SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Siyasi Portreler

Konu: Castro'nun konuşması

Sayfa: [ 1 ]

21.04.2005 21:24:25
(metin bana mail olarak geldi ve biraz dağınık. Uzun olduğu için toparlayamadım)

KÜBA CUMHURYET
.
DEVLET BASKANI DR. FDEL CASTRO RUZ’UN KÜBA DEVRMNN
ZAFERNN 45. YILDÖNÜMÜNDE KARL MARX TYATROSU’NDA

GERÇEKLESTRDG
.
3 OCAK 2004 TARHL
.
KONUSMA

Sevgili Kübalı dostlar;

Degerli misafirler:

O heyecan verici güne tanıklık etme ayrıcalıgına sahip olan bizlerden pek çogu
hâlâ sag, pek
çogumuz ise öldü. Bu aksam burada bulunanların büyük çogunlugu 1 Ocak 1959’da 10
yasından
küçüktü veya dogmamıstı ya da dogmasına daha uzun yıllar vardı.

Amacımız hiçbir zaman kisisel ya da kolektif bir san, seref ya da söhret olmadı.
Fakat bugün kendini
Kübalı devrimciler alarak adlandırma hakkına sahip olan bizler tarihte essiz bir
sayfa haline dönüsen
o olayları yazmak konusunda kendimizi mecbur hissettik. Ülkemizdeki toplumsal ve
siyasi durumdan
rahatsız olan bizler basitçe onu degistimeye karar vermistik. Bu Küba’da yeni
bir durum degildi;
neredeyse bir yüzyıl boyunca defalarca ortaya çıkan birseydi.

Halkların haklarına inandık ve bu haklar arasında bagımsızlık hakkı ve tiranlıga
karsı ayaklanma
hakkı da bulunmaktaydı. Avrupalı güçler tarafından ateş
ve kılıçla, yerli halkların kitlesel kıyımıyla ve
milyonlarca Afrikalının kölelestirilmesiyle fethedilen bu yarım kürede, içinde
Amerika Birlesik
Devletleri’nin de yer aldıgı bagımsız bir uluslar toplulugunun ortaya çıkması bu
hakların
kullanılmasıyla mümkün olmustur.

26 Temmuz 1953’te Küba Devrimi yasadısı, çürümüş
ve kanlı rejime karsı ilk mücadelesini
kazandıgında, fasizmin 1939 yılında baslattıgı –50 milyondan fazla insanın
hayatına malolan ve o
sırada sanayilesmiş
bulunan ekonomilerin (düsman bombalarının ve silahlarının menzili dısında olan
ABD hariç) tamamının yıkımıyla sonuçlanan-kinci Dünya Savası’nın sona ermesinin
üzerinden
henüz 8 yıl bile geçmemisti.

O devasa harbin nedeni olan fasist fikirler, 13 eski ngiliz kolonisinin 4
Temmuz 1776’da Amerika’da
ilan ettigi ilkelerle tam bir zıtlık arz ediyordu. 4 Temmuz’da yayınlanan
Bagımsızlık Bildirgesi’nde
aynen sunlar yazmaktadır: “Su gerçeklerin asikâr olduguna inanıyoruz: nsanlar
esit yaratılmıslardır,
Tanrı vergisi feragat edilemez Haklara sahiplerdir ve bunların arasında Yasama
hakkı, Özgürlük
hakkı ve Mutlulugun pesinde kosma hakları yer alır. [...] Herhangi bir Hükümet
Biçimi bu amaçlara
karsı tahripkâr bir tutum takındıgı taktirde, o hükümetin degistirilmesi ya da
yıkılması ve kendini bu
ilkeler temelinde var eden ve güçlerini bu dogrultuda organize eden yeni bir
Hükümetin kurulması
Halkın Hakkıdır.”

1789 Fransız Devrimi sonucunda ortaya çıkan nsan Hakları Bildirgesi sunu ilan
ederken bu vurguyu
daha da ileri tasıdı: “Hükümet halkın haklarını ihlal ettiginde isyan, halk için
ve halkın her bir kesimi
için hakların en kutsalı ve görevlerin en vazgeçilmezidir.”

Fasist fikirler kinci Dünya Savası, o muazzam mücadele, sonrasında Birlesmiş
Milletler Bildirgesi’ne
sirayet etmiş
olan ilkelerle de taban tabana zıttı. Bildirgenin siyasal dünya düzeninin asli
sartları
olarak ilan ettigi ilkeler arasında halkın egemenlik ve bagımsızlık haklarına
saygı da yer almaktadır.

Fetih savaslarıyla, imparatorluklarla, sonsuz çesitlilikteki yagma biçimleri ve
insanın insanı sömürme
tarzlarıyla dopdolu oldugu bilinen kısa insanlık tarihi boyunca gerçekte
halkların haklarına hiçbir
zaman saygı gösterilmedi. Ama yine de galip güçlerin her zamankinden daha küçük
bir güçlü
devletler toplulugunun ayrıcalıklara sahip oldugu bir siyasal dünya düzenini tüm
dünyaya
dayatmasına karsın o tarihi anda pek çok ulus, kurum ve halk, insanlık için yeni
ve vaadedici bir
dönemin basladıgı konusunda umutluydular. Aralarında hâlâ ulusal bir kimlige
sahip olmayan insan
gruplarının da yer aldıgı 100’den fazla ulus ya da grup bagımsız Devletler
olarak resmi sekilde
tanındılar. O dönem, yanılsama ve aldatmacaların kolay oldugu bir dönemdi.


Bagımsız devlet statüsünü resmi olarak kazanan ülkelerin ezici çogunlugu eski
kolonilerden,
dominyonlardan, himaye altındaki devletlerden ve en güçlü devletlerin yüz
yıllardan bu yana
kullanageldikleri baskıcı baska türlü idare biçimlerinden olusmaktaydı. Bu yeni
devletlerin önceki
kolonyal güçlere olan bagımlılıkları neredeyse mutlak düzeydeydi.

Aslında daha fazla egemenlik ugruna zorlu ve çogunlukla da kahramanca bir
mücadele vermislerdi.
ABD kararlarına destek vermelerini saglamak ya da son bir çare olarak karsı oy
vermelerini
engellemek için Cenova’da maruz bırakıldıkları dehsetli tacizler bunun
kanıtıdır. Bu ülkelerin
Birlesmiş
Milletler Genel Kurulu’ndaki tutumları takdire sayandır. Bunun bir göstergesi de
ablukaya
karsı Küba’ya verilen ve giderek büyüyen, neredeyse oybirligi düzeyine ulasan
destektir.

Tüm bunlar arasında en kötü olan sey, devrimden önce sözde bagımsız olan
devletlerin önemli bir
kısmının aslında ne kadar da sınırlı bir bagımsızlıga sahip olduklarının
farkında olmamalarıydı ve
bunların arasında Küba da yer almaktaydı. Latin Amerika ülkelerinin hemen hemen
tamamı bu sefil
listenin içindeydiler, yönetici seçkinlerin hemen hemen tamamı Devrimi ortadan
kaldırmak ve hızla
elde etmeye basladıgımız toplumsal ve siyasi basarılarımızı engellemek için
Amerika Birlesik
Devletleri’ne katıldılar.

Siddet, terörizm ve ABD askeri gücünün kullanımı da dahil olmak üzere mümkün
olan tüm iktisadi ve
siyasi yaptırımların kullanımı ile birlikte saldırganlık daha 1959 yılında
basladı.

Küba’ya yapılanlar Birlesmiş
Milletler Örgütü tarafından ilan edilen ilke ve haklarla ilgili o zarif
metinlerin içerigindeki tüm yanılsama ve aldatmacaların görülmesine yaradı.

Bin yıl boyunca oldugu gibi insan hayatının temel gerçegi hak degil kuvvet
olmaya devam edecekti.

Tarihsel gerçeklerin kayda geçirildigi ilk andan itibaren tüm olanlar insan
toplumunun dogal ve
kendiliginden, uyusuk ve düzensiz evriminin sonucudurlar. Beş
bin yıl boyunca birbirini takip eden
türlü ekonomik ve toplumsal sistemler dolayısıyla kimse suçlanamaz.

Dünyanın en uzak bölgelerinde ortaya çıkan degisik uygarlıklar: Çin, Hindistan,
Orta Dogu, Akdeniz,
Orta ve Güney Amerika, olaganüstü bir bilgi birikimine sahip oldukları bilinse
de, az ya da çok ama
gözle görülür bir sekilde digerlerinin varlıgını ihmal etmisler, kendi baslarına
buyruk kalmıslardır.
Bazılarının, örnegin Yunan uygarlıgının sahip oldugu sanat, felsefe, edebiyat,
tarih bilgisi, fizik,
matematik, astronomi ve diger konulardaki bilgiler son derece sasırtıcıdır.

Mayalar ve diger nka-öncesi uygarlıklarla ilgili bilgilerimiz artmaktadır ve bu
bilgiler göstermektedir ki
insanlar on binlerce yılla ve on binlerce kilometrelik yolla birbirlerinden
ayrılmış
olsalar bile
olaganüstü isler yarattılar. Fakat bizden önceki tüm uygarlıklarda ve hatta
bugün bile imparatorluklar,
fetih savasları, çesitli kölecilik ve feodalizm türleri, zengin ve yoksul,
ayrıcalıklı, yönetici toplumsal
sınıflar ve sömürülenler, marjinalize edilmiş
ve dıslanmış
sınıflar o ya da bu sekilde
varolagelmislerdir. Bu gerçegi görmemek için tam bir cahil olmak gerek.

Marx’ın, bu dünyada gerçekten akılcı, adil ve esitlikçi bir toplumsal düzen
kuruldugunda insanoglu
tarihöncesini asmış
olacaktır yolundaki görüsüne tamamen katılıyorum.

Eger insan toplumunun tümden gelisimi kaotik, düzensiz, önceden kestirilemez,
son derece acımasız
ve adaletsiz bir sekilde gerçeklestiyse tarihin bu momentinde türümüze layık,
farklı ve gerçekten
akılcı bir dünya kurma mücadelesi insanoglunun ilk kez kendi kaderini planlama
girisimi anlamına
gelmektedir. Bu yeni dünyanın insanoglunun daha önce yasadıgıasamalarla hiçbir
benzerligi
bulunmamaktadır ve baska kosullarda mümkün ve hatta hayal edilebilir bile
degildir.

Olanaksızı hayal etmeye ütopya denir; yalnızca erisilebilir degil aynı zamanda
türümüzün ayakta
kalabilmesi için zorunlu da olan hedefler için mücadele edilmesine ise
gerçekçilik denir.

Böylesi bir hedefin yalnızca ideolojiyle motive edilebilecegi düsünülmemelidir.
Bu bahsettigimiz sey
asilane bir sekilde adalet dileginde bulunulmasının ötesinde birseydir, tüm
insanların özgür ve iyi bir
hayat sürmeleri için derin arzular duymanın ötesindedir: Türün ayakta
kalabilmesinden söz ediyoruz.

Yunanlıların dönemiyle bizim çagımız arasındaki fark türün entelektüel
kapasitesindeki farklılıktan
kaynaklanmıyor. Asıl fark, son 150 yıl içinde bilim ve teknoloji alanında
gerçeklesen katlamalı ve


görünüse göre sonsuz gelisimden kaynaklanıyor. Bu gelisim türümüzün yok olması
tehlikesiyle
yüzlesmek noktasında gösterdigimiz ihmal edilebilir ve gülünç durumdaki siyasi
yeterliligi tamamiyle
gölgede bırakmaktadır. Bu risk insanlıgı gerçekten tehdit etmektedir.

60 yıldan az bir süre önce, 20.000 ton TNT’ye esdeger olan bir nükleer bomba
Hirosima’da
patlatıldıgında teknolojinin daha da gelistirildigi taktirde insan hayatını bu
gezegenden silebilecek bir
silah yaratmış
oldugu ortaya çıktı. O günden bu yana, yüzlerce kat daha güçlü, çesitli ve
isabet
kaydeden bu tür yeni silahların ve silah sistemlerinin gelistirilmesine bir
günlügüne olsun ara
verilmedi. Bugün onlardan onbinlercesi var. Göz boyayıcı ve son derece sınırlı
anlasmalar
çerçevesinde bunların pek azı ortadan kaldırılmış
durumdadır.

Bu türden silahlar üzerinde tekel sahibi olan küçük bir grup ülke kendisinde
bunları üretmek ve
gelistirmek konusunda ayrıcalıklı bir hak görmektedir. Bu arada bu grubun
üyelerinin çeliskileri ve
çıkarları degismekte ve insanlık, varlıgını tehdit eden bir nükleer silahlar agı
altında yasamaya devam
etmektedir. Thermopiles geçidini savunan 300 Spartalı’yı büyük ordusuyla kusatma
altına aldıgı
sırada Pers imparatorunun söyledigi sözler bugün de söylenebilir: “Nükleer
silahlarımız günesi
gölgede bırakacaklar”.

Bu gezegende yasayan milyarlarca insanın hayatı bir kaç kisinin ne düsündügüne,
neye inandıgına
ve neye karar verdigine baglıdır. En kötüsü ise böylesine büyük bir gücü elinde
bulunduranların
onlarla ilgilenecek psikiyatristlerinin bulunmamasıdır. ste bunu kabul
edemeyiz. Tüm bunları açıga
vurma, baskı uygulama ve degisiklikler talep ederek hepimizi tutsak eden bu
saçma, duyulmamış
duruma son verme hakkına sahibiz. Kimse bu tür bir güce sahip olmamalıdır, aksi
halde bu dünyada
uygarlıktan bahsetmek mümkün olmayacaktır.

Bir baska ölümcül sorun da sudur: Yaklasık 40 yıl önce bazı insanlar çevreyle
ilgili kaygılarını dile
getirmeye basladılar çünkü barbar uygarlıklar yasam için gerekli olan dogal
kosulları yok ediyorlardı.
Bu son derece hassas konu daha sonra ilk kez masaya yatırıldı. Pek az insan
tehlike tellallarının
durumu abarttıgını, önceki yüzyıllarda oldugu gibi bir tür yeni-Malthus’çuluk
yapıldıgını düsündü.

Gerçekte bu uyarıları yapanlar, kamuoyunda bu konuda bir bilinç yaratmayı
hedefleyen ve zaman
zaman yeterli önlemin alınması için çok geç kalındıgı endisesine kapılan son
derece bilgili, akıllı
insanlardı. Ne yazık ki sahip oldukları büyük siyasi sorumluluklar dolayısıyla
daha fazla ilgi
göstermesi gerekenler yalnızca cehalet ve umursamazlık sergilediler.

BM tarafından toplanan Rio de Janeiro Zirvesi’nden bu yana on yıldan fazla zaman
geçti ve her
zamanki gibi bol bol konusmaya, teminat ve söze karsın pek az sey yapıldı. Yine
de insanlar ölümcül
tehlikenin giderek daha fazla farkında. Mücadele büyümeli ve büyüyecek. Baska
bir seçenek yok.

Geçenlerde Havana’da çöllesme ve iklim degisikligi ile ilgili bir konferans
gerçeklestirildi. Bu
konferans da BM tarafından toplanmıstı. nsanları bilgilendirmek, farkındalıgı
artırmak ve onları
mücadeleye çagırmak açısından önemli bir girisimdi.

Rio de Janeiro’da, Pasifik’in küçük adalarından ve iklim degisikligi nedeniyle
kısmen ya da tamamiyle
sular altında kalma tehlikesi yasayan diger ülkelerden gelmiş
olan temsilcilerin endise ve korkularına
bizzat tanık oldum. Bu çok üzücü. Çevrenin tahrip edilmesinin sonuçlarından
zarar görecek olanlar
öncelikle yoksullardır. Onların arabaları ya da klimaları bulunmamaktadır; hattâ
evleri varsa bile
muhtemelen mobilyaları bile bulunmamaktadır. Atmosferde ısınmaya neden olan
büyük karbon
dioksit emisyonlarının etkileri ve yırtılmış
olan ozon tabakasından sızan mor ötesi ısınların yıkıcı
etkileri onlar üzerinde daha fazla etkili olacaktır. Hastalandıklarında
gidebilecekleri bir hastanenin,
doktorun ya da erisebilecekleri ilacın olmayacagı bilinen bir gerçektir.

21.04.2005 21:25:56
Üçüncü bir sorun da sudur: Mümkün olan en ihtiyatlı hesaplamaya göre dünya
nüfusunun 1
milyara ulasması 50,000 yıldan fazla sürmüstü. Bu, hemen 19. Yüzyılın basında,
1800’lü yıllarda
gerçeklesmisti. 130 yıl sonra, 1930’da ise dünya nüfusu 2 milyara ulastı. 30 yıl
sonra 1960’da 3
milyara, 14 yıl sonra 1974’de 4 milyara, 13 yıl sonra 1987’de 5 milyara ve
sadece 12 yıl sonra
1999’da dünya nüfusu 6 milyara ulastı. Bugün bu rakam 6.3 milyara ulasmış
durumda.

Sadece 204 yılda, nüfusun ancak 50,000 yılda ulastıgı 1 milyarın 6,4 katına
ulasması


gerçekten sasırtıcı bir durum ki bu hesaplar çok ihtiyatlı davranılarak nispeten
gelisigüzel, sırf
referans olsun diye yapılan hesaplardır ve daha ayrıntılı bir analizi de
gerektirmektedirler. Peki su
anda nüfus artış
hızı nedir?

1999: nüfus 6.002 milyar; artış
77 milyon

2000: nüfus 6.079 milyar; artış
75 milyon

2001: nüfus 6.154 milyar; artış
74 milyon

2002: nüfus 6.228 milyar; artış
72 milyon

2003: nüfus 6.300 milyar; artış
74 milyon

2004: tahmini nüfus 6.374 milyar; artış
74 milyon

Dünya nüfusu 2050 yılında ne olacak? En düsük tahmin 7.409 milyar, en yüksek
tahmin

10.633 milyar olacagını söylüyor. Birçok uzmana göre nüfus 9 milyar civarında
olacak. Bu devasa
nüfus patlamasıyla ve türlerin hayatta kalmaları için gerekli olan dogal
kosulların hızla bozulmasıyla
ortaya çıkan ciddi tehlike durumu insanların bir çok ülkede ciddi bir
umutsuzlukla tepki vermelerine
yol açtı. Çünkü bu bahsettigim artısın nerdeyse tamamı üçüncü dünya ülkelerinde
gerçeklesmektedir.
Su kaynaklarının ve topragın hızla azalmasının ve bozulmasının, birçok ülkede
süregiden
açlıgın, tüketim toplumunun kayıtsızlıgının ve dünya nüfusunun yüz yüze
kaldıgıegitim ve saglık
sorunlarının bilincinde olan bir insan, bu problemlerin çözülmemesi durumunda
insanlıgın gidisatının
insanların birbirini yok edisine dogru oldugunu kestirebilir.

Batıdaki insan hakları savunucularına mevcut ekonomik ve toplumsal düzenin
sonuçları olan
bu gerçekler üzerine bir dakika ayırıp düsünüp düsünmediklerini sormak
gerekiyor. Onlara, bilim,
teknoloji ve kültürün de yardımıyla acil ihtiyaç duyulan tutarlı çözümler bulma
yolunda ilerleme
saglayabilmek için temel sartlardan biri olan kitlelerin egitimi yerine
insanları yabancılastırıcı reklam
sektörüne bir trilyon dolar harcayan bir sistem hakkında ne düsündüklerini
sormak faydalı olacaktır.
Bu zehri yaymak için harcanan paranın sadece bir yıllık miktarıyla dünyada okuma
yazma bilmeyen
veya yarı okuryazar olan herkese okuma yazma ögretilebilir. Hattâ on yıldan az
bir süre içinde
herkesin dokuzuncu sınıfa kadar devam edebilmesi güvence altına alınabilir ve
yoksul çocukların
hepsinin okula gitmesi saglanabilir. Egitim ve diger sosyal hizmetler olmadan
suç ve uyusturucu
bagımlılıgı hiçbir zaman azaltılamaz veya yok edilemez. Bunu 45 yıldır abluka
altına alınmış
bir
ülkeden, buradan, Cenevre’de ABD ve en yakın müttefiklerince pekçok kez suçlanan
ve mahkum
edilen fakat gelismiş
ve zengin Batının hiçbir zaman hayal bile edemeyecegiegitim, saglık ve kültür
hizmetlerini hem de tüm vatandasları için ücretsiz ve hiçbir istisna gözetmeden
saglayabilen
Küba’dan söylüyoruz.

Dünyaya empoze edilen neoliberal küresellesme gezegendeki dogal kaynakların
yagmasını
hızlandırmak üzere tasarlanmıstır ve bu vahim ‘Washington Konsensüsü’ birçok
Üçüncü dünya
ülkesini, özellikle de Amerika ülkelerini umutsuz ve katlanılamaz bir duruma
sokmustur.

Bu felaket reçetelerinin ilk meyvesi, ‘kayıp on yıl’ da denen ve bölgede
ekonomik büyümenin
ancak yüzde 1’lerde seyrettigi 1980’ler olmustur ve büyüme hızı 1990-1998
arasında beklentilerin çok
çok asagısındaki bir degere, sadece yüzde 2.7’ye yükselmistir. 1998-2004
arasında ise tekrar yüzde
1’e düsmüstür. O hain konsensüsün gerçeklestirildigi yılda yani 1985’te dış
borç 300 milyar dolarken
su an 750 milyar doların üzerindedir.

Özellestirmeler, insası yıllar alan milyar dolarlar degerindeki ulusal
yatırımları, sermayenin
baska ülkelerden Amerika ve Avrupa’ya kaçması kadar kısa bir süre içinde yok
etti.

ssizlik rekor seviyelere ulastı. Ortaya çıkan her 100 yeni isten 82’sini,
insanların hiçbir sosyal
ve yasal güvence saglamayan “kayıt dısı sektör” olusturmaktadır.
Yoksulluk özellikle de asırı yoksulluk hızla büyümektedir. Yoksulluk yüzde 12.8
artmış
bulunuyor ve bu da toplumun yüzde 44’lük bir kesimini etkilemektedir. Kalkınma
durmustur ve sosyal


hizmetler gün geçtikçe kötülesmektedir. Neoliberal küresellesme beklendigi gibi
özellikle ve en basta
saglık veegitim olmak üzere sosyal hizmetlerde kesin bir faciaya yol açmıstır

Eger tüm bunlara bir de eski ve yeni halleriyle yagmayı, haksız ticaret
sartlarını, durmak
bilmeyen sınırsız sermaye hareketlerini, beyin göçlerini, korumacılıgı, fonları
ve DTÖ’nün fermanlarını
eklersek, kimsenin krizlere ve Güney Amerika’da yasananlara sasırmaması gerekir.

Latin Amerika neoliberal küresellesmenin tam anlamıyla ve acımasızca uygulandıgı
bir
bölgedir. Simdi de Latin Amerika, ulusal sanayilerini yok edecek ve MERCOSUR ile
Andean Paktını
ABD ekonomisinin bir parçası haline getirecek olan FTAA ile karsı karsıyadır.
Bu, Latin Amerika
halklarının ekonomik kalkınmasına, birlikteligine ve bagımsızlıgına yapılan en
son saldırıdır.

Bu ilhak denemesinin basarılı olması durumunda bile hem Latin Amerika halkı, hem
de
yoksulluk, egitimdeki facia ve issizlik nedeniyle dogru düzgün bir egitim
alamamış
olan maquila’ların
ucuz isgücünün tehtidi altındaki Birlesik Devletler halkı için bu ekonomik
sistem sürdürülebilir
olamayacaktır. Ucuz, vasıfsız isgücü Latin Amerika oligarsilerinin bol miktarda
sunabilecekleri bir
seydir.

Tüm anlattıklarımın özeti, türümüzün ve onunla birlikte tüm halkların bir dönüm
noktasında
oldugu dogrultusundaki fikrimi yansıtmaktadır: Olayların bu gidisatı degismek
durumunda, yoksa
türümüz yok olacak. Gidebilecegimiz baska bir gezegen yok. Mars’ta ne bir
atmosfer, ne su, ne hava
ne de bizim oraya kitleler halinde göç etme imkanımız var. Ya bu sahip
olduklarımızı kurtaracagız ya
da tüm yasadıgımız maceraları en bastan yasayacak akıllı bir türün ortaya
çıkması için milyonlarca
yılın geçmesi gerekecek. Papa 2. John Paul bile evrim teorisinin yaratılış
doktriniyle uzlastırılamaz
olmadıgını açıkladı.

Konusmamı artık sonlandırmalıyım. 2004’te bizi bekleyen pek çok iş
var.

Halkımı bunca yıldır yaptıklarından, kahramanlıklarından, yurtseverliginden,
mücadeleci
ruhundan, sadakatinden ve devrimci ruhundan dolayı kutlamak isterim.

Bu 45’inci yıldönümümüzde imparatorluk tarafından tutsak edilen ve etkileyici
kararlılıklarıyla,
düsmanın anavatanımıza dönük adaletsizce, intikamcı ve acımasızca davranıslarına
karsı
duruslarıyla örnek davranış
gösteren beş
kahramanımızda somutlanan; 64’ten fazla ülkede
yürüttükleri uluslararası görevlerle büyük fedakarlıklarda bulunan, risk alan,
kendilerini tehlikeye atan
örnek 15,000 doktorumuzda somutlanan tüm o uluslararası görevlilerimizi
özellikle kutlamak isterim.
Böylesi uluslararası görevleri ABD ve Avrupa’nın basarabilmesi asla mümkün
degildir çünkü onların
savundukları türde insan haklarını sahiplenecek ve gösterebilecek insan
kaynaklarına sahip
degillerdir.

Kimse tehditle yada saldırganlıkla doktorlarımızı, ögretmenlerimizi,
sporcularımızı ya da
bizimle dayanısma içindeki dostlarımızı yıldıramaz; kimse evlatlarımızın
cesaretini kıramaz. Çünkü
beş
kahramanımız gibi ABD hükümetinin yetkililerince yürütülen ve düzenlenen
terörist saldırılara
kurban olanların yerini alma onurunu üstlenmeye hazır daha pekçokları var.

Mücadele edenleri, karsılastıkları zorluklara karsın vazgeçmeyenleri, insanlıgın
degerler ve
fikirler yaratma ve isleme kapasitesine inananları, insanlıga güvenenleri ve
daha iyi bir dünyanın
mümkün oldugu düsüncesini paylasan herkesi kutluyorum!

Onlara karsı el ele savasacagız ve onları altedecegiz!

gerilla 03.05.2005 17:30:49
yazını tamamını okumadım ama bu adamı benim gözümde güçlü göstern bir yön olmuştur hep ne olduğunu tam olarak annıyamadığım ama farklı kılan bi yanı var bana göre. belki özgürlük kavramını en çok yaşatmaya çalışan yada temsil ettiği siyasal rejiimin son temsilcilerinden biri olması belki de bu son cümlesi çok şey anlatabilir anlayabilenlere değilde anlamak  isteyenlere






Mücadele edenleri, karsılastıkları zorluklara karsın vazgeçmeyenleri, insanlıgın
degerler ve
fikirler yaratma ve isleme kapasitesine inananları, insanlıga güvenenleri ve
daha iyi bir dünyanın
mümkün oldugu düsüncesini paylasan herkesi kutluyorum!

Onlara karsı el ele savasacagız ve onları altedecegiz!


Sayfa: [ 1 ]