SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Psikoloji

Konu: Algıda seçicilik

Sayfa: [ 1 ]

sirelis 11.06.2008 21:57:21
Ortalama bir günümüzde herşeyi gördüğümüzü sanırız. Çevremizde olanın bitenin farkındayız. Ne olup bittiğini hep görüyor biliyoruz.
Bu bütünüyle yanılgıdan başka bir şey değildir. Sadece bazı şeyleri algılayabiliriz.

Kalabalığa baktığmızda tanıdığımız birini hemen görürüz. Oysa onu aramıyoruz bile. Gözlerimiz gezerken onu tanımlayıp, ayırd etti.

Kişiliğimiz gelişirken benliğimiz ben, alt ben ve üst ben  ( id, ego, süperego)belirli bir uyum ya da uyumsuzluk içinde gelişir. İlgilendiğimiz ya da eğitildiğimiz konulara karşı öncelikler oluşturur. Üçü de aynı anda çalışarak neleri algılayacağıımzı belirler.

Aynı yer bakan iki kişi farklı iki şey görür. Baktığımız herşeyi görecek kadar vaktimiz olmayabilir. Boş kalan yerleri bilinçaltımızda depoladıklarımız tamamlar.
Sıradan bir günde, gördüğümüzü sandığımız şeylerin yarısına yakını bu biçimde oluşturulur zihnimizde ve biz bunu gerçek görüntü olarak kabul ederiz.
Algılarımızı bilindışı süreçlerimiz denetler. Bir yere baktığımızda neyi algılayacağıma dair önceden oluşan biçime uygun olanları görmemizi sağlar.
Bu genel olarak algıda seçicilik olarak kabul edilir. En önemli faydası ilgimiz dışında olanlarla zihnimizin uğraşmasını engeller.
En önemli olumsuzluğu da budur. Bakışımızı sınırlayan bir biçime dönüşebilir. Bu konuda klinik deneyler vardır. algının nasıl şartlandığına dair şaşılacak örnekler elde edilmiştir.
Algımız seçicidir. Bazı şeyleri hiç görmeyiz bile. Gördüklerimizn çoğunu da önceden edindiklerimiz doğrultusunda algılarız.



depresif 11.06.2008 22:15:22
Ve yine asaf hatrımıza geliyor, algida seçicilik Smiley

kübra ağaçyetiştiren 11.06.2008 23:08:46
Algı Nedir?

Algı, bir duyu organımızda tepki uyandıran enerjidir. Bu enerji kimyasal veya fiziksel olabilir. Değişik uyaranlar değişik duyularımızı hedef alır. İnsan organizmasının duyu organlarının her birinin kendisine göre alt ve üst sınıra sahiptir. Duyu organları enerji değişimini fark edebilen özelleşmiş organlarımızdır. Kabaca duyu organlarımız beşe ayrılmaktadır.

Görme duyusu
İşitme duyusu
Deri duyusu
Kimyasal duyular
Durum duyuları

Algı : Duyusal uyarımların anlamlı deneyimlere çevrilme süreci. Bu deneyim, yani algı, uyarım ile sürecin ortak ürünüdür. Algılama sürecinin özellikleri, ışık, ses gibi değişik uyaranlar ile bu uyaranlardan doğan deneyimler yada algılar arasındaki ilişkilerden çıkartılabilir ve bu çıkarsamalar üstüne algılama kuramları geliştirilebilir.

Ancak, algılama sürecini doğrudan gözlemleme olanağı olmadığından bu kuramların geçerliliği de yanlızca dolaylı olarak irdelenebilir.
Bilginin kaynağı ve geçerliliği konusundaki sorular nedeniyle algılama öteden beri felsefenin konusu olmuştur. bilgi felsefesi kuramcıları, insan deneyiminden bağımsız, gerçek bir dünyanın varlığını, böyle bir dünya varsa insanın onun özelliklerini nasıl öğrenebildiğini ve bu deneyimin gerçekliğini ya da doğruluğunun nasıl saptanabileceğini araştırırlar.
Algılamanın bilimsel temellerinin araştırılması ise büyük ölçüde psikolojinin konusu olmuştur. Araştırmacılar dış dünyanın, fiziğin özellikle eloktromagnetik enerji, optik ve mekanik dallarının tanımladığı anlamda veri olarak kabul eder. Bu durumda asıl sorun, örneğin ışık gibi fiziksel bioenerji ile bu uyarımı algılayan organizma arasındaki karşılıklı etkileşim sürecinin araştırılmasıdır.
duyum ve algı arasındaki ayrımın deneysel olarak gösterilmesi klasik bir sorun olagelmiştir. Bunun en önemli nedeni, bu iki kavramın tanımları üzerinde kesin bir anlaşmaya varılamamış olmasıdır. Filozofları ve psikologların çoğu bu iki kavram arasındaki ayrımı temelde kabul eder. Genel olarak duyumlar duyular yoluyla edinilen basit deneyimler, algılarsa basit öğelerden çağrışım yoluyla oluşturulan karmaşık yapılardır. Yaygın olarak benimsenen bir başka ayrım da duyumların tersine, algının öğrenmenin etkisine açık olmasıdır. Nitekim, geçici duyarlılık değişiklikleri ve yorgunluk dikkate alınmadığı sürece , beli bir uyarım her yinelenişinde aynı duyumlara yol açarken, algılar, aradaki sürede öğrenilenlere bağlı olarak bir durumdan öbürüne değişebilir. Ayrıca bazı psikologlar algıları dış nedenlere bağlı olarak tanımlarken, duyumları daha öznel, kişisel ve içsel deneyimler olarak kabul ederler. duyum ve algı ayrımının anatomik-fizyolojik ölçütleri de vardır. Buna göre duyum, duyu organlarının hemen yakınında olup biten sinir sistemi olaylarıyla özdeşleşirken, algı sinir sisteminin daha üst bölümlerinde, beyin düzeyinde gerçekleşir. Deneysel kanıtlar, algının zaman içindeki gelişiminin ölçülebildiğini, hatta algının zamanla değişebildiğini ya da birden çok algının oluşabileceğini ortaya koymaktadır. Ayrıca algıların duyusal uyarım anında kendiliğinden ve tümüyle oluşmuş biçimde ortaya çıkmadığını, zaman içinde gelişerek örgütlü bir yapıya dönüştüğünü gösteren veriler de vardır. Kimi kuramcılar algılardaki örgütlemenin öğrenme sonucu oluştuğunu, kimileri ise (özellikle Gestalt’çılar) fizyolojik olarak doğuştan var olduğunu savunurlar. Katarakt nedeniyle doğuştan kör olan v ameliyatla görme yeteneği kazana kişiler üzerindeki araştırmalar bu tartışmalara bir ölçüde açıklık kazandırmıştır. Yeni görmeye başlayan kişi ışık yoğunluğundaki değişikliklere ve renklere duyarlı olmasına karşılık gördüğü basit şekilleri birbirinden ayırmakta ve kısa süre önce gösterilen bir şekli hatırlamakta güçlük çeker. Aynı eksiklik insan yüzlerini ayırt ederek tanıma konusunda da geçerlidir. Bu basit yeteneklerin edinilmesi aylar süren denemeleri gerektirir. Dolayısıyla, algılama sistemi yinelenen uyarımlarla gelişerek biçimleri tanıma ve birbirinden ayırma gibi karmaşık işlevleri yerine getirebilecek düzeye ulaşır. Doğuştan kör olan yetişkinlerin yalnızca görsel deneyimleri eksiktir. Oysa yeni doğmuş bebekte temel görme işlevlerinin çoğu az gelişmiştir. Bu nedenle, laboratuvar hayvanları ve bebekler üzerinde yapılan deneylere dayanarak görsel deneyimin algı örüntülerini oluşturmak için değil, sürdürmek için gerekli olduğu öne sürülebilir. Gene bu deneylerden örüntü ve derinlik algısının doğuştan var olduğu sonucu çıkartılabilir.
Öte yandan, sabitleştirilmiş ağ tabaka görüntüleri üzerine yapılan araştırmalar, algıları oluşturan yapısal öğeler bulunduğuna ilişkin kanıtlar getirmiştir. Görüntü kaynağını gözle birlikte hareket ettirebilen böylece ağ tabakada ki görüntüyü sabitleştiren bir aygıtla yapılan deneyler, harekesizleştirilen görüntülerin kaybolduğunu ve algıyı sürdürebilmek için ağ tabakada ki görüntüde belli bir hareket olması gerektiğini ortaya koymuştur. Optik manivela denen bu düzenek yalnızca düz ve dikey çizgiler gibi basit hedeflerin kullanılmasına olanak verirse de, başka bir aygıtla daha karmaşık görüntüler de sabitleştirilebilmektedir. Karmaşık görüntülerin yarattığı algı daha geç bozulmakta ve bütünüyle kaybolmamaktadır.
Max Wertheimer, Kurt Koffka ve Wolfgang Köhler gibi Gestalt kuramcıları algı örgütlenmesini öğrenilen ilişkilerin sonucu olarak görmeye yanaşmıyorlardı. Basit duyumların örgütlenmiş algılar oluşturduğunu kabul etmekle birlikte, algının deneyimin temeli olduğu, insan deneyiminin öğelerin bir araya gelmesinden çok, örgütlenmiş bütünlerden ( Gestalt) oluştuğunu öne sürüyorlardı. zihin bir şekildeki küçük boşlukları mantıksal bir bütün oluşturacak bir biçimde doldurur. Böylece görüntü kendisini oluşturan öğelere egemen olur ve bu öğelerde bulunmayan bir takım özellikleri yüklenir. Kişi tek tek noktaları değil noktalardan oluşan çizgiyi algılar bu görüşün en açık anlatımını Gestalt kuramını açıklamak için sıkça baş vurulan şu cümle verir: “Bütün, parçalarının toplamından öte bir şeydir.”
Örüntüler öğelerde var olmayan özellikler taşıdığı gibi Pragnanz ilkesi uyarınca, algılanan örüntünün “iyi” olmasını da var olan koşullar belirler. “iyi” biçimleştirmenin özellikleri arasında basitlik, dengelilik, düzgünlük, simetri, süreklilik ve birlik gibi niteliklerin sayılabilmesine karşılık, bir biçimleştirmenin hangi öğelerde iyi yada kötü olduğu kesin olarak belirlenememiştir.
Bütünlenme ilkesi de çoğunlukla pragnanz ilkesi doğrultusunda işler. Örneğin kesik çizgilerle oluşturulmuş dairesel şekil eksiksiz yada kapalı bir çember olarak görülür. Aynı biçimde, bir bölümü ağ tabakada ki kör notaya denk gelse bile görüntü çoğunlukla eksiksiz algılanır. Süreklilikte pragnanz ilkesinin uzantısıdır ve kesik, düzensi, geçişsiz çizgilerden çok, yumuşak ve sürekliliği olan çizgileri algılama eğilimini tanımlar. Bütünlenme ve süreklilik karmaşık bir uyaranın doğuracağı algıları belirleyen iki etken olarak görülür.
Gestalt kuramını göre, bir şeklin arka planının da algı üzerinde önemli etkisi vardır. Algıdaki arka plan etkisine en basit örnek, aydınlık – karanlık karşılığıdır. Uyaranın parlak görünmesi yalnızca kendisine değildir. Çevresinde ki uyarıma da bağlıdır. Aynı gri kare, koyu fon üzerinde daha beyaz, açık fon üzerinde daha siyah görülür.
Algının en çarpıcı özelliklerinden biride, uyaranın özelliklerinin sürekli değişmesine karşın, nesnelerin değişmez görünüme eğiliminde olmasıdır. Uzaklaşan bir otomobilin ağ tabakada ki görüntüsü boyut olarak küçülse de, algı deneyimi olan normal kişi, nesnenin boyutlarını değişmez olarak algılar. Gözlemciye algıladığı nesneye önceden varlığını bildiği bir nesne ile özdeşleştirme olanağı veren uygun bağlamsal ip uçlarının var olması koşuluyla algı değişmezliğini korur.
Algılama kuramları genelde, ayrım yapmaksızın tüm canlıLara yada en azından tüm insanlara uygulanacak biçimde geliştirilmiştir. Ancak algısal işleyişin kültürden kültüre, bireyden bireye, hatta aynı bireyden belirgin farklılıklar gösterdiği de gerçektir. İnsanlar yaşadıkları algı deneyimlerine bir düzen ve anlam yükleme eğilimindedirler ; Bu eğilimde kültür, beklentiler, gereksinimler, bilinç dışı eğilimler, değer yargıları ve çatışmalarla belirlenir.
Algısal öğrenme
Geçmiş deneyimlerin duyusal algılar üzerindeki etkisi. Bir canlının öğrenmeye yatkınlığı yaşamını sürdürebilmesi için birinci derecede önem taşır ve bu yatkınlık büyük ölçüde canlının algısal becerilerine bağlıdır. Algısal beceriler is uyaranlara daha etkili yanıt vermekle yakından ilgilidir
Algısal öğrenme geçmişte canlı tartışmalara onu olmuştur. İlk Gestalt psikologları öğrenmenin algılamayı değişikliğe uğrattığını yadsımışlarsa da, bu olgu günümüzde hemen hemen evrensel kabul görmektedir. Bu değişikliğin kapsamı ve oluşma biçimi konusundaki araştırmalar ise sürmektedir. Konya ilişkin iki temel kuramdan biri keşfetme diğeri zenginleştirme kuramıdır. Keşfetme kuramı kişinin daha önce gözden kaçırdığı uyaranlara ancak öğrenme yoluyla fark edebilir duruma geldiğini öne sürer. Zenginleştirme kuramı ise bir öğrenme deneyiminin ışığında kişinin farkına varma ve yanıtlama yeteneğinin arttığı görüşüne dayanır. Zenginleştirme savı, öğrenmenin kişinin sıradan uzamlar ilişkileri yorumlama biçimini belirlediğini de savunur. sözgelimi kişi, belirli açılardan bakıldığında elips olarak görülse bile bir tabağın her zaman daire biçiminde olduğunu varsaymayı öğrenir . bu kuramcıLara göre belirsizliklerin giderilip tam algılamaya varılabilmesi için bu tür varsayımlar gereklidir.
Laboratuarlarda algısal yeteneklere ilişkin araştırmaların sonuçları gözlenerek algısal öğrenmeyi sınama ve ölçme olanağı bulunmuştur. Bu araştırmalar sırasında demeklerin işitme, koklama ve görme duyularının ölçme için çeşitli testler uygulanır. Deneklerin araştırmalar sonucunda başlangıçtaki puanlarını artırmaları, algısal yeteneklerin değişmez olmadığını ve öğrenmeyle değişebileceğini gösterir.
Araştırmacılar yeni doğmuş hayvanlar ve prizmayla çarpıtılmış görüntüleri algılamaya uyum sağlamış laboratuar denekleri üzerinde yaptıkları deneyde çevreyle etkin bir etkileşimin algısal öğrenmeyi büyük ölçüde artırdığını da saptamışlardır


KÜBRA AĞAÇYETİŞTİREN

kübra ağaçyetiştiren 11.06.2008 23:10:46
Biz dış dünyayı algılamakla tanırız. Başka bir deyişle dışımızdaki gerçekliğin bilgisini bize algılar verir. Mesela sınıftaki öğrencileri görürüm;içtiğim çayın tadının alırım;dersin sona erdiğini bildiren zilin sesini duyarım. Bunların her biri bana bir nesne ile veya bir olayla ilgili bilgileri verir.
Bize bu bilgileri duyumda verebileceği akla gelebilir. Ancak duyum bir duyum organının uyarılmasıyla meydana gelen basit bir olaydır. Duyu organının çevresinden gelen etkiye yaptığı bir tepkidir. Başka bir deyişle duyum henüz bir bilgi haline gelmemiş olan olaydır. Mesela, dilin tatalması bir duyumdur. Bunun çay tadı olduğunu anlamamız algıdır. Kulağın bir ses işitmesi bir duyumdur. Bunun dersin sona erdiğini bildiren zilin sesi olduğunu anlamamız algıdır. Görülüyoki algı duyulabilir bir niteliğin ortaya çıkmasından ibaret basit bir şey değildir. Algı, eşyanın mekanda belli bir yere yerleştirilmesi, bir bütün olarak meydana çıkarılmasıdır. Mesela benden 4 metre uzakta duvarda aasılı olan levhanın bir biyoloji levhası olduğunu belirtmem veya bir metre uzağımdaki tahtanın yazı tahtası olduğunu söylemem onları algılamam demektir. Görülüyor ki, algılama, insanın çevresindeki nesneleri, nitelikleri, ilişkileri duyu organları yoluyla tanıması, anlaması, anlamlandırmasıdır. Bundan dolayı küçük bir bebek için alglama söz konusu olamaz. Bebek için sadece duyumlar vardır.
Eskiden algıyı şu şekilde tanımlarlardı: Algı, belli bir nesneden alınan ayrı ayrı duyumların organize edilmesi, hayal ve hatırlamalarla tamamlanıp yorumlanmasıdır
Bu görüşe göre algı, ayrı ayrı duyumların bir toplamı idi. Ayrıca ses , renk, çizgi şeklinde alınan duyumları da mesela şarkı, ağaç ve tarla şeklinde yorumlamak gerekirdi.
Günümüzde bu görüş önemini kaybetmiştir.şimdi Geştalt ekolünün görüşü geçerlidir. Bu ekolün başlıca temsilcileri Max Wertheimer, Kurt Koffka ve Wolfgang Köhler’dir. Bunlar algı ile duyum arasında bir ayrım yapmayı kabul etmezler. Onlara göre algı duyumların bir toplamı değildir; her algı bir bütünün doğrudan doğruya kavranmasıdır. Başka bir deyişle biz, evvelce ayrı ayrı oluşmuş olan duyumları birleştirerek bir bütünü ede etmiyoruz. Bunun tamamiyle tersine biz nesneleri bir bütün, birbirleriyle birleşmiş bir şekil olarak algılıyoruz. Nitekim bir kimseyi onun göz, kaş ve saçlarından aldığımız duyumlarla, burun, kulak ve alın yapısından aldığımız duyumları birleştirerek tanımayız. Çünkü gözlerinin yeşil veya burnunun kalkık olduğunun farkına varmadan da o kimseyi tanırız.
Öyleyse bir nesneyi tanımak, onu bünyeleşmiş bir bütün olarak kavramak demektir. Buna göre algıyı şu şekilde tanımlayabiliriz: Algı, nesnelerin bünyeleşmiş bütünler şeklinde kavranmasıdır.
Algı, nesne ve olaylara karşı organizmanın yaptığı, anlamlı, sistemli ve toptan bir tepkidir. Algılar, duyumların sonucu olarak ortaya çıkarlar : Algılar, ferdin eski yaşantılarına yada bilgilerine göre şekil alırlar. Bu sebeple, algı, bir kişilik tepkisidir. En önemli belirtisi de duyumların, belli bir nesne ve şekli ait olduğuna dair bir bilinç halinin kişide ortaya çıkmasıdır. Bunu için, kişide, bir şeyin algısı oluştuğu zaman, o şeyi tanıyor, biliyor demektir. Duyu organları yoluyla alınan duyumların neye ait olduğu fert tarafından bilindiği yada tanındığı anda, duyumların bir yorumlanması söz konusudur. Bu sırada alınan duyumlar bir örgütlenmeye ve sonuç olarak ta bir olguya dönüşür. Kulağımıza gelen bir sesin Ali’nin sesi olduğunu bildiğimiz zaman Ali’nin sesinin algısına sahibiz demektir. Bu durumda işitme duyumu yerine “işitme algısı” ndan söz edilir.

KÜBRA AĞAÇYETİŞTİREN


kübra ağaçyetiştiren 11.06.2008 23:11:45
Algılar, kişinin hayata uyumu için son derece önemlidir. Bir kişi, bir nesne yada olaya ait ne kadar çok duyuma sahip olursa, o nesne yada olayı o kadar kolay ve sağlam algılar. Mesela, limonun şeklinin görme organı olan gözle görülmesi, yumuşaklığının elle anlaşılması, tadının tatma organı olan dille belirlenmesi, kokusunun koklama organı olan burun ile anlaşılması hep birer duyumdur. Bu duyumlar zihinde birleşerek örgütlenme sonucu kişide “limon” algısı meydana getirirler, artık “ limon” dendiği zaman, biz, onun çeşitli duyu organı aracılığıyla aldığımız çeşitli özelliklerini hatırlayabiliriz. Gözümüzle uzaktan da görsek onu tanıyabiliriz. İşte böyle durumlarda “tam algı” dan söz edilebilir.

Algı ve Kavramlar : Bir cinse ait olan çok çeşitli algıların ortak yönlerinin soyutlama ve genelleme yollarıyla bir araya getirilmesiyle de “kavram” oluşur. Değişik tipteki limonların değişik algıları vardır. Bunların öğe ve özelliklerinin soyutlanması ve genellenmesi sonucunda zihinde bir “limon” fikrine ulaşılır ki, işte bu “limon” kavramıdır. Biz, kavramlar vasıtasıyla düşünürüz. Kelimeler, kavramanın birer sembolüdür. Dilde, özel isimler dışında, konuşulan hemen her kelimenin bir kavaramı vardır. Bir kavramı, kelimelerle ifade etmeye çalıştığımız zamanda da “tanım” yapmış oluruz.
Algının Özellikleri : Algıyı, ferdin çevresine yaptığı anlamlı, sistemli ve toptan bir tepki olarak tanımlamıştık. Bunun bu şekilde olması, rasgele değil, belirli ilkeler çerçevesinde olmaktadır. bunlara “algının özellikleri” denir. Algının özelliklerini 4 grupta inceleyebiliriz.

1. Seçicilik : Fert, kendisine gelen uyarıcıların hepsini seçmeye muktedir değildir. Algılamanın olabilmesi için kendisine gelen uyarıcılardan bir kısmını seçer, bir kısmını seçmez. Seçilecek algıları etkileyen başlıca iki faktör vardır : 1 ferdin ilgi ve dikkati 2 uyarıcının özelliği
Birincisine göre fert ilgi duyduğu yahut kendisi için önemli olan nesne ve olaylara yönelir. Bunları seçer. İlgi duymadıklarına yahut kendisi için önemli olmayanlara da duyarsız kalır. Bu gibilerin algıları, onda belirli belirsiz bir biçimde oluşur. Herkesin, yeni bir ortama girdiği zaman, mesleği ile ilgili araç ve gereçlere olaylara dikkat etmesi bundandır. Bir büyük mağazaya giren ayakkabıcı ayakkabıLara, bir oyuncakçı da oyuncaklara dikkat eder. Böylece dikkat en önemli bir seçicidir.
Ayrıca ferdin ihtiyaçları beklentileri ve öğrenme durumu da algılamayı etkiler. Kişi aç iken, yiyecek maddelerine ; susuz iken içecek maddelerine karşı daha duyarlıdır. Bunlarla ilgili bir söz yada hareketi diğerlerine kıyasla, daha çabuk algılarlar. Daha önce belli bir alanda bir eğitim görmüş olan bir kimse, yeni öğrendiği herşeyi eskileri ile karşılaştırır. Yeni bilgiler eskilerinin etkisi altında öğrenir.

2. Değişmezlik : Zihnimiz bir nesne yada şekli değişik durumlarda da olsa hep aynı biçimde algılar. Biyoloji derslerinde öğrendiğimiz üzere, bir cisimden yansıyan ışık ışınları göz bebeğinden geçtikten sonra, onun imgesi, ters olarak, gözün ağ tabakasına düşer. Buna rağmen biz cismi dışarıda ki gibi doğru olarak algılarız. Yine, bunun gibi, uzaklarda ki bir cismin imgesi gözümüzün ağ tabakasına çok küçük olarak geldiği halde biz onu aşağı yukarı aynı boyutlarında algılarız. Yakın mesafelerde ise o cismin enini boyunu yaklaşık olarak tahmin bile edebiliriz. Yine bir cisim fotoğrafta olduğu gibi değişik görünüşlerde iki boyutlu olarak gözümüze ulaştığı halde, biz onu üç boyutlu görürüz. Bütün bunlar, görülen bir cismin, zihin tarafından yeniden örgütlendiğinin ve yeniden yorumlandığının bir belirtisidir. Böyle bir özelliği olmasa, her şey her durumda bize hep yeni gibi gelir ve bu durumda da çevremize uyumumuz zorlaşır.

3. örgütlenme ve Gruplanma: Bir nesne yada şekil algılanırken, anlamlı hale getirme sonucu, zihin ayrıntılar üzerinde durmaz. Kişini tepkisi bütüne aittir ve toptandır. Bir metin okunurken tek tek kelime ve harfler üzerinde durulmaz. Önemli olan o metnin anlamıdır. Bunu yaparken zihin belirli ip uçlarından yararlanır. Yine melodi dinlerken o melodiyi teşkil eden notalar hiç dikkate alınmaz. Melodi toptan algılanır. Bunu yaparken zihin, gördüğü, işittiği vb şeylerden bir takım anlamlı bütünler oluşturur. Bunlar şekil – zemin algısı, gruplama ve tamamlama gibi durumlardır. Şekil – zemin algısında nesne kimi zaman şekil, kimi zamanda zemin esas alınarak algılanır. Bu durum zihni bir örgütlenmenin sonucudur.

4. Derinlik: Gözün ağ tabakası, fiziki olarak gördüğümüz nesneleri sağ, sol, yukarı-aşağı gibi iki boyut üzerine görme kabiliyetine sahiptir. Fakat, buna rağmen biz üç boyutlu olarak algılarız. Bunu sebebi zihnimizin görme ile ilgili bir takım ip uçlarından yararlanmasıdır. Bunların başlıcalar ı gölgelerin varlığı, görülen nesne ile göz arasında başka nesnelerin varlığı, ışık etkisiyle nesnelerin açık ve sisli olarak görülmeleri, değişik yüksekliklerin olması ve nihayet, iki gözün birlikte çalışmasının verdiği sonuçtur.

Işığın geliş yönüne bağlı olarak, gölgeler birer derinlik algısı yaratırlar. Havanın açık ve sisli olmasına göre, nesneler, yakın ve uzak görünürler : Puslu havalarda cisimler, uzak ; açık havalarda da yakın görünürler. Bir fotoğrafta, ön sıradan sonra, ikinci sırada başka resimler olursa , üçüncü sıradakiler daha uzak görünürler. Yüksek olan nesneler kendilerinden alçak olanlara göre daha uzakta imiş gibi görünürler. Doğrusal perspektifte büyüklükleri bilinen nesneler uzakta iken birbirlerine daha yakın gibi görünürler : Demir yolu üzerinde bulunan raylar, uzakta birbirine kavuşuyor gibi görünürler. İki gözün birlikte çalıştığı durumlarda da gözler, nesnelere iki göz arası kadar farklı açıLara da bakarlar. Açılarda ki bu farklılık ağ tabakada uymazlık olayını yaratır. Bu olayın derinlik algısını oluşmasının da bir rolü olduğu tespit edilmiştir.

KÜBRA AĞAÇYETİŞTİREN


Sayfa: [ 1 ]