|
||
| peki nedir,bu hüzün...ki hep naçar kaçarken,acayip de açar bizi... çiçek gibi güzel,yakışıklı,onurlu ve erdemli gibi gösterir. harbi hüzü,barbie hüzün diye iki hüzün olar mı... timsah gözyaşları,martı çığlıklarını boğar mı ? yağmur yağar,sel olur,evlerimizi sular seller basar,yalnızca ağıt yakarız...hiç olmayacak bir durumda,hiç olmayacak bir pozisyonda,küüt diye ölürüz,yalnızca ağıt yakarız... peki ağıt çare midir... veya ağıt yak,molla desinler mahallesinden miyizdir... bu hüzün meziyet midir,yoksa bir eziyet mi ? diyatik icabı,aynı derede iki kere yıkanmazken,aynı yerde,aynı durum ve biçimde iki,üç ve hatta katları kadar ölmek veya acı çekmek,ne'ye delalettir... habire ve hiç durmadan kendi kendini tekrarlayan bu acı,bu ihmal,bu suistimal,biraz kadercilik,biraz nemelazımcılık ve boşvermişlik tonları taşıyor mu... habire ve hiç durmadan kendi kendisini tekrarlayan bir hüzün,ne kadar süzme,orijinal,rafine,haysiyetli ve şahsiyetli bir hüzündür ki.. harbi hüzün,hiç olmazsa kederli bir sisyphous estetiği taşır... tepeden tırnağa çaresiz,tek yönlü,duvara çarpma istikametli,dibe vurma garantili,yerden ozon deliğine kadar tercih ve bedel takviyeli... barbir hüzün'de ise hep bir bürokrat kayıtsızlığı,aşk ve hayat devamsızlığı ve kaytarmacılığı mümkün olur... barbie hüzün,naylon ve slikon hüzün tekrarlandıkça,laçkalaşmaz mı... laçkalaşan hüzün,kötü ve moruşın bir karikatür olmaz mı... akılsız başın hüznünü,ayaklar çekmez mi... bir akıllı hüzün,bir de akılsız hüzün mü vardır... akıllı hüzün şiir tadında ve kallavi bir tortu bırakıp,kişiyi derviş mi yapar...harbi hüzün yıllanır,tortulanır,şarap mı olur.... barbie hüzün,sirkelenir,kurtlanır,ekşir,heba mı olur... hayır,sirke'nin yeri ayrı,şarap'ın yeri ayrı ama misal kabilinden yani,hesapta... alaturka bu hüzünde yamuk bir durum mevzubahis değil mi yani... bu hüzünde akıl yok,mantık yok,şiir yok,felsefe yok sanki... hep sermayeden yiyor,hiçbir şey üretmiyor... çoğaltmıyor,eksiltiyor... olgunlaştırmıyor,çürütüyor... erdirmiyor,yıldırıyor... güzelleştirmiyor,verem,kanser ediyor... lakin sinirleri bozulmuş,gıdıklasan gülecek... hüzün canından vaz caymış,bizim canımız hüzüne müebbet... ama neden... bu hüzün ne lolita,ne james mason... bu hüzün oldum olası fason... tırışkadan bahane,mazeret,buğulu anason... harbi hüzün : bedel+tercih,barbie hüzün : karşılıksız çek+naylon fatura gibi mi... aynı derede iki kere yıkanmazken,aynı memlekette,aynı hayatta,aynı ömürde,aynı kişilerde,bunca aynı hüzün,olacak şey mi... bir şarkı var mesela : " akşam oldu hüzünlendim ben yien/hasret kaldım gözlerinin rengine" diye başlar... peki,gündüz çuvala mı girdi... akşam akşam niye hüzünlenip,boca ediyorsun rakıyı ve sigarayı göz göre göre ciğerine... yoksa hüznü,bu duruma,vesile teşkil ettiği için mi seviyorsun... akşam mı,aşk'şam mı,akş'am mı asıl derdin aslında...hüznümüz ereksiyon bir vaziyette dolanıyorarak akşamdan akşama hatırlamak,hasret kalmak hakiki bir sevmek midir... hem yaşıyorsan,git kavuş... kavuşamayacak bir durumun varsa yar aşşağı,sen yukarı savuş... tamam bir akşam olur ama,yani her akşam,her akşam da olmaz ki... bu hüzünde,sado-mazo bir yan var... " of ulan off" derken sanki,için bir " ohh" çekmekte... " ohh be" derken de sanki,bir " off " çekmekte... bu hüzün tanımsız.. bu hüzün,gak guk,hık mık,kem küm,cık cık... bu hüzünden adam olmaz... velhasıl bu adamdan da,adam gibi hüzün çıkmaz... hüzün dank dank diye gelir... her akşam her akşam olur mu... memur mu bu,kadrolu bir duygumu ki bu... hüzün manyağı mı olmuşuz biz... hoşumuza mı gidiyor acılanmak acaba... eyvallah o vakit... |
||