|
||
| İLK SÖZ Yazan: Korhan Koral- www.korhankoral.com İsteyen aşağıdaki satırları, Fransa yerine günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlığına açıkça ya da gizli göz diken herhangi bir unsuru, Suriye yerine bu göz dikişe maşa olacak herhangi bir sözde gücü koyarak okumakta serbesttir. Belki Sabiha Gökçen, Makbule Atadan ve Semiha İnanç’ın yerine de Türk kadınını, Türk gençliğini koyabilirsiniz. Ama ne yazık ki, insanlık tarihinde görülebilecek ender şahsiyetlerden olan Atatürk’ümüzün yerine koyabileceğiniz, çapı onun yarıçapının yarısına dahi yakın olabilecek herhangi bir kişi yoktur, olmamıştır ve olması da çok güç görünüyor. Tavsiyemiz, onun yerine hiçbir kimseyi koymayıp onu yine Atatürk diye okumanızdır. Ve o büyük ruhu, Türkiye Cumhuriyeti var oldukça ülkemizin ve ülkümüzün gizil gücü olarak yaşatmanızdır. www.korhankoral.com Sabiha Gökçen anlatıyor: Yıl 1937... Gündemde Hatay konusu var… Bir akşamüstü Çankaya Köşkü’nde Atatürk beni aşağıya çağırttı. Fransa, Hatay’ı mandası olan Suriye’nin sınırlarına dahil ederek gelecekteki çıkarlarını sağlama almak istiyor. Atatürk dedi ki: “Ben Hataylılara söz verdim. Onların hakkı olan sözü verdim. Bu topraklar bizimdir. Orada bizim bayrağımız MUTLAKA dalgalanacaktır. Çatışma kaçınılmaz hale gelirse, bunu bizden önce Fransızlar düşünsünler derim. Nezaket hudutlarını aşan bu davranışlarını kendilerine pahallıya ödetiriz. Yemekten sonra askeri üniformanı giy. Tabancanı beline tak ve buraya gel. Bu akşam çok önemli bir görev daha vereceğim sana. Fransız dostlarımız kimin ne dereceye kadar neyi göze alabileceğini öğrenmelidirler...” Sabiha Gökçen Atatürk’ün isteğini sorgusuz sualsiz kabul eder. Atatürk’ün Hatay konusunda ne düşündüğünü sorması üzerine, “Hatay bizim canımız feda olsun kanımız” der. Sabiha Gökçen’den aktarmaya devam edelim: Yemekten sora Atatürk’ün emrettiği gibi askeri üniformamı giyerek silahımı alıp yanına gittim. O da giyinmişti. Önünde bir kâğıt ve bu kâğıdın üstünde bir takım isimler vardı. Bu isimlerin arasında kendi adımı, hemşireleri Makbule Atadan hanımefendinin adını ve Semiha İnanç hanımın adını okuyabildim. Sonra bunları karalayarak bana döndü: “Şimdi seninle birlikte Karpiç’e gideceğiz” dedi. “Orada sana söylediklerimi harfiyen yerine getireceksin..” ve planını uzun uzun anlatıp tekrar ettirdi. Kalkıp Karpiç’e gittik. Büyük salon bir hayli kalabalıktı. Yüksek rütbeli subaylar, bakanlar, milletvekilleri göze çarpıyordu. Bizim masamızda benden başka Şükrü Kaya, Kılıç Ali, Recep Zühtü beyler; Kazım İnanç Paşa ve eşi Semiha hanım ile Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan hanımefendi vardı. Girişin hemen önündeki büyücek masayı ise zamanın Fransız Büyükelçisi M. Ponceau ile elçilik erkânı işgal ediyordu. Bir ara hemen yanımızdaki masada arkadaşlarıyla oturan emekli general ve Diyarbakır milletvekili olan Kazım Sevüktekin ayağa kalkarak orada bulunanlara hitaben, gayet diplomatik bir üslupla Fransızlarla aramızda oluşmuş olan gerilimi yumuşatmaya yönelik bir konuşma yaptı. Bu konuşmayı özellikle Fransız büyükelçisi ve yanındakiler ayakta alkışladılar. Ben derhal yerimden fırlayarak salonun tam orta yerine geldim ve Atatürk’ün bana ezberlettiği şu konuşmayı sert bir edayla yaptım: “… Fransız dostlarımızın bu çok nazik konuşmanızı değerlendirebileceklerini sanmıyorum. Biz Türkler tarih boyunca insanlığın gereğini yerine getirmeye çalıştığımız halde, daima dost görünen düşmanlarımız tarafından aldatılmış, ihanete uğramış, bu yönden bahtsız ama çok şerefli bir ulusuz… Hayır, Generalim, biz gençler sizin kadar sabırlı olamayız ve olmayı da istemiyoruz. … Fransa bir oyun içine girmiştir. Bu oyunun sonunda da bizim olan toprakları Suriye’ye vermeyi planlamıştır. İş işten geçtikten sonra sizin arzu ettiğiniz sabrın değeri kalmayacaktır. DEMİR TAVINDA DÖVÜLÜR. Sayın Generalim, şayet sizler işi daha fazla uzatmak niyetinde iseniz, ben bütün TÜRK GENÇLİĞİ ADINA DİYORUM Kİ: HAYIR! BEKLEMEYECEĞİZ. İŞİ UZATMAYACAĞIZ… Hatay bizim canımız, feda olsun kanımız.” www.korhankoral.com Ve sözlerimi tamamlar tamamlamaz hemen silahımı çekerek havaya üç el ateş ettim. Ortalık bir anda karıştı. Herkes neye uğradığını şaşırmıştı. Saniye sektirmeden içeriye resmi ve sivil polisler doluvermişti. Ben elimde silah olduğu halde, kıpırdamadan pistin ortasında duruyordum. Çevremi alan polisler, “Gökçen Hanım...” diye mırıldandılar ve öylece Atatürk’ün yüzüne bakakaldılar. Şimdi koskoca salonda çıt bile çıkmıyordu. Polislerin bu kararsız durumlarını, hareketsiz kalmalarını gören Ata sert bir sesle: “Ne bekliyorsunuz orada öyle?” dedi. “Görüyorsunuz ki Gökçen silahını çekerek kapalı yerde herkesin huzurunu kaçıracak ve ortalığı heyecana sevk edecek bir şekilde havaya ateş etti. Göreviniz neyi gerektiriyorsa derhal onu yerine getirin!” Bu sözlerden sonra etrafı bir uğultu kapladı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. “Gökçen niçin bunu yaptı, buraya neden üniformalı ve silahlı geldi, sayın General ortalığı yatıştırıcı bir konuşma yaparken onun böyle davranması doğru mu, şimdi Fransızlar bu konuyu ele alarak işlerine geldiği gibi kullanacaklar, belki de Fransız büyükelçisine suikast girişimi bile diyecekler, Atatürk’ün bulunduğu bir mecliste buna düpedüz skandal derler…” Beni soruşturma için adliyeye götürdüler. Buraya getirildiğim sırada aklıma hep Atatürk’ün bana söyledikleri geliyordu: “Konuşmanı yaptıktan sonra havaya ateş ettiğin için polisler gelip seni alacaklardır. Bunun sonucunda doğal olarak, yasalarımız gereği hapis cezasına çarptırılacaksın. Bütün bunları göze alıyor musun Gökçen?” Yanıtım tabii: “Evet Paşam” olmuştu. Nitekim işte Yargıcın huzurundaydım: “Niçin silah çektiğinizi bana söyler misiniz?” “Ulusal hislerim galeyana geldiği için efendim. Hatay meselesinin ASKIDA KALMASI beni galeyana getirdi. Fransızlar bizim nezaketimizden anlamıyorlardı. Onların istedikleri herhalde bir silah görmektir diye düşündüm.” “Kapalı yerde silah çekilmeyeceğini, havaya ateş edilmeyeceğini bilmiyor muydunuz?” “Elbette biliyorum.” “Üstelik bulunduğunuz yerde Atatürk’de vardı. Buna rağmen ateş etmekte tereddüt göstermediniz. Sizi böyle davranmaya sevkeden başka nedenler var mı?” “Hayır.” “Bunu yapmanız için herhangi bir kimseden emir aldınız mı?” “Asla”… Sorgu böyle sürüp giderken bir de ne göreyim? Bulunduğumuz salona Atatürk’ün hemşireleri Makbule Atadan hanımefendi ile Semiha İnanç Hanım da polis nezaretinde getirilmesinler mi? Meğer benden sonra Atatürk, kendilerine dönerek şu soruyu sormuş: “Siz gençler de aynı fikirde misiniz? Siz de Sabiha gibi silahlarınızı ateşler miydiniz?” Onlar da, “Evet paşam, bizler de O’nun gibi düşünüyoruz ve gerektiğinde işte böyle silahlarımızı çekerek ateşleriz!” diyerek silahlarını havaya boşaltmışlar. Boşaltır boşaltmaz da soluğu adliyede almışlar. Sorgumuz sabaha kadar sürdü. Yargıç bana bu işi daha başka nedenlerle yaptığımı söyletmeye çalışır gibiydi. Onu en çok şaşırtan husus, silahlarımızı üçümüzün de Ata’nın huzurunda çekip ateşlememiz olmuştu. Ancak bizlerden aldığı yanıt hep aynıydı: “Ulusal hislerimiz galeyana geldiği için.” Sorgum sırasında bunları söylememi Atatürk tembih etmişti bana. Böyle söylediğim takdirde cezamın daha hafif olacağını da hatırlatmıştı. Suç ortaklarım da tıpkı benim gibi ifade veriyorlardı. Yargıç üçümüzün de yüzüne bakıyor, kafasını sallıyor, dudaklarını kemiriyor, ama bu garip işin içinden haklı olarak bir türlü çıkamıyordu. Nihayet karar verildi. Ve yasanın ilgili maddesi gereği 24 saat hapis cezasına çarptırıldık. (Sabiha Gökçen, Atatürk’ün izinde bir ömür böyle geçti, yazan: Oktay Verel, s.375–379) www.korhankoral.com Şimdi soralım: Atatürk neden bir kibar meclisinde kadınlara kabadayılık yaptırmıştır? Muhataplarıyla anladıkları dilden konuşmak için. “Söz konusu Vatansa gerisi teferruattır” demek için. Vatan için her şeyi yapacağımızı bir kere daha öğrenmeleri için. Haysiyetsiz bir kibarlığa onurlu bir kabalığı tercih edebileceğimizi göstermek için… Atatürk bu DİPLOMASİ ÖTESİ OPERASYONDA neden kendisine en yakın kadınları seçmiştir? Cevap basit: Kurtuluş savaşının kahraman kadınlarını 15 sene içinde unutan düşmana tekrar hatırlatmak için. Derin geçmişimizdeki savaşçı kadınlarımızı anmak için. Ve size bizim kadınlarımız bile yeter demek için. Böylece Atatürk, aslında, Üniformayı bana tekrar giydirtmeyin, silahı benim elime aldırtmayın demiştir. BİZİ DİPLOMASİ ÖTESİ OPERASYONARDAN DAHA BAŞKA OPERASYONLARI YAPMAYA ZORLAMAYIN… Ve Fransızlar anladı... Hatay o gün bugün bizimdir. Atatürk’ün yokluğunda, kaçak haritalarda Suriye’nin olarak gösterilse de... Darısı tüm anlayışı kıtlara... Darısı tüm kaçak harita çizdiricilerine.. Zira Atatürk yok ama Türk gençliği daima her şeye hazırdır… Çünkü Türk gençliği, bu dünyaya “Yalan dünya” diyen “Dünyada ölümden başkası yalan” diyen bir kültürün, felsefenin ve inancın evladıdır. Gerekirse yalanı terk etmeyi de bilir. Yalanı yaşar ama kölesi olmaz. Onursuz, sahte bir hayatın rüyasıyla oyalanmaktansa, silkinip onurlu bir ölümle uyanmayı her zaman tercih eder. Tıpkı ataları gibi… Tıpkı ölmekten, hele vatan için ölmekten hayatının hiçbir anında korkmayan ATA-TÜRK gibi… İşte ilk pilotlarımızdan olan Göksel Burhan’dan aldığımız bir örneği, sadece Japon kamikazelerini duymuş olanlara duyurulur, diyerek sunalım: Antalya bölgesine göz diken İtalyan Diktatörü, hazırladığı büyük donanmasını ve hava kuvvetlerini bölgeye göndermiş, gövde gösterisi içindedir. İşte bu sırada her Türk pilotunun şahsına “Kişiye Özel” bir zarf gelir. İçerisinde en üst Komuta makamının, Atatürk’ün, “Gerekirse İtalyan savaş gemilerine ve uçaklarına kendi uçaklarınızla çarpar mısınız?” sorusu vardır. Cevaplar hemen alınır ve tasnif edilir. Hepsinde bir tek kelime yazılıdır: “Evet.” Daha sonraları olayın esasını, pilotaj eğitiminde sınıf arkadaşımız olan Sabiha Gökçen’den dinledim: Mussolinin’nin blöfünü görmüş ve karadan Antalya bölgesine yapılan yığınakla beraber, hava kuvvetlerimizi o bölgeye kaydırmış ve Türk donanması’nı da Antalya civarına intikal ettirmiştir. Dahası var, kendisi de “Gülcemal Vapuru” ile hemen Antalya’ya gitmiştir. Orada da durmaz, bir muhribimize geçer ve denize açılırlar. Seyir esnasında Kaptan köprüsüne çıkar ve kendisinin de içinde bulunduğu geminin komutanına sorar: “İtalyan donanması ile karşılaşırsak ne yapmayı düşünüyorsunuz?” Cevap: “Rota değiştiririz” şeklinde verilince kızar ve kumandana şu emri verir: “Hayır efendim. En büyük harp gemisine tam yolla çarpacaksınız.” O akşam, Gülcemal’deki sofrada bu konuyu açar, çevresindekilerle konuyu derinlemesine değerlendirir ve tartışır. Hepsi “Canlı çarpma” konusunda birleşirler. Tasarlanan hareket tarzı daha sonra denizden havaya geçer ve şöyle bağlanır: “Mussolinin’nin çok güçlü ve üstün donanmasına ve hava kuvvetlerine canlı canlı çarpmaya azmetmiş bir Türk bahriyesinin ve havacılığının mevcudiyetini Mussolini’ye ve dünyaya hissettirmeliyiz.” (Göksel Burhan, Atatürk Haftası Armağanı, s.64-65) www.korhankoral.com Bu ölümden hiçbir an korkmayan gözü pek adamı, an oldu bir Osmanlı Paşası, ilk uçuş tecrübesini yaşamaya can atarken, Fransızların yere çakılan uçağına binmesini engelleyerek (ki Atatürk, ömrü boyunca hiç uçağa binmemiştir); an oldu göğüs cebindeki bir cep saati, kurşuna siper olarak; an oldu bilemediğimiz ama o büyük kahramanın hep koruyuculuğunu hissettiği ve güvendiği bir şeyler, erlerin önünde kurşun yağmurlarının altında savaşırken hiçbir kurşunun vücuduna isabet etmesine izin vermeyerek, bu milletin bir kurtarıcısı ve ölümsüz ruhunun sembolü olarak bize bağışladı. Ve o her zaman şu sözlerinde söylediği gibi, bu ruhun taşıyıcısı oldu: “Türk Milleti şuurla ve bunca bin senelerin açtığı devasız yaraları acele tedavi etmek acısıyla, HAKİKAT denen cevheri bulmuş olduğuna inanarak, uzun adımlarla kurtuluş aramaya karar vermiştir. Bunun önüne set çekmek isteyeceklerin akıbeti Türk’ün kuvvetli ayaklarının altında ezilmektir. Eğer bu millet bu hususta herhangi bir güçlüğe rastlarsa ben ve arkadaşlarım tereddütsüz bu kuvvetli ayakların ve pençelerin önünde naçiz bir MİLLET FEDAİSİ oluruz.” (Mustafa Baydar, Atatürk diyor ki, s. 61-62) İşte 1920 yılı… İngiliz askeri istihbaratı tarafından İngiltere dışişleri bakanlığına hazırlanan Türkiye raporu: “Mustafa Kemal Paşa, savaş içinde ölçüsüz cesareti ile tanındı. Enver Paşa ve Almanlar ile ilişkileri gergindi. 1919 yılı başlarında milliyetçi hareketin başına geçti ve bu hareketin tartışmasız lideri oldu.” (Bilal N. Şimşir, İngiliz belgelerinde Atatürk, Cilt: III, No: 110) www.korhankoral.com |
||
|
||
| Ve işte Atatürk’ü sadece salon adamı olarak bilenlerin dikkatle okuması gereken satırlar: “Mustafa Kemal’in Manastır İdadisinde okuduğu sıralarda memleket ahvali pek karışıktı… İdadide bile talebeler memleket memleket gruplara ayrılmıştı. En kuvvetli grup, Selanikli gençlerinki idi. Mektepte kanlı dövüşmeler oluyordu. Mustafa Kemal, bu en kuvvetli grubun kabadayıları arasındaydı. Mustafa Kemal, bu cesur, milletini seven, OSMANLI RUHUNDAN UZAK, yalnız Türk ruhunu taşıyan kabadayı arkadaşları arasında tahsiline devam ediyordu. Bir gün Yunan çetelerinin Türklere zulüm ettiklerine dair gelen taze haberler üzerine çok müteessir olmuş ve arkadaşı Ömer Naci’ye: “Girit’te Yunanlıların Türklere yaptıkları zulümlere karşı derin bir kin duyuyorum. Acaba bunlardan intikam alabilir miyiz?” demişti. Ve intikamını da aldı.” (Ahmet Niyazi Banoğlu, Nükte çizgi ve fıkralarla Atatürk, s. 20) www.korhankoral.com Bu satırlar ise onu düpedüz bir savaşçı olarak hayal edenler içindir: “Mustafa Kemal, Balkan savaşı bittiği sırada Trablus’taki görevinden dönüp İstanbul’a gelince, hemşerisi sayılan Trakyalı ya da Makedonyalı subay arkadaşlarının üzerine yürümüş: “Selanik’i nasıl düşmana bırakırsınız? Niçin ölünceye kadar orada kalıp vuruşmadınız?” diye bağırmıştı. Ama şimdi, 1922 Eylülünde zafer sarhoşluğu ile, yurdunu yeniden tehlikeye atmaya hakkı yoktu. Askerlikte duygusallığın, kinin, maceranın, aşırı hırsın yeri olmadığını biliyordu. Lozan barışı konuşulurken yakın arkadaşları O’na hep sormuşlardı: “Selanik’i de mi, sahillerimizden dürbünle seyredilecek kadar yakınımızda olan On İki Ada’yı da mı Yunan’a bırakacağız?” Onlara cevabı şu olmuştur: “Biz Misakı Milli ile sınırlarımızı önceden, işe başlarken çizdik. Sabırlı olun. Bir gün belki onlara da sıra gelecektir.” (Muvaffak İhsan Garan, Milletlerin sevgilisi Atatürk, s. 29) Ve işte 1933 yılı… Mustafa Kemal Atatürk: “Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse, MUSUL, KERKÜK ve Adalar’ı geri alacağım. Selanik de dahil, Batı Trakya’yı Türkiye hudutları içine katacağım.” (Türk Silahlı Kuvvetleri Dergisi, Temmuz 1992, Sayı: 333, s. 26) diyor. Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre, Atatürk’ün bu sözünü, İsmet İnönü, Bülent Ecevit’e söylemiş, kendisi de ondan duymuştur. Bazı kaynaklarda, Amerikan Başkanı Mc Arthur’un Türkiye ziyaretinde, görüşmeden sonra çevresindekilere söylediği bir söz olarak geçer. Yine Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre, büyük topraklar kaybetmiş bir imparatorluğun bir nevi varisi olarak, kendi doğduğu toprakları da vatan sınırları dışında bırakmak zorunda kalması, üstelik Selanik’te ve diğer birçok eski Osmanlı ve hatta yeni Türkiye Cumhuriyeti topraklarında Türkler’e yapılan kıyımlara şahit olması, onun içinde her zaman bu sözlerde belirttiği bir niyetin saklı kalmasına neden olmuştur. Okuduğu kitap ve yazılarda geçen, Selanik, On iki adalar, Musul, Kerkük gibi yerlerin yanına, “Bir gün bizim olacak” diye not düşmüştür. Ancak o, elbette barışçıl bir politikacıydı ve insanların savaşlarda ölmesini hazmedemeyen bir büyük askerdi. O nedenle her zaman temkinli olmuş, ama “Yurtta barış, dünyada barış” derken, vatanımıza yapılan ya da yapılacak olan bir tecavüzü de asla sineye çekmemiştir. Bu durumda, bizim de, yine Atatürk’ün dediğini dememiz, mevcut sınırlarımız dışındaki hiçbir toprak için insanlarımızı ve insanları ölüme sürüklemememiz gerekir. Ancak onun içinde uhde olarak kalan bazı şeyler bizim içimizde de uhde olarak kalmalı, yine de onun gibi, “sabırlı olun” demeliyiz. Zorlama yok, savaşmak yok, demeliyiz. Ama yine de… Bir gün… Bir gün, belki… Alıntılar için Kaynak: Yusuf Koç, Ali Koç, Başbuğ Atatürk, Kamu Birlik Hareketi Eğitim Yayınları,Ankara, 2007 www.korhankoral.com |
||