|
||
| KENDİNE UZAK RÜZGARLAR Bir imza gününde, yanıma 20'li yaşlarda bir genç kız geldi. Cebinden katlanmış bir gazete kupürü çıkarıp "İşte bu biziz" diye gösterdi. Gösterdiği, Duşka'ya ait dizelerdi: Şaşıyoruz, kuşların uçuşuna rüzgara ve çiçek kokusuna Kendimize uzak bir rüzgarız biz Bir başka alemde kendimiz olmadan eseriz. Dokunmaz kendi rüzgarımız bize elimiz elimize... Bizsiz yağar yağmur kuşlar bizsiz uçar, çiçek bizsiz... Biz, bizsiziz. Şöyle biraz coşup çıldırsak 'Dur' deriz, 'Dur biraz...' Üstüne kuş konmayan ağaçlar gibi durduğumuz yerde ölüp gideriz. * * * Kanadalı bir yazar, onları "X kuşağı" diye tanımlamıştı. "Bilinmeyen" ya da "Ölü kuşak". Uzun süreli ilişkiler kuramıyorlar, kendi başlarına olabilmek için köklü dostluklardan bile kaçıyorlardı. Özetle, yalnızlardı; 30'lu yaşlarına geldiklerinde, kaybolmuş gençliklerine yanacak kadar yalnız... 31 yaşındaki gitarist Yavuz Çetin'in intihar haberini okuduğumda X kuşağını ve Duşka'nın şiirini anımsadım. Mazhar Alanson'un "Altın Çocuk"u Çetin, dostlarına göre "Bu dünyaya kırgın, içine kapanık, fazla konuşmayan, hassas, sakin bir genç"ti. 1.5 yıldır depresyon tedavisi görüyordu. Onu intihara taşıyan süreci en iyi Teoman tanımladı: "Hayata sıkı sıkıya tutunmuyordu. Ona yardım etmek isteyenlere karşı kalkanları o denli güçlüydü ki insanları pes ettiriyordu. Sevdiğin birinin hızla yokuş aşağı gitmesini izlemek çok yorucu. Bizler de yorulmuştuk. Pes ettik". Yanında ne dostları, ne ayrıldığı eşi, ne ilkokula başlayan oğlu vardı. Yeni eve çıkmış, eşya almış, borca girmişti. Gündüz stüdyoda albümüne çalışıyor, gece bir barda gitar çalıyordu. Son gün stüdyoda fenalaşınca acilen psikoloğuna gitti. Yine ilaç verdiler. "Evi terk ettim" diye kısa bir not yazıp bıraktı. Gece bar yerine Boğaz köprüsüne sürdü Peugeot'sunu... Ortaköy ayağına yakın bir yerde durdu. Ve gövdesini korkuluklardan aşağı bıraktı. * * * Birkaç ay önce Roper Starch Worldwide adlı bir şirket 30 ülkede 1000 kişiye stresle ilgili sorular sormuş, gürültüden cep telefonuna kadar teknolojinin yarattığı olumsuz etkileri değerlendirmişti. Sonuç tüyler ürperticiydi: Araştırılan 30 ülke içinde en streslisi Türkiye çıkmıştı. İşte böyle bir cehennemde yaşıyoruz. Birçok uzman, aşırı stresin insanları şizofreniye sürüklediğine inanıyor. Mehmet Kemal Arıkan, "Şizofreni Anlamak" kitabında (İmge, 1998) hastalığın özellikle 16 - 30 yaş arası gençleri pençesine aldığını söylüyor: "Bütün sınavlarını başarıp idealindeki mesleğe başladığında, yuva kurmak üzereyken veya ilk çocuğu dünyaya geldikten hemen sonra şizofren olan gençler var". Belirtileri? "Dayanılmaz bir sıkıntı yaşarlar" diyor Arıkan, "O güne dek kullandığı hiçbir savunma mekanizması ("kalkanları") kendisini bu sıkıntıdan kurtaramaz. Sabırsızlaşır, hırçınlaşır. Artık geleceği yoktur. Amaçsız, çaresiz, umutsuzdur. Depresyona girer. Yaşamdan çekilmektedir. Sonu intihara kadar gider". * * * Mavi sulara atlayan Blues'cu "Altın çocuk"un ve "hızla yokuş aşağı giden" yalnız X kuşağının ardından, 20'lik bir genç kızın masama bıraktığı o hazan şiiri geçti aklımdan: "Kendimize uzak bir rüzgarız biz / Dokunmaz elimiz elimize... / Bir başka alemde / kendimiz olmadan eseriz / Ve durduğumuz yerde ölüp gideriz / Üstüne kuş konmayan ağaçlar gibi..." CAN DÜNDAR |
||
|
||
| Neden insan kendine uzak eser? İnsanlar mı insanı kendinden kopartır yoksa kendi başarısızlığı mıdır evrene yabancı duruşu? Sen de kendine uzak esen ,yarı şaşkın bu dünyaya bakıp burası da neresi diyenlerden misin? Bu kırgınlığın tedavisi var mı ya..YOksa doğuştan gelen bir arıza mı...hiç dinmez mi bu ağrısı bazılarının... |
||
|
||
| İntihar eden insanı ele alalım , Bir insan neden intihar eder ? Hayatta kalmak istemediği için. Bir insan neden hayatta kalmak istemez ? Çünkü hayat ona yaşaması için gerekli olan enerjiyi vermiyor. Peki bu enerjiyi hayat ona vermiyorsa sorun hangi tarafta ? Aslında yaşam enerjisini reddeden , şahıstır. Yaşam ona gerekli materyali veriyor ama o reddediyor ve bunu tabiiki istemeden yapıyor. yani tepkiler anormal , Gerçekler acıdır ama kaldırılabilecek derecededir. Her insan gerçeğin acısını kaldırır ama insanlar biraz ukala birazda mazoşist oldukları için kaldıramayacakları acıları olsun isterler. Ve bunu kendi kendilerine yaratırlar . Aslında normal insanın tanımı şu : Başedebileceği acıdan başka başedemeyeceği yabancılıklarla başedemediğini ve onlardan uzak durması gerektiğini farkeden insan.. |
||
|
||
| Kendi aleyhine bilinçsiz ya da bilinçli bir insan bu kadar çalışamaz.Sadece intihar edenler değil yaşamdan çekilerek pasif intiharlarını gerçekleştiren insanlar da sözkonusu. Hayat onları eler, çünkü gerçek olarak sunulan onların canını acıtacak kadar serttir. Evet,yalnış stratejiyle bu hassasiyetleri ve ya aşırı algılama yetileri kendilerini yalnızlaştıran bir yola sürüklemişlerdir .Belki dönmenin mümkün olabildiği yerler varken dönülmemiştir.Ama bu insanlar da insan olmanın profesyonelleri değil ki.Sadece herkes gibi onlar da yaşamlarını yaşayarak deniyorlar- öğreniyorlar.Herkesten daha fazla yükü belki doğaları gereği belki insanların yabanilikleri gereği ediniyorlar.Ve en uygun gördükleri tepkiyle hayata tavırlarını belirlemeye çalışıyorlar. Doğuştan kalbi zayıf birini nasıl futbol oynayamıyor diye suçlaymazsak belki de bu insanlarıda yabancılaşmaları -bütünden kopmaları için suçlayamayız. E insan da zor ya,bazen etrafında ne varsa biçip geçiyor. Buna teslim olunmasa keşke ve keşke o biçiciler yabancılaşsa düzenlerine ama... bazı ağaçları güzel yapan da yumuşacık dallarıdır. |
||
|
||
| Peugeut arabayı boğaz köprüsünün ortaköy ayağına park edip sonra parmaklıklardan tutup hayata son kez bakarken parmaklarıını gevşetip aşağı atlamakda onun elindeydi atlamamakda onun elindeydi. Ve seçim tarafsız bi seçimdi hiç bir taraf kendisini seçmesi için baskı yapmıyordu ama o ölmeyi seçti peki neden ? çünkü öyle istiyordu en başından beri. Ölmek istenirmi ? İstenir bal gibi istenir , eğer hayatı reddediyorsan ölmek istiyorsun demektir. Hayatı istemeyen ölmeyi ister başka bir alternatif yok. Bu kadar katı ve acı , ve zor... Yapılacak şey , sevgi denen kavramı yaşamak ve etrafa o şekilde yaklaşmak. Etrafına bakıp neyin nasıl işlediğini görmek , insanlara bakmak ve ölümün zamanında gelince erdemli bir olgu olduğunu kavramaktır. |
||
|
||
| Aslında insan ölmeyi ve yaşamayı seçmez.Basit bir seçimi vardır çoğu zaman , mutlu olmayı ister. Bunu yaratmakla gelmesini beklemek arasında yanılgı oluşur belki. Şöyle bir şey okumuştum.İntihar eden insanların beyinlerinde normalde olmaması gereken bir maddenin biriktiği gibi bir şey.Bunu intihar eden insanların normal düşünebilme yetisinden kopmuş olduklarına ve bu insanların profesyonel bir yardıma kesin ihtiyaç duyduklarına bağlamıştı ilgili bilim adamı. Bir de ölüm fikriyle içiçelik, onu dramatik bir unsur olarak içselleştirmek kırılma anlarında daha kolay kararının alınmasına neden oluyor olabilir.Belki ölümün çıplak gerçeğinin farkında olmayış -sisli bir kavrayış. |
||
|
||
Alıntı Evet,yalnış stratejiyle bu hassasiyetleri ve ya aşırı algılama yetileri kendilerini yalnızlaştıran bir yola sürüklemişlerdir .Belki dönmenin mümkün olabildiği yerler varken dönülmemiştir. Kime göre yanlış? Yanlış olarak görünse bile belki de doğru bir seçim.... Sürüklenme gibi görünsede ilk etapta bir süre sonra farkında olmadan alınan doğru bir karar ve bu doğruluk kendince kanıtlanmasıyla artık bu sürüklenme durumundan çıkıp istekli bir eylem haline dönüşmez mi? Belki de bu yüzden dönüş noktasında dönmek yerine kendi yolunda ilerlemek tercih edilir.... Bir atkestanesi misali etrafında dikenli ve sert bir kabuğu olannın gerekli ve yeterli bir yaklaşımla kabuğunu kırıp içindeki yumuşaklığı keşfetmek aslında hiçte düşünüldüğü kadar zor olmayabilir. İşte asıl sorun bu.... İnsanlar artık duyarlı değiller. Umursamazlıklarını da "hayat şartları bu hale getirdi" bahanesinin arkasına gömüyorlar. (sanırım suskunluğumu bozuyorum :mellow:) |
||
|
||
| Aslında seçim bile değil belki..Olabileceğini olmak.Herkes aynı şey olamaz.Ve kendi rahatlıkla olabildiğini başaksına olması için sunmak anlamsızdır. Mesele üstelik sadece ne olacağın değil nasıl olacağındır da. Çekildikleri benliklerinde bu kadar didklenmeselerdi belki de sadece insana suscaklardı. Hayata susmuşlarsa belki de artık kırılacak yanları kalmadığı için. Dönebileceğin yeri üstelik görürsün de bazen. Ama nereye sorusunun yanıtı soğuk geldiğinde gözlerini gördüğünden uzağa çevirirsin. Doğru strateji kişinin kendi bulacağı bir yol aslında; bu içe çekilişi güçlü tutmak ve bir gün uzağa gitmeyi kendinden iyice uzağa dönüştürmemek konusunda. (umarım. )
|
||
|
||
| Ya tabiiki salgı olarak bi değişiklik olacaktır. Bir maddenin birikiminden ziyade vücuttaki salgı dengesi onu bu yöne itecek şekilde oluşuyor ve anında herşey bitiyor ama bak kaçırdığın nokta şu , Vücuttaki salgı dengesi ne kadar bozulursa bozulsun irade gene yerinde , yapmamak için az da olsa bi şansı var .. Hee yapıyor yada yapmıştır haksızmıdır ? değildir , kendisine yenilmiştir ve haksız değildir sonundada malup olup ölümü seçmiştir bu da bi seçimdir ve hiç bir suç içermez. Ama gideceği yer gittiği yerden çok daha kötü olacak bunun farkında değiliz. Uyanmanın ne demek olduğunu bilmiyoruz. İntihar vakaları artıyor , insanlar birbirlerinden kopuyor vs vs vs.. İrade insanı yönetir insanda kendini yönetir iradesini de kontrol eder. İkisi paslaşırlar yani. |
||
|
||
| A, evet.Mücadele edebileceği-intihar etmeyebileceği konusunda sana katılıyorum.Ve dediğim gibi ölüm olgusunun eksik ya da puslu algılanışı; tragedyaların sislendirdiği çarpık algılamaların da yabancılaşma vs kadar etkisi var intiharlarda. Ancak kırgınlık yüzünden kopuşunda onun önüne geçilemeyebilir. Çünkü hayatın sevmediği yönüne katlanmak zorunda değil.İş ki gittiği yerdeki mücadeleyi kaldırabilsin-çünkü orada durmak zordur. Bütün bunlar tek başına gelişmiyor ama. Hayatın ezici yanlarını sindirmek konusunda duyarlı olmak zorunda -diğer-kişi.Belki o ;insanların yumuşak yanlarını kollarsa başka birileri ne kadar sert girişse de yıkamaz onları.Ne kazanır ,hayatı. Daha ahenkli bir hayatı. |
||
|
||
Alıntı Hayata susmuşlarsa belki de artık kırılacak yanları kalmadığı için. O kırılacak yanlar tükenmiyor ama ve bundan dolayı yaşadığın müddetçe tam anlamıyla hayata susulmuyor, ne olursa olsun cümlelerin oluyor kırık dökük de olsa... Hayata sustuğun nokta hayattan vazgeçtiğin ve artık söyleyecek cümlelerin kalmadığı nokta da bulunduğun intihat eyleminde bile çoğu zaman sen gittikten sonra bile söylediğin cümlelerler arkanda bir kağıtta kalmış oluyor...veya eyleminin altında kaleme dökülmüş olmasa da kalmaya devam ediyor... |
||
|
||
| Yazılnaların çoğu ya da çizilenlerin vs..herhangi türden bir susuşun eşiğinde patlayan insana aittir diye düşünürüm zaten çoğu zaman. Ve bazen bütün gücüyle hayata asılmış duran biri aslında son cümlesini çoktan söylediği için o kadar güçlüdür. Bİrini ne zaman kaybettiğimizi bazen anlayamayız,o kadar fludur geçiş. |
||
|
||
| Olaylara bir de doğal seleksiyon açısından bakalım. Doğadaki tüm canlılar güçlüden güçsüze doğru sıralanır ve yaşamda kalanlar güçlü olmak zorundadır. İntihar eğilimi olanlar da doğuştan güçsüz olanlar grubundandır belki de, tıpkı sorunlar karşısında hiç bir şey yapamayan, oturup ağlayan, sorunları birinin çözmesini bekleyen insanlar gibi. Eğer güçlü insanlar olmasaydı belki insanlık bu kadar gelişmezdi. Anlatılan kişinin hayata bağlanması için çok çaba gösterilmesine karşın başarılı olunamaması, kişinin hayatla olan bağının kopmuş olduğunu gösteriyor. Bu anlamıyla bakıldığında, güçsüzlük çoğu zaman kendine acıma olarak karşımıza çıkar. | ||
|
||
Alıntı İntihar eğilimi olanlar da doğuştan güçsüz olanlar grubundandır belki de, tıpkı sorunlar karşısında hiç bir şey yapamayan, oturup ağlayan, sorunları birinin çözmesini bekleyen insanlar gibi. Eğer güçlü insanlar olmasaydı belki insanlık bu kadar gelişmezdi. Bana bu cümle biraz sakat geldi . Yani insanlığın gelişmesi hayatta kalan güçlülüere mi bağlı ? İntihar kavramı keşke kolayca çözümlenebilse . Camus bu kadar kafa yormazdı hem . Aslında hayattan kopuşun , insanı intihara sürükleyen eylem zincirinin gerçekleşmesi buzun da belirttiği gibi çok fludur . Yani bu çok belirsiz bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşir . Çoğu kez günlük sıradan eylem zinciri sorgulamayı yadsır .Edindiklerinin ve edineceklerinin , amacının ne olduğu sorusu çoğu kez güme gider . Sakin ve suskun bir şekilde sorulduğunda ise bir boğuşma yol alır . Bunun ne zaman başladığı sorusuun da cevabı yok bana kalırsa . Belki mayıs ayının bilmem kaçıncı gününde gündüz işteyken . Ya da gece yatmadan önce ......Kişi kırılganlığı oranında bununla boğuşma kabiliyetine sahiptir . Evet bazıları doğarken duyarlı doğarlar . Tüm hüznün ve ruhun ortasından çıkıpğ gelirler . Belki de o yüzden boğuşamazlar ki çoğu kez savaşmanın bir amacı olmadığını bildiklerinden . Bir kere her birey ölümü ve en az bir kez intiharı düşünür . Kimileri katı kurallarla çevrelendiğinden - dine bağlılık mesela - bunu hemen bastırabilir . Bazıları ise çevrelendiği zırhları delmeye başlar . Ve bunlar bir bir delinirken ten dışarıyla temasında acı çekmeye başlar . Usul usul erir . İnsan bazı soruları erteler ; ki bu yeryüzünde tutunabilmesinin tek şartıdır . Kimilerince bizi en üstün varlık haline getiren bu zihin insanı dünyadan dışlar . Kedi aleminde bir kedi doğanın içine pürüz yaratmadan dahil olabilirken ; kişi dünyanın tamamen dışına itilebilir . Akıl dünyayı dışlar . Hiç bir nesneyi içselleştiremez çünkü kendi bedeni de kontrolunden çıkmaya başlar . ... |
||
|
||
| Onların güçsüz olduğunu düşündüren ne...Onların hassas oluşları dünyayı çok daha yüksek tonda algılamalarına sebep oluyorsa aslında diğerlerini güçlü yapan sadece sağırlıkları olabilir. Ve gene bu duyabilirlikleri yüzünden sağırlığın egemenliğinden bunalıyorlar ve kendinlerine dönüyorlarsa kaçıştan çok red sözkonusu olmalı. Uzunluğu garantiye sağırlığıyla alınmış ya da daha sağılıklı bir hayat yerine daha çok sesin duyulduğu bu yüzden zamanın belki bazen erken tükendiği-sadece intiharı kastetmiyorum- bir hayat daha ağırlıkça yüklü olabilir. |
||