerini ve kararlılıklarını darağacında attıkları sloganlarla bir kez daha dosta düşmana göstermişlerdir. Dün 6. Filo Bugün NATO 68 gençliği Türkiye gençliğine antiemperyalist tutumu miras bırakmıştır. Antiemperyalist mücadeleyi doğuran koşullar bugün de güncelliğini koruyor. Amerika Ortadoğu’’da egemenlikğini sağlayabilmek için kanlı planlar yaparken Türkiye’yi de bir sıçrama tahtası olarak kullanmayı planlıyor. 28-29 Haziran’da İstanbul’da yapılacak NATO zirvesinde Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde alacağı rol belirlenecek. Bu rol gençliğin geleceğine biçilecek. Türkiye gençliği ABD’nin kanlı planlarına alet olmamak için 6. Filo’yu denize döken 68 gençliğinin kararlı ve militan tutumununu gösterecektir. Bugün Denizleri anmak, NATO zirvesine katılanları hakettikleri ‘misafirperverlik’le karşılamaktan geçiyor. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın mücadelesi bugün antiemperyalist gençlik hareketine ışık tutuyor. |
||
|
||
| Darağacında Üç Halk Kurtuluş Savaşçısı 1 Mayıs 2005, Sayı: 156 Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, devrimci bir örgütün (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun) önder kadrolarıydılar. Tutsak düşüp boyunlarına idam ilmiği geçirildiğinde, yoldaşları ve siper yoldaşları, onların idam edilmesini engellemek için eylemler gerçekleştirdiler, Mahirler, Kızıldere'ye bunun için gittiler. Egemen sınıfların düzeniyle, emperyalizmle her türlü uzlaşmaya karşıydılar. Hiçbir şey onların bu tercihini değiştirmedi. 6 Mayıs 1972'de idam sehpasında son sözlerinde inançlarını ve kararlılıklarını ifade ederek şehit düştüler. THKO'nun ve Hüseyin İnanlar'ın gelişimi, THKP-C'nin ve Mahirler'in gelişimiyle çeşitli paralellikler taşır. 1960'ların ikinci yarısında yoğunlaşan ideolojik mücadelenin içinde onlar da vardır. TİP reformizmine karşı MDD (Milli Demokratik Devrim) saflarında yeraldı Hüseyin İnanlar da. Yine Mahirler gibi, bağımsızlığın, devrimin silahlı mücadeleyi temel alan bir stratejiyle mümkün olacağı sonucuna vardılar. Ancak bu noktadan sonra geliştirdikleri strateji ve örgütlenme anlayışı, farklı olmuştur. Partisiz, cephesiz bir orduyla silahlı savaşı başlatmalarının da gösterdiği gibi, THKO'nun silahlı mücadele anlayışı, fokoculuğa yakın bir anlayıştır. Ancak bu özelliği, İnanlar'ın, Gezmişler'in Türkiye devrim tarihi açısından revizyonizmden, pasifizmden kopuşun militan savaşçıları olduğunu ve THKO'nun yerinin de silahlı devrim cephesi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. *** Hüseyin İnan, THKO'nun örgütleyicisi, teorisyeni ve önderidir. Bütün eylemlerin bizzat içinde yeralan bir önderdir. 1949, Kayseri Sarız İlçesi'ne bağlı Bozhüyük Köyü doğumludur. 1966'da ODTÜ'ye girdi. DEV-GENÇ içinde yeraldı. TİP'in çalışmalarına katıldı. MDD içindeki ayrışmalarda silahlı mücadeleden yana tavır aldı. Filistin'e El Fetih Kampları'na gidip eğitim gördüler. Deniz Gezmiş, 17 Şubat 1947'de Ankara'nın Ayaş İlçesi'nde doğdu. 1966'da İstanbul Üni. Hukuk Fakültesi'ne girdi. Öğrenci gençlik hareketi içinde yeraldı. Bu eylemlerin önderlerinden biriydi. Defalarca gözaltına alındı, tutuklandı. MDD'yi benimsemişti o da. Yusuf Aslan ODTÜ öğrencisiydi. O da Filistin'e giden grup içinde yeraldı. Şubat 1970'de Filistin'den dönüşünde tutsak düştü. THKO, Hüseyin İnan'ın Ankara'da oluşturduğu gruplar, İstanbul'da benzer düşünceleri taşıyan Denizler'in grubunun biraraya gelmesiyle kuruldu. THKO'nun Ankara'da geliştirdiği banka soygunu, Amerikan askerlerinin kaçırılması gibi ilk şehir gerillası eylemlerinde Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan yeraldılar. Devrimci gelişimlerinin de gösterdiği gibi, onlar, savaşçıydılar. "Devrim için savaşmayana sosyalist denmez" anlayışının öncüleriydiler. Devrim için silahlı savaş, onların düşüncelerinin ve pratiklerinin özüdür. Türkiye halklarına mirasları da budur. Emperyalizme ve oligarşiye karşı silahlı savaşı sürdürenler, Denizler'in mirasının da sürdürücüleridirler. Türkiye solunda bunun dışında da Denizler'in mirasçısı olduğunu iddia edenler olmuştur; ancak mirasçıların hepsi "reddi miras" yapanlardan oluşmaktadır. Kimi "onlar kimseyi öldürmemişti" diyerek, kimi legal particilik batağında, silahlı mücadele anlayışından "arındırılmış", dolayısıyla çarpıtılmış bir Deniz'den sözetmektedirler. Gittikleri yolun Hüseyin İnan'ın formüle ettiği Türkiye devriminin yoluyla, yaptıkları devrimciliğin Denizler'in devrimcilik anlayışıyla ilgisi yoktur. Denizler, onların boş sözlerinde değil, halkın kavgasında, devrim için savaşında yaşıyor ve hep yaşamaya devam edecekler." |
||
|
||
| ne yazıldıgı ve ne anlama geldıgı hakkında hıc bır fıkrım yok ama sanırım Deniz GEZMİŞ'ten bahsediyor..boyle bır yazı gormekten cok keyıf aldım Denîz û hevalên wî hatin bibîranîn Îro 33. salvegera dardekirina rêberên têkoşîna demokrasiya Tirkiye Denîz Gezmîş, Yusuf Aslan û Huseyîn Înan e. Gezmîş, Aslan û Înan ku di 6ê Gulana 1972an de hatin îdamkirin, îro li gelek bajarên Tirkiye û Kurdistanê bi çalakiyên girseyî hatin bibîranîn. Bi munasebeta 33. salvegera darvekirina Denîz Gezmîş, Huseyn Înan û Yusuf Aslan îro li gelek deran çalakiyên bîranînê hatin lidarxistin. Li Enqere, çalakiya bîranînê li Gorîstana Karşiyaka pêk hat û tevî EMEP, DEHAP, SDP, ODP, BAGEH, Koma Aştiyê û parêzerên Denîz û hevalên wî Halît Çelenk û Şebîbê Çelenk, zêdetirî hezar kes beşdar bûn. Girseya qelabalix, bi pankart, dowîz û dirûşmeyan ber bi gora Gezmîş û hevalên wî ve meşek lidarxist û piştî axavtinan, kulîlk danîn ser gorên wan. Di bîranînê de kêliyên hestyar jî rû dan û paşê girseyî çû serdana gora Mahîr Çayan jî. Li Qoserê jî, Şaxê Ciwanan yê DEHAPê bi heman armancê çalakiya bîranînê lidarxist. Komê li ber avahiya DEHAPê ya navçeyê kom bû û bi wêneyên Ocalan, Denîz Gezmîş, Mazlum Dogan û Che Guevara û bi sirûdan, heta meydana Komarê meşiya. Di daxuyaniyê de hat diyarkirin ku bi Paradîgmaya Civaka Ekolojîk û demokratîk wê li mîrasên Denîzan afirandiye, xwedî derbikevin. Di çalakiyê de pankarta "Wê Denîz, Mazlum, Kemal û Mahîran di têkoşîna me de bijîn" hate hilgirtin. Ciwanan gelek caran dirûşmeyên "Ji bo Denîz, Mahîr û Ulaş emê heta rizgariyê têbikoşin", "Bê Serok Jiyan nabe", "Bijî Biratiya Gelan" qîriyan. Li Edene jî xwendekarên Zanîngeha Çukurovayê weke temsîlî sêdarek çêkirin, şitlê daran danîn, Denîz û hevalên wî bibîranîn. Her wiha bi heman armancê li Stenbol, Amed, Dersîm û Mersînê jî çalakiyên bîranînê hatin lidarxistin. JI PAJK`Ê DAXUYANIYA 6'Ê GULANÊ Ji aliyê din ve Partiya Azadiya Jinê ya Kurdistanê PAJK jî, destnîşankir ku kevneşopiya Gezmîş, Înan û Aslan, ji bo hemû şoreşgeran çavkaniya hêz û îlhamê ye. PAJKê di daxuyaniya xwe ya bi munasebeta rojê dabû wiha got, "Gelê me û jin careke din van mêrxas û egîdan bibîr tînin. Em sozên wan weke sozên xwe, xiyalên wan weke wasîyetê û doza wan jî weke doza xwe dibînin. Em dibêjin rehet razên, hesreta we deynekî di stûyê me de ye." Fri, 6 May 2005 |
||
|
||
| “Merhaba, Bereketlidir Anadolu toprakları. Ölüme meydan okuyan, cüretli, kararlı, inançlı nice devrimci-yurtsever yetiştirmiştir vatanımız. Onur ve şerefle ölen ama yenilmeyen, başeğmeyen halkımızın yiğit evlatları direnme azminin, bağımsızlık için ve özgürlük uğruna kavga vermenin de adı olmuşlardır. Mayıs ayı işçilerin, emekçilerin, tüm dünya halklarının birlik mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs’ın yanı sıra ülkemizde darağacında yaratılan destanla da önem taşır. 6 Mayıs 1972 işte böylesi bir destana sahne olmuştur. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) önderleri Deniz GEZMİŞ, Yusuf ASLAN ve Hüseyin İNAN’ yarattığı bu destan; davaya bağlılık, halka olan inanç ve feda kuşağının insanı olma gibi özelliklerle hala canlılığını yitirmeden korumaktadır. … “Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği. Yaşasın işçiler, köylüler; kahrolsun emperyalizm” dedi Deniz idam sehpasına götürülürken… “Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar, şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm” dedi Yusuf… “Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm” dedi Hüseyin… Ve tekmelediler tabureyi… Anadolu ihtilalinin öncüleriydi onlar. Topraklarımız emperyalist katillerin üssü olmasın, Türkiye emperyalizmin çiftliği olmasın istediler. Halkın sırtında saltanat sürenlere karşı, ülkemiz ve zenginliklerimiz halkımızındır diyorlardı. Vatanı, ulusu, özgürlüğü ve namusu temsil ediyordu onlar. Devrimci saflık, temizlik ve doğruluk onlarla yüceldi. Devrimciler ilk kez idam sehpasında düşmana meydan okuyor ve halklara umut taşıyorlardı. Kısacık yaşamlarına sığdırdıkları onurlu mücadele ve sehpada gösterilen tavır Bedreddinleri, Pir Sultanları, Seyit Rızaları haykırıyordu. Onlar en büyük vatanseverlerdi. Memlekette soyguncu ve sömürücüler hariç, çoluk çocuk herkes sevdi onları… Deniz GEZMİŞ, Yusuf ASLAN ve Hüseyin İNAN’ın idam edilmesinin üzerinden 33 yıl geçti… Burjuvazi halkın belleğini silmek istese de, inkarcı sol Denizlerin mücadelesinin içeriğini boşaltmak istese de, 6 Mayıs’ın ağıt değil savaş günü olma gerçekliği devam ediyor. Bu kavga düzen-devrim kavgasıdır… Bu savaş silahlı devrim cephesiyle Susurluk cephesinin savaşıdır. Son 30-35 yılın bir yerinde Mahirler, Denizler, İbolar, Mazlumlar, Sabolar, Sinanlar… yani halkımız varsa; diğer yanında Demireller, Nihat Erimler, Baki Tuğlar, Ecevitler, Türkeşler, Koçlar, Sabancılar… kısaca Denizleri idam eden Susurluk’taki devlet vardır. İşte Denizler, zalimler cephesine karşı halkımızın onurunu darağaçlarında bayraklaştıranlardır. Mahirlerin, Denizlerin verdiği mesaj; birleşin, savaşın ve kazanın mesajıdır… Denizler ve onların mücadelesi, üzerinde miras kavgası yapılacak bir mal değildir… Onların düşüncelerini savunduğumuz ve hayata geçirdiğimizde gerçekten onların mirasçılarıyızdır. Denizleri savunmak, Mahirleri savunmaktır. Onların mirasçısı olmak demek, savaşmak, tercihini devrimden yana yapmak demektir. Bu mirası savunmak görevimizdir. Hepimiz birer Deniz, Mahir olmalıyız. Ve andolsun ki onların yürüttüğü bağımsızlık demokrasi ve sosyalizm mücadelesini sürdürecek, Denizlerin, Mahirlerin yol göstericiliğinde zafere, gelecek güzel günlere ulaşacağız… Devrim Şehitleri Ölümsüzdür! Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye! Kahrolsun Emperyalizm!” Alkışlarla biten konuşmanın ardından kavga şiirleri okundu ve müzik topluluğu ile birlikte “Şarkışla” ile başlayan ve “Bize Ölüm Yok” ile biten türkü ve marşlar hep birlikte coşkuyla söylendi. Ayrıca anmadan sonra Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği’nin çalışanları, üyeleri ve ziyaretçileriyle derneğin faaliyetlerinin, sorunlarının ve çözüm önerilerinin tartışıldığı olağan üye toplantısı yapıldı. |
||