SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Tarih

Konu: milli mücadele dönemi

Sayfa: [ 1 ]

04.04.2005 22:37:30
ama resmi tarih anlayışının dışına çıkış.. :rolleyes:

erik jan zürcher, modernleşen türkiyenin tarihi'nden

milli mücadeleyi örgütleyen ve buna katılan subayları, ve eski subayları barındıran cemiyetin ittihat ve terakki cemiyeti olduğu
i.t. cemiyetinin ünlü üçlüsü, enver, talat, cemal in girişimleriyle önce gizli olarak kurulan, sonra resmileşen teşkilat ı mahsusa cemiyeti,
enver, talat ve ziyanın; yenilgiden sonra, ermenilere yaptıklarından dolayı suçlandıkları için yurtdışına kaçışları
ve teşkilatı mahsusa nın başındaki kara kemal ile albay kara vasıf ın kurdukları (isimlerine ithafen) karakol cemiyeti nin onların fikriyle direnişi örgütlemesi,
izmir de ilk kurşunu atan (kod adı) hasan tahsin in teşkilatı mahsusa cı olması..
resmi tarihin neredeyse hain dediği ittihat ve terakki cemiyeti nin milli mücadeleyi bizzat yapan kurum olduğu..

bana çok ilginç geldi, siz ne düşünürsünüz

04.04.2005 23:09:11
.. '' 1909 a doğru gittikçe daha çok subay anadolu ya geçtiğinde ve bir direniş hareketi ortaya çıkmaya başladığında, harekete başkanlık edecek otorite sahibi ve adı lekesiz olan birine ihtiyaç duyulmuştu. yeraltı örgütünün (karakol) önce eski başkomutan ve sadrazam ahmet izzet paşa ya başvurduğu anlaşılıyor. paşa ittihatçı olmamakla beraber ittihatçıların ateşli bir yurtsever diye itimat ettikleri bir kişiydi. anlaşma olmayınca önde gelen karakol mensupları mustafa kemal e yanaştılar... ''

burda yine resmi tarihte hiç geçmeyen özelliklerden bahsedilmiş.
mustafa kemal in kahramanlık vs. gibi özelliklerden dolayı milli mücadeleye önderlik ettiğinden ziyade,
ittihat ve terakki içinde üstlerle çatıştığından dolayı fazla yükselememiş, bu yüzden adı lekesiz kalmış ( o dönemde üst düzey ittihatçılar yenilginin faturasını ve itilaf devletlerinin tepkisini çekmekte) olması öne çıkarılıyor.
ve anadolu ya gönderilmesi de (samsun a) halen i.t. nin denetiminde olan harbiye nazırlığı tarafından sağlanıyor.

zürcher e inanacak olursak resmi tarihe inanmamak gerek Smiley
ki resmi tarihlerin her zaman kazananların arihi olduğu açıktır ( bunun ne tarihi olduğunu bilemeyiz tabii ama, farklı bakış açıları getiriyor )

torq 05.04.2005 00:57:08
Eylül eline sağlık gerçekten çok güzel ve ilginç bilgiler. Böyle sıradışı bilgilerin gayrıresmi tarih olarak tanımlanması oldukça üzücü ama her şey kabullenmeyle ilgili. Tabularımızı yıktıkça resmi tarih anlayışını da bırakacağız.
Karakol sözcüğünün kökenini merak ediyordum, çok sağol.

05.04.2005 20:28:24
ayrıca alternatif tarih için, kemal tahir'in yorgun savaşçı sını da tavsiye ederim

05.04.2005 23:44:50
gerçy yazılma amacını anlıyamadım ama biraz taraflı veya kişi kendisi yazmışsa duygusal...
     nese bi konuda daha aydınlatılmak istiyorum ittihad-ı muhamediye adlı kurulduğunun ilk günü 50.000 üyesi olan kurum hakında bi şeyler yazabilirsen sevinirim...

06.04.2005 00:11:57
Kemal Tahir in tü kaka yapılan en ünlü romanlarından biri Kurt Kanunu ..gerçekten güzeldir. bu konuda


"Çünkü kurtlukta düşeni yemek makbuldur."



ve tabiki Yorgun Savaşçı



Türk Romanında Mütareke İstanbul’u: Yorgun Savaşçı

Tamer Erdoğan



--------------------------------------------------------------------------------


Kemal Tahir

Yorgun Savaşçı

Bilgi Yayınevi, 1968, 440 s.


--------------------------------------------------------------------------------
 



Geldiniz ama alışamadınız bize... Yerleşemediniz bir türlü... Kulağınız hep kirişte... Gece yarısı, sokaktan adınızı çağırsalar, silahı kapıp koşacaksınız.                 

 

Neriman’ın “Cehennem Topçu” Yüzbaşı Cemil’e söylediği bu sözler, Yorgun Savaşçı’nın “Von Kres Paşanın Dürbünü” adını taşıyan birinci bölümünde 1919 İstanbulu’ndaki çırpınışlarının hikâyesini okuduğumuz bir grup İttihatçı subayın ortak ruh halini yansıtır gibidir. Mütareke’yle ortaya çıkan tarihsel durumun yeni bir varoluş düzeyine getirdiği bu insanlar bir yandan birbirlerine sokulmuş bir şeyler yapmaya çalışırken, bir yandan da geçmişin ve günün değerlendirmesini yaparlar. Onlar her şeyden önce yenilmiş bir ordunun subaylarıdır.

Nasıl yenildik karılar gibi yahu? Bu savaşta bize yenilmek var mıydı? Hayır yoktu bacanak... Geberecekmişiz de yenilmeyecekmişiz! Berbadettik bir çuval inciri... Ne diyorlar? “Dağdan inen ayıların politikacılığı bu kadar olur” diyorlar, “Altı yüz yıllık imparatorluğu on yılda batırdılar, bu eşkıya bozuntuları” diyorlar. “Balkan bozgunu ortada bir leş gibi yatarken dünya savaşına tepesi üstü atılmak nasıl bir kudurganlık!...” diyorlar. “Her biri aslan postuna bürünmüştü. Önündekini kapıyordu, ardındakini tepiyordu. Yetiştiğine yetişiyordu da yetişmediğine pabucunu atıyordu, bu orospu çocukları...” diyorlar. “Yiğitliği kimseye vermezlerdi. Meğerse çakallardan yüreksizmiş bu hanım evlatları...”diyorlar... (Arap Maksut)

Sokakta, kahvede, tramvayda, üniformalıya nasıl baktıklarına dikkat ettiniz mi? Omuzlarımızın üstünde artık apolet değil yenilginin suçunu taşıyoruz. Daha doğrusu hâlâ yaşamakta oluşun suçunu... (Teğmen Faruk)

Öte yandan yılgınlık –bazı zaaf ânları istisna edilirse– bu kan ve ateş çemberinden geçmiş savaşçıların neredeyse yanlarından bile geçmemiştir. Dahası “kötüsü gelirse” (İttihatçıların pek sevdikleri bir ibaredir.) çete savaşları yapılır diye savaşın sonuna doğru epeyce silah da gizlemişlerdir. Oluşum halindeki Karakol Cemiyetinin, M.M. Grubunun içindedirler.

 

Yenilgi hesapta hiç mi yoktu? Biz buna benzer vartalar hiç mi atlatmadık? Koca bir İmparatorluk, göçer gider mi, bir tek savaş kaybedilince?... Göçer giderken biz kaltabanlığa vurabilir miyiz? Olmaz öyle şey...

(...) Yendiler bizi... Say ki borçlandık... Alacakları olsun... Benim bildiğim İttihatçı milleti bire kadar kırılmadıkça gayreti koyvermez. Bak bakalım bizde yılgın herif suratı var mı? (Patriyot Ömer)

Bir şeyler yapacağız Cehennem! Bir şeyler yapmak zorundayız! Açtı mı Patriyot sana Karakol işini?.. (Halil Paşa)

Milleti hiç saymasak bile, biz kapıkulları davranmak zorundayız! Biz davranırsak Anadolu milleti bize koşulacak... Eski deyimle “Eğer gönlüyle eğer gönülsüz”... (Doktor Münür)

 

Roman, soğuk bir kış günü, Ermeni kırımından sorumlu tutulan eski Diyarbakır valisi Doktor Çerkez Reşit Beyin Beşiktaş Fulya tarlasında kıstırılınca, ağzına bir kurşun sıkarak intihar ettiği 6 Şubat 1919 günü başlar. “Rahat durmayacaklarından” kuşku duyulan eski İttihatçılar üzerindeki baskı gittikçe artmaktadır. İtilafçı subayların kurduğu Nigehban Cemiyeti, Hürriyet ve İtilaf, İttihadı Muhammediye fırkalarının bütün üyeleri pir aşkına hafiyelik etmekte, İttihatçı kovalamaktadırlar. Bekirağa bölüğündeki politika zanlılarının sayısı doksanı aşmıştır. Daha da kötüsü bir arkadaş bir arkadaşa, evine sığındığı günün gecesi “Ben seni saklayamam, korkuyorum” diyecek duruma düşmüştür.

 

Ne kadar düşmanımız varmış bacanak. (...) Her sokağında insan avı var bu temeline tükürdüğüm İstanbul şehrinin, bugün... Her pencerede, bir insan avcısı pusuya yatmış... Kedilerin kuşa sokulurken çeneleri atar ya... Hepsi öyle... Ne büyük suçmuş hürriyet getirmek... Başından beri bize düşman olanlara kızmıyorum. Dost bildiklerimiz onları geçti çoktan. (Arap Maksut)

 

Bir düşüş söz konusudur:

 

Peki ne zaman değiştik böyle biz? Yavaş yavaş mı kancıklaştık?.. Baskına uğramış gibi birdenbire mi? Neden değiştik? Kadınları yem olarak kullanmak neyin nesi? Kendi yurdumuzda Rum evlerine sığınmak... Sırtımızda kadın çarşafları kaçacak delik aramak... Bunca ölmek, bunca öldürmek boşa mı gitti bu kadar? (Cemil)

 

Sayfaları arasında Dr. Reşit Bey, Dayı (Arap) Maksut, Halil Paşa (Enver Paşanın kendisinden küçük amcası) gibi gerçek kişilerin de dolaştığı roman Fulya tarlasındaki evinde teyzesi Selime Hanım ve daha sonra evleneceği teyzesinin kızı Neriman’la birlikte kalan Cehennem Yüzbaşı Cemil’in çevresinde hikâye edilir. Romanın başlangıcında Cemil’i, elinde Von Kres Paşanın kendisine Kanal Seferi sırasında hediye ettiği dürbünle pencereden bakarken görürüz. On iki gün kadar önce Bekirağa bölüğünden kaçırılan ve birkaç gün kendisinde kalması öngörülen hiç tanımadığı Dr. Reşit Beyi beklemektedir. Ancak polisler tarafından kovalanan Dr. Reşit Beyin evinin hemen önünde intiharına tanık olur. İttihatçıların astığı astık kestiği kestik valisi şimdi eski bir hasırın altında uslu uslu yatmaktadır. “Giderayak, bir av hayvanı gibi kovalanmanın, bir çıkmazda kıstırılmanın ne demek olduğunu iyice öğrenmiş, başkalarına bol bol verdiği ölüm korkusundan kendisi de payını” almıştır.

Cemil İstanbul’a geldi geleli üstünden bir türlü atamadığı, sanki dinlendikçe artan yorgunluğunu düşünür: “Sonra bu bitmez tükenmez yorgunluk... Dinlendikçe artan bu pelteleşme...” Hayatının bir muhasebesini yapar. Hiç ilgisi olmadığı halde Harp Okulunda Jön Türk diye tutuklanışını, Makedonya’daki çete boğuşmalarını, Hürriyetin ilanını hatırlar. “Sonra?.. Yemen, Haran, Arnavutluk isyanları... Sonra Trablus yenilgisi... Balkan rezilliği... Sonra Sarıkamış... Kanal... Çanakkale... Galiçya... Sonra Irak-Filistin cepheleri... Sonra bozgun.”

Aynı gün Arap Maksut’un Teğmen Faruk’la gönderdiği haber üzerine sınıf arkadaşı Patriyot Ömer’i Osmanbey’de saklandığı evden daha güvenli bir yere nakletmek üzere evinden çıkan Cemil’in kendisi de kaçak durumuna düşer ve Patriyot’la birlikte Farmason Dr. Münür’ün Erenköyü’ndeki köşküne sığınmak zorunda kalır. Kutülamare kahramanı Halil Paşa da bir süredir aynı yerde gizlenmektedir. Cemil’in burada kaldığı yaklaşık üç buçuk ay süresince Halil Paşa ile Kemal Tahir’in hançeresi Farmason Dr. Münür’ün geçmiş, bugün ve gelecek üzerine ilgi çekici tartışmalarına tanık oluruz. Neriman’la evlenmek üzere gizlice Fulya tarlasındaki evine giden Cemil gece yarısı döndüğünde Doktor Münür’ü, Patriyot’u ve Halil Paşayı yabancı üniformalar arasında görür, köşk basılmıştır. Ertesi gün Arap Maksut’a ulaşamayan Cemil, Galata rıhtımında “dünya üzerinde gidecek hiçbir yeri, başvuracak hiç kimsesi, yapacak hiçbir işi olmamanın ölüme benzer yalnızlığını” duyar. Bu yalnızlığın karşısında yakalanıp hapse girmenin, hatta Şeytan Adasına gönderilmenin hiçbir önemi kalmamıştır. Kaşlarını çatar ve yumruklarını yağmurluğunun ceplerine sıkıca bastırarak köprüye doğru yürür. Çaresizlik içinde Gülhane Parkında otururken Ayasofya’yı olası bir saldırıya karşı korumakla görevli küçük bir birliğin komutanı olan Teğmen Recep’i hatırlar ve onun yanına gider. Akşam Teğmen Recep Yunanlıların o gün İzmir’e asker çıkardıkları haberini getirdiğinde pek de üzülmediğini fark ederek şaşırır. Ertesi gün Arap Maksut, Cemil’i Yüzbaşı Tosun kimliğiyle Teşvikiye’deki Subay Barınmaevine yerleştirir. Ancak orada fazla kalmayacaktır. Romanın sonraki bölümlerinde Cemil’i Batı Anadolu’da Yunanlılara karşı savaşırken görürüz.

Yorgun Savaşçı’da Cemil’le birlikte dolaştığımız sınırlı bir İstanbul söz konusudur. Cemil’in teyzesi Selime Hanım gazete haberlerini naklederken yakınır:

 

(...) Yangın yerlerinde karmanyolacılık sürüp gidiyor. Kalpazanlar yakalanmış gene para basarken... Nuriye Hanım adında bir utanmazı polisler tutmuş, reaya kadınları gibi açık saçık gezerken Şehzadebaşı’nda.. Başka bir şıllık, asker elbisesi giymiş, oynaştığı herifle sinemaya gitmiş... Foyası meydana çıkınca, ahali az kalsın paralayacakmış... Başımıza taş yağmadığına şükür... Bunca savaş oldu, kan gövdeyi götürdü, Allah bize niçin acımaz? Neremize acısın? Köprüden Kadıköyüne giden vapurda Türk hanımlarına yabancı askerler sarkıntılığa kalkışmışlar. Biz bir yandan birbirimizi öldürüyoruz sokak ortasında, bir yandan da, Harp Divanlarımız asacak müslüman arıyor.

 

Köprü üstü yabancı üniformalarla, deniz yabancı savaş gemileriyle doludur. Haydarpaşa vapuru yolcularının çoğu yabancı deniz askerleridir. Bu soğuk kış gününde hemen hiçbiri palto giymemiştir. Hiç savaş görmemiş gibi keyiflidirler. Trenler yeniden azınlık memurlarının eline geçmiştir. Rum biletçi Cemil’in biletini çiftlik bağışlar gibi zımbalar. Cemil’in gözünden baktığımız Kasımpaşa:

 

Kasımpaşa, sulu sepken karın altında, suya düşmüş köpek yavrusu gibi ıslaktı. Yarı beline kadar çamura gömülmüş, sanki titriyordu. Denizi bile denizlikten çıkmış, çamur dolu bir çukura benzemişti. Bu cıvık çamurun üstündeki bütün tekneler karaya oturmuşa benziyorlardı. Karşı kıyı çalımlı kubbelerine, dimdik minarelerine rağmen büyük depremlerin yıkıntı kümeleri gibiydi. “Üç milyon ölü, İmparatorluğu beş yıl kemikleri üstünde tuttu. Deprem öyle derinden geldi ki, aylardır üst üste yığılan bu kemikler, hâlâ aynı hızla çöküyor” Cemil bunu bir yerde okumuştu. Düşündü. Bulamadı. Şu anda iskeletlerin meydana getirdiği kemik yığınlarının altından sanki çıkmaya uğraşıyorlar; soludukça hava yerine kemik tozu yutuyorlardı.

 

Kuledibinde, Boğazkesen’e inen yokuşun başında dört beş sarhoş yabancı deniz eri, içinde sakallı bir polisin bulunduğu nokta kulübesinin etrafını çevirmiş işemektedirler. Denizin buradan görünen parçası düşman tekneleriyle doludur. Bereleri kırmızı ponponlu Fransız deniz erleri Ayasofya’nın balkonundan cuma namazını seyretmektedirler. Cemaat içinde işgal kuvvetlerinin Hintli askerleri de vardır. Şehirde sefalet almış yürümüştür: On bir on iki yaşındaki erkek çocukları yirmi beş kuruş karşılığında kendilerini teklif etmekte, şehit karıları fahişelik yapmaktadır. Subay barınma evine sığınanlar yenilmiş Osmanlı ordusunun en korkunç döküntüleridir:

 

Ceketlerinin boş kollarını ceplerine sokmuş çolaklar... koltuk değneklerinin arasında tahta bacaklarını sürükleyen topallar... İki gözü görmeyenleri yeden tek gözlüler... Sarsaklar, gülenler, ağlayanlar, saldırı komutları verenler...



06.04.2005 00:17:36
yazılma amacı mı.. bu bir tarih metni. başka bir amacı yok. yazan da yabancı bir tarihçi. taraflı olduğu hakkında farklı düşünülebilir
ama duygusal davranmasına bir sebep göremiyorum. çünkü türkiyeyle bir duygusal bağı yok.
bahsettiğin kurum hakkında bir parça okumuyorum şu an, kusura bakma Smiley ama rastlarsam yazarım.

alternatif tarih e devam edecek olursak,
biraz ilerisinde milli mücadelenin başarısından sonra ikinci mecliste ortaya çıkan bölünmeden, terakkiperver cumhuriyet fırkasının muhalefetinden, m. kemal in kazım karabekir, ali fuat cebesoy, refet bele vs. gibi milli mücadeledeki ilk ekibini tasviye edip yerlerine kendi yanşalarını getirmesinden bahsediyor.
sonra şeyh sait isyanı ( kürtlere özerklik sözü verilmiş olmasına rağmen  Shocked bunun yok sayılmasından dolayı ) ve takrir-i sükun yasasıyla ülkedeki tüm muhalefetin yok edilmesi..
zürcher in bundan sonra nutuk hakkında söyledikleri baya enteresan

''gerçekte nutuk 1919-27 döneminin bir tarihi değildir, bu dönemde yapılan temizliğin bir savunmasıdır... m. kemal nutukta eski çalışma arkadaşlarını gözden düşürmeye çalışırken kendini hareketi baştan itibare yöneten kişi olarak tanımlar..... nutuk, tarihsel gerçeği açıkça başkalaştırarak bağımsızlık mücadelesini yeni bir türk devleti kurma hareketi olarak sunar'' ...

Leonardo 13.04.2005 21:42:01
Bak adam baarıyo orda duyuyomusunuz?

...

hayır mı? dinle bak:

"I BOUGHT HEEEEEEEEEEERRRR!!!"

-ha ne?
-éI BOUGHT HEEEEERRRRRRRRR!!!!!!"

-aa aa vatan hainimisin ayol?

-Değilim lan. değilim! tarak kafalı bak ben bunu parayla almadım. onu satıyolar bunu satmıyolar haberin var mı?

03.06.2005 17:48:05
Türk Resmi Tarih tezi oluşturulurken öncelikle cumhuriyeti oluşturan güçlerin yüceltilmesi,yeni Türk devletinin ana unsuru olan Türk milletinin ön plana çıkartılması ve ihtiyaç duyulan dinamizmin kazanılması için eskinin kötülenmesi durumu söz konusu..
Örneğin bir çok tarihçi Atatürk'e yapıldığı idda edilen İzmir suikastının Atatürk'ün rakiplerini bertaraf etmek için ortaya koyduğu bir oyun olduğunu bile iddia eder..
Resmi tarih tezleri hakkında daha çok şey söylenebilir..
Ancak Türk devleti hala rejimiyle ilgili yersiz kaygılarını bir tarafa bırakamadığı için Resmi tarih tezinin dışına çıkamıyor..
bence artık bu korkaklığı bir tarafa bırakmanın bir zamanı geldi..


Sayfa: [ 1 ]