SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İç Politika

Konu: Dünyalı Olamayan Solculuğumuz

Sayfa: [ 1 ]

asya 15.06.2008 12:43:03
MURAT BELGE

Solun içe kapanması

Altmışlardan 1980 Eylül’üne kadar sosyalizm Türkiye’nin gündemini belirledi. Bir yandan entelektüel alanda oldukça hissedilir bir hegemonya kurdu; bir yandan, siyasî düzeyde ciddi bir varlık olduğu görüntüsünü verdi. Cümlenin fiilini (yüklemini) böyle kurmayı tercih ettim, çünkü bu bir “görüntü”nün çok ötesine geçebilen bir olgu değildi.

12 Mart darbesine kadar sosyalizm bürokratik despotizm ile plebisiter despotizm arasındaki mücadelenin 27 Mayıs Anayasası ile yarattığı kilitlenme konjonktüründe kendine bir hareket alanı buldu. İki gündür anlatmaya çalıştığım “sol”un kendini “bürokratik despotizm”le aynı safta görmesi normaldi. İkisi arasında, Türkiye tarihi çerçevesinde, yalnız fikrî değil, aynı zamanda somut, sözlük anlamında akrabalık vardı (bu sol kadrolar arasında bürokrat ailelerden gelenlerin oranı son derece yüksekti). Ama buna ek, dünyada var olan SSCB tipi sosyalizm de bu bağlantıyı her anlamda destekliyordu.

9 Mart olmadı, 12 Mart oldu. Bundan sonra, “sol Kemalizm” ile “devrimci gençlik” arasında, bir zaman kaçınılmaz görünen bağ gevşedi. Yetmişli yıllar boyunca, vaktiyle bu “sol Kemalizm”e prim vermiş sosyalist hareketler geri plana itildi, marjinalize oldu. Somut politika düzeyinde sosyalistler ülkücü faşistlerle günübirlik çarpışmak ve CHP ile bir alışveriş içine girmek gibi iki somut ve sınırlı alanda sıkıştılar. Durmadan cepheleşme yaratan siyaset yapısında, bu ikincisi, nesnel gerçekliğin dayattığı bir durumdu. Orada siyasete karışan bir Marksist, gerçekleri yeterince kavrayamayan sosyal-demokratlara bilinç götüreceğini umuyordu. Çok zaman, bu pratik içinde “gerçekleri görmeyi” öğrenen de kendisi oluyordu. 12 Eylül baskı döneminde sosyalizmin basacağı zemin kalmayınca, o da oradaki kariyerine devam etti. Bu “Marksist/ sosyal-demokrat” ilişkisi de önceki “Marksist/ sol Kemalist” ilişkisinden, ideolojik çerçevede, çok farklı değildi.

Ama asıl önemli olan, Türkiye’nin altmışlardaki “dışarıya bakan gözü” olabilen, sosyalizmin kendi gözünü kendi eliyle kapamasıydı. Ortalama bir sosyalist, Pulitzer’in kitabını baştan sona okumayı başarmışsa, artık felsefeyi okumuş oluyor, dolayısıyla başka bir felsefe kitabını eline almasının bir gereği kalmıyordu. Stalin’den Diyalektik ve Tarihî Materyalizm’i de okumuşsa, bir taşla hem felsefe hem de tarih kuşlarını vuruyordu. Otomobil durduğu yerle çelişkiye girdiği için hareket eder (benzini olduğu durumlarda), sınıfsız ilkel komünal toplumdan kölecilik doğar, falan filan. Üstüne bir de Nikitin okuyunca ekonomi politik sorunu da çözülüyordu.

Batı Marksizmi kimsenin ilgisini çekmedi. Sartre’ın yarı-sapık olduğu zaten belliydi; Lukacs’ın dönekliği kanıtlanmıştı. Mussolini’nin faşist zindanında can verdiği için Gramsci’ye elbet sahip çıkardık ama düşüncelerine sahip çıkmak gibi bir yükümlülüğümüz yoktu. “New Left’çi” düşüncelerle ise hiçbir ilişiğimiz olamazdı çünkü onlar zaten müseccel Troçkist’ti. Avrupa-komünizmi tartışmaları, yok Berlinguer, yok Carillo, bizi ilgilendirmezdi çünkü onlar zaten “devrimci” niteliğini bırakarak burjuva politikasıyla uzlaşmış revizyonist partilerdi.

Bunları alabildiğine uzatmak mümkün. Ciddi devrimciler olarak işe yaramaz entelektüellere çekici görünen bu kof konulara sırtımızı çevirdik ve anti-emperyalist mücadelemize devam ettik. Böyle yaparken, aynı mücadele içinde bulunduğunu bildiğimiz ülkelerin durumlarını, koşullarını, deneyimlerini merak ettik ve öğrendik mi? Yoo! Bunu da yapmadık. Latin Amerika’da gerçekten neler oluyor ve nereye varır? Afrika’nın hayatî, yapısal sorunları nelerdir? Asya devrimciliği, Ortadoğu örgütleri nedir, neleri içerir? Bunları merak eden de pek çıkmadı. Sovyet çizgisini benimsemişsek, Afganistan işgaline şak şak! Çin “sosyalizmini” benimsemişsek, “İşte Sosyal Emperyalizm” ve “Yaşasın Tibet’te Çin Halk Ordusu!”.

Bunların nesnel tabanı ortadan kalktıktan sonra, yani 1989-sonrası koşullarda, bir rüyadan uyanır gibi, sabah uyanıp da “ulusalcılık” döşeğinde uyuyakaldığını anlamak o kadar zor olmadı. Böylece, kuşak olarak belki “kırk yedililer”, ama bir bütün olarak Türkiye sosyalizmi, “biz bize benzeriz” çemberinin dışına çıkamadı, “dünyalı” olamadı.

15.06.2008
Murat Belge

hellskitchen 15.06.2008 14:47:37
Bir özeleştiriden öte Turkiye de solun ilkel, pragmatist, militarist özgeçmişine ve kendi geçmişine bir selam göndermiş bu yazıda Murat Belge.

not: yazıda geçen pulitzer den kasıt georges politzer'dir.

asya 15.06.2008 15:05:06
Hellskitchen, gazetecilerin de benim de gözümden kaçmış olan yanlışı düzelttiğin için teşekkürler.

Evet, yazıda özeleştiri olduğunu düşünmedim ben de eklerken. Ancak yerinde bir saptama ve özet olarak gördüm Belge'nin bu yazısını.

Do_Vê 15.06.2008 18:08:29
sol kolum kopmuş ceketim cebinde


Sayfa: [ 1 ]