|
||
| Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi |
||
|
||
| YARATAN BİZLERİ İNSAN YARATTI Yaratan bizleri insan yarattı Muhabbet insana, cana muhabbet Cümle mahlukatın üstünde tuttu, Muhabbet insana, cana muhabbet. Ne mutlu ki bize insan olmuşuz, İnsan sevgisini gerçek bilmişiz, İnsanın dalında açıp gülmüşüz, Muhabbet insana, insan olana. İnsan olan insan gelsin beriye Kimi kara, kimi çalar sarıya, Aslolan hayattır bakma deriye, Muhabbet insana, cana muhabbet. RUHİ SU |
||
|
||
| GAM ELİNDEN BENİM ZÜLFÜ SİYAHIM Gam elinden benim zülfü siyahım Peykan değdi sinem yaralandı Suna başın için ağlatma beni Bugün sevda candan aralandı gel Gamdan hisar oldu mekanım yurdum İşitmez avanım, dinlemez virdim Bir değil, beş değil, on değil derdim Düğümler baş verdi, sıralandı gel Hasretine vasıl olam mı böyle Mecnun'a da baki kalır mı Leyla Ölümlü dünyadır, gel helal eyle Yüklendi barhanem, paralandı gel Pir Sultan Abdal'ım, haftada ayda Günler gelir geçer, bulunmaz fayda Gönül hak arzular canım hayhayda Toprağım üstüne kürelendi gel |
||
|
||
| SABAHIN SAHİBİ VAR Dinlediğiniz bu türküler, ya kişisel nedenlerle tek tek, ya bir hikayeye bağlı olarak ya da toplumu etkileyen büyük olayların çerçevesinde yaratılmışlardır. Elbette Marşlar, adından da anlaşılacağı gibi yürüyen ve yürütülen bir müziktir. Bu eylem müziğidir. Bir düşüncenin, bir sevincin başkalarına geçmesinde ve yayılmasında son derece etkindir. Kalabalıkları kolayca etkiler, coşturur, birleştirir. Gerek böylesi kitlesel bir müzik olmasıyla, gerek yürüyüşe ve birlikteliğe en uygun bir ritm biçimi olan ikili ve dörtlü vuruşlarda yazılmasıyla türkülerden ayrılır. Çünkü türküler her türlü ritmde söylenen bir müzik türüdür. Toplumsal içerikleri olsa bile kökeninde bireyseldirler, ama birlikte söylendikleri zaman da güzeldirler. Nitekim bizim toplumumuzda türkülerin birlikte söylenmesi, insanlarımızı birlikteliğe, ortaklığa alıştırır. İşte toplulukların söylediği marşlar, bu geleneğe de dayanarak toplumsal gelişmeler karşısında, özellikle günümüzde çok etkin bir işlev kazandırmışlardır. Yeni plağımda, marşların, marşımsı türkülerin ağır basmasının nedeni bu. Ayrıca türküler de var. Bu türküler de içerik olarak marşlarla bütünleşmekte. İster bir büyük ozanı olsun, ister toplumu etkileyen bir büyük olayı, hep kendi türküleriyle bir bütünlük içinde duyurmayı uygun buluyorum. Türkülerin yanyana gelmesiyle hem anlatım güç kazanır, hem de konu daha iyi anlaşılabilir. "Seferberlik Türküleri"nde, "Yunus Emre"de, "Karacaoğlan"da, "Pir Sultan Abdal"da, "Şiirler ve Türküler"de, "Köroğlu"nda ve "El Kapıları"nda hep böyle düşündüm. Yeni türkülerimin çoğunda söz ve düzenlemenin benim adımı taşımasına gelince; eskiden beri vardı bu aslında. Ama ben kendimi böylesine ortaya koymak istemiyordum. Türkü biçiminde yazdığım sözler oluyordu. Bunları tıpkı halk ozanlarında olduğu gibi varolan ezgilerden birine bağlayarak söylüyordum ya da sözler için yeni bir ezgi düşünüyordum. Her toplumda ses sanatçısının söyleyişinin o toplumun üslubunu yansıtması, o toplumun üslubunda olması gerekir. Daha açık söylersek, bizim toplumumuzun bir türküsünün söylenişi, bir yabancının söyleyişinden farklı olmalıdır. Batı'da da böyledir. Beraber gibi olan şey ancak kültürün ve toplumun beraberliğidir. Dışardan baktığımızda bizim Klasik Sanat Müziği, Bizans, Arap, Fars müziği gibi görünebilir. Oysa bu yalnızca ortak kültürden gelen bir özelliktir. Özenmelerden ve özentilerden sıyrılmak, kendi benliği, ulusallığı içinde evrenselliğe açılmak, ulaşmak. Yani kendi tadını yitirmeden, yabancılaşmadan. İnsan kendini yenilemeye elverişli bir yaratıktır. Bunun için yabancılaşmaya gerek yok. Ruhi SU |
||
|
||
| MERHABA Senede bir görmediğim Canlar merhaba merhaba Deste deste dermediğim Güller merhaba merhaba Umutlarım oldu yalan O yar beni etti talan Başın taştan taşa çalan Seller merhaba merhaba Yetimi'yim belim büken Ne gül kaldı ne bir diken Bülbülü sineye çeken Dallar merhaba merhaba Söz: Yetimi |
||
|
||
| Mehmet Ruhi Su, 1912'de Van'da doğdu. Hiç tanımadığı anne ve babasını "Ermeni techiri" sırasında kaybettiği biliniyor. Çocukluğunu yanlarına verildiği yoksul bir aiIe ve öksüzleri yurdunda geçirdi. Bir ara İstanbul'da askeri okullarda okudu, ancak müzik sevgisi onu yeni arayışlara itti. Adana Öğretmen Okulu'nda okurken, Ankara'ya Müzik Öğretmen Okulu'na girmeyi başardı. 1935’de Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’na seçildi, konservetuarın opera bölümünde de okudu ve daha sonra da Devlet Operası'nda çalıştı, bir süre radyoda türkü söyledi. Söylediği bir türkü yüzünden radyodaki işine son verilen Ruhi Su, 1952-57 yılları arasında hapis yattı. 1960'ta İstanbul'da Taksim Belediye Gazinosu'nda sahneye çıkan Ruhi Su, bir yandan da halk türkülerini kaydedip, arşivleme görevini üstlendi. Söylediği türkülerdeki siyasi vurgular yüzünden aleyhinde kampanyalar başlatılan ve işini kaybeden sanatçı, türküleri derleyip, yeniden yorumlama işine kendi başına devam etti. 1975'te Dostlar Korosu’nu kurdu. 1978'den sonra ürettiği kasetlerle halk müziğinin, yaygınlaşmasına büyük katkıda bulundu. Ruhi Su, 12 Eyliü yönetiminin engellemeleri yüzünden yurtdışında tedavi şansı bulamadı ve 20 Eylül 1985'te öldü. Ruhi Su'nun cenaze törenine binlerce kişi katıldı ve cenaze 12 Eylül döneminin ilk büyük kitle gösterisi haline dönüştü |
||
|
||
| EVLERİNİN ÖNÜ MERSİN Evlerinin önü mersin Sular içmem kadınım, tersin tersin. Ah, sular içmem bir tanem, tersin tersin Mevlam seni bana versin Al hançeri kadınım, vur ben öleyim Ah, kapınızda bir tanem, kul ben olayım. Evlerinin önü susam Su bulsam da kadınım, çevremi yusam Açsam yüzünü baksam dursam Al hançeri kadınım, vur ben öleyim Ah, kapınızda bir tanem, kul ben olayım. DRAMA KÖPRÜSÜ Drama köprüsü Hasan, dardır geçilmez, Soğuktur suları da Hasan, bir tas içilmez Anadan geçilir Hasan, yardan geçilmez At martini de bre Hasan, dağlar inlesin Drama mahpusunda Hasan, dostlar dinlesin Mezar taşlarını Hasan, koyun mu sandın Adam öldürmeyi de Hasan, oyun mu sandın Drama mapusunu Hasan, evin mi sandın At martini de bre Hasan, dağlar inlesin Drama mahpusunda Hasan, dostlar dinlesin BİZİM DOSTLAR Dörtnala gelip, Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim, bizim dostlar. Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak, ve ipek bir halıya benzeyen bu toprak; bu cehennem, bu cennet bizim, bizim dostlar. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim, bizim dostlar. Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine; bu hasret bizim, bizim dostlar. Şiir: Nazım Hikmet Ezgi: RUHİ SU |
||
|
||
"Sanatçı da, tıpkı bir çiftçi gibi, demirci gibi işini anlatabilmelidir. Hem diliyle, hem de hüneriyle. Bir başka deyişle, kendi toplumu içinde sanatıyla ekmek yiyebilmelidir. 'Beni bu halk anlamaz' demek, en azından, boş bir kendini beğenmişliktir. İnsan kendini beğenmede bile yalnız kalmamalı. Halkın sanattta anlamadığı bir yer olabilir, sanatçı bunu umursamazlık edemez. Çünkü tüketicisi olmayan bir üretim yaşamaz. Hani hükümet zoruyla da yaşamaz demek istiyorum. Elli yıllık değil, yüz elli yıllık deney var önümüzde. Bazı sanat kurumlarının gittikçe yozlaşması, kuruyup gitmesi bundandır. Halktan kopuk hiçbir işten, hiçbir insandan hayır gelmez." - Ruhi Su Eşi Sıdıka Su' nun anlatımıyla; Ruhi savaşın yetim bıraktığı çocuklardan. Doğumu, I. Dünya Savaşı sıralarına denk geliyor. Çocuğu olmayan bir ailenin yanında Adana'da kalmış Ruhi. O zaman savaş yüzünden köyde erkek falan kalmamış tabii. Köyün bilhassa kadınları, Ruhi'ye hep türkü söyletirlermiş. Hatta köyde ezan okuyacak hoca bulamadıklarında Ruhi'ye ezan da okuturlarmış." Ruhi Su, Adanalı yoksul ailenin yanında kalırken, bir komşusu yardımıyla, öksüz yurdu Darül Eytam'a yerleştiriliyor. Ve ilk kez o yurtta öğreniyor ki, dünyada "oyun" diye bir şey var. Öksüzler yurdundan sonra, Askeriye'nin "Tüm mezun olmuş öksüz çocuklar, Askeri Liselere kaydedilecektir." emriyle İstanbul'a Halıcıoğlu Askeri Lisesi'ne geliyor. Oysa tek isteği Müzik Öğretmen Okuluna girebilmek. Bir yolunu bulup Askeriye'de kendisini çürüğe çıkartarak, Ankara Müzik Öğretmen Okulu'na kaydoluyor. Oradan mezun olduktan sonra da Ankara Konservatuvarı'nda opera eğitimi alıyor. Ama türkülerden hiçbir zaman vazgeçmiyor. Sıdıka Su da,o zamanlar, radyoda türkü söyleyen Ruhi Su'nun sesiyle tanışıyor. "Ruhi, o zamanlar, radyoda türkü söylerdi. Tanışmıyoruz tabii. 15 günde bir, pazar sabahları saat 10'da, ailece toplanırdık radyonun başına. Annem, Ruhi'nin sesini duyduğu zaman, yemek yapıyorsa, önlüğünü çıkarıp, ellerini yıkayıp Ruhi'yi dinlemeye gelirdi. Müthiş bir saygı duyardı ona." İlerici bir ağabeyi, dünyaya aydın bakan bir de annesi varmış Sıdıka Su'nun. Bir dolu şeyinin annesi sayesinde oluştuğunu ekliyor özlerine; "Mutlaka okumamı isterdi, mutlaka çalışmamı." Evet, Sıdıka Su, annesinin de istediği gibi, okuyor. Felsefe bölümüne giriyor ama nasıl güzel bir tesadüfle; "O zamanlar sınavlara gireceğim. Hukuk istiyorum. Ağabeyim de hapse girmiş, çıkmış o zamanlar. Çok ilerici, aydın bir insandı ağabeyim. Tabii dolayısıyla çevresi de. Nâzım Hikmet, o zamanlar Bursa Cezaevi'nde yatıyor. Ben de ziyaretine gidiyorum. Birgün ne okumak istediğimi sordu; 'Hukuk' dedim. O zaman benim çok da bir şeyden haberim yok. 'Felsefe oku' dedi bana, sebeplerini de anlattı. Ve ben gerçekten de felfese okudum." Çok da uzun sürmemiş Sıdıka Su'nun her şeyden bi'haber olması. Ankara Dil Tarih'te okurken, yine ağabeyinin vasıtasıyla Ruhi Su'yla tanışmışlar. Okulda bir koro kurmuş Ruhi Su, Sıdıka Su da o koroda. "Birkaç ortak arkadaşımız vardı Ruhi'yle. Ankara'yı bilir misiniz bilmem, işte o arkadaşlardan biriyle Ulus'a doğru yürüyoruz; ortada arkadaşımız, bir tarafında ben, bir tarafında Ruhi... Ben sürekli konuşuyorum,ordan burdan bahsediyorum, Ruhi hiç konuşmuyor. 'Allah Allah' diyorum ben de kendi kendime. Neyse, biz arkadaşla sohbet ede ede vardık Ulus'a. Ben yurtta kalıyordum. Tam ayrılacağız birbirimizden, Ruhi: 'Konuşamadım, kusura bakma. Hava çok soğuk ve benim akşama oyunum var' dedi. Konserlerinden önce kesinlikle konuşmaz, sesine hep dikkat eder, soğuk havalarda özellikle özen gösterirdi..." Evlendiler. Ancak birbirlerinden sakladıkları birer sırla. İkisi de TKP'liydi... Ta ki bir tesadüf, TKP içerisinde, aynı görev yerinde buluşturana kadar. Ancak, buradaki görev birlikteliği uzun sürmedi. TKP'ye ağır darbeler indiriliyordu, bir dolu insan tutuklanıyordu ve onlar artık, "sıralarını" bekliyorlardı..."Sıra bize de geldi. Beni Ruhi'den bir gün önce gözaltına aldılar. Ruhi, ilk gün kapıyı açmamış. Birbirimizden haberimiz de yok. İkimizi de İstanbul'a götürdüler. 5'er yıl hüküm giydik. cezaevinde de evlendik. Sonra, Ruhi'yi, erkek arkadaşlarıyla beraber Adana Cezaevi'ne, beni de, Sevim Belli ile beraber Sultanahmet Cezaevi'ne yolladılar."Sıdıka Su, eşine, 5 sene boyunca türkülerin de yasak edildiğini söylüyor. Beş sene boyunca Ruhi Su'ya sazı verilmemiş, türkülerine ancak, hapishane arkadaşlarının paspas tahtasından yaptıkları sazla kavuşabilmiş. 5 yıl boyunca, haftada yalnızca 10 dakika görüşebilmişler........ |
||
|
||
| Sevgili Nurcan bu anlatı çok güzelmiş... teşekkürler... | ||
|
||
| "şişli alanı´ndan zincirlikuyu mezarlığı´na doğru eller üzerinde bir cenaze taşınıyordu. 20 yıl önceydi. 20´siydi eylülün ve bu cenaze töreni aynı zamanda 12 eylül´den sonra yapılan en kalabalık gösteriydi. işte o gün eller üzerinde taşınan, çiçeklerler giydirilmiş tabutta yatan bu coğrafyada yaşanan acılı hayatların, devleti yönetenlerin muhalif bir sanatçıya karşı ne denli acımasız olduklarının, bir sazla bir sesten ne kadar korktuklarının da bir simgesidir. işte bu yüzden de mezarının başında konuşan aziz nesin ´çorak yönetimlerin çölünde akıp gitti´ diyecekti. van´da doğmuştu 1912 yılında. adı mehmet´ti. o tarihte, oralarda doğan birçok çocuk gibi annesini, babasını hiç bilmedi. kendi anlatımıyla ´birinci dünya savaşı´nın ortada bıraktığı çocuklardan biri´ydi. ´savaş artığı´ydı yani. adana´da yoksul bir aileye verildi çok küçük yaşta. amcası ve yengesi bildi verildiği aileyi. çobanlık yaptı yanlarında. ama daha fazla dayanamadı ´üvey evlat muamelesi´ne. çektiklerini gören bir komşunun yardımıyla 10 yaşında öksüz yurdu dar-ül etyam´a yerleştirildi. kendine ´kibar´ isim aldı yeni bir hayat başlamıştı mehmet için. önce çocukluğunu keşfetti: ´oyun denen şeyin var olduğunu o zaman öğrendim, içim içime sığmıyordu, şaşkındım.´ sesinin güzelliği burada da keşfedilmişti. türküler, marşlar söyletiyorlardı. öksüzler yurdundaki birinci yılında müzik öğretmeni mehmet tahir yurda bir keman aldırtıp mehmet´i kemana başlattı. böylece klasik müzikle tanışmış oldu. dördüncü sınıftayken ankara´da müzik öğretmen okulu kurulur. yurtlardaki müziğe yetenekli, sesi güzel çocukların sınava yollanması istenir. sınava girer ve kazanır ama sırasını beşinci sınıfta olan ve sınavı kazanamadığı için ortalıkta kalma tehlikesi yaşayan bir arkadaşına verir. seneye gidecektir müzik okuluna. bir yıl sonra girdiği sınavı yine kazanır mehmet. kayıt için dosyaları ankara´ya gönderilir ama dönemin savunma bakanı recep peker´den öksüz yurtlarına bir talimat gelirÿ ´okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek´tir. ama o mutlaka müzik okuluna gitmek istemektedir. ´göz muaynesinde az görüyormuşum numarası yaptım ama, sağlam olduğuma karar verdiler. o ara isimlerimizden dolayı küçümsendiğimizin farkına vardık. ´kibar´ isimlerimizle istanbul´a, halıcıoğlu askeri lisesi´ne geldik. artık ben, mehmet ruhi idim.´ aklı fikri müzik öğretmen okulu´na gitmektedir. sonunda sahte kimlikle okuldan kaçarak ankara´ya gider. dönüşünde hapse atılır. sonunda doktorlara yalvararak çürüğe çıkmayı başarır. öksüzler yurduna geri gönderilir. arkadaşlarının aralarında topladığı parayla ankara´ya giderek, otel odalarında, bir arkadaşından ödünç aldığı kemanla günlerce çalışarak girer sınava ve sonunda müzik öğretmen okulu´nu kazanır. ilk yıl başarılı olduğu için, ikinci yıl yatılı okumayı hak eder. o yıl tek hece olduğu ve kolay okunduğu için ´su´ soyadını alır ve adı mehmet ruhi su olur. müzik öğretmen okulu´nda, cumhurbaşkanlığı orkestrası´na seçilir. konservatuvarın opera bölümü öğrenciliğini sürdürürken bir hocası keman çalışmasının ses tellerine zarar vereceğini, sesinin zayıf çıkacağını söyleyerek bir tercih yapmasını ister. bunun üzerine kemanı bırakmak zorunda kalır ruhi su. 1936 yılında devlet konservatuvarı´nda opera sanatçısı olarak çalışmaya başlar. bu serüveni 1952 yılına dek sürecektir. " |
||
|
||
| Ruhi Su'yun en sevdiğim şarkısı Çanakkale İçinde'dir...Çok içli söylüyor bence... | ||
|
||
| Ezgileri Susturulamayan Bir Yürek : Ruhi Su “Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi”… Çarpık düzen ve bununla birlikte halk kültürünün yozlaşmaya yüztuttuğu bir dönemde bütün zorlukları göze alarak geçmişin direncini taşıyan kültür mirasını sahiplenen ilk isimdir Ruhi Su. Halkıyla bütünleşmek, sanatçı yönüyle toplumsal sorunlara karşı bilinç uyandırmak adına çıktığı bu zorlu yolda kendisine ödetilen bedel baskı ve yıldırmalarla geçen koca bir yaşam olmasına rağmen çok iyi bildiği ve geliştirmeyi başardığı geçmişten aldığı direniş geleneği onurlu duruşundan hiç ödün vermemesini sağladı. Aramızdan ayrıldığı 20 Eylül 1985’ten bugüne tam 20 yıl geçti… Muhalif müziğin sesi 1960’larda yükselir. Köroğlu, Pir Sultan, Dadaloğlu gibi ozanlara dayanan muhalif halk müziği geleneği o yıllarda yeniden etkinliğini Ruhi Su sayesinde sürdürür. Dünya müziği ve geleneksel halk müziği arasında bir köprü kurma misyonunu başarıyla yüklenen usta ozan sergilediği devrimci duruşuyla da tıpkı Pir Sultan gibi, Dadaloğlu ve Köroğlu gibi egemenlerin hedefi olur. 1951 yılında tutuklanıp aylarca işkenceler görür. Tam 5 yıl değişik hapishanelerde tutsak edilir. Sonra sürgün, gözaltı… Yurt dışına tedavi görmek için gitmesini bile engellerler. Bugün az sayıda devrimci sanatçının örnek aldığı Ruhi Su hala bu devrimci duruşun, direnişin en başta gelen sembollerinden birisidir. “Türkü söylemek benim için bir aşk halidir. En güzel aşklarımı türkü söylerken yaşadım. Ne onlar beni aldattı ne de ben onları. Türkü söyledikçe yeşeriyor, çiçekleniyordum” diyordu her şeye karşın Ruhi Su bir yazısında. Bir ülkenin suyu ve toprağı kadar değerli varlığı olan türkülerine baskı görenin yanında saf tutarak sahip çıkmıştır… Ruhi Su yaşamını da karşısına dikilen bütün güçlüklere ve engellemelere karşın bir sanat yapıtına dönüştürebilen bir insandı. Görkemli başarısında geçmişten bir başka halk sanatçısında övdüğü sevgiye, hoşgörüye ve insanın yaratma gücüne olduğu kadar halktan kopuk hiçbir işten, hiçbir insandan hayır gelmeyeceğine duyduğu inancın da payı büyüktür. 1912 yılında Van’da doğmuştu. Anasını, babasını hiç görmedi. Çocukluğu Adana’da, Çukurova’da, Toroslar’da geçti. Van’dan Adana’ya bir aileye geldiğinde çok küçüktü. Ailesi çok yoksuldu. Altı yaşına geldiğinde Adana’yı Fransız ve İngilizler işgal etmiştir. Bu yüzden Toroslara sığınırlar. Oradan oraya göçerler. Sonra tekrar Adana… Asıl adı Mehmet olan Ruhi Su 10 yaşındadır o zaman. Sonra bir öksüzler yurduna verilir. O günden sonra da hep yatılı okur. Müzik yaşamı da öksüzler yurdunda başlar. 1925 yılında Ankara’da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştu. Türkiye’deki tüm öksüzler yurtlarına bir bildiri yollanır, “müziğe hevesli, istidatlı çocukları bize yollayın” denir. Bu sınavlara girip kazanır Ruhi Su. Ama Türkiye’deki tüm öksüz yurtlarına bir başka tamim daha gönderilir, “okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek” diyorlardı bu kez. Ruhi adı da Adana’dan ayrılmadan önce muayene sırasında doktorlar tarafından konmuştu Ruhi Su’ya. Askeri lisedeyken çalıp söylemeye, bir yandan da sevmediği askeri okuldan ayrılmanın yollarını aramaya başlamıştır. Okuldan kaçıp Ankara’ya gider. Cebinde sahte bir kimlik, yüreğinde sonsuz bir sevinç ve umutla gittiği yolun sonunda yanında iki inzibatla İstanbul’a döner. Kaçtığı için hapsedilmiştir. Daha sonra çürüğe çıktığından Halıcıoğlu Askeri Lisesi ile ilişkisi kesilir, Adana’ya, öksüzler yurduna geri gönderilir. Oradan da Adana Öğretmen Okulu’na… Müzik sevdası ağır basmıştır Usta’nın. Ankara’daki o tek müzik okuluna gitmeyi düşler. Adana’da o yıllar yaz geldiğinde öksüzler yurdunda kalan çocuklar evlerine gönderilirdi. Evi olmayanlar da Konya’ya aynı okula gönderilirdi. Orada Ruhi Su’nun sesini duyan okul öğrencileri “mutlaka Ankara’ya gelmeye bak” demişlerdi Ruhi Su’ya. Birisinden bir keman ödünç alıp bir otel odasında gece gündüz çalışır. Sınav günü gelip çatınca girdiği her dersin sınavını başarıyla verip sonunda Ankara Müzik Öğretmen Okulu’na girer. Orta Eğitim Müdürü büyük eğitimci Hasan Ali Yücel’dir o yıllar. 1936’da Ankara’da Riyaseti Cumhur Orkestrası kurulmuştur. Ankara Müzik Öğretmen Okulu’nu bitiren Ruhi Su da girer konservatuvara, 1942 yılında opera bölümünden mezun olur. Radyolarda türkü söylemeye başlar. Radyodaki programları çok tutulur. Radyo programları tutulmasına tutulmuştur ama senin için şöyle şöyle diyorlar diyenler halk türkülerini söyleyen, seslendiren Ruhi Su’yu, 1952’de hem radyodan hem de operadan kopartmışlardı. 1952 yılında cezaevine girer, 5 yıl hapis yatar. Siyasal düşünceleri yüzünden girdiği cezaevinden 1957’de çıkar. 1960’ta İstanbul’da türkü söylemeye başlar. Bu sıralarda “Bitmeyen Yol” filminde söylediği türküdeki Serdari’nin “Halimiz ne olacak kısa çöp uzundan hakkını alacak” şeklindeki sözler hakkında kampanyalar açılmasına bile neden olacaktır. Sanat yaşamı boyunca 16 45’lik plak, 12 uzunçalar plak doldurdu. Kendi şiirlerinin yanısıra Nâzım Hikmet’ten, Türk halk ozanlarından ve diğer şairlerden çeşitli şiirleri besteledi. Şiir, yazı ve konuşmalarını 1975’te basılan "Ezgili Yürek" adlı kitabında topladı. Anısına hazırlanan "Ruhi Su’ya Saygı" kitabı da 1986’da yayınlandı. Ruhi Su “Halkımın desteğini gördüğüm için sürdürdüm ve hep bu işle yaşadım” diyordu. Genç yaşlardan başlayarak dünyaya bakış açısı sanatını, sanatçı duyarlılığı da dünyaya bakış açısını geliştirmiş, biçimlendirmiş ve güçlendirmişti. Yaşamı boyunca yılmadı. Sesi, sazı ve türkülerle yaşadı. 1985’te aramızdan ayrıldığında Türkiye halkına bağlılığını benzersiz bir eylemle, bu halkın müziğini evrenselliğe ulaştırarak kanıtlamıştı. Devrimci müzik nedir sorusuna karşılık “Halkın özlemleridir. Ekmekten aşka kadar halk neyin özlemini çekiyorsa odur” diyordu. Dadaloğlu’nda da, Köroğlu’nda da, Pir Sultan’da da bizim halkın özlemi, dertleri ve sorunları dile geliyor demişti. Ruhi Su da diğer bütün halk ozanları gibi halk kaynağından beslenmiş bir ozan. Ama bir farkla o bir yandan halk kültürünü araştırıyor, geçmişin şiirlerini, türkülerini ortaya çıkarıyordu. Bir yandan da bunları çağdaş bir yorumla halka sunmaya çalışıyordu. Ruhi Su’nun gür sesli yalın söyleyişi, türkülere bir canlılık, tazelik ve renklilik getirmiştir. Hem O’nun halka olan saygısını hem de halk kültürüne olan sevgisini ortaya koymuştur. Ruhi Su, 1960-1970’li yıllar arasındaki kuşağın bir kesiminin türkülere getirdiği yoz anlayışı kırmış, kan ağlayan ağıtlara, yiğitçe başkaldıran koçaklamalara, derin insancıllık yüklü nefeslere yeni bir soluk getirmişti. Çünkü Ruhi Su’nun sesi kabukları kırıp öze giden, özle sözü bir eden bir sesti. Halk türlü baskılardan türkülerde kurtulur, içini türkülerle döker. Ruhi Su’nun türkülere getirdiği katkı, yanıklığı uyanıklığa çeviren bir ses ve saza bile başını eğmeden, göğsünü gere gere bir söyleyişti. Yorumculuk yönüyle de öne çıktığı 1960’lı yıllardan sonra bir ekol haline gelmişti. 1940’larda başladığı müzik çalışmalarına da 1952-57 yılları arasında tutukluluk yüzünden ara verir. Türküleri bir konu çevresinde toplar ve toplumcu şairlerin yapıtlarını da besteleyip yorumlardı. 80 sonrası ortaya çıkan müzik gruplarında Ruhi Su’nun etkisi görülür. Ruhi Su’nun kendinden sonra gelenleri etkilemesinin nedeni türkülerdir. Diyar diyar gezip derlediği türküler… Ruhi Su’ya kadar türküler sadece o zamana kadar gelen, geleneklere bağlı kalan klasik bir yöntemle “derleme“ usulü ele alınıyorken Ruhi Su, müzikte çağdaşlaşma adına yorum ve derlemede farklı arayışlara girmiştir. O, ardından gelenlere halk türkülerinin alışıldık kalıpların dışında da sunulabileceğini kanıtlamayı bilmiştir. Türkülere kendinden bir şeyler katan Ruhi Su, birçok konuda türkülere titizlikle eğiliyor, tarihsel serüveni içinde köklerine inip bugüne taşıyordu. Her türküde koyduğu katkı geleneği gelecekle buluşturuyordu. Ruhi Su demek halk türkülerinin teorisini ve pratiğini birlikte ve en iyi haliyle işleyerek ortaya koymak demekti. Anadolu’nun geleneksel enstrümanı olan ince sazıyla bas-bariton bir ses bu kadar birlik ve beraberlik çağrıştırıp yakışabilirdi. Ruhi Su’ya göre ses müzikte en önemli ögeydi. Sözü söz eden meramı ifade de en başta gelendi. Bu nedenle çoksesli müzik arayışlarının başına “insan sesini” koymuştur. Onunki ne geleneksel olarak kısır bir halk seviciliği ne de körü körüne çağdaşlaşma adına batılı anlamda müzik anlayışı değildi. Anadolu’daki müzik kültürünün özüne sadık fakat halkın beğenisini yüceltecek bir eğilimdi. Müzikteki gelişme ve değişimi eğitime, bu alandaki zengin kültürel birikimin çağdaş kültüre dönüşmesine bağlıyordu. O’na göre bir yerde türküler ne kadar gelişmişse, anlatım gücü ne kadar artmışsa, oradaki koşullar o oranda çoğalmış demekti. Türkülerden korkulması boşuna değildi. Halkı türkülere katmak, geçmiş kültürü çağın beğenisiyle ve diyalektik bir yöntemle yığınlara taşımak ve türkülerle tek ses olmaktı amaçladığı. Geçmişten yansıyanı bugünkü ile karıştırmak, günümüzde geçerli olan gerçek yaşamdan izlerle yaşatmak ve sonra haykırmak. Ruhi Su’dan yansıyan buydu işte. Bu yüzden sevilmişti Ruhi Su. Ve genç kuşakların belleklerinde bu nedenle yaşıyor. Ve bu nedenle ezgili yüreğinden taşan ses kulaklarımızda yankılanmaya devam ediyor. Ölümünden tam 20 yıl sonra bile… Temel Kaynak: Ezgili Yürek, Ruhi Su, Adam Yayınları 1985. |
||
|
||
| yeryüzünde eşine az rastlanır 7 oktavlık bir sese sahip olan ruhi su'nun, 85'te tedavisi için yurt dışına çıkmasına izin verilmeyişine diyecek bir kelime bile bulamam. o ki sesine bir zarar gelmesin diye kuruyemiş bile yemeyen ustad! acıdır bu can yakıcıdır.. sarıkamış.. Oltu'dan girdik de Sarıkamış'a Akıl ermez orda yatan üleşe Askeri kırdıran Enveri Paşa Kitlendi kapılar, mekan ağladı Yüzbaşılar, yüzbaşılar Tabur tabura karşılar Yağmur yağıp gün değişin Yatan şehitler ışılar İbrişimin kozaları Battın Avşar kazaları Sarıkamış'ta kırıldı Gonca gülün tazeleri huzur içinde yat.. |
||
|
||
Bu Memleket Bizim Ruhi Su, '' Ezgili Yürek''teki şiirlerini, ölümünden iki ay önce, Ören'deki evde banda almıştı. Dostları, Ruhi Su'dan bu şiirleri kaset haline getirmesini istediler. 1985'de aramızdan ayrılınca bu söz yerine getirmek üzere ''Hudey hudey'' türküsünü, 1990 yılında kaybettiğimiz Sümeyra'ya söyleterek kasetin birinci yüzünü, Ruhi Su şiirlerini koyarak da ikinci yüzünü oluşturdum. Böylece 1986 yılında ''Ezgili Yürek'', ''Pir Sultan'dan Levni'ye'', ''Ekin İdim Oldum Harman'' kasetlerini çıkarmış oldum. Sıdıka SU |
||
|
||
| erzurum dağları Erzurum dağları da kar ile boran Almış dört yanımı da dert ile verem Sizde bulunmaz mı da bir kurşun kalem Yazıp ahvalimi de dosta bildirem |
||