|
||
| hayır uymak, kabul etmek demek degildir.. sen ben yada gözlemleyen herkez toplumun bir tarafında enaz digerleri kadar.. toplum içine çekecek kadar güçlü degil, çünkü gözlemleyen beyin onların veremediklerine aç yoksa baştan isyan etmezdi, yada anlamaya çalışmazdı.. |
||
|
||
| insan toplumsal ve sosyal bir varlık olduğuna göre , insanı toplumdan ayrı düşünmek biraz zordur. inan doğduğunda tamamen saf ve boş bir varlıktır. Büyümeye başladıkca yasadığı tplumun kaliplarına bürüntkisinde kalır. ür, bürünmek te zorundadır. zamanla aklını ve iradesini kullanarak seçeneklere ve lternatiflere bakarak tercihlerini değiştirir. ama bu tecihlerde bile toplumun baskın kurallarının etkisinde kalır. topluma aykırı hareket ettiğinde .toplum buna bir yere kadar müsade eder . ancak toplumun ana kuralları çok zorlanırsa dışlanma , kabul görmeme, horlanama gibi tepkiler vererek kişiyi sistem içine çekmeye çalışır. daha olmadı ,Deli der ve tamamen toplumdan soyutlar | ||
|
||
| İnsan için "Bir toplum içinde yaşama içgüdüsü ile doğmuştur" denilir. Ama insanın sosyal bir varlık olmayıp, harici zorlamalarla kollektif hayata sürüklenmiş olabilir mi acaba? Ya da yaşadığımız tecrübeler mi bize tek başımıza yaşayamayacağımızı, bu sebeple de toplumun empoze ettiği fikirleri kabul etmemiz gerektiğini öğretmiştir bize? (Walla bu haftasonu birkaç akraba ziyareti yapmam gerekiyo da, canım istemiyo bahane arıyorum kendime.) Eğer yazdıklarımın ilki doğruysa, sosyal hayat kadın ve erkeğin birlikteliği gibidir. Yani doğaları gereği bütünleşmek için birbirlerine karşı meyilleri vardır. Eğer ikincisi doğru ise birliktelikler iki ülke arasında ki pakt gibidir. Tek başına düşmana karşı güçsüz olacakları için işbölümüne giderler. Üçüncüsü doğru ise, daha fazla kar sağlamak için sermayelerini birleştiren iki kapitalistin birleşmesine benzer. Bunlardan hangisi sebebi ile birarada olma ihtiyacı hissediyoruz sizce? (ya ben bunları başka bi konuya yazmıştım, şimdi buraya taşıdım. Önceden yazmak ne güzel oluyomuş böle.) |
||
|
||
| söyledklerinin üçünede katılıyorum. her üçünüde insan olaylara ve şatlara bağlı olarak kullanıyor. | ||
|
||
| bence kendine yaklastikca insanlardan uzaklasirsin...( mesela ben....ne kadar kendime yakinmisim megersem...) budami geyik ha budami geyik.....mööööööööö |
||
|
||
| YALAN mına koim,ne ilgisi var yaw? kendimden uzaklaşmamla diğer sürüngenlerin? bana ne onlardan? onlara iyi davranırım,mutlu etmeye çalışırım kendimdende bazen uzaklaşırım,bazen yakınlaşırım |
||
|
||
| ben napiyim abi adamlar hasta...ne kadar derinde laf etsem,inandiramiyom ben kimseyi ya... Kimse bana yaren olmaz yar olmaz Mertlik hırkasını giydim giyeli Dünya bomboş olsa bana yer kalmaz İnsana muhabbet duydum duyalı |
||
|
||
| gah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi gah inerim yeryüzüne seyreder alem beni olay budur yav, ne tartışıyonuz
|
||
|
||
| Bireysellik ve toplumsallık kavramları, kendi kuyruğunu ısıran yılan simgesiyle tanımlanan sonsuzluk gibidir, nerede başladığını nerede bittiğini bilmek olası değil. İnsanın sosyalleşme sürecini gereksinimleri belirlediği gerçeğinden yola çıktığımızda, ilk insanın yaşam süresi ve kalitesini uzatmak için çabaladığını görürüz. Bu çaba, yalnız yaşamanın zorluklarını aşmak için destek ve dayanışmayı zorunlu kıldığından birileriyle iletişim kurmak amacıyla dil bulunmuş, böylece birlikte hareket etmenin bir ölçüde kolaylaşması sağlanmıştır. Gelişim açısından bakıldığında ise bireyin kendisini aşmaya çalışması hem topluma bir şeyler vermesi hem de alması anlamına gelmekte, böylece kendi üretimi ile toplumun üretimi karşılıklı bir alış verişe evrilmektedir. Eğer yalnızlık insan için çözüm olsaydı, bir arada yaşamak yerine kendimize bireysel alanlar oluşturup buralarda yaşardık. Ancak gelinen noktada, toplumların oluşmasında, ilişkilerin bir arada yaşamayı zorunlu kıldığı, gereksinimlerin bu şekilde karşılanması olası olduğu açıklığa kavuşmuştur. Aynı toplum içinde yaşayan kişiler arasındaki ilişkiler, kişinin kendisine yabancılaşması sorunun getirir ve başkalarından daha fazla düşünenler, kendileri gibi olmayanlara farklı yaklaşmaya, farkındalıkları nedeniyle çevresindekileri körlükle suçlamaya başlarlar. Öte yandan bireysel bilincin artması, başkalarıyla olan iletişimi de bir şekilde kesintiye uğratır, başkalarından uzaklaştırır. Çünkü gerçekleri görmeye başlamak bir anlamda kralın çıplak olduğunu söylemek, insanların yanlışlarını kabul etmemek, kendi doğrularını savunmak demektir. Bu durum, toplum genelindekiler tarafından kişinin ukala, kendini beğenmiş bir görüntü vermesini sağlar. Olayın başka bir boyutu ise kadın erkek ilişkilerindeki zorunluluk ve zorluktur. Yirminci yüzyıla gelinceye dek, kadın ve erkek anatomisi, psikolojisi üzerine hiç bir bilgi verilmemesi, toplumları cahil sürüler şeklinde yetiştirmişti. Kadınlar ve erkekler karşı cinsin vücudunun nasıl çalıştığını, hormonların ne işe yaradığını, cinselliğin nasıl keşfedileceğini bilmedikleri için, el yordamıyla ve kulaktan dolma bilgilerle kendilerini ve karş cinsi (hatta sıradışı cinselliği) toplumlardaki muhafazakarlığı yenerek öğrendiler. Bu aşama, bazen bilgilerin doğrudan verilmesi, bazen kişinin bunu bizzat öğrenmesi bazen de böyle forumlarda tartışarak geçildi. Karşı cinsin kendisine anlatıldığı gibi olmadığını, aslında içgüdüsel ve gereksinimsel yaklaşımlarla hareket ettiğini, sevgi, aşk, muhabbet, karşılıksız vericilik gibi kavramların hormonların ürünü olduğunu anlayan (ya da anlayamayan) kadın/erkek, düşkırıklığına uğrayarak kendisini depresyon ve yalnızlığın kucağına atmayı seçebiliyor. Bu durumu aşmanın ilk koşulu durumun varlığının doğal bir süreç olarak kabullenmek ve içselleştirmekten geçiyor. Sonraki aşama ise, kabullenilen bu durum üzerine yeni stratejiler oluşturarak mücadeleye devam etmek diye düşünüyorum. |
||
|
||
| Sonunda insanız ve sosyal yaratıklarız; bu nedenle topluma gereksinimimiz var. Ancak gereksinimlerimiz ölçüsünde birlikte olsak da insanlarla onların içindeyken asıl büyük yalnızlığı duyumsarız. Bu duyguyu yitirmeye başladığımızda tehlike çanları çalmaya başlar ve sürüden biri oluruz. Bana kimsesizlikten çok daha yıpratıcı geliyor, kalabalık içindeki yalnızlık duygusu. O zaman insanları, sistemi, bilinci.... sorguluyor ve kıpırtısız insanlara öfkeleniyorum. Belki de onları olduğu gibi kabullenecek olgunluğum yok, kimbilir? |
||
|
||
| kendimizi insan saydığımız durumlarda değişir tabi bu denklem. (aman yanlış anlaşılmasın, herhangi bi dokundurma yok) | ||
|
||
| Sizin boş kalabalıklarınızdansa kendimin konforlu yalnızlığımı kutsuyorum der adamın biri.. | ||
|
||
| İnsan olmaktan kaynaklanan, insanlara zorunlu yaklaşma kaçınılmaz oluyor. Bu hal insanın toplumsal ve kendine uzak yanı. Bu an'lardaki yalnızlık bile gerçek yalnızlık değil. Sadece canlı olduğumuzu düşündüğümüz an'larda gerçek yalnızlığımıza kavuşup kendimiz olabiliyoruz. Ve bu an'larımızı insanlarla paylaşmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Anlatmak ve anlaşılamamak endişesiyle. |
||
|
||
Genelde yalnızlığımı seviyorum, belki de melankolimi beslediği için. ![]() Ama sadece bu mu? Yalnızlaştıkça daha bir özgürleşiyoruz, toplumla kucaklaştıkça kuralları bizi daha çok baskılıyor. Yalnızlığı seçtiğimizde ise göze aldıklarımız ve umursamazlığımız özgürlüğümüzle orantılı artıyor. Diğerlerini sadece gereksinimlerimiz ölçüsünde yaşamımıza katıyoruz ve donanımımız, yetkinliğimiz arttıkça bu gereksinim de azalıyor. Ama yok olamıyor, "sosyal yaratık"larız ya! |
||
|
||
| Sosyallik sığılaştırır. Kendi içine dön. |
||