|
||
| (metin bana mail olarak geldi ve biraz dağınık. Uzun olduğu için toparlayamadım) KÜBA CUMHURYET . DEVLET BASKANI DR. FDEL CASTRO RUZ’UN KÜBA DEVRMNN ZAFERNN 45. YILDÖNÜMÜNDE KARL MARX TYATROSU’NDA GERÇEKLESTRDG . 3 OCAK 2004 TARHL . KONUSMA Sevgili Kübalı dostlar; Degerli misafirler: O heyecan verici güne tanıklık etme ayrıcalıgına sahip olan bizlerden pek çogu hâlâ sag, pek çogumuz ise öldü. Bu aksam burada bulunanların büyük çogunlugu 1 Ocak 1959’da 10 yasından küçüktü veya dogmamıstı ya da dogmasına daha uzun yıllar vardı. Amacımız hiçbir zaman kisisel ya da kolektif bir san, seref ya da söhret olmadı. Fakat bugün kendini Kübalı devrimciler alarak adlandırma hakkına sahip olan bizler tarihte essiz bir sayfa haline dönüsen o olayları yazmak konusunda kendimizi mecbur hissettik. Ülkemizdeki toplumsal ve siyasi durumdan rahatsız olan bizler basitçe onu degistimeye karar vermistik. Bu Küba’da yeni bir durum degildi; neredeyse bir yüzyıl boyunca defalarca ortaya çıkan birseydi. Halkların haklarına inandık ve bu haklar arasında bagımsızlık hakkı ve tiranlıga karsı ayaklanma hakkı da bulunmaktaydı. Avrupalı güçler tarafından ateş ve kılıçla, yerli halkların kitlesel kıyımıyla ve milyonlarca Afrikalının kölelestirilmesiyle fethedilen bu yarım kürede, içinde Amerika Birlesik Devletleri’nin de yer aldıgı bagımsız bir uluslar toplulugunun ortaya çıkması bu hakların kullanılmasıyla mümkün olmustur. 26 Temmuz 1953’te Küba Devrimi yasadısı, çürümüş ve kanlı rejime karsı ilk mücadelesini kazandıgında, fasizmin 1939 yılında baslattıgı –50 milyondan fazla insanın hayatına malolan ve o sırada sanayilesmiş bulunan ekonomilerin (düsman bombalarının ve silahlarının menzili dısında olan ABD hariç) tamamının yıkımıyla sonuçlanan-kinci Dünya Savası’nın sona ermesinin üzerinden henüz 8 yıl bile geçmemisti. O devasa harbin nedeni olan fasist fikirler, 13 eski ngiliz kolonisinin 4 Temmuz 1776’da Amerika’da ilan ettigi ilkelerle tam bir zıtlık arz ediyordu. 4 Temmuz’da yayınlanan Bagımsızlık Bildirgesi’nde aynen sunlar yazmaktadır: “Su gerçeklerin asikâr olduguna inanıyoruz: nsanlar esit yaratılmıslardır, Tanrı vergisi feragat edilemez Haklara sahiplerdir ve bunların arasında Yasama hakkı, Özgürlük hakkı ve Mutlulugun pesinde kosma hakları yer alır. [...] Herhangi bir Hükümet Biçimi bu amaçlara karsı tahripkâr bir tutum takındıgı taktirde, o hükümetin degistirilmesi ya da yıkılması ve kendini bu ilkeler temelinde var eden ve güçlerini bu dogrultuda organize eden yeni bir Hükümetin kurulması Halkın Hakkıdır.” 1789 Fransız Devrimi sonucunda ortaya çıkan nsan Hakları Bildirgesi sunu ilan ederken bu vurguyu daha da ileri tasıdı: “Hükümet halkın haklarını ihlal ettiginde isyan, halk için ve halkın her bir kesimi için hakların en kutsalı ve görevlerin en vazgeçilmezidir.” Fasist fikirler kinci Dünya Savası, o muazzam mücadele, sonrasında Birlesmiş Milletler Bildirgesi’ne sirayet etmiş olan ilkelerle de taban tabana zıttı. Bildirgenin siyasal dünya düzeninin asli sartları olarak ilan ettigi ilkeler arasında halkın egemenlik ve bagımsızlık haklarına saygı da yer almaktadır. Fetih savaslarıyla, imparatorluklarla, sonsuz çesitlilikteki yagma biçimleri ve insanın insanı sömürme tarzlarıyla dopdolu oldugu bilinen kısa insanlık tarihi boyunca gerçekte halkların haklarına hiçbir zaman saygı gösterilmedi. Ama yine de galip güçlerin her zamankinden daha küçük bir güçlü devletler toplulugunun ayrıcalıklara sahip oldugu bir siyasal dünya düzenini tüm dünyaya dayatmasına karsın o tarihi anda pek çok ulus, kurum ve halk, insanlık için yeni ve vaadedici bir dönemin basladıgı konusunda umutluydular. Aralarında hâlâ ulusal bir kimlige sahip olmayan insan gruplarının da yer aldıgı 100’den fazla ulus ya da grup bagımsız Devletler olarak resmi sekilde tanındılar. O dönem, yanılsama ve aldatmacaların kolay oldugu bir dönemdi. Bagımsız devlet statüsünü resmi olarak kazanan ülkelerin ezici çogunlugu eski kolonilerden, dominyonlardan, himaye altındaki devletlerden ve en güçlü devletlerin yüz yıllardan bu yana kullanageldikleri baskıcı baska türlü idare biçimlerinden olusmaktaydı. Bu yeni devletlerin önceki kolonyal güçlere olan bagımlılıkları neredeyse mutlak düzeydeydi. Aslında daha fazla egemenlik ugruna zorlu ve çogunlukla da kahramanca bir mücadele vermislerdi. ABD kararlarına destek vermelerini saglamak ya da son bir çare olarak karsı oy vermelerini engellemek için Cenova’da maruz bırakıldıkları dehsetli tacizler bunun kanıtıdır. Bu ülkelerin Birlesmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki tutumları takdire sayandır. Bunun bir göstergesi de ablukaya karsı Küba’ya verilen ve giderek büyüyen, neredeyse oybirligi düzeyine ulasan destektir. Tüm bunlar arasında en kötü olan sey, devrimden önce sözde bagımsız olan devletlerin önemli bir kısmının aslında ne kadar da sınırlı bir bagımsızlıga sahip olduklarının farkında olmamalarıydı ve bunların arasında Küba da yer almaktaydı. Latin Amerika ülkelerinin hemen hemen tamamı bu sefil listenin içindeydiler, yönetici seçkinlerin hemen hemen tamamı Devrimi ortadan kaldırmak ve hızla elde etmeye basladıgımız toplumsal ve siyasi basarılarımızı engellemek için Amerika Birlesik Devletleri’ne katıldılar. Siddet, terörizm ve ABD askeri gücünün kullanımı da dahil olmak üzere mümkün olan tüm iktisadi ve siyasi yaptırımların kullanımı ile birlikte saldırganlık daha 1959 yılında basladı. Küba’ya yapılanlar Birlesmiş Milletler Örgütü tarafından ilan edilen ilke ve haklarla ilgili o zarif metinlerin içerigindeki tüm yanılsama ve aldatmacaların görülmesine yaradı. Bin yıl boyunca oldugu gibi insan hayatının temel gerçegi hak degil kuvvet olmaya devam edecekti. Tarihsel gerçeklerin kayda geçirildigi ilk andan itibaren tüm olanlar insan toplumunun dogal ve kendiliginden, uyusuk ve düzensiz evriminin sonucudurlar. Beş bin yıl boyunca birbirini takip eden türlü ekonomik ve toplumsal sistemler dolayısıyla kimse suçlanamaz. Dünyanın en uzak bölgelerinde ortaya çıkan degisik uygarlıklar: Çin, Hindistan, Orta Dogu, Akdeniz, Orta ve Güney Amerika, olaganüstü bir bilgi birikimine sahip oldukları bilinse de, az ya da çok ama gözle görülür bir sekilde digerlerinin varlıgını ihmal etmisler, kendi baslarına buyruk kalmıslardır. Bazılarının, örnegin Yunan uygarlıgının sahip oldugu sanat, felsefe, edebiyat, tarih bilgisi, fizik, matematik, astronomi ve diger konulardaki bilgiler son derece sasırtıcıdır. Mayalar ve diger nka-öncesi uygarlıklarla ilgili bilgilerimiz artmaktadır ve bu bilgiler göstermektedir ki insanlar on binlerce yılla ve on binlerce kilometrelik yolla birbirlerinden ayrılmış olsalar bile olaganüstü isler yarattılar. Fakat bizden önceki tüm uygarlıklarda ve hatta bugün bile imparatorluklar, fetih savasları, çesitli kölecilik ve feodalizm türleri, zengin ve yoksul, ayrıcalıklı, yönetici toplumsal sınıflar ve sömürülenler, marjinalize edilmiş ve dıslanmış sınıflar o ya da bu sekilde varolagelmislerdir. Bu gerçegi görmemek için tam bir cahil olmak gerek. Marx’ın, bu dünyada gerçekten akılcı, adil ve esitlikçi bir toplumsal düzen kuruldugunda insanoglu tarihöncesini asmış olacaktır yolundaki görüsüne tamamen katılıyorum. Eger insan toplumunun tümden gelisimi kaotik, düzensiz, önceden kestirilemez, son derece acımasız ve adaletsiz bir sekilde gerçeklestiyse tarihin bu momentinde türümüze layık, farklı ve gerçekten akılcı bir dünya kurma mücadelesi insanoglunun ilk kez kendi kaderini planlama girisimi anlamına gelmektedir. Bu yeni dünyanın insanoglunun daha önce yasadıgıasamalarla hiçbir benzerligi bulunmamaktadır ve baska kosullarda mümkün ve hatta hayal edilebilir bile degildir. Olanaksızı hayal etmeye ütopya denir; yalnızca erisilebilir degil aynı zamanda türümüzün ayakta kalabilmesi için zorunlu da olan hedefler için mücadele edilmesine ise gerçekçilik denir. Böylesi bir hedefin yalnızca ideolojiyle motive edilebilecegi düsünülmemelidir. Bu bahsettigimiz sey asilane bir sekilde adalet dileginde bulunulmasının ötesinde birseydir, tüm insanların özgür ve iyi bir hayat sürmeleri için derin arzular duymanın ötesindedir: Türün ayakta kalabilmesinden söz ediyoruz. Yunanlıların dönemiyle bizim çagımız arasındaki fark türün entelektüel kapasitesindeki farklılıktan kaynaklanmıyor. Asıl fark, son 150 yıl içinde bilim ve teknoloji alanında gerçeklesen katlamalı ve görünüse göre sonsuz gelisimden kaynaklanıyor. Bu gelisim türümüzün yok olması tehlikesiyle yüzlesmek noktasında gösterdigimiz ihmal edilebilir ve gülünç durumdaki siyasi yeterliligi tamamiyle gölgede bırakmaktadır. Bu risk insanlıgı gerçekten tehdit etmektedir. 60 yıldan az bir süre önce, 20.000 ton TNT’ye esdeger olan bir nükleer bomba Hirosima’da patlatıldıgında teknolojinin daha da gelistirildigi taktirde insan hayatını bu gezegenden silebilecek bir silah yaratmış oldugu ortaya çıktı. O günden bu yana, yüzlerce kat daha güçlü, çesitli ve isabet kaydeden bu tür yeni silahların ve silah sistemlerinin gelistirilmesine bir günlügüne olsun ara verilmedi. Bugün onlardan onbinlercesi var. Göz boyayıcı ve son derece sınırlı anlasmalar çerçevesinde bunların pek azı ortadan kaldırılmış durumdadır. Bu türden silahlar üzerinde tekel sahibi olan küçük bir grup ülke kendisinde bunları üretmek ve gelistirmek konusunda ayrıcalıklı bir hak görmektedir. Bu arada bu grubun üyelerinin çeliskileri ve çıkarları degismekte ve insanlık, varlıgını tehdit eden bir nükleer silahlar agı altında yasamaya devam etmektedir. Thermopiles geçidini savunan 300 Spartalı’yı büyük ordusuyla kusatma altına aldıgı sırada Pers imparatorunun söyledigi sözler bugün de söylenebilir: “Nükleer silahlarımız günesi gölgede bırakacaklar”. Bu gezegende yasayan milyarlarca insanın hayatı bir kaç kisinin ne düsündügüne, neye inandıgına ve neye karar verdigine baglıdır. En kötüsü ise böylesine büyük bir gücü elinde bulunduranların onlarla ilgilenecek psikiyatristlerinin bulunmamasıdır. ste bunu kabul edemeyiz. Tüm bunları açıga vurma, baskı uygulama ve degisiklikler talep ederek hepimizi tutsak eden bu saçma, duyulmamış duruma son verme hakkına sahibiz. Kimse bu tür bir güce sahip olmamalıdır, aksi halde bu dünyada uygarlıktan bahsetmek mümkün olmayacaktır. Bir baska ölümcül sorun da sudur: Yaklasık 40 yıl önce bazı insanlar çevreyle ilgili kaygılarını dile getirmeye basladılar çünkü barbar uygarlıklar yasam için gerekli olan dogal kosulları yok ediyorlardı. Bu son derece hassas konu daha sonra ilk kez masaya yatırıldı. Pek az insan tehlike tellallarının durumu abarttıgını, önceki yüzyıllarda oldugu gibi bir tür yeni-Malthus’çuluk yapıldıgını düsündü. Gerçekte bu uyarıları yapanlar, kamuoyunda bu konuda bir bilinç yaratmayı hedefleyen ve zaman zaman yeterli önlemin alınması için çok geç kalındıgı endisesine kapılan son derece bilgili, akıllı insanlardı. Ne yazık ki sahip oldukları büyük siyasi sorumluluklar dolayısıyla daha fazla ilgi göstermesi gerekenler yalnızca cehalet ve umursamazlık sergilediler. BM tarafından toplanan Rio de Janeiro Zirvesi’nden bu yana on yıldan fazla zaman geçti ve her zamanki gibi bol bol konusmaya, teminat ve söze karsın pek az sey yapıldı. Yine de insanlar ölümcül tehlikenin giderek daha fazla farkında. Mücadele büyümeli ve büyüyecek. Baska bir seçenek yok. Geçenlerde Havana’da çöllesme ve iklim degisikligi ile ilgili bir konferans gerçeklestirildi. Bu konferans da BM tarafından toplanmıstı. nsanları bilgilendirmek, farkındalıgı artırmak ve onları mücadeleye çagırmak açısından önemli bir girisimdi. Rio de Janeiro’da, Pasifik’in küçük adalarından ve iklim degisikligi nedeniyle kısmen ya da tamamiyle sular altında kalma tehlikesi yasayan diger ülkelerden gelmiş olan temsilcilerin endise ve korkularına bizzat tanık oldum. Bu çok üzücü. Çevrenin tahrip edilmesinin sonuçlarından zarar görecek olanlar öncelikle yoksullardır. Onların arabaları ya da klimaları bulunmamaktadır; hattâ evleri varsa bile muhtemelen mobilyaları bile bulunmamaktadır. Atmosferde ısınmaya neden olan büyük karbon dioksit emisyonlarının etkileri ve yırtılmış olan ozon tabakasından sızan mor ötesi ısınların yıkıcı etkileri onlar üzerinde daha fazla etkili olacaktır. Hastalandıklarında gidebilecekleri bir hastanenin, doktorun ya da erisebilecekleri ilacın olmayacagı bilinen bir gerçektir. |
||
|
||
| Üçüncü bir sorun da sudur: Mümkün olan en ihtiyatlı hesaplamaya göre dünya nüfusunun 1 milyara ulasması 50,000 yıldan fazla sürmüstü. Bu, hemen 19. Yüzyılın basında, 1800’lü yıllarda gerçeklesmisti. 130 yıl sonra, 1930’da ise dünya nüfusu 2 milyara ulastı. 30 yıl sonra 1960’da 3 milyara, 14 yıl sonra 1974’de 4 milyara, 13 yıl sonra 1987’de 5 milyara ve sadece 12 yıl sonra 1999’da dünya nüfusu 6 milyara ulastı. Bugün bu rakam 6.3 milyara ulasmış durumda. Sadece 204 yılda, nüfusun ancak 50,000 yılda ulastıgı 1 milyarın 6,4 katına ulasması gerçekten sasırtıcı bir durum ki bu hesaplar çok ihtiyatlı davranılarak nispeten gelisigüzel, sırf referans olsun diye yapılan hesaplardır ve daha ayrıntılı bir analizi de gerektirmektedirler. Peki su anda nüfus artış hızı nedir? 1999: nüfus 6.002 milyar; artış 77 milyon 2000: nüfus 6.079 milyar; artış 75 milyon 2001: nüfus 6.154 milyar; artış 74 milyon 2002: nüfus 6.228 milyar; artış 72 milyon 2003: nüfus 6.300 milyar; artış 74 milyon 2004: tahmini nüfus 6.374 milyar; artış 74 milyon Dünya nüfusu 2050 yılında ne olacak? En düsük tahmin 7.409 milyar, en yüksek tahmin 10.633 milyar olacagını söylüyor. Birçok uzmana göre nüfus 9 milyar civarında olacak. Bu devasa nüfus patlamasıyla ve türlerin hayatta kalmaları için gerekli olan dogal kosulların hızla bozulmasıyla ortaya çıkan ciddi tehlike durumu insanların bir çok ülkede ciddi bir umutsuzlukla tepki vermelerine yol açtı. Çünkü bu bahsettigim artısın nerdeyse tamamı üçüncü dünya ülkelerinde gerçeklesmektedir. Su kaynaklarının ve topragın hızla azalmasının ve bozulmasının, birçok ülkede süregiden açlıgın, tüketim toplumunun kayıtsızlıgının ve dünya nüfusunun yüz yüze kaldıgıegitim ve saglık sorunlarının bilincinde olan bir insan, bu problemlerin çözülmemesi durumunda insanlıgın gidisatının insanların birbirini yok edisine dogru oldugunu kestirebilir. Batıdaki insan hakları savunucularına mevcut ekonomik ve toplumsal düzenin sonuçları olan bu gerçekler üzerine bir dakika ayırıp düsünüp düsünmediklerini sormak gerekiyor. Onlara, bilim, teknoloji ve kültürün de yardımıyla acil ihtiyaç duyulan tutarlı çözümler bulma yolunda ilerleme saglayabilmek için temel sartlardan biri olan kitlelerin egitimi yerine insanları yabancılastırıcı reklam sektörüne bir trilyon dolar harcayan bir sistem hakkında ne düsündüklerini sormak faydalı olacaktır. Bu zehri yaymak için harcanan paranın sadece bir yıllık miktarıyla dünyada okuma yazma bilmeyen veya yarı okuryazar olan herkese okuma yazma ögretilebilir. Hattâ on yıldan az bir süre içinde herkesin dokuzuncu sınıfa kadar devam edebilmesi güvence altına alınabilir ve yoksul çocukların hepsinin okula gitmesi saglanabilir. Egitim ve diger sosyal hizmetler olmadan suç ve uyusturucu bagımlılıgı hiçbir zaman azaltılamaz veya yok edilemez. Bunu 45 yıldır abluka altına alınmış bir ülkeden, buradan, Cenevre’de ABD ve en yakın müttefiklerince pekçok kez suçlanan ve mahkum edilen fakat gelismiş ve zengin Batının hiçbir zaman hayal bile edemeyecegiegitim, saglık ve kültür hizmetlerini hem de tüm vatandasları için ücretsiz ve hiçbir istisna gözetmeden saglayabilen Küba’dan söylüyoruz. Dünyaya empoze edilen neoliberal küresellesme gezegendeki dogal kaynakların yagmasını hızlandırmak üzere tasarlanmıstır ve bu vahim ‘Washington Konsensüsü’ birçok Üçüncü dünya ülkesini, özellikle de Amerika ülkelerini umutsuz ve katlanılamaz bir duruma sokmustur. Bu felaket reçetelerinin ilk meyvesi, ‘kayıp on yıl’ da denen ve bölgede ekonomik büyümenin ancak yüzde 1’lerde seyrettigi 1980’ler olmustur ve büyüme hızı 1990-1998 arasında beklentilerin çok çok asagısındaki bir degere, sadece yüzde 2.7’ye yükselmistir. 1998-2004 arasında ise tekrar yüzde 1’e düsmüstür. O hain konsensüsün gerçeklestirildigi yılda yani 1985’te dış borç 300 milyar dolarken su an 750 milyar doların üzerindedir. Özellestirmeler, insası yıllar alan milyar dolarlar degerindeki ulusal yatırımları, sermayenin baska ülkelerden Amerika ve Avrupa’ya kaçması kadar kısa bir süre içinde yok etti. ssizlik rekor seviyelere ulastı. Ortaya çıkan her 100 yeni isten 82’sini, insanların hiçbir sosyal ve yasal güvence saglamayan “kayıt dısı sektör” olusturmaktadır. Yoksulluk özellikle de asırı yoksulluk hızla büyümektedir. Yoksulluk yüzde 12.8 artmış bulunuyor ve bu da toplumun yüzde 44’lük bir kesimini etkilemektedir. Kalkınma durmustur ve sosyal hizmetler gün geçtikçe kötülesmektedir. Neoliberal küresellesme beklendigi gibi özellikle ve en basta saglık veegitim olmak üzere sosyal hizmetlerde kesin bir faciaya yol açmıstır Eger tüm bunlara bir de eski ve yeni halleriyle yagmayı, haksız ticaret sartlarını, durmak bilmeyen sınırsız sermaye hareketlerini, beyin göçlerini, korumacılıgı, fonları ve DTÖ’nün fermanlarını eklersek, kimsenin krizlere ve Güney Amerika’da yasananlara sasırmaması gerekir. Latin Amerika neoliberal küresellesmenin tam anlamıyla ve acımasızca uygulandıgı bir bölgedir. Simdi de Latin Amerika, ulusal sanayilerini yok edecek ve MERCOSUR ile Andean Paktını ABD ekonomisinin bir parçası haline getirecek olan FTAA ile karsı karsıyadır. Bu, Latin Amerika halklarının ekonomik kalkınmasına, birlikteligine ve bagımsızlıgına yapılan en son saldırıdır. Bu ilhak denemesinin basarılı olması durumunda bile hem Latin Amerika halkı, hem de yoksulluk, egitimdeki facia ve issizlik nedeniyle dogru düzgün bir egitim alamamış olan maquila’ların ucuz isgücünün tehtidi altındaki Birlesik Devletler halkı için bu ekonomik sistem sürdürülebilir olamayacaktır. Ucuz, vasıfsız isgücü Latin Amerika oligarsilerinin bol miktarda sunabilecekleri bir seydir. Tüm anlattıklarımın özeti, türümüzün ve onunla birlikte tüm halkların bir dönüm noktasında oldugu dogrultusundaki fikrimi yansıtmaktadır: Olayların bu gidisatı degismek durumunda, yoksa türümüz yok olacak. Gidebilecegimiz baska bir gezegen yok. Mars’ta ne bir atmosfer, ne su, ne hava ne de bizim oraya kitleler halinde göç etme imkanımız var. Ya bu sahip olduklarımızı kurtaracagız ya da tüm yasadıgımız maceraları en bastan yasayacak akıllı bir türün ortaya çıkması için milyonlarca yılın geçmesi gerekecek. Papa 2. John Paul bile evrim teorisinin yaratılış doktriniyle uzlastırılamaz olmadıgını açıkladı. Konusmamı artık sonlandırmalıyım. 2004’te bizi bekleyen pek çok iş var. Halkımı bunca yıldır yaptıklarından, kahramanlıklarından, yurtseverliginden, mücadeleci ruhundan, sadakatinden ve devrimci ruhundan dolayı kutlamak isterim. Bu 45’inci yıldönümümüzde imparatorluk tarafından tutsak edilen ve etkileyici kararlılıklarıyla, düsmanın anavatanımıza dönük adaletsizce, intikamcı ve acımasızca davranıslarına karsı duruslarıyla örnek davranış gösteren beş kahramanımızda somutlanan; 64’ten fazla ülkede yürüttükleri uluslararası görevlerle büyük fedakarlıklarda bulunan, risk alan, kendilerini tehlikeye atan örnek 15,000 doktorumuzda somutlanan tüm o uluslararası görevlilerimizi özellikle kutlamak isterim. Böylesi uluslararası görevleri ABD ve Avrupa’nın basarabilmesi asla mümkün degildir çünkü onların savundukları türde insan haklarını sahiplenecek ve gösterebilecek insan kaynaklarına sahip degillerdir. Kimse tehditle yada saldırganlıkla doktorlarımızı, ögretmenlerimizi, sporcularımızı ya da bizimle dayanısma içindeki dostlarımızı yıldıramaz; kimse evlatlarımızın cesaretini kıramaz. Çünkü beş kahramanımız gibi ABD hükümetinin yetkililerince yürütülen ve düzenlenen terörist saldırılara kurban olanların yerini alma onurunu üstlenmeye hazır daha pekçokları var. Mücadele edenleri, karsılastıkları zorluklara karsın vazgeçmeyenleri, insanlıgın degerler ve fikirler yaratma ve isleme kapasitesine inananları, insanlıga güvenenleri ve daha iyi bir dünyanın mümkün oldugu düsüncesini paylasan herkesi kutluyorum! Onlara karsı el ele savasacagız ve onları altedecegiz! |
||
|
||
| yazını tamamını okumadım ama bu adamı benim gözümde güçlü göstern bir yön olmuştur hep ne olduğunu tam olarak annıyamadığım ama farklı kılan bi yanı var bana göre. belki özgürlük kavramını en çok yaşatmaya çalışan yada temsil ettiği siyasal rejiimin son temsilcilerinden biri olması belki de bu son cümlesi çok şey anlatabilir anlayabilenlere değilde anlamak isteyenlere Mücadele edenleri, karsılastıkları zorluklara karsın vazgeçmeyenleri, insanlıgın degerler ve fikirler yaratma ve isleme kapasitesine inananları, insanlıga güvenenleri ve daha iyi bir dünyanın mümkün oldugu düsüncesini paylasan herkesi kutluyorum! Onlara karsı el ele savasacagız ve onları altedecegiz! |
||