SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Hukuk Felsefesi

Konu: Hukuk Devleti

Sayfa: [ 1 ]

13.04.2005 20:29:20
Hukuk devleti denilince ne anlıyorsunuz?Sizce hukuk devletinde mi yaşıyoruz?  Smiley

13.04.2005 20:58:57

Asama asama gidersek öncelikle hukuk devletinin genel bir tanimi sonra da içinde bulundugumuz ülke hakkinda ...Öncelikle hukuk devleti bireyin temel hak ve özgürlüklerinin korunmasi için kendisini anayasayla ( ama nayasalliga uyan bir anayasayla ) sinirlandirmasi durumu oluyor . Yani bugün kullanilan genis anlamiyla herkesin hukuk normlarinca esitligi . ...Burada iki temel varsayimdan hareketle birey özgürlükleri pozitif mi yoksa negatif mi ele alinacak sorusu karsimiza çikar . Yani özgürlük karsisindaki engeller kaldirilarak mi olusturulur yoksa pozitif anlamda müdahele ederek size bunu uygulama gücü vererek mi  ? .

Çok genel bir tanim aslinda hukuk devleti . Ama temel anlami anayasalciligi benimsemis ve anayasal devlet düzenini oturtmus olmak demek oluyor . Tabi burada sahip olunan anayasanin degeriyle ve bicimde degerli olmasina ragmen onun uygulanisiyla ilgili temel problem . Sahip oldugumuz ihtilalci 82 anayasasi hukuk tanimlarina göre " sözde" bir anayasadir . Baski rejimlerinin ve zorbaliga sahip devletlerin uyguladigi cinsten . Ve hala ayiklanmaya çalisilmasina ragmen tam anlamiyla gerçeklestirilememekte; avrupa birligi vesairenin baskilariyla biraz daha fazla iyilestirmeye çalisma ise anayasalarin taniminda bi üçüncü sik olan " kamuflaj" olana doru göz kirpmaktadir . Yapilan düzenlemeler , belgelerde yazanlar vs vsv vs ..öneminden çok uygulamada ne var o sorulmali....


Temelde iktidarlar kendilerini seçen çogunluga yaranmak zorundadirlar ; sahip oldugu koltugu kaybetmemek için . Ve anayasanin temel islevi olan kisitlayicilik onlar için cogu kez sorun olmaktadir . Aslinda hak dedigin ; birey hakki  - hukuk devleti tarafindan kollanmak zorunda olunan birey hakki- çogunlugun degil askine cogunluk karsisinda azinligin haklaridir . Eger bu sistem cogunluk üzerine odaklanirsa - ki iktidar da bunu isteyecektir - uygulamadaki o berbatlik ortaya çikiyor .


Son olarak söyle özetlenebilir ki ; hukuk devletinin taniminda devletin uygulamasi gereken garantili bir anayasa olmalidir . Bu garanti lafi onun degistirilememesi degil aksine anayasal devlet ve anayasa ruhunun garantiligidir . ....

14.04.2005 22:13:38
Özgürlük alanını açmak için pozitif müdahale demokrasi tanımını yapıp daha sonra bu tanımı kollama adıyla onla çelişen uygulamaları örtmeye çalışmaya benziyor sanki.Bu yüzden engellerin kaldırılması yönü daha güvenli..

Aslında anayasanın değiştirilemezliği kollayıcı olmaktan çok kendi açısından dağıtıcı.Çünkü yetmediği noktalarda çözümü dışarısında aramak zorunda bırakıyor.

Devletin hukuk devleti olmasının anlamlı olması dayandığı anayasanın işlevselliği ile ilgili.Oysa bizimkisi hala sabitlik sigortasına asılı kalmış.

torq 15.04.2005 00:12:20
Hukuk devleti tanımı aslında hukukun üstünlüğünü devletin temel ilkeleri arasında saymak demektir. Bir devletin totaliter bir rejimle yönetilip yönetilmediğinin ölçüsü hukukun üstünlüğü ilkesini ne kadar dikkate aldığına göre belirlenir. Eğer o ülkede kişilere göre adalet dağıtılıyor, herkese kanun önünde eşit davranılmıyorsa totaliter bir rejimden söz edilebilir.

Toplumların tiranlıktan hukuk devletine geçişleri kolay olmamış, bu konuda çok kan döküldükten sonra hukukun herkes için gerekli olduğu, bir kişinin kendi düşüncelerine göre getirdiği kuralların daha sonra kendisinin de sonunu hazırladığı anlaşılmıştır. Böylece tüm insanların ortak paydası olacak normlar kabul edilmiş ve kişinin temel, değişmez haklarının anayasa denilen en büyük yasalar bütününde toplanmasına karar verilmiştir. Bu büyük yasa, çıkarılacak yasaların da ölçüsü olarak kabul edilmiş, yasaların anayasaya aykırılığını denetlemek amacıyla Anayasa Mahkemesi denilen Mahkeme oluşturulmuştur.
Bu şekilde insanların temel hak ve özgürlükleri garanti altına alınmaya çalışılmıştır. Ancak azgelişmiş ülkelerde dengesizlikler nedeniyle darbeler olduğu için anayasalar da yaz boz tahtasına dönmüş ve sürekli değiştirilmeye çalışılmıştır.

nicom 15.04.2005 00:20:10
Bugun mahkemedeydim..Yargılanan cok sevdigim bir dostumdu..Universiteden arkadasim..Oda benim gibi hala ogrenci..Trafik kazasi yapti 2 ay once..2 kadına carptı..Biri hayatını kaybetti digeri hafif yaralandi..Bugun 2.asliyede 2.durusması yapılırken dusundum ; o cok iyi biri ama karsı tarafin acisida cok buyuk..Annelerini kaybettiler..İcimden arkadasimin cikmasini istiyorum ama daha sonrada bir insan hayatının bedeli 2 ay olmamali diyorum..Bu celiski icinden cıkamazken hakim karari okudu ; tutuksuz yargılanmak uzere ...saliverildi..
Mutluyduk..Ailesi ,arkadaslari olarak..Ama hafiften karsıdakilerin yerine koydum kendimi acayip sinir bozucu..
Hukuk devleti olmak iyimi kotumu anlamis degilim..

deniz 15.04.2005 15:04:26
hukuğun farklı sebepleri var.

hukuk kişi güvenliği, kurumların güvenliği, devletin güvenliği, sistemin güvenliği gibi sebepler için işletilir.

bunlar ne derce önemli ise hukuda o derece önem taşır.

ancak bazen bunlar arasında tercih yapmak gerekir. yani kişi mi - devlet mi, sistem mi- kurumlar mı. hangisi öncelikli olmalı ve hangisi diğerine tercih edilebilir.

kişi özgürlüklüklerinin değer bulmadığı düzenlerde devlet ve sistem çoğunlukla kişi hak ve özgürlüklerine tercih edilir. tabii böle bir hukuk sistemi istenilen olamaz.

ancak kişi hak ve özgürlüklerinin her şeyin üzerinde tutulduğu hukuk devletleri meşrudur.

15.04.2005 17:42:00


Aslinda hukuk sisteminin dogusunda birey iliskilerini düzene oturtmak , anlasmazliklari çözmek vardir . Fakat hukukun tümü bireyini bir temele oturtmakla yükümlü degildir . Örnegin anayasa devletin kendisiyle , tüzel kisiligiyle ilgilenir fakat bunu yaparken ki temel amaç yine muhtemel bir ihtilaf durumunda vatandasa kolayliktir . Ve ayni zamanda kendini mesrulastirmaktan çok kendini kisitlar . Evet hukukun temel anlami kisitlayiciliktir . Tek sorun su ki buzun da belirttigi gibi bu da uygulama sekliyle ilgili : anayasal bir devlet düzeni içerisinde pozitif müdehalelerle kisiye haklarini kullanma yetkisi tanimak yeterli mi dir ? Ya da bu ad altinda farkli uygulamalar olmakta midir ? Gerçekte bana göre hukuk devletinin görevi bireyi temel alarak ; onun üzerindeki engelleri kaldirabilmek olmalidir . Zira bir seyi yapma gücüne ve yetkisine sahip oldugunuz halde birileri sizi bundan alikoyabilir .


Son olarak hukuk kendi basina öyle kullanimlara sahit olmus ki amacindan sapmis . Yani hukukun genel taniminda yüce devlet kurumlarini garntiye almaktan çok o tüzel kisiligi bir tüzel kisilik olarak çok fazla yetkiyle donanmasini önlemektir . Ama tabi 1961 anayasi bu ülkenin gördügü nitelikçe en "garanti" anayasa oldugundan içerisinde bulundugumuz ülke de hukuk devleti tanimlarinin her tarafiyla çelismektedir . 

gerilla 15.04.2005 23:29:59
hukuk devleti die ilk aklıma gelen, bahsedeilen devlette tüm olayların arabulucusu karar vericisi olarak egemenliğin anayasada olması
ha hukuk devletindemi yaşıyoruz bana türkiyede hayal gibi geliyor..... ve bu çok üzücü bi durum bu toplum açısından

18.04.2005 22:09:03
Hukuk devleti anayasası insana dayanmalı diye düşünürsek belli ırksal-milliyetsel çıkarların öne çıkartıldığı bir anayasanın( ki hepsi öyledir sanırım-en asgari kendini korur-  ),esnek olmayan kanunların varlığı hukuk devletinin yokluğu demek oluyor.

gerilla 29.04.2005 22:28:49
ne olursa olsun bir tarafta mıtlak bir güç varsa orda adalet ve dengeden sözedilemez

deniz 30.04.2005 10:10:52
aynen katılıyorum.

ama anayasalar bu güç birikimelerinin önüne geçebilir belki.

02.06.2005 18:51:38
Anayasanın temeli kısıtlayıcılıktır ve anayasa negatif haklar kapsamında ele alınabilir. Yani anayasal devlet bireye  kendi müdahalesinden uzak bir bölge bırakabilmelidir . Güç birikimini engellemek hukuk devletini nbir gereği olmalıdır. Adillik , eşitlik , özgürlük kavramları hukuk devletinden beslenerek bu kavramlar üzerine inşa edilmiş bir sınırlama anayasayı oluşturur.

Bizdeki çelişki ise devlet anlayışından kaynaklanmakta sanırım.. Sened-i İttifaklardan bu yana Osmanlı da ortaya çıkan "devlet velinimetimizdir" anlayışı olabilir. Kıta avrupasında özerklik anlayışı yaygın olduğundan özellikle de baltık ülkelerinde anayasal devlet anlayışında kısıtlayıcılık ; birey odaklı hukuk düzenlemeleri ön plandadır. Bizde ise durum biraz farklı . 1961 anayasası uygulanagelmiş en garanti anayasa olmasına rağmen bu anayasanın da çoğu düzenlemeri kollektivizm in solidarist niteliğine karşılık gelmektedir.Partilerle ilgili olan düzenlemeleri ele alırsak ilk Anayasa Mahkemeleri bu dönemde kurulmuş ve partilerin kapatılması bu mahkemelere bırakılmıştır . Fakat bu Anayasa Mahkemeleri özü itibariyle hukuk devleti ve anayasal eylemleri korumak görevinde olması gerekirken ideolojik savunma mekanizması olmuş ve partiler kanunu düzenlemesinde yer alan " vatanın ve milletin bözünmez bütünlüğü " ilkesi dönemin İşçi Partisi nin kapatılmasına yol açmıştır .


Kısacası bizdeki "devlet baba" ideolojisi anayasal devlet ve hukuk devleti için gerekli olan uygulamalarla çatışmaktadır. Oysa devlet içindeki insanlarla anlamlıdır. İnsansız bir devleti yönetmek en kolayı olurdu heralde.Açıp küçük prensi bir defa daha okumak gerekli o zaman . Orada da bi kölesiz kral vardır galiba. İstediği emiri verebilen halksız kral

 Smiley

torq 30.01.2007 01:15:37
NEŞE DÜZEL /Ergin Cinmen-23/01/2006

Şu anda Türkiye'de hukuk sistemi bir numaralı sorun haline geldi. Oysa yıllarca tabuydu bu konu. Pek eleştirilmezdi. Nasıl oldu da bu 'kutsal' müessese ülkenin en çok tartışılan, en güven vermez kurumuna dönüştü?
Aslında bugün yaşadığımız sorun hukuk değil, yargı sorunudur. AB süreci yazılı hukukumuzu bir şekilde düzeltti, ama şimdi bu değiştirilen yasaların uygulanması sırasında yargı sisteminde çok ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Mesela üç üniversitenin birlikte düzenlediği Ermeni Konferansı'nı idare mahkemesinin durdurma kararı hukuk için bir yüz karasıdır. Üstelik önümüzdeki dönemde, 'yargı sistemi'nde çok daha ciddi sorunlar yaşanacak.
Niye?
Nedeni, AB süreci. Türkiye'nin geleneksel devlet yapısı, Avrupa'nın insan haklarına, birey hak ve özgürlüklerine dayalı ulus üstü hukukuna uygun değil. Oysa Türkiye'de AB süreci ilerledikçe, insanlar demokrasi, hukuk ve adalet isteklerini daha açığa vuruyorlar. Buna karşılık AB sürecini engellemek isteyen ve demokrasiden yana olmayan birtakım güçler de bazı olaylarda yargıyı tetikçi olarak kullanıyorlar. Bu ülkede artık sağ-sol çatışması yok. Bu ülkede demokrasi ve hukuk isteyenlerle eski kapalı, militarist düzenin sürmesini isteyenler arasında bir mücadele var. İşte bu mücadelede hukuk, tetikçi olarak kullanılmak isteniyor.
Mehmet Ali Ağca'nın salıverilmesi bütün ülkede tepkiyle karşılandı. Adalet sistemine olan biraz güven varsa sanırım bu da Ağca olayıyla yıkıldı. Ağca'nın salıverilmesi hukuka uygun muydu?
Ağca'ya, İtalya'da Papa suikastından verilen mahkûmiyetin Türkiye'de Abdi İpekçi cinayetiyle ilgili verilen mahkûmiyetten indirilmemesi gerekirdi. Nitekim Yargıtay bu yönde karar verdi ve Ağca tekrar cezaevine girdi. Ama ne büyük tesadüftür ki, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı, Oral Çelik ve Alaaddin Çakıcı gibi isimlerle ilgili olarak yargı, hep bir şekilde bir yanlışlık yapıyor, yanlış tahliyeler gerçekleştiriyor. Niye? Çünkü bu kişiler geçmişte devlet içindeki bazı yapılanmalar tarafından görevlendirilmişler. Bulundukları cezaevlerinden kaçırılmışlar. Bunlara sahte kimlikler, yeşil pasaportlar verilmiş. Onlara bu belgeleri kimlerin verdiği de gizli değil. Zaten bu yüzden bizde derin devlet yok. Devletin kendisi 'derin' bizde. Eğer sığ ya da sivil devlet denilen yapı derin devletin faaliyetlerine engel olmuyorsa, aksine bizdeki gibi derin devletin önünü açıyorsa, bu olayların faili artık derin devlet falan değildir.
Kimdir?
Devletin kendisidir. Bu belgeleri verenler isim isim belli. Belgelerin, pasaportların arkasında devletin, MİT'in önemli isimlerinin imzaları var. Bu kimlikleri, belgeleri onlara vermedim diyen de yok zaten. Susurluk olayının önde gelen eski MHP'lisi Çatlı'nın üzerinden 'Emniyet teşkilatımızdandır, gereken her türlü kolaylığın gösterilmesini istiyorum. Her türlü silahı taşıyabilir' diye zamanın Emniyet genel müdürünün imzalı yazısı çıktı. Şimdi neresi derin bu işin? Devlet görevlileri bu işleri açıkça yapıyorlar. Devletin kendisi bu işlerin içinde. Türkiye'de derin devletle sığ devletin birleştiği artık ortaya çıktı. Son Şemdinli olayında da görüldü. Eğer bir başbakan, Şemdinli olayının aydınlanması için gereken siyasi iradeyi göstermiyor ve elindeki yasal araçları kullanmıyorsa, derin devleti engellemiyor, bu tip eylemlere onay veriyor demektir. Susurluk'ta hiç olmazsa Başbakanlık Teftiş Kurulu olayın üzerine gönderilmişti. Erdoğan bunu bile yapmadı. Yetkileri sınırlı Meclis Araştırma Komisyonu'yla yetinilecekse, Şemdinli olayı kapatılıyor demektir.
Peki Ağca'nın tahliye kararının bozulması konusunda Yargıtay nasıl bu kadar çabuk karar verdi?
İstediği zaman böyle çabuk kararlar verebiliyor. Ağca işini Yargıtay öne aldı. Bu prosedür doğaldı.
Adalet Bakanlığı, Ağca'nın tahliye kararının bozulması için Yargıtay'a başvurmakta niye gecikti peki? Bu doğal mıydı?
Adalet Bakanlığı daha erken davranabilirdi. Ağca olayında geç kaldı.
Ağca'nın salıverilmesinin hukuka uygun olmadığı anlaşıldı. Böyle bir hata, basit bir olay mıdır?
Çok ciddi bir hatadır bu.
Bu tür hatalar yargıda çok sık yapılıyor mu?
Bence yapılıyor. Basına yansıdığı zaman biz bunların farkına varıyoruz.
Peki bu hatayı yapanların cezası ne olacak?
Hiçbir cezası yok bu hataların. Bu tür hatalarla ilgili bir hâkim hakkında ceza davası açamazsınız. Ancak soruşturma sonucunda siciline bir olumsuzluk düşebilirsiniz. Burada önemli olan sistemin çalışmasıdır. Bakın... Ağca olayında sistem çalıştı. Mahkeme hukuka aykırı olarak Ağca'nın tahliyesine karar verdi ama, Adalet Bakanlığı yetkisini kullandı ve kararın bozulması için Yargıtay'a gitti. Yargıtay 'İtalya'daki mahkûmiyet Türkiye'deki cezadan düşülemez' dedi ve kararı nı bozdu. Polis, Ağca'yı izliyordu ve onu yakalayarak Yargıtay'ın kararını uyguladı, cezaevine gönderdi. Eğer Adalet Bakanlığı yetkisini kullanıp Yargıtay'a gitmeseydi, Ağca'yı salıveren hatalı mahkeme kararı egemen olacaktı.
Ama olamadı, bu olayda sistem çalıştı.
Kamuoyu baskısı olmasaydı sistem çalışır mıydı?
Kamuoyu baskısı olmasaydı Ağca bugün kesinlikle dışarıdaydı.
Bizim sistemimizde Ağca'nın salıverilişini açıklamak için, "Bir insan 36 yıldan fazla yatmaz" denildi. Bunu tam anlamadım. Bir adam birisini vurup 36 yıl yatarsa, bir daha cinayet işlediğinde artık hapis yatmayacak demek mi bu?
Yatması ve cezasını çekmesi lazım tabii ki. Ama 36 yıl yattıktan sonra yeniden suç işlerse, sanki cezaevinde yatmayacak türünden yorumlar da var.
Peki bizim adalet sistemimiz nasıl oldu da iki ayrı suçu tek suç gibi bir araya getirip ortak bir hesap çıkararak Ağca'yı bırakabildi?
Bunun hiçbir açıklaması yok. Bu karar hukuka uygun değildi, yanlıştı. Madde açık çünkü. 'Bir kişi yurtdışında işlediği suçtan Türkiye'de de yargılanırsa, yurtdışında cezaevinde yattığı süre Türkiye'de aldığı cezadan düşülür diyor. Ağca, Türkiye'de Papa suikastından ötürü yargılanıp ceza almadı ki. Ağca İpekçi cinayetinden yargılandı ve ceza aldı. Papa suikastından ötürü yatılan süreyi İpekçi cinayetinin cezasından nasıl mahsup edebilirsiniz ki?
Ağca'nın askeri bir hapishaneden kaçırılması da, pasaport alması da, yurtdışında saklanması da kendisine devletin içinden bir yardım geldiğini gösteriyor.
Tabii ki...
Son salıverilişi de devletin içinde bulunan bir gücün, Ağca'ya bir yardımı gibi mi değerlendirmeliyiz?
Oradaki savcıya ve mahkemelere karşı bir şey söylemek istemiyorum. Bunun bir hukuki müeyyidesi olur.
Ama tahliye kararı hukuka son derece aykırıydı. Ağca'nın salıverilişini ciddi garipsedim. Gelin, Ağca işini başından ele alalım. Ağca, 1978'de Abdi İpekçi'yi öldürüyor. İdamla yargılanırken, askeri cezaevinden kaçırılıyor. Zamanın sıkıyönetim komutanlığı, Ağca'nın kaçırılmasıyla ilgili bir idari soruşturma yapmıyor. Askeri cezaevinden kaçırılışında kimlerin sorumlu olduğu soruşturulmuyor. Hatta İstanbul Sıkıyönetim Komutanı org. Necdet Üruğ, polisin soruşturmanın derinleştirilmesi için Ağca'nın gözaltı süresini uzatma talebini de kabul etmiyor. Ağca cezaevinden kaçtıktan sonra Abdullah Çatlı'nın evinde saklanıyor. Bir süre sonra da başka cinayetlerin sanığı olan Çatlı ve Haluk Kırcı tarafından Türkiye dışına çıkarılıyor. 1992'lere geliyoruz...
Ne görüyoruz?
Abdi İpekçi'nin katilini saklayan ve yurtdışına çıkaran Haluk Kırcı Erzurum'da evleniyor. Katliam hükümlüsü Kırcı o sırada kaçak bir katil. Nikâh şahidi kim? 1991'in İstanbul Emniyet Müdürü, 1992'nin Erzurum Valisi Mehmet Ağar. Susurluk olayında Çatlı'nın cebinden silah kullanabilir kimliği çıkıyor. İmza kimin? Mehmet Ağar'ın. Evet İpekçi'yi Ağca öldürdü ama, bu, İpekçi cinayetinin faili belli demek değildir. İpekçi cinayeti bir faili meçhuldür. Zamanın devletinin kocaman ilişkiler ağı var bu olayda.
Devletin içindeki gizli örgütlerle ilişki kurmuş olan suçluların, Türkiye'de hukuksal olarak bir dokunulmazlığa kavuştuğunu söylemek mümkün mü peki?
Evet öyle. Türkiye'de gizli bir mevzuat var. Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu bu. Bu kanunun her bir maddesi MİT'in nasıl çalışacağını, mesela dışarıdan insanları nasıl kullanacağını, sözleşmeli personelinin nasıl olacağını belirliyor. Her maddenin sonunda da, 'Bu kanun maddesinin detayları bir yönetmelikle belirlenir' deniyor. Kanunun son maddesine geliniyor. O da, 'Yukarıda sözü edilen yönetmeliklerin tümü gizlidir' diyor. Susurluk olayında suçluların cebinden çıkan 'silah kullanabilir' kimliklikleri var ya... Tahminimce, suçluların kullandıkları silahların ebatları ve iznin kimin tarafından imzalanacağı bile o yönetmeliklerin birinde belirlenmiştir. Bu yüzden olmalı, Susurluk olayında sanık durumundaki devlet görevlileri, 'Biz talimata, kanunlara uygun davrandık' dediler. Aslında biz o yönetmeliklere bakabilseydik...
Ne olurdu?
Yurtdışında uyuşturucudan mahkûm olmuş Çatlı'ya yurtdışında devlet görevi verilmesi gibi, devletin suçlu kişilerle ilişkisi bir bir ortaya çıkardı. Ben İstanbul Barosu yönetimindeyken Susurluk Meclis Araştırma Komisyonu'na, 'Bu işin iskeletini açığa çıkarmak istiyorsanız, bu yönetmelikleri isteyin. Devletin içindeki Susurluk yapısı nasıl işliyor, kimlere kadar uzanıyor, devlet görevlileri bu faaliyetleri nasıl yasal görüyor, bunlar ortaya çıkar' diye yazı yazdık. Ama komisyon inceleyebilecekken, bu yönetmelikleri ve devletin Susurluk yapısını incelemedi.
Devletin içinde Özel Harp Dairesi gibi, kontrgerilla, JİTEM gibi örgütlenmeler var. Mesela JİTEM yok denildi ama var olduğu olaylarla ortaya çıktı. Onların da böyle yönetmelikleri var mıdır sizce?
Mutlaka vardır ve gizlidir. Sadece bazı kişiler bilir bu yönetmelikleri.
Ağca'nın ve birçok başka suçlunun Kontrgerilla olarak bilinen gizli örgütle ilişkisi olduğu seziliyor. Kontrgerilla'nın hukuk sistemimiz içinde önemli gücü var mı?
Tahmin ediyorum var. Bir MİT elemanının, Yargıtay Başkanı'ndan Alaaddin Çakıcı'yla ilgili bilgi aldığı ortaya çıktı. Böyle kim bilir kaç tahe daha olay yaşandı. Zaten kendileri de söyledi. 'Biz daha önce de gelip dosyalarla ilgili bilgi alırdık' dediler. Böyle bir hukuk anlayışı var bu ülkede. Türkiye'de yargı bağımsız değil. Eğer yargı bağımlıysa ve devletle temas halindeyse, kontrgerilla veya başka bir yapı, buraya çok rahat ve doğal olarak nüfuz edebiliyor.
Hukuk sistemi Kontrgerilla'dan çekindiği için mi onun adamlarına hoşgörülü yoksa bu sistemin içinde Kontrgerilla'nın adamları mı var?
Yargı da bu toplumun kurumlarından biri. Türkiye'deki sistemin resmini çektiğinizde, şüphe duymak doğaldır.
Kontrgerilla'nın hukuk sistemimizin içine sızdığını söylemek mümkün mü?
Tabii mümkün. Türkiye'de güçsüz bir yargı var. Çünkü bu devlet hukuk istemiyor. Hukukun zaaf içinde olmasını istiyor. Yargıya bütçeden binde 7 ayrıyor. Bir kurumu güçsüz bırakmak istiyorsanız onu fakirleştirirsiniz. Türkiye'de yargı bağımlıdır ve fakirdir. Zayıf ve bağımlı yargı varsa, ona kontrgerilla da, mafya da sızar. Herkes sızar.
Eğer hukuk sistemi şu ya da bu ilişkisinden dolayı bir suçluyu kayırırsa, bir başkasına verilen cezayı ona vermezse, bu, Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırı olmaz mı? Bir anayasa suçu işlenmiş olmaz mı?
Bu, Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırıdır ama bir müeyyidesi, cezası yoktur. Sadece o hukuk sistemi, insanların gözünde meşruiyetini kaybeder.
Bir hukukçunun bir Kontrgerilla üyesini kayırdığı ortaya çıkarsa bunun cezası nedir peki? O hukukçu ne kadar ceza alır?
Böyle bir şey olmuştur ama bugüne kadar hiç ortaya çıkmadı. Bu bir görevi suiistimaldir. Kontrgerilla yasadışı, gizli bir yapıdır. Eğer yargıç, Kontrgerilla üyesi olduğunu bile bile bazı nedenlerle suçluyu kayırıyorsa, hâkimin kendisi de zaten bir şekilde kontrgerilla üyesidir. Aynı şekilde eğer hâkim mafyaya bilerek yardım etmişse, kendisi de mafya üyesidir. Her suç için bu böyledir.
Tam ülke Ağca'yı tartışırken, Şemdinli'de halkın üstüne ateş açtığı ve bir kişiyi öldürdüğü iddia edilen çavuş da serbest bırakıldı. Mahkeme, olayın tanıklarının anlattıklarına itibar etmedi. Bu karar kamu vicdanında nasıl iz bıraktı?
Toplumda yargıya güven herhalde iyice aşağılarda bu dönemde. Aslında şu anda Şemdinli olayında yargılanan üç-dört kişi önemsiz. Bombayı atan da önemsiz. Önemli olan, bu insanların içinde bulundukları örgütlenme. Ama tecrübeyle biliyoruz, bu ülkede böyle olaylarda hep buzdağının üstü görünüyor, onlar yargıç karşısına çıkarılıyor. Buzdağının altı ise olduğu gibi kalıyor.
Hukuk sistemimizde devlet görevlileri, devletin çıkarı için suç işlerse ona hoşgörülü davranılmalı diye gizli bir içtihat mı var?
Yerleşik kanaat budur.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=176507


Sayfa: [ 1 ]