|
||
| Yasemin Çongar (Taraf) Kültleri yenilerini yaratmadan kırmak Kolay bir başlık değil bu. Bir kere, kelimelerdeki k’lar, y’ler insanın dilini zorluyor. Ayrıca, anlamı da karışık. “Kültleri kıralım, yeni kültler de yaratmayalım” sözünün yalınlığından uzak mesela. Zira çifte çağrı yapma derdinde değilim; birbirinden ayrı iki olgudan ziyade, iç içe süreçlerin belirlediği tek bir olgudan söz ediyorum. Yerine yenisi konan bir kişilik kültünün asla kırılmayacağını anlatmak istiyorum aslında. Ve bakın yine k’lar, y’ler bırakmıyor peşimi. Belki Kruşçef yardım edebilir bana. Nikita Kruşçef’in 1956’da, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Yirminci Kongresi’nde yaptığı o “gizli konuşma”, meramımı anlatmama yarayabilir. Benim gibi, beyni ilk gençlik yıllarından itibaren Sovyet resmî tarihiyle yoğrulmuş olanlar varsa aranızda, iyi bileceksiniz. Kruşçef’in o konuşmasının, otuz yıl arayla “ihanet” ve “açılım” sarkacında algılandığını hatırlayacaksınız. O konuşmasında, Marksist-Leninist ruhtan dem vurup bir kişiden bir süpermen, hatta bir tür tanrı yaratmanın sakıncalarına dikkat çekmişti Kruşçef. Bunu yaparken hedefi, Josef Stalin’in kendi eliyle ve sistemin desteğiyle yaratıp milyonlarca insana mal ettiği kişilik kültünü kırmak, Sovyetleri esir alan Stalinizmi yıkmaya başlamaktı. Ne var ki, Kruşçef’in “ihaneti” ya da “reformculuğu” fazla sonuç vermedi. Zira Stalin’i eleştirirken “devrimin, devletin ve halkın gerçek lideri” dediği Vladimir İlyiç Lenin’in Sovyet dimağındaki yerini sağlamlaştırmaya uğraşıyordu. Bir külte balta vurmanın ancak bir başka külte harç dökmekle mümkün olacağını düşündürten yarım cesareti, Kruşçef’in elini kolunu bağlamıştı. Bu yarım cesaret, hem Sovyet vatandaşlarını hem de dünyanın dört yanındaki Sovyet rejimi hayranlarını bağladı; yüz milyonlarca insan daha 30 yıl kadar bir kişilik kültüne tutsak yaşadı. *** Ben şuna inanıyorum. Bir kimya deneyi yapmamız mümkün olsa ve Türkiye’de yaşadığımız tüm siyasi sorunları uzun ince bir tüpe yerleştirip elementlerine ayırsak, çok da kalabalık bir periyodik cetvel elde etmeyiz. Ve sanırım, o periyodik cetveldeki elementleri “klişeler”, “tabular”, “kültler” diye kendi aralarında gruplamamız hiç de zor olmaz. Kişilik kültüne yatkın bir toplumuz biz. Mustafa Kemal’in en başta kendi eliyle ve sistemin desteğiyle yarattığı, zamanla milyonlara mal olan “Atatürk” kültü, bunun en birinci örneği. Memleketin her şehrinde, her kasabasında heykeli olan; her devlet dairesine, her okula fotoğrafları mutlaka asılan bu büyük lideri, kültleştirmekle aslında küçülttüğümüzü, ölümünden 69 yıl sonra hâlâ anlamamamızdan daha iyi bir zihinsel tutsaklık örneği düşünemiyorum. Bırakın, Atatürk’ü açıkça eleştirmeye ya da sevmediğini söylemeye kalkışanları, onu gerçek bir insan gibi algılayıp anlamaya çalışanlar bile, suç sınırında gezindiğine göre vay halimize. Öyle ya Atatürk devrimlerinin “travma” yarattığını söylemenin bile travma yarattığı bir ülkenin çocukları post-travmatik sendromdan kendini nasıl kurtarsın... *** Foreign Policy ve Prospect dergilerinin dünyanın en önemli entelektüellerini seçtiği ankette, ilk on sırayı Müslümanların, en tepe noktayı da Fethullah Gülen’in alması Batılıları şaşırtmış. Beni şaşırtmadı. İnternette bir kutuyu tıklayarak Fethullah Gülen’i liste başı yapmanın içten içe bir tutsaklık yansıttığını düşündüm; saygının sevginin tutsaklığa dönüştüğü o noktayı iyi tanıdığımı anladım. Ama Atatürk’e, ama Lenin’e, ama Deniz Gezmiş’e, ama Adnan Menderes’e, ama Müslüm Gürses’e, ama Fatih Terim’e... Bu ülkede, şu ya da bu düzeyde, kişilik kültüne tapınmaktan payını almış herkes için tanıdık bir duygu bu. Fethullah Gülen’i liste başı yapma çabasının, diyelim ki Time dergisinin anketine katılıp Atatürk’ü “gelmiş geçmiş en büyük lider” seçtirme çabasından sahi ne farkı var? Bir farkı varsa belki, onu da Fethullah Gülen’in ağzından, dünkü Zaman’da okudum: “İnsan başkalarının ‘birinci, ikinci, üçüncü...’ demesiyle birinci, ikinci, üçüncü olmaz; fakat, eğer bazı çevreler, bir insanı yerden yere vuruyor ve onu sürekli sıfırlıyorlarsa, işte o zaman onu belli numaralara yerleştirmeye kadirşinaslık nazarıyla bakılabilir.” Bu cümle üzerine çok düşündüm; içindeki derin incinmişlik duygusunu sanırım anlayabildim ve saygı duydum. Dileğim, ne Fethullah Gülen’i ne de bir başkasını sevenlerin, kadirşinaslık adına bile olsa, sevdikleri şahsı belli numaralara yerleştirme yarışına girmesine gerek kalmayacak bir Türkiye’de yaşamak. Fethullah Gülen dahil herkesin rahatça yaşayacağı bir Türkiye’den söz ediyorum. 27.06.2008 |
||