SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Dosyalar

Konu: ALEMLERİN GERÇEKLİĞİ

Sayfa: [ 1 ]

07.06.2008 21:04:45
www.korhankoral.com

Alemlerin Gerçekliği

İkilik görüşünün sebebi, var oluşun olabilmesi için, varlıkların, özlerinden perdeli olarak meydana getirilmeleridir. Eğer akıllarda, böyle bir perdelenme olmasaydı, her akıllı varlık, Tümel Teklik bilincinde olurdu ki, bu durum muhaldir. Çünkü bu halde, ayrı ayrı izafi bilinçler zaten olamazdı. Varlığın varlığını idraki, zaten ikilik temelinde kurulur. Aksi halde, bizim şu anda var dediğimiz, kendimiz dahil tüm varlıkların var olması mümkün olmazdı. Evet tüm bu kainat ve unsurları yok değildir, vardır ama gölge hükmünde, yok hükmünde vardır. Gerçek anlamda var olmaları da muhaldir ve mutlak anlamda da yok değildirler. Yani gözlemlediğimiz her şey mutlak anlamda ne vardır ne de yoktur. İşte bu yüzden Ahad olan Allah, kendisinin dışında hiçbir varlık mevcud olmadığına, gene kendisi şehâdet eder. «Şehîd AllaHu enne Hu, lâ ilâhe illâ Hu...» (3/18) «Şahittir Allah, kendi hüviyetine ki; kendinden gayrı Tanrı yoktur.»

Tasavvuf düşüncesisinde, Muhyiddin Arabî(17), Allah’tan başka bir varlık kabul etmeyen “vahdet-i vücud” görüşüne sahipken, İmam Rabbânî, yaratılmışların da haricî bir varlık sahibi olduğunu ifade etmektedir. İmam Rabbânî’ nin tevhidi, vücuda değil, şuhuda dayanan bir tevhiddir ki, vahdet-i şuhud adıyla anılır. Bunu, İmam Rabbânî şu şekilde açıklamaktadır: “Meselâ bir kimse güneşin varlığına ilmî bir yakınlık peyda etse, bu yakınlık diğer yıldızların o anda yok kabul edilmesini gerektirmez. Fakat güneşi temâşâ eden bir insan, yıldızları göremez. Çünkü o anda, onda, güneşi görme isteğinin dışında bir arzu yoktur. Buna rağmen, bu insan mutlaka bilir ki, yıldızlar yok değildir; güneşin parlak ışığından dolayı görünmezler. Güneş doğduktan sonra yıldızları yok bilmek başka, o anda görmemek başkadır.”( 1 Dr. Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar,İstanbul: M. Ü. İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 1997,s.296-6) İmam Rabbânî’nin, Muhyiddin Arabî’yi birçok mektubunda bu açıdan tenkit ettiği de bilinmektedir. Meselâ, Mektubat’ının ikinci cildinin birinci mektubunda, “Şeyh Muhyiddin ve izinden gidenlerle aranızdaki fark nedir?” şeklindeki bir soruyu Rabbânî şöyle cevaplandırıyor: “Bu ikisi arasında ne büyük fark vardır. Onlar gölge varlığın ancak vehim ve hayalde var olduğunu ileri sürüp mücerred teklikten başka hariçte bir mevcudun varlığını kabul etmezken, bu fakir, bu gölgeye ait varlığın hariçte varlığını sabit görüyor. … Eğer bu büyükler, hariçte gölge varlığın, hariçteki asıl varlığın gölgesi olduğunu bilselerdi, hariçte âlemin var olduğunu inkâr etmez, bunu yalnızca vehim ve hayalde var saymazlardı.” (Hayreddin Karaman, İmam Rabbânî ve İslâm Tasavvufu, İstanbul, Nesil Yayınları, 1992, s. 265).3
www.korhankoral.com

Kur’an’da da birçok ayette, alemlerin hak üzre yaratıldığı vurgulanır. Bu durumda Allah’ın hayali hak üzre yarattığından söz edilemez: “Allah, semaları ve yeri Hak olarak yarattı.” (16/3), “Görmedin mi: Gökleri ve yeri, Allah hak olarak yarattı.” (14/19. Benzer ifadelerin, “hak” kelimesiyle tekrarlandığı diğer âyetler için, bk. 6:73; 15/85; 16/3; 30/8; 39/5; 46/3; 64/3).3 “Güneşi bir ışık, Ayı bir nur yapan ve yıllarınızı sayıp hesabınızı bilesiniz diye ona menziller takdir eden de O’dur. Allah bütün bunları başka birşeyle değil, ancak hak ile yarattı.” (10/5). “Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun oynamak için yaratmadık. Eğer bir oyun edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik!” (21/16- 7), “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun oynamak için yaratmadık. Bütün bunları Biz ancak hak ile yarattık; lâkin çokları bunu bilmez.” (44/38- 9) “Onlar ki ayaktayken, otururken yahut yatarken, her hallerinde Allah’ı anarlar ve göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler: Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Münezzehsin, bizi ateş azâbından koru.” (3/191), “Allah,semaları ve yeri Hak olarak yarattı. Bunda mü'minler için ibret vardır.” (29/44), “Biz, semaları, yeri ve aralarında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık.” (44/38), “Onları ancak Hak olarak yarattık. Ancak çoğunluğunuz bunu bilmezsiniz.” (44/39), “Ve Allah, semaları ve yeri Hak olarak yarattı. Tüm nefsler yaptıklarının karşılığını alırlar. Onlara asla zulmedilmez.” (45/22).

Herşeyin hayal olduğu bir hayali alemde, yaratıcı hayallerin yaratıcısı olan illizyonist bir yaratıcı olmaktan öteye gidemez. Alemler hayal ise, Alemlerin Rabbi nedir?3 Ama yine aynı Kur’an’da   "...onlar bu tuzağu tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır" (8/ 30); “Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. Artık sen, onların kurdukları hileli düzenin uğradığı sona bir bak; biz, onları ve kavimlerini topluca yok ettik.” (27/ 50- 51)  ayetleri, kimi alimlerce “Kur’an’da Allah, hile yapanların, göz bağlayanların en büyüğü olarak da tanımlanmıştır” diyerek yorumlanmakta, tüm alemlerin gerçek olmadığı halde bize gerçek olarak gösterildiği söylenmektedir. Bu acaba illizyonist bir yaratıcıya yapılan gönderme midir? Ve yine Kur’an’da  “Allah, bizatihi Hak'tır.”(22/62) denilerek tek gerçeğin, ya da hak üzre olanın bizatihi yani kendi zatıyla Allah, diğer her şeyin yalan, boş olduğu söylenmez mi? “Onlar kendi kendilerine; Allah'ın, semâları, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak, Hak olarak ve belli bir süre için yarattığını, hiç düşünmediler mi?” (30/8), “Semâları, yeri ve aralarındakileri Hak olarak, belli bir ecel ile yarattık.” (46/3)  ayetlerinde vurgulandığı gibi bu hak olarak yaradılış, geçicicilik yani belli bir süreliğine ve belli bir ecel ile yaradılış olduğuna göre, tam anlamıyla mutlak gerçeklik yani sürekli Hak üzre olma hali demek değildir. Yani bir yönüyle, gerçekten hayaldir.

Öyleyse İmam Rabbani ve Muhiddin Arabi gibi, daha saymadığımız bir çok tasavvuf aliminin ve Kur’an’ı yorumlayarak herşeye hayal yada hak üzre gerçek diyebilen tesfircilerin bu tamamen birbirine zıt yorumlara girmelerinin nedeni Kur’an’ın bu tür yorumlara açık olmasıdır. Ki bu zıt fikirler, felsefi bazda tüm felsefe tarihinde ya da diğer dinlerin öze ermiş erenlerinin ifadelerinde de kendini gösterir. Öyleyse hangi fikir doğrudur?

İşin doğrusu, maddenin gerçekliği ya da hayal oluşu hallerini efal ve esma alemlerinden bakarak yorumlamaktır ki bu taktirde bu iki zıt fikrin de doğru olduğunu görürüz. Zıtların birliğinden varolan evren, bu evren içre düşünen insan beyninin, felsefi temelde zıtlardan biri üzerine yoğunlaşan fikriyle, diğerini yanlış varsaymasına neden oluyor. Bu aslında belki geniş bir idrakle bakabildiğimiz tüm fikir ve oluşumların haklılığını kavramamızda, tüm sebep ve sonuçların zincirleme reaksiyonlarına biçtiğimiz biçimleri algılamamızda da kendini gösterebilecek bir ince fikirliliktir. Varlık alemi, bu alemin yapı taşlarından olan elektronun hem dalga hem parçacık hareketi göstermesine benzer bir biçimde vardır. Varlık alemi yok değildir ama yok hükmündedir. Dikkat edelim yok olmak yani hiç olmamakla yok hükmünde olmak farklı şeylerdir. Yok hükmünde derken, efal aleminde vardır, hatta varlık köken olarak esma ve mana aleminde de vardır ama Zat’a göre yoktur demektir. Tüm boyutlara hitab eden Kur’an’daki ayetlerde, hangi idrakten bakarsak o boyutta doğrudur ama bu diğer idrakten bakıldığında doğru olacak diğer bir ayetin, yanlış olduğunu ve mutlak doğrunun sadece bir boyut açısından bakılarak kavranabileceğini göstermez. www.korhankoral.com

Esasen, şüphesiz gerçek olan Allah’tır; fakat kainat ve ahiret, Allah’tan olduğu için gerçektir yani Rabb ile varlık arasında bağlantı ve hatta birlik vardır. Rabb, terbiye edici demektir ve Allah’ın tüm alemleri çekip çevirmesini, halden hale sokmasını, hükmünü varlık üzerinden yürütmesini anlatır. “Hâzâ min fadli Rabbî.” (27/40) “Bu, Rabbimin fazlındandır” ayetinde de, “bu” diyebileceğimiz herşeyin Rabbi terbiyeyle varolduğu, kainatta gözlemlediğimiz canlı ve cansız varlıklardaki tüm bu hassas denge ve düzenin bir Rab tarafından ve fazl olarak (iyilik,bahşetme) yaratıldığı söylenir.3 Öyleyse kainat yok değil vardır, hayal değil gerçektir ama Rabbin fazlıyla vardır, kendinden bir varlığı yoktur. Burada, bir orta yol olan İslamın, dünyayı tamamen hayali bir yaşantı olarak görmediği için, insanı dünyadan el ayak çekmeye değil, çalışmaya yönlendirdiğini ama yine dünyayı mutlak gerçekliği olan bir yer olarak da kabul etmediğinden, insanın, çalışıp kazandıklarına da tüm varlığıyla bağlanmaması gerektiğini, herşeyi Rabbin bir fazlı olarak kabul etmesi gerektiğinin önemle üstünde durduğunu söyleyelim. Orta yolun gerçeği tam anlamıyla yaşamamızı sağladığı ve Kur’an’da bu nedenle doğru yol olarak da tanımlanması dikkat çekicidir. Bu tabir, sadece Müslümanlık için değil, Taoizm, Budizm, Hinduzim gibi uzak doğu dinleri içinde bu dinlerin kutsal kaynakları ve inanırları tarafından kullanılmıştır. Bu konudaki Fatiha süresinin ayetleri başta olmak üzere diğer bazı ayetler şunlardır: “Allah, istediğini sırat-ı müstakıyme hidayet eder.” (24/46), “Kur'an hikmettir. Kesinlikledir ki, sen gönderilen Resullerdensin. Sıratı müstakim üzeresin.” (36/1-4).www.korhankoral.com

Tekrar belirtirsek Allah, yine Kur’an’ın deyimiyle, tüm alemlerin Rabbidir. Allah’la alemler arasında ilka - alaka (kavuşturma – bağlantı) vardır.3 Kâinat, yani Allah’ın sözü olan gerçek kitap, Allah’tan ayrı bir şey olmadığı için (Ama elbetteki Allah, aynı zamanda bu kitap’tan ayrıdır da. Belki basit bir izahla, Allah’ın tüm alemleri kapsadığını, alemlerin de Allah’ın alt kümeleri olduğunu, dolayısıyla alemlerin ayrı bir şey olmadığını; ama Allah’ın aynı zamanda alemlerden deyim yerindeyse daha geniş olduğunu söyleyebiliriz.) mutlaka Rabbe ve ahirete kavuşulur (Lika-i Rab, Lika-i ahiret). Burda da gelecek zamandan bahsedilmesi, yine bize göredir zira aslında zaten her şey her an Rabb’e kavuşmuş haldedir. www.korhankoral.com



Sayfa: [ 1 ]