|
||
| paylaşiim dedim... Alıntı milliyetçilik, insanın kendi kültürünü, kendi insanlarını, kendi toprağını sevmesi, koruması, geliştirmesi duygu ve arzusundan çok farklıdır. Farklı kavimlere karşı üstünlük ve güvensizlik duygularıyla örülmüş, devlet ve devletçilik merkezli, aşırı siyasileşmiş bir mensubiyet duygusudur milliyetçilik. Özgürlüğü insana değil, sadece milli varlığa, devlete atfeder. İnsanı düşüncesi, rolü, eylemiyle bu milli varlığın hizmetkarı olarak görür. Yönetilenin yönetene, insanın insana mutlak itaatini ve insanlar arasındaki hiyerarşiyi vaazeder. Nitekim toplumsal düzeni doğal ve değişmez olarak tanımlar. Sorgulamayı, değişimi, farklı talepleri bozulma olarak görür ve yaptırıma tabi tutar, değişim ve talep yanlılarını ise öteki kılar, hain, düşman ilan eder. Dolayısıyla siyaset anlayışı toplum dışıdır milliyetçiliğin. Siyasetten devlet tekelindeki milli çıkarları ve bu çıkarları belirleyecek gruplar arasındaki güç mücadelesini anlar. Bu güç mücadelesinde şiddeti bir araç, bir hakem olarak görür, hatta bir "değer" kılar. Kürt milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği, Ermeni milliyetçiliği, Alman milliyetçiliği, Yunan milliyetçiliği... Hepsi aynı esasa göre çalışır... Milliyetçilik Avrupa'da ortaya çıktığı günden, 1830'lardan bu yana, 300 milyon insanın hayatına mal olmuştur. Milliyetçilik adına insanlar sadece öteki diyarın insanlarını değil, kendi insanlarını da katletmişlerdir. Şiddet ve mensubiyet öyle merkezi bir işlev görür ki bu anlayışta, örneğin masum çocuklar, insanlar öldürüldüğünde ya da bizim elimizden öldüğünde tınmayız; yandığımız sadece kendi çocuklarımız, insanlarımızdır. İnsan ve çocuk bizdense insan ve çocuktur bu anlayışa göre... Örneğin bizden olmayanın sıradan taleplerini, varoluşunu bile tahrik olarak tanımlar, linç etmeye kalkar, üstelik haklı olduğumuzu söyleriz... Hak ve şiddet arasında doğru orantı kurdukça, şiddeti meşru kılar ve değer haline getiririz... Şiddetin lügatimizdeki anlamı hep tepkidir, hep savunmadır, hep karşılık vermektir... Tepki, savunma, karşılık verme mantığı, bu ülkede 1970'lerin sonunda 5 bin insanın canını aldı. Komşular komşuları kesti, farklı mezhepten, farklı görüşten oldukları için... Vatan, bayrak, toprak, inanç bahane kılındı bu vahşete... Tarihçi Şükrü Hanioğlu geçenlerde pek güzel ifade etmişti: Milliyetçi söylemler, başkalarına yaşattıkları felâketleri hep başkalarının onlara yaşattığı felaketlerin karşılığı olarak gösterirler... Böylece şiddet ve haklılık, zulüm ve mağdurluk sarmalı üretirler... hepsine aynen katılıyorum... |
||
|
||
| insanlar ırkıyla mı doğar, ırkçılığıyla mı? bir şahıs farz edelim: Adı Üzeyir. otuz yaşına kadar kendisini Türk olarak bilmiş ve iyi bir Müslüman. sonra ansızın yahudi asıllı bir dönmenin çocuğu olduğunu öğrenmiş. bir mekan düşünelim. Beş-altı dost; Üzeyr de aralarında. sohbet koyulaşıyor. Konu, Yahudilerin Allah'ın lânetine müstehak olmuş kötü bir kavim olduğuna geliyor. Üzeyrin yahudi asıllı olduğunu kimse bilmiyor. şimdi kendinizi bir an için Üzeyrin yerine koyunuz. Ne yapardınız, neler düşünürdünüz? heyecanla ayağa fırlayıp, ırken Yahudi asıllı olduğunuzu haykırır, genelleme yapmanın sakıncalarını anlatmaya çalışırdınız. kendi özel durumunuzdan bahsetmeksizin, sadece genel ifadelerle, Yahudi anne babadan olmanın tekbaşına kötü insan olmaya yetmeyeceğini, Müslümanlığı seçmiş bir insanın, ırken Yahudi olsa dahi iyi insan olabileceğini izah ederdiniz. hiç ses çıkarmaz, ancak içinizden, Yahudi ırkına mensup olmanın utanılacak bir durum olmadığını kendinize telkin eder ve fakat konuşulanları tasdik etmiş gibi yapardınız. şimdi de kendinizi Üzeyr'in gerçek ırkını bilen ve sohbet ortamına girmesine vesile olmuş olan İbrahim olarak farz edin. ( sizin bunu bildiğinizi Üzeyr bilmiyor.) Ne yapardınız? sohbeti sürükleyen kişiye/kişilere durumu gizlice anlatır, Üzeyr'in gerçekte Yahudi asıllı olduğunu, bu nedenle onu üzmemek, kırmamak ve damarına dokundurmamak için bu konuyu daha fazla uzatmamalarını söylerdiniz. mensup olunan ırkın önemli olmadığını, iyi insan olmanın, Allah'ı gerçekten tanımak ve ona hakiki kul olmak yolunda mesafe katetmekle ölçüldüğünü anlatırdınız. bu sözlerinize karşılık, maksadınızın farkında olmayan ve Türklüğüyle gurur duyan bir dostumuz, ırkın da insanların vasıflarını belirlemekte önemli rol oynadığını; misafirperverlik ve kahramanlık gibi seciyeler taşıyor olmasının Türklüğünden kaynaklandığını söylese ne cevap verirdiniz? bu özelliklerin Türkler tarafından elde edilmesinin asıl sebebinin Müslümanlıkları olduğunu iddia edemezdiniz. Çünkü, meselâ, Müslüman olan bütün ırkların aynı ölçüde kahraman olduğunu savunmanız kolay olmazdı. Yani Türklüğün de bu sonuca bir tesirinin olduğunu inkâr edemezdiniz. o halde şu sorunun cevabını bulmalıyız: baştada vurgulamaya çalıştığımız üzere, insanlarda varolduğu gözlenen ırkçılık damarı, acaba fıtrî, yaratılıştan var olan ve asla tamamen izalesi mümkün olmayan bir "özellik" midir? yoksa sonradan sosyal şartların tesiri ile kazanılan ve uygun tedavi ile tamamen giderilmesi mümkün bir "hastalık" mıdır?
|
||
|
||
| Cok güzel bir yazi.. Ama bir sey kesinki. Adam keyfi icin milliyetci olmamis. Onu milliyetci yapan bazi etkenler var. Milliyetci olmasaydi dinci olurdu. Olmasaydi katil olurdu, olmasaydi psikopat olurdu. Olmasaydi.... vsvs.. Demeki bazi sorunlar var ve bu sorunlar onlara hatalarini anlatmakla hic bir yere varilamaz bence. Cünkü gercekten hic bir hata yapmiyorlar... Onlar kimliklerini bulamiyor. Bir gelecek lagzim... |
||
|
||
o halde şu sorunun cevabını bulmalıyız: ırkçılık insanın yaradılışından gelen bir özellik kesinlikle değildir sadece devirlerin konjoktürel durumlarından dolayı oluşmuş sapkınlıklardır tedavisi de sanırım inanç la sosyalleşme geçmişini bilme iledir aklın ziyası fünün-u medeniye ile dir diye diyen boşuna dememişbaştada vurgulamaya çalıştığımız üzere, insanlarda varolduğu gözlenen ırkçılık damarı, acaba fıtrî, yaratılıştan var olan ve asla tamamen izalesi mümkün olmayan bir "özellik" midir? yoksa sonradan sosyal şartların tesiri ile kazanılan ve uygun tedavi ile tamamen giderilmesi mümkün bir "hastalık" mıdır? ![]() kimlik bulmama da sanırım ölü doğum gibi bişey.... bana terminal adlı film hatırlattı.... sadece böceqq ne diim o zaman ölsünler... ama böyle bi durum yok yani kimliksizlik diye olan kişiliksizlik tamamen |
||
|
||
| Küçük köpeklerin gürültülü ulumasıdır milliyetçilik.Faşizmin en şerefsiz halidir çünkü kendini itiraftan korkar. | ||
|
||
|
||
|
||
Alıntı milliyetçilik, insanın kendi kültürünü, kendi insanlarını, kendi toprağını sevmesi, koruması, geliştirmesi duygu ve arzusundan çok farklıdır. Tabii ki dedigin gibi sacmaliktan oteye gidemeyen bir "kavram"dir.Kendi topragini sevmesi,kendi topragi icin can vermis insanlari hice saymasi,kendi topraklarinda yasayan insanlarin kulturlerini yasatmamak icin elinden geleni yapmasi gibi uzatabilecekken sen kisa kesmeyi secmissin,hostur, guzeldir. Alıntı Milliyetçilik Avrupa'da ortaya çıktığı günden, 1830'lardan bu yana, 300 milyon insanın hayatına mal olmuştur. Milliyetçilik adına insanlar sadece öteki diyarın insanlarını değil, kendi insanlarını da katletmişlerdir. Ayrica bakiniz SIVAS, MALATYA ve Bize aktarilmayan yuzlercesi...Nedense mlliyetciligi bize anlatirken ozunde kardeslik, hosgoru tabanli, lavanta cicegi gibi kokan bir dusunce mekanizmasi (tam gelismedigi icin sistem demiyorum) olarak aktarilir? Alıntı Şiddet ve mensubiyet öyle merkezi bir işlev görür ki bu anlayışta, örneğin masum çocuklar, insanlar öldürüldüğünde ya da bizim elimizden öldüğünde tınmayız; yandığımız sadece kendi çocuklarımız, insanlarımızdır. İnsan ve çocuk bizdense insan ve çocuktur bu anlayışa göre... Nasil bir anlayis anlamadim,umarim aciklayabilirsiniz? Alıntı Şiddetin lügatimizdeki anlamı hep tepkidir, hep savunmadır, hep karşılık vermektir... Yeni bir eksisozluk mu olusturuyorsunuz kendi aranizda? Milliyetcilik ajitatiftir!(tek kelime,konuya yeterdi) |
||
|
||
| Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. Hem kendisi yaşça çocuktur, hem de ona kapılanlar ruhça çocukluk ve yeniyetme özellikleri gösterir. Birbuçuk, bilemedin iki asır öncesine kadar—ki bu süre insanlığın ömrüne kıyasla bir günün ancak bir saatini teşkil eder—bu ve civar coğrafyada kimse “Sen kimsin?” sorusuna “Türküm, Arabım, Kürdüm” diye cevap vermiyordu. Kimsenin dünyasında “biz ve onlar” bölünmesi unsurî mensubiyet üzerine kurulu değildi. Dindi asıl olan. Yeryüzündeki ilişkileri ve bağları belirleyen, semayla kurulan ilişkiydi. Biz Müslüman’dık, onlar gayrimüslimdi! Din, insanı Yaratıcı’yla bağlarken, onu aynı zamanda bütün varoluşa ve inananlara kopmaz bağlarla bağlıyordu. Bütün inananlar kardeşti! Bütün varlıklar insana kardeşti. Ama önce Avrupa çocukça bir gururla “Ben büyüdüm, başım göğe erdi” deyip göklerle ilgisini kesti, yüzünü toprağa ve arza çevirdi. Din bağının yerine ikame etmek için yeni bağlar aradı mecburen ve buldu da. Ya da bulduğunu sandı. Çocukça bir hevesle “Biz İngiliziz, Almanız, Fransızız” demeye ve öylece inanmaya başladı. Elinde kalan tek sermayesi olan toprağı da bu hevesle çoktan bölmüştü zaten. Sonra, Avrupa’da bir virüs gibi yayılan milliyetçilik, özel bir itinayla İslâm diyarlarına aşılandı. Dinle bağımız zayıfladığı ölçüde etnik kimlik bizim için de belirleyici olmaya başladı. Avrupa’nın türedi modası ulus-devlet bize de ölçü olmaya başladı. Yabancı ve mütehakkim ellerce cetvellerle çizilen haritalarımız oldu. Sınırlarımız oldu. Ama bu hayalî sınırların iki yanındaki insanları birbirinden gerçekte neyin ayırdığını soran sorularımız olmadı. Siyaset, yeryüzünü kanlı bir oyun alanına çeviren milliyetçiliğin çekim alanına girenler için artık birincil öncelikti. Gözler semadan yere çevrilmiş, insanlar arasında hakikatı varoluşun özüne dayanan bağlar çözülmeye yüz tutmuş, onun yerine milliyetçiliğin gaddar, tarafgir ve zulmanî oyunları gelmişti. Din adına fetihler, cihadlar devri kapanmış; çocukların oyuncak paylaşımındaki “senin-benim” kavgası gibi, ama kanlı ve zalimce kavgalar devri başlamıştı. Avrupa’nın dünyanın başına bela ettiği milliyetçilik, 60 milyon insanın canına mal olan iki dünya savaşıyla ve milyonlarca insanı kurban eden yüzlerce-binlerce etnik çatışmayla bu kavgaları hâlâ devam ettiriyor. Milliyetçilik, ne insanın ne de varoluşun özüne yakındır. Dinin yerine ikame edilirken, seküler bir din haline getirilmeye çalışılan milliyetçiliğin varoluşsal kaygılarımıza, yokluk karşısındaki korkularımıza, çocuklara, yaşlılara, hastalara, sakatlara, kalbi kırıklara söyleyecek hiçbir sözü, deva olacak hiçbir çaresi yoktur. Bütün bu insanî halleri ancak unutarak, inkâr ederek milliyetçi olabilir insan. Milliyetçilik zevkli ve heyecanlıdır, doğru; ama bu zevk çoğu zaman ulusal ve uluslar arası siyasete dalan insanın kendi hakikatını unutma pahasına duyulur. Ene’nin yüzlerce katı suretinden bir suret ve dinden uzak felsefenin bir ürünü olarak milliyetçilik, bizi varlık kardeşlerimizden de soğutur. Tesbihin ipinin kopmasıyla bütün tanelerin dağılması gibi, din bağının kopmasıyla varoluş da insanın gözünde bölünmeye uğrar. Hassasiyetler adresini kaybeder, yanlış adreslere yönelir. Bir milliyetçi için, vehimlerde çizili sınırların içindeki ülkenin bölünmezliği, varoluşun irili-ufaklı sahte ilâhlara taksim etmeden tek bir Yaratıcı’ya teslim edilmesinden daha elzem ve mühimdir. Dalalet ve inkâr tohumlarının atıldığı eski Yunan’ın unutulup nevzuhur yeni Yunan’ın düşman bellenmesi bundandır. Yeni Yunan’ı değil eski Yunan’ın bulanık ve inkârcı felsefesini kendisine hedef eyleyen Bediüzzaman’ı bir milliyetçi bu yüzden anlayamaz. Milliyetçilik mahiyeti gereği haksızlık, tarafgirlik ve zulüm üzerine kuruludur. Aynı şey kendisi yaptığında doğru, başkası kendisine yaptığında yanlıştır. Aynı söz kendisi söylediğinde hak, başkası söylediğinde dalâlettir. İman ve takvadan başka hiçbir şeyin bir insanı başka bir insana üstün kılamayacağını, iman ve takvanın ise ancak tevazu ve mahviyet ile gerçek anlamını bulacağını anlayamaz. Dili, rengi, ırkı, unsuru ne olursa olsun bütün insanların eşit olduğunu idrak edemez. Kibir ve gurur milliyetçiliğin mayasıdır. Bu kibirle kendinden başkasını beğenmez, kendinden başkasına güvenmez. Bir kardeşini “pis,” diğerini “kıro,” bir başkasını “kalleş” diye yaftalar. Ama dönüp boy aynasında kendisine bakmaz. Seküler milliyetçilikler, sahibinden kaçmış ve kendisini efendi ilân etmiş köleler gibidir; elinden gelen kendisini diğer kölelerle kıyaslayıp böbürlenmektir sadece... Zor zamanlar yaşıyoruz. Milliyetçiliği esas alan, bu yolda çok zulümler işleyen ve kanlar döken, sınırları içindeki insanları bizzat kendisi bölüp ayrımcılık yapan bir zihniyetin başka milliyetçilikleri doğurması kaçınılmazdı ve öyle de oldu. Bugün siyaset sahnesinde yeni oyunlar icra ediliyor, yeni hamleler yapılıyor. Bunlar kalbî meyil ve taraftarlıklarımızı gün yüzüne çıkardığı için bizim için de imtihan oluyor. Her kimden kime reva görülürse görülsün haksızlıklara karşı mı çıkacağız, yoksa kendi etnik tarafgirliğimizle “ama”larla başlayan tevillere mi sapacağız? Gericilik ve bölücülük yaftasıyla, hem dindarları ve hem de Kürt unsurunu küstüren resmî zihniyet ne yazık ki birlik ve beraberliği sağlayamıyor, aksine daha baştan gönülleri bölüyor. Bugün şahit olduğumuz bir Kürt sorunu olduğu kadar, bir Türk sorunudur da. Ve aslında bir milliyetçilik sorunudur. Milliyetçiliklerin çarpışmasından fesat ve intikam ateşinden başka birşeyin çıkması beklenemez. Fesat ateşlerini söndürecek, gönülleri hakkıyla birleştirecek, Türk ve Kürdü bir arada tutacak bağ, onyılların yarasını onaracak deva ancak nuranî İslâm kardeşliği olabilir. İnanmayan ALINTI |
||
|
||
| Milliyetçilik, kendi bokunun üzerinde öten salak bir horozdur der Richard Aldington... Küreselleşme meğilindeki dünya için gayet yerinde bir söz amma bu eğilim şimdilik...az olsun benim olsun mantığıyla düşünülüp, yeniden milliyetçilik ruhu canlanabilir ve küreselleşmenin ardından parçalanma gerçekleşebilir.Bu bir döngüdür. her şey güçlülerin elinde...onlar ne isterse 'o' birleşimse birleşim veya çıkar çatışması ardından kutuplaşma... onlar sıçarlarsa bizde üzerinde horoz gibi öteriz... |
||