|
||
| hani hep anlatırlar ya , ikiz kuleleri amerike kandisi vurdu, 17 ağustos depremi israilin işi, muhammed aslında okuma yazma biliyormuş , bütün o bilgileri mısır da kütüphanelerden toplamış, mustafa kemalin 9 rakamı sırrı, ömer çelakıllar, kahinler vs.... ben diyorum ki herkes en alakasız bir konuda bile olsa kendi komplo teorilerini yazsın buraya bakalım ne çıkacak.. mesela rocco şekerler var ya, hani beyazı sunuyor. bu lolipopların isim babası ünlü porno yıldızı pörtlek gözlü çekçük ağızlı rocco bence.. yoksa bir lolipopa rocco ismi koyulup ardından reklamlarda neden salyaları aka aka şoook şeeekşii falan gibi sapıkça şeyler söylesinler.. |
||
|
||
Aslında bu sitede tek bir kişi var.Bir sürü nick altında sadece o yazıyor. Sen de-sen hangimizsek artık- saf saf başka başka insanlarla iletişim kurduğumu sanarak yazıyorsun..Aslında daha kötüsü sen yokum.Sadece bilgisayar ağına takılmış bir virüssün ve varolduğunu sanacak kadar karmaşıklaştın ağda dolaşırken. ![]() |
||
|
||
| bak bu mantıklı.. haklı olabilirsin.. peki ya o tanrıysa.. bizim düşüncelerimizi şekillendirmeye ve bize yön vermeye çalışıyorsa.. belki de son kutsal yazıt bu sitedir.. kuran dan sonra.. kıllandım şimdi.. bir de dua topigi açalım o zaman.. buz ; tanrı senmisin? |
||
|
||
| aslında tanrı diye bildiğimiz şey'de şeytan.. çünkü o çok kötü biri ve insanlarla dalga geçmeyi seviyor.. evet.. tam olarak öyle.... :blink:
|
||
|
||
| güner ümit hani bok yediydi ya bir zamanlar o ünlü gafı sonra ayaklandı gazi, ayaklandı aleviler,, yanlış hatırlamıyorsun gazi olayları çok sonra değildi.. eğer güner ümit o gafı yapmasaydı, ve o ahlaki duygularındanr (yüce bir duygudur insan ahlak namus için herşeyi yapar bilirsiniz) gazi ayaklanmasını yapacak o birlik gücünü kendinde bulabilirmiydi halk.. nede olsa önceden bi pratik vardı ikitelli star binasını taşlarken? |
||
|
||
| " en yeni üyeler " sıralanmasındaki oran tesadüfmü? ben bu işte kasıt arıyorum | ||
|
||
| (alıntıdır) VEDAT YENERER Petrol yoksa çikartma ruhsati neden vermiyorsunuz!.. Degerli okurlar, geçenlerde Türkiye-Suriye sinirinda uydu verilerine göre petrol denizi oldugu iddiasini yazmistim..Yazi sonrasinda Silopi''de madencilik yapan Besir Yilmaz aradi.. Yazacaklarimi lütfen iyi okuyun!... Besir Yilmaz telefonda . " Vedat bey, gelin Silopi''de Cudi eteklerine sizi götüreyim de petrolü kendi gözünüzle görün!.." diyerek feryat ediyordu.. "Nasil yani!.." diye sordugumda anlatmaya basladi.. "Biz aileden madenciyiz.. Irak sinirinda yaklasik 300 km ya da bir baska deyisle yaklasik 150 milyon ton asfaltit madeni buldum.. Bu madeni bir süre resmi olarak islettikten sonra devlet 1978 yilinda " kamulastiriyoruz" diyerek el koydu. Rezervin de 50 milyon ton oldugu iddia edildi. Madem asfaltit rezervi az , neden el koyuyorsunuz. Dünyanin neresine giderseniz gidin asfaltit maddesi bulunan her yerin altinda petrol vardir. Silopi''nin alti da petrol denizidir. Yaz aylarinda etraftaki ocaklardan resmen petrol akar ve Hezil çayina karisir. Gelin görün! Sadece petrol degil, burada çok zengin uranyum ve nikel madeni de var" - Nereden biliyorsunuz? "Türkiye''deki analizlere güvenmedigim için madenin her tarafindan örnekler alarak Almanya''ya bizzat götürdüm ve analiz yaptirdim. Raporlari gönderdim size ( Sonuçlar elimde Yatagan ve Tunçbilek''e göre iki misli rakamlar var) dünyanin en önemli uranyum madenlerinden birisi buradadir ve aktif haldedir.." Besir Yilmaz''in anlatacak o kadar çok seyi var ki makineli tüfek gibi ard arda siraliyor. Ben de zaman zaman araya girip soru soruyorum.. - Petrol oldugunu nereden biliyorsunuz? "Bu bölgede Ingilizler 1967-87de petrol aramislar. Açilan kuyulardan gökyüzüne dogru 100 metre kadar petrol fiskirmis. Ardindan kapatmislar ve betonlamislar. Benim madenimin yaninda da bu kuyudan var ve vanasini gelin birlikte açalim eger beton ve civa basip tikamadilarsa bakalim ne kadar petrol fiskiracak. Dönemin köylüleri arasinda hâlâ yasayan görgü taniklari var ve petrolün 100 metre kadar fiskirdigini görenler var." Besir Yilmaz konustukça pür dikkat dinlemeye devam ediyorum.. "Vedat bey, asfaltit maddesi olan her yerde petrol vardir. Eger petrol yoksa bana neden petrol çikartma ruhsati vermiyorlar. Musul ve Kerkük''ün rakimi 80-100 metre civarindadir. Cudi Dagi''ndaki petrolümüz resmen Irak''a dogru akiyor ve basta Ingilizler ve ABD bunu biliyor.." Besir Yilmaz bugünlerde Silopi''ye bile zor gider hale gelmis. Devlet kamulastirilacak diye el koydugu madeni simdi Turgay Ciner''in sahibi oldugu Park Holding''e devretmis. Durum böyle olunca, Yilmaz da dava üstüne dava açmis ve yürütmeyi durdurma karari aldirmis. Eger tekrar el konulursa AIHM''ye basvuracakmis. Kisacasi madeninin pesini birakmiyor ama artik bölgedeki asiret agalari da onun pesini birakmaz hale getirilmis.. Bütün dava tutanaklari elimde okudukça dehsete kapiliyorum.. Simdi siki durun... Besir Yilmaz Basbakan Tayyip Erdogan''a bu durum üzerine basvurmus ve dilekçe vermis dilekçede aynen söyle yaziyor.. " Bürokrasi ve çeteler milletin hak ve hukukunu aramaktan bezdirmistir. Televizyonda ve basindaki konusmalarinizda "hortumcu çetelerin ve bürokrasinin üstüne gidilecektir" diyorsunuz Millet buna çok seviniyor.. 25 yildir gasp edilen madenimiz çete ve bürokratlarin, anayasa, kanunlar ve insan haklari hiçe sayilarak ihale yolu ile peskes çekiliyor. Allah''a ve sizin yüksek adaletinize siginiyorum." Besir Yilmaz devlet tarafindan el konulan mallarini ve bunun karsiliginda devletin verdigi parayi yaziya eklemis.. . . 1- 35 km yol yaptim. 2- 500 bin ton hazir çikarilmis kömürüm var. 3- 3,5 milyon metreküp hafriyat yapilmis. 4- Mazot tanklari. 6- Dinamit ambari. 7- Kantar ve kantar binasi. . Resmi olarak bana ait olan ve vergisini ödedigim madenimde bugüne kadar yaptigim isler ve halen bulunan demirbas ve çikarilmis maden için ödenen para da 5.800.8000 TL.. (Buna resmen gasp ve devlet terörü denir!..) Besir Yilmaz Basbakan Erdogan''a yazdigi dilekçede devam ediyor.. " Bu para halen bankada duruyor. Buna ragmen Türkiye Kömür Isletmeleri ihaleyi adamlarina ve hortumculara peskes çekiyor... ". . . Besir Yilmaz''in bu basvurusuna Basbakan Erdogan bugüne kadar cevap vermemis.. Besir Yilmaz''dan al ve ABD baglantili sirketlere ver... Uranyum konusu da bir baska skandal... Güneydogu resmen petrol denizi üzerinde ve Türkiye ABD Srmalarinin pesinde "bize petrol bul" diye yalvariyor... . . . . Korkunç iddialar devam ediyor:. 6 mühendisin kafalari kesildi. . . . . TPIK diye Türkiye Petrolleri''nin kurdugu bir kurum yurt disina petrol arama islerine giriyor ve bugüne kadar milyar dolar zarar ediyor... Besir Yilmaz diyor ki: "Kimin hain kimin isbirlikçi oldugunu anlamak çok kolay!.. Eger bölgede petrol yok ise neden bana petrol çikartma ruhsati verilmiyor. Ruhsati verin 800 metreden petrolü çikartmazsam ben bu ülkeyi terk ederim. MTA yillar önce sondaj yapti 480 metrede su bulundu ve ardindan delici aletin ucu kirildigi için sondaja son verildi. Herkes bilir sudan sonra petrol gelir. Biz yerli teknoloji ile 1200 metreye kadar sondaj yapabiliriz kimseye ihtiyacimiz yok. Izni versinler siz görün petrol nasil fiskiracak.." Bu görüsmemizden bir gün sonra Besir Yilmaz tekrar aradi ve Soma''da görevli bir mühendis ile görüsmemi isteyerek telefon numarasini verdi. Adini burada yazmak istemiyor. Mühendis ile görüsmemde daha da çarpici gerçekler çikti ortaya... Alti ay kadar önce Cudi daglari eteklerinde bulanan 6 insan iskeletinin ne oldugunu bilip bilmedigimi sordu..ben de " bilmiyorum" dedim. Mühendis ekledi " Bu iskeletler 18 yil önce Cudi Dagi''nda kaybolan 6 Türk petrol mühendisinin iskeletleri. Kafalari kesilerek öldürülmüs.." Dondum kaldim. Ne diyeyim. Kendisi de mühendis oldugu için yalan söylemiyordur diye düsündüm.. Ardindan devam etti.. "Vedat bey Türkiye maden bakimindan dünyanin en zengin ülkesi. Siz Ödemis yakinlarindaki Bozdag''in dünyanin en büyük altin rezervi olan daglarindan biri oldugunu biliyor musunuz? Ama bu madenleri kimse çikaramaz. Hata bu konunun üzerine giden gazeteciler öldürüldü.. Ugur Mumcu ve Çetin Emeç''in öldürülmeden kisa bir süre önce bu madenler üzerine gittigini biliyorsunuz her halde..." Ilgiyle dinledim. O kadar çarpici seyler anlatti ki, yazmaya sayfalar yetmez.. Iddialarin hepsinin belgeli oldugunu söyleyen bu mühendis, gazete ve televizyon kanallarinda hiçbir gazetecinin bu yönde bir haber yapamadigini ve milletin resmen uyutuldugunu örneklerle anlatti.. Besir Yilmaz''a son sözüm " Bana anlattiklarinizi Genelkurmay''a anlatiniz mi?" oldu. Aldigim cevap da aynen söyle.. " Vedat bey her seyi belgeleriyle birlikte birkaç kez askeri büyüklerimize anlattim ama bugüne kadar bir arpa boyu ilerleme kaydedemedik!".. Ne diyeyim, bu milleti korumaya yemin etmis olanlar utansin!.. Son sözüm: "AB, ABD PKK''yi bosu bosuna özellikle bu bölgede güçlendirip milletin basina bela etmedi. Bölgeye gelecek baris ortami Türkiye''yi ekonomik olarak uçuracak gelismelere gebedir!.." |
||
|
||
| (alıntı) -ÖNSÖZ- Yıllarca önce Sırp asıllı Amerikalı bilim adamı mucit Nikola Tesla tarafından geliştirilen bu "düşük frekanslı elektromagnetik ışınımla "yüksek enerji nakli" tekniğini hem Ruslar hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı Senator Claiborne Pell şöyle söylüyordu: "Şu anda bir anlaşmaya ihtiyacımız var... Dünyanın askeri liderleri fırtınaları yönetip, iklimleri değiştirmeden ve düşmanlarına karşı depremler oluşturmadan önce..." Senaryoya göre, San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar ereceğini bilen ABD, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler haline dönüştürmenin yolunu bulmuştu. Sıra projenin denenmesine gelmişti ... HAARP KIYAMET TEKNOLOJiSi -GÖLCÜK 17 AĞUSTOS 1999- Saat gecenin üçüydü ve insanlar can havliyle kendilerini evlerinden dışarı atmaya çalışırken sanki bir kıyameti yaşıyor gibiydiler. Ve sanki insanların çoğu belki de ölümün kendilerine ne kadar yakın olabileceğini ilk defa bu denli yakından gördüler. Donanma Komutanlığı'nın görkemli devir-teslim törenini müteakip deprem hiç beklenmedik bir zamanda, ansızın çıkagelmişti. İki fırkateynin gece boyunca aydınlattığı orduevi yerle bir oldu. Milyarlarca liralık havai fişeklerin aydınlattığı Gölcük semaları bir kaç saat sonra bilimadamlarının 'deprem ışıması' dedikleri ancak hala ne olduğu tam olarak anlaşılamayan bir 'şeyle' aydınlandı. Bir kaç saat sonra, o unutulmaz uğultunun ardından bütün Türkiye derin uykusundan uyandı. Binalar birbiri ardına devrilirken ölüm binlerce insanı aynı anda yakalıyordu. Devlet hazırlıksız yakalanmıştı. Binlerce insan teknik yetersizliklerden ötürü enkazların altında günlerce bir kurtarıcı bekleyerek öldüler. Kısa süre sonra kamuoyu hummalı bir tartışmanın içinde buldu kendini. Binaların depreme dayanıklı yapılmayışı, fay hattının üzerine yerleşim alanlarının kurulması gibi argümanlar sıkça duyulan şeylerdi. Televizyon kanalları tartışma programlarını depreme ayırıyorlardı. Bu sırada deprem anını yaşayan insanlar depremle ilgili ilginç şeyler söylemeye başlıyor, kamuoyu tam olarak anlam veremese de iddiaları can kulağıyla dinliyordu. Enkazdan kurtarılan bir bayan Ali Kırca'nın yönettiği Siyaset Meydanı'nda aynen şöyle söylüyordu: "O gece ne olduğunu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki bu depremden farklı bir şeydi." İddialara yenileri ekleniyordu. Depremden hemen önce Gölcük'ten Avcılar'a kadar geniş bir alanda görülen 'ateş topu' ile ilgili bilimsel bir açıklama yapılamıyordu. Bazı bilim adamları görülen ateş topunun 'deprem ışıması' olduğunu söyleseler de neden diğer depremlerde de bu kadar açık benzeri bir ışıma yaşanmadığı sorusunun cevabı net olarak verilemiyordu. Öyle olsa bile bu da sadece bir tezdi ve geçerliliği de en fazla diğer tezler kadardı. Kısa süre sonra fısıltılar dilden dile dolaşmaya başladı. Türk basınının saygın isimleri Gölcük depreminin 'suni' bir deprem olabileceğine ilişkin görüşleri aktarmaktan çekinmediler. Gölcük depremi suni bir deprem olabilir miydi? Bu konuda hemen deprem sonrasında birtakım teoriler ortaya atılmaya başlandı. Kimine göre Ruslar bomba patlatmıştı ve bu da depreme neden olmuştu. Kimi Yugoslavya'ya atılan bombaların yer kabuğunun dengesini bozduğu için depremin olduğunu söylüyordu. Hatta bazılarına göre bu işi PKK bile yapmış olabilirdi. Nitekim CNN, Başbakan Bülent Ecevit ile yaptığı bir röportaj sırası nda böyle bir soruyu sormakta her hangi bir beis görmedi. Kimi de bunun başka bir terörist örgütün işi olduğunu veya uzay araştırmalarının bir parçası olduğunu söylüyordu. Ancak bu teoriler arasında en akla yatkın olanı 'Future Times'da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan hikayeydi. Bu senaryoya göre, San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen ABD, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler haline dönüştürmenin yolunu bulmuştu. Yıllarca önce Sırp asıllı Amerikalı bilim adamı mucit Nikola Tesla tarafından geliştirilen bu "düşük frekanslı elektromagnetik ışınımla "yüksek enerji nakli" tekniğini hem Ruslar hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. Bu yöntemle çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat yapabileceklerdi. Ancak Pentagon yıllardır çok güçlü bir silah geliştirmek amacıyla üzerinde çalıştığı bu projeyi, bir yandan da barışçı "deprem indirgeme" sistemine uygulamak suretiyle tepkileri azaltmayı ve fonlama devamlılığını sağlamayı amaçlıyordu. Bu nedenle proje önce Avustralya'nın çıplak ve seyrek nüfuslu bölgelerinde denendi ve geliştirildi. Daha sonra bunun deprem bölgelerinde denenmesine geldi sıra. Değişik zamanlarda Kafkaslar'da, Okyanus tabanında ve Güney Amerika'da Ant'larda tektonik uyarılar verilmek suretiyle endüktif deprem "yaratma" konusunda büyük adımlar atıldı. İşte bu araştırmalar da Amerika'da HAARP tarafından yürütülüyordu. İddialar bununla da kalmıyordu kuşkusuz. Biz de bu konunun ana kumanda merkezi HAARP ile ilgili kapsamlı bir araştırma yaptık. Ulaştığımız sonuçlar ise bir hayli ilginç... HAARP KIYAMET TEKNOLOJiSi -FIRINLANMIŞ ALASKA- Pentagon, Alaska'da, Anchorage'in 200 mil doğusundaki Arktik kompleksinde, bir gigawatt'tan fazla enerjiyi atmosferin üst katmanlarına yaymak için dizayn edilmiş güçlü bir verici inşa etti. HAARP Projesi (Yüksek Frekanslı Aktif Auroral Araştırma Programı) olarak bilinen bu araştırma dünyanın en büyük "iyonosfer ısıtıcısını" içeriyordu. Bu prototip aygıt, dünyanın yüzlerce mil yukarısındaki gökyüzüne yüksek frekanslı radyo dalgaları göndermek için dizayn edilmişti. Peki ama neden iyonosferin elektrik yüklü partikülleri böyle bir ışınıma tabii tutuluyordu? Amerikan Donanması ve Hava Kuvvetlerine göre, bu projenin sponsorları "Alaska iyonosferinin kompleks doğa çeşitlenmesini incelemek için" bu çalışmaya katıldılar. Pentagon ayrıca bu teknolojiyle yeni haberleşme biçimleri geliştirme, orduya ait nükleer denizaltılara sinyal gönderme ve yerin derinliklerini araştırabilen teknolojileri gizlice inceleme imkanına sahip olacaktı. Bir yıldan uzun bir süre önce HAARP üzerine 60 büyük teori yayınlandı. O zamandan beri tahkikat yapanlar bu eşsiz projeyi UFO olaylarından Birleşik Amerika'daki dev güç merkezlerine ve en son olarak yakın zamandaki TWA 800 uçağının düşüşüne kadar herşeyle suçladılar. (Pentagon, HAARP düzeninin geçen yılın sonlarından beri faaliyette olmadığını iddia etti). Bazıları bunu "Pentagon'un kıyamet günü ölüm ışını" olarak çevirdiler. Bu teorilerin birçoğu dikkat çekici ve mantıklıydı. Bu eleştirilerin arasında Star Wars füze savunma planlarından, hava şartları değiştirme komplolarına, sun'i deprem yaratma ve hatta belki de insan zihnini kontrol eden deneylere kadar birçok uygulama bulunuyordu. HAARP kompleksi 23 ar'lık arazi üzerine Gakona kasabası yakınlarında izole edilmiş bir bölge üzerine kurulmuştu. 1997 yılında projenin son safhası tamamlandığında, ordu, 3 gigawatt güçten fazla (3 milyar watt), 2,5-10 megahertz frekans aralığında ışınlama yapabilen "yüksek frekans bazlı bir radyo vericisi" kurmuş ve 72 fit yüksekliğinde 180 kule inşa etmişti. Donanma ve Hava Kuvvetlerine göre HAARP, birkaç mil çapındaki yerlere, 'az miktarda bilinen enerjiyi iyonosfer katmanının tespit edilen bir yerine göndermek için kullanacaktı'. Tahmin edildiği gibi, Donanma ve Hava Kuvvetleri'nin Halkla İlişkiler Departmanı (projenin oluşturduğu olumsuz haberleri ortadan kaldırmak için oluşturulan yeni güç) projenin hem çevresel etkilerini hem de bu teknolojinin kötü yönde kullanımıyla ilgili soru işaretlerini ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetleri yürütecekti. Bununla birlikte HAARP projesini yöneten savunma şirketleri tarafından aslında Pentagon'un daha güçlü dizaynlara sahip olması gerektiği öneriliyordu. Bu patentlerden biri 1980'lerde donanma tarafından birkaç yıl boyunca tasnif edilmişti. HAARP muhalifleri tarafından "dumanlı ışın tabancası" olarak düşünülen ABD 4,686,605 no.lu patent dosyadaki anahtar bir belgeydi. ARCO Power Technologies Inc.'nin (APTI) sahip olduğu kardeş şirket ARCO, HAARP'ı inşa etmek için taşeron şirket görevini üstlendi. Bu patent, Teksas'lı fizikçi Prof. Bernard J. Eastlund tarafından icat edilen HAARP ısıtıcısına çok benzer bir iyonosferik ısıtıcıyı içeriyordu. Sonradan HAARP muhalifleri tarafından internette yayınlanan patentte Eastlund, bunu hem saldırı hem de savunma için iyi bir silah olarak tanıtıyordu. Patente göre Eastlund'un bu icadı iyonosferdeki yüklü partikülleri ısıtarak, uyduların mikrodalga vericilerini bozacak ve "dünyanın büyük bir bölümünün üzerinde haberleşme iletişiminin bozulmasına neden olacaktı. Ancak Eastlund'un dünyanın atmosferindeki bir bölgenin değişimini sağlayacak metod ve aygıtı aynı zamanda; en sofistike uçakların ve füzelerin sahip olduğu yön sistemlerinde karışıklığa sebep oluyor, sadece üçüncü parti haberleşme sistemlerini karıştırmakla kalmıyor bununla birlikte haberleşme ağını aynı zamanda taşıyacak bir veya daha fazla benzeri ışının avantajını sağlıyordu. Diğer anlamda, diğerlerinin haberleşme ağını sekteye uğratmak için kullanılan bu sistem aynı zamanda bu icadı bilen biri tarafından haberleşme ağı olarak da kullanılabilirdi." Örneğin: "akılcı amaçlar için diğerlerinin haberleşme sinyallerini yakalar", "atmosferin geniş bölgelerini beklenmedik yüksek irtifalara kaldırarak "füze veya uçakların yön sistemlerini sekteye uğratır" böylece beklenmedik veya planlanmayan düşman kuvvetlerine ait füzeler bu şekilde yok edilebilir veya yönleri değiştirilebilirdi. APTI/Eastland patenti, Reagan yönetiminin son günlerinde, yüksek teknolojiyle donatılmış füze savunma sistemlerinin planlarının hala yoğun bir şekilde tartışıldığı bir dönemde dosyalanmıştı. Fakat Eastlund'un mavi gökyüzü vizyonu klasik Star Wars reçetelerinden daha ileri giderek patentli iyonosferik ısıtıcı için daha alışılmadık kullanım yöntemleri önerdi. Patent "odaklama aygıtı olarak görev yapacak bir veya birden çok partikül öbeği oluşturup atmosferin üst tabakalarındaki rüzgar düzeniyle oynayarak hava değişikliği yapmanın mümkün olduğunu" belirtiyordu. Sonuç olarak, suni olarak ısıtılmış olan "geniş miktardaki güneş ışığını rahatlıkla dünyanın seçilmiş bölümlerine" odaklamak mümkün olabilecekti. Kuşkusuz HAARP yetkilileri Eastlund'un patentleri veya planlarıyla ilgili olan herhangi bir bağlantıyı yalanladılar. Fakat bazı anahtar detaylar bunun aksini gösteriyordu. Eastlund'un patentinin sahibi, APTI, HAARP projesini yönetmeye devam ediyordu. 1994 yazında, ARCO, APTI'yi savunma şirketi olarak bilinen E-Systems'e sattı. E-Systems'in sahibi şu anda, dünyanın en büyük savunma şirketlerinden ve SCUD-busting Patriot füzelerinin yapımcısı Raytheon'dır. İşte tüm bu gelişmeler HAARP tesislerinde basit bir atmosfer biliminden daha fazlasının olduğunu gösteriyordu. Bunların da ötesinde, APTI/Eastlund'un patenti Alaska'yı yüksek-frekanslı iyonosferik ısıtıcı için ideal bölge olarak gösteriyordu çünkü 'bu icat için istenilen yüksekliğe uzanan manyetik alan çizgileri dünyayı Alaska'da kesiyordu.' APTI ayrıca Alaska'yı projeyi güçlendirmek için bol bol yetecek kadar enerji kaynağına yakın olduğu için ideal bir yer olarak görüyordu. Kuzey Kutup Bölgesindeki doğalgaz rezervlerinin geniş bölümü ARCO tarafından satın alınmıştı. Eastlund ayrıca resmi ordu hattını da yalanlıyordu. Ulusal Halk Radyosuna gizli ordunun 1980'lerin sonunda ortaya atılan bu çalışmasını geliştirmeyi planladığını söyledi. Ve Microwave News'un Mayıs/Haziran 1994 sayısında Eastlund (kendi patentlerini n gerçekleşmesi için) "HAARP projesinin açıkça ilk adım olarak göründüğünü" söylüyordu. Eastlund'un patenti gerçekten de "örnek olarak gösterilen referanslar"da konu ile ilgili yapılan komploların tam ortasına düştü. Eastlund tarafından belgelenen iki kaynak, komplo tarihi günlüklerinin devi Nikola Tesla'nın kısa biyografisini anlatan, 1915 ve 1940 yıllarında New York Times'ta yayınlanan makalelerdi. Zeki bir mucit ve Edison'un çağdaşı olan Tesla, hayatı boyunca yüzlerce patent geliştirmişti. Elbette temel bilim hiçbir zaman Tesla'nın makalelerini kabul etmedi ve onun daha sonraki bildirileri (dünyayı iki ayrı parçaya ayıracak bir teknoloji geliştireceğine yemin etti) onu tarihi bir noktada yer almaya itti. Radyo programlarında veya internet tartışmalarında, hükümetin depremlere neden olmak veya hava şartlarını değiştirmek gibi sözde deneyler yaptığı ve bunları yaparken de, gizli tutulan "Tesla Teknolojisini" referans alıp, uygulamış olma ihtimali tartışılıyordu. Eastlund'un iyonosferik ısıtıcısı için Tesla kuşkusuz büyük bir ilham kaynağıydı. 22 Eylül 1940 tarihli ilk New York Times makalesi, o zamanlar 84 yaşında olan Tesla'nın, Amerikan hükümetine, uçak motorlarının 250 mil uzaklıkta eritilebileceğini ve böylece ülkenin çevresine görünmez Çin Seddi benzeri bir duvar örülebileceğini belirttiğini yazıyordu. Bu şekilde Tesla "telegüc"ünün sırrını açıklayacaktı. Tesla'dan alıntı yapan Times hikayeye şöyle devam ediyordu: 'Mr. Tesla bu yeni tip gücün yüz milyon cm² çapında bir ışın üzerinde işleyebilecek, 2 milyon dolardan fazla maliyeti olmayacak özel bir komplekste oluşturulabileceğini ve bunu inşa etmenin de ancak 3 ay gibi bir vakit alacağını söyledi.' 8 Aralık 1915 yılında yayınlanan ikinci New York Times hikayesi Tesla'nın en meşhur patentlerinden birini açıklıyordu ki; bu elektrik enerjisini herhangi bir uzaklığa yansıtıp, onu hem savaşta hem barışta sayısız amaçlar için kullanabilecek bir vericiydi. Tesla'nın fikirleriyle Eastlund'un icadı arasındaki benzerlik dikkat çekiciydi. Ayrıca Tesla ve HAARP Teknolojisi'nin birbirine bu kadar benzemesi de oldukça şaşırtıcıydı. Görünüşe bakılırsa APTI ve Pentagon, Eastlund'un ve buna paralel olarak da Tesla'nın fikirlerini oldukça ciddiye alıyorlardı. Nitekim Eastlund da buna katılıyor gibi görünüyordu. Bir gazeteciye şöyle söylüyordu: 'HAARP benimkisi gibi bir planı uygulamak için mükemmel bir ilk adım. Hükümet bunun böyle olmadığını söyleyecektir. Fakat eğer bir şey ördek gibi vakvaklıyorsa ve ördeğe benziyorsa, onun bir ördek olduğu büyük bir olasılıktır' HAARP KIYAMET TEKNOLOJiSi -1976 ÇİN DEPREMİ- Gelin şimdi de jeofiziksel manipülasyonlar sahasında nelerin yapıldığına ve halen de yapılmakta olduğuna bir göz atalım. Çoğu insan elbette insanların bu tür şeyler yapabildiklerine ya da yapmak isteyeceklerine hiç inanmayabilir. Dolayısıyla bir deprem olduğunda çok az kişinin aklına şöyle bir soru gelir. "Bu doğal bir deprem miydi yoksa yapay mıydı?" Açıkça söylemek gerekirse Gölcük depreminden sonra ben bu soruyu soranlardandım. Türk basınının en saygın isimleri farklı üsluplarla bu soruyu sormaktan kendilerini alamadılar. Taha Kıvanç, Can Ataklı ve Sedat Sertoğlu şüphelerini köşelerine aktaran önemli isimlerdi. Aslında içinde bulunduğumuz zamanda, yer değişiklikleri açısından her geçen gün aktivite seviyesinde yaşanan artıştan, hangisinin gerçek hangisinin suni olduğunu bilmek de giderek zorlaşıyor. Nicola Tesla'nın '1935'deki Kontrollü Deprem'i, Tesla'ya göre "telejeodinamikçilerin bir eseriydi". Tesla "Yerin içinden hemen hemen hiç enerji kaybetmeden geçebilen ritmik titreşimlere neden olabilir ve bu mekanik etkileri karada uzun mesafelere taşıyarak, çeşitli eşsiz etkiler üretebilirdi" diyordu. Senator Claiborne Pell tarafından yönetilen senato alt komite oturumunda şöyle söyleniyordu: "Şu anda bir anlaşmaya ihtiyacımız var... Dünyanın askeri liderleri fırtınaları yönetip, iklimleri değiştirmeden ve düşmanlarına karşı depremler oluşturmadan önce..." Senator Pell, böyle bir teknolojinin varlığı konusunda bilgi sahibi olmadığı için 1975 yılında düşmanlar için deprem oluşturma kelimelerini telaffuz etmemişti. Ayrıca, 10 Aralık 1976 yılında Birleşmiş Milletler Genel Toplantısında "Askeri veya Diğer Çevresel Değişim Tekniklerinin Düşmana Yönelik Kullanımının Yasaklanması Anlaşması"nı onayladığı rapor edilmişti. Eğer deprem oluşturma kabiliyeti dahil olmak üzere çevresel değişiklik yapabilecek teknoloji olmasaydı, böyle bir rapor yayınlanmak acaba mümkün olabilir miydi? HAARP KIYAMET TEKNOLOJiSi -GÖLCÜK DEPREMİ GİBİ- 5 Haziran 1977 tarihli New York Times'da, 28 Temmuz 1976 yılında Çin, Tangshan'da yaşanan ve 650.000'in üzerinde kişinin ölümüyle sonuçlanan depremle ilgili bir yazı yeraldı. 3.42'deki ilk sarsıntıdan hemen önce, gökyüzü, gündüz gibi aydınlanmıştı. Tıpkı Gölcük'te olduğu gibi. Temelde beyaz ve kırmızı olan çok renkli ışıkları 200 mil uzaklıktan görmek mümkündü. Birçok ağacın yaprakları yandı ve gelişmekte olan sebzeler sanki bir ateş topu tarafından adeta kavrulmuştu. Bazı araştırmacılar bu elektriksel etkilerin elektromanyetik plazma ve top şeklindeki aydınlatmayla bağlantılı olduğuna ve garip parıltıların da Tesla tipi teknoloji ve/veya HAARP benzeri vericilerden kaynaklandığına inanıyordu. Bu renkli ışığın parıltısı Tesla'nın 1935 yılında belirttiği "her çeşit emsalsiz etki"den biri miydi? Yoksa bu deprem, hiçbir şüphe duymayacak Çin halkı üzerinde uygulanan bir sistem testi miydi? Cevap kesinlikle doğal bir deprem gibi görünmediği şeklindeydi. Ocak 1978'de Dr. Andrija Puharich'ın, "Global Manyetik Savaş" ve Layman'in 1976 ve 1977 yılında "Dünya Gezegenine Yönelik Alışılmadık Yapay Etkiler" başlıklı detaylı bir araştırma raporu yayınladı. Dr. Puharich raporunda şunları söylüyordu: "1976 yılındaki büyük depremlerin yanında bir tanesi vardır ki özel bir dikkat gösterilmelidir. 28 Temmuz 1976 Tangshan, Çin depremi". Specula dergisinin Ocak 1978 baskısı, "Tesla Etkisi" adı verilen, bir çok bilim adamını inanılmaz bir şekilde etkileyen makale yayınladı. Makaleye göre, belirli frekansların elektromanyetik sinyalleri dünyanın kendisinde sürekli dalgalar oluşturmak için dünyadan gönderilebilirdi. Bu "sürekli dalgada şu an dünyanın yüzeyinden beslendiğinden çok daha fazla enerji bulunmaktadır." Çatışma ölçeği teknikleriyle, dev sürekli dalgalar, çok büyük enerjiye sahip hedefli ışınlar üretmek için birleştirilebilir ve bu da uzak mesafede hedeflenen bir yerde depreme sebebiyet vermek için kullanılabilirdi. Yukarıdaki paragrafı birkaç kez okumak faydalı olacaktır. Bu Tesla ile büyük ölçüde ilgili olan şeylerden biridir çünkü bir kez kontrol dışına çıktıktan sonra kolaylıkla dünyanın parçalar halinde titreşmesine sebep olması mümkündür. Bu teknik 1976'daki Tangshan, Çin depreminde kullanılmış mıydı? Dr. Peter Beter, Rusların 1977 yılında Filipinlerin çevresindeki denizlerin derinliklerindeki çukurlara fizyon-füzyon-fizyon süper bombaları yerleştirdiğini belirtmişti. Dr Beter, Filipinler'in dev Pasifik Tektonik Tabakası'nda "anahtarkara" pozisyonunda olduğuna inanıyordu. İddiaya göre Rusya zaten daha önceden Pasifik Okyanusunun diğer bölgelerine depreme yolaçabilecek güçlü denizaltı silahları yerleştirmişti. Dr. Beter kasıtlı olarak yapılan şeyin, gerilimin yüksek seviyelere ulaşabileceği Filipinler hariç, Pasifik tabakasındaki gerilimi azaltmak için olduğuna inanıyordu. Sonra, belirli bir noktada, Filipinlerin etrafındaki bombalar patlatılacaktı. Bunun inanılmaz depremlere ve gelgit dalgalarına yolaçması ve Amerika'nın Batı Kıyı'sında bir felaket yaratması bekleniyordu. Filipinlerde alevlenen volkanlar bu bölgenin gerilimli olduğunun bir işaretiydi. Okuyucular depremlerin ve volkanların birbirleriyle bağlantılı olduklarını unutmamalıdırlar. Bazen biri diğerini harekete geçirirken, bazı durumlarda bunun aksi gerçekleşir. Depremler, lavların yukarı çıkmasına imkan verecek şekilde dünyanın derinliklerinde delikler açabilir. Diğer durumda ise volkanik hareketlenmeyi başlatan gerilim, depremlere neden olur. Washington Post'un 30 Ocak 1981 baskısında, 1979 yılında dünyada 56 önemli deprem olduğu ve 1980 yılında yıllık rakamın 71'e yükseldiği yazılmıştı. Tesadüfi bir şekilde, 1980 yılında hem Rusya hem de Birleşik Amerika'daki ELF vericilerinde bir artış olmuştu. HAARP KIYAMET TEKNOLOJiSi -ALBAY THOMAS BEARDEN İTİRAF EDİYOR- 1981 yılında nükleer mühendis ve Amerika'daki önde gelen Tesla araştırmacısı Albay Thomas Bearden, Amerikan Psikotronik Derneği'nde bir konferans verdi. Konuşmasının bir bölümünde aynı zamanda 1978 Specula dergisinde de tartışılan Tesla vericileri tarafından üretilen kalıcı dalgalardan bahsetti. Albay Aslında HAARP'ın nasıl çalıştığını anlatıyordu: "Yaptığınız şey frekansı değiştirmektir. Eğer frekansı bir yönde değiştirirseniz, enerjiyi dünyanın diğer bölümünde hedeflediğiniz yerin ilerisindeki atmosfere boşaltırsınız. Havayı iyonize etmeye başladıkça, hava akış seyirini, jet gidişlerini vb. şeyleri değiştirebilirsiniz. Bu mükemmel bir hava makinasıdır. Eğer ani bir şekilde boşaltırsanız, bunun gibi küçük iyonizasyon elde etmezsiniz. Bu kez kıvılcımlar ve ateş topları (plasma) dünyanın yüzeyine boşalacaktır. Bu aletle ileri geri oynayarak, dünya çapında dev hava değişikliklerine yolaçabilirsiniz." Mr. Bearden bunu neredeyse eğlenceli bir hava oyuncağı gibi tanıtıyordu. Fakat bu aynı zamanda 28 Temmuz 1976 Tangshan, Çin'i de hatırlatıyordu. Kuşkusuz 17 Ağustos Gölcük depremini de... 1 Ekim 1998, Perşembe tarihli Hürriyet Gazetesi'nin 'Kıyamete Kadar Yetecek Enerji' başlıklı haberi konunun bir başka yönüne işaret ediyor olabilir miydi?: "27 Ağustos gecesi dünya enerji bombardımanına uğradı. Eğer bu radyasyon depolanabilseydi, dünya kendisine milyarlarca yıl yetecek enerjiye sahip olacaktı. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi'nin düzenlediği basın toplantısında konuşan bilimadamlarına göre Büyük Okyanus'ta bulunan Havaii Adası'nın üzerindeki iyonosfer tabakası gamma ve X ışınlarının bombardımanı altında kaldı. 5 dakika süren kozmik yağmur sırasında dış atmosfer tabakasında gece kısa bir süre için gündüze dönüştü. Dünyanın 60 ile 80 km üzerinde bulunan iyonosfer tabakası bu enerjiyi yuttuğu için bu kozmik bombardımanın dünyaya herhangi bir zararı dokunmadı. Sadece elektronik donanımlarının zarar görmemesi için uydulardan ikisini geçici olarak durdurmak gerekti. California Üniversitesi'nden Kevin Hurley, iyonosfere boşalan gücün gelecek 300 yıl içinde güneşin dünyaya sağlayacağı enerjiye eşdeğer olduğunu söyledi. Hurley, 'Bu enerjiyi depolayabilseydik, kainatın sonuna ve daha sonrasına kadar her kenti, her köyü, her ampulü aydınlatacak enerjiye kavuşurduk' dedi." Soru şu: Acaba depremlerle birlikte açığa çıkan ve ateş topu olarak ifade edilen dev enerji yoğunluğu da HAARP tarafından depolanıyor olabilir mi? Acaba kimler için? Bu arada Rus bilimadamları ABD'yi yaptığı araştırmalar konusunda uyarmayı da ihmal etmiyordu. 28 Ocak 2000 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde Nerdun Hacıoğlu imzasıyla yeralan haberde şöyle deniyordu: "Amerikan fizik laboratuarlarında deney aşamasına gelen 'evrenin yaratılış modeli' deneyi Rus bilim adamlarını 'kıyameti kopartacaklar' endişesine sevk etti. Rus bilim adamları, deneylerin bir 'karadelik' oluşturabileceğini belirterek, 'Evrenin yaratılışını laboratuarda görelim derken, dünyayı yok etmeye kadar giden zincirleme reaksiyon başlatılabilir' uyarısında bulundular. Rus fizikçiler, 'Tarihte hep böyle olmadı mı? Atom bombası icadı da fizikçilerin masum bir fikrinden doğmadı mı?' diyerek bu fikrin sonuçlarının da masum olmayacağını vurguladılar. Rus fizikçiler, kıyamet teorilerini şöyle açıkladılar: "ABD laboratuarlarında, daha doğrusu yer altında bulunan 5 kilometrelik 'parçacık hızlandırıcısında' altın iyonlarından iki güçlü akım oluşturulmak isteniyor. Bu iyon akımları tıpkı bir rayda giden iki tren gibi yol ortasında çarpıştırılmak isteniyor. Teoriye göre, çarpma noktasında 15 milyar yıl önce evrenin yaratıldığı andaki ortamı sağlamak ve evrenin 'büyük patlama' sonucu doğduğu kanıtlanmak isteniyor. "Ancak fizikten anlamayan biri bile tehlikenin farkına varabilir. Çarpışma noktasındaki ısı milyarlık derecelere vararak yalnız Güneş'te değil, hiçbir yıldızda bulunmayan bir ısı ortaya çıkaracak. Vakum ortamında çıkan ısı Güneş'ten 10 bin kat daha yüksek olacak. Bu da Brookhaven merkezli bir karadelik yaratabilir. Bir anda ne olduğunu anlamadan yok oluruz." Gerisini size bırakıyorum. |
||
|
||
| kanal d nin reklama giriş- çıkış müziği ile (bunun bir terimi vardır elbet) windows un açılış sesi aynı olduğunu farkettinizmi? bununla ilgili bir komplo üretemedim ama beni kıllandırmadı da değil | ||
|
||
kulağın ne kadar kötü yaw ![]() o ikisi aynı değil. bulamadığın kelime de "cingıl" olmalı. |
||
|
||
| hah cingı.. tam windowsu açarken kanal d reklamları bitiriyordu ikisi de üst üste bindi, bence aynı, bir kez daha dinle |
||
|
||
| elinizin altındaki mouse aslında canlı bi metabolizma... beyninize sinyaller yollayarak sizin onu hareket ettirdiğinize inandırıyor fakat elini hareket ettiren aslında mouse... çok akllı bişi olsa gerek... fiyatınında diğer bilgisayar parçalarına göre en düşük seviyede olması bunun sadece bilgisayarda değil çoğu yerde kullanılmasını sağlamak için düşünülmüş bir pazarlama stratejisi.. ama başarılı olamamış.. mouse ı başka nerde kulanabilirki insan... neyse dikkat derim.. -_- |
||
|
||
| 'Misyoner papazın' 'devlet sırrı' ! Para için Hıristiyan olduktan sonra, yeniden İslamiyet'i seçtiğini söyleyen eski Papaz yeni Müslüman İlker Çınar, aldığı paraları da iade etmeyeceğini söylemişti. Şimdi bir de devlet sırrı çıktı ortaya.. 26 Nisan 2005 13:46 Eski Papaz yeni Müslüman İlker Çınar'ın ifşaatları devam ediyor. "Misyonerlerle çalışmaya 1987-1993 yılları arasında 6 yıl ara verdiğinizde nerede, ne yaptınız?" sorusuna, "Bazı konular millî güvenlikle ilgilidir, açıklayamam." cevabını veriyor. Türk insanı onu ve çalışmalarını, bir TV programına kafasında kese kağıdı ile çıkıp yaptıklarını anlattığı zaman tanıdı. Açıklamalarına göre 1987'den beri misyonerlerin içindeydi, gösterdiği üstün başarı sebebiyle başpapazlığa kadar yükselmişti. Son olarak Tarsus'taki kilisenin pastörlüğünü yapıyordu. Fakat "misyonerlerin gerçek niyetlerini gördüğünü" söyleyerek ayrıldı ve şimdi 15 yılını geçirdiği teşkilatı anlatıyor. İddiaları yenir yutulur cinsten değil; çünkü misyoner teşkilatların Türkiye için ayırdığı bütçenin 73 milyar dolar olduğunu, Türkiye'deki bazı yabancı kurumlar üzerinden para transferlerinin yapıldığını, Türkiye genelinde şu ana kadar 15 milyon 600 bin adet İncil dağıtıldığını öne sürüyor. İncillerin korsan basıldığını, dağıtımının da gizli yapıldığını belirtiyor. Türkiye'deki bazı yabancı misyonların kendilerine destek olduğunu, ciddi anlamda mali destek verdiklerini iddia ediyor. Anılarını "Şifre Çözüldü" isimli bir kitapta toplayan İlker Çınar, bazı sorulara net cevap veremiyor. "Misyonerlerle çalışmaya 1987 ile 1993 yılları arasında 6 yıl ara verdiğinizde nerede, ne yaptınız?" sorusuna, "bazı konular milli güvenlikle ilgilidir, açıklayamam." cevabını veriyor. İlker Çınar, Türkiye'nin her yerinde faaliyette bulunmuş, teşkilatı ve mensuplarını tanıyan bir kişi olarak önümüzdeki günlerde de gündeme gelecek. Ama, hayatı ve çalışmalarında soru işaretleri bırakan, cevaplandırılması gereken çok sayıda tartışmalı nokta var. Öncelikle şuradan başlayalım. İlker Çınar kimdir? Ailesi kimdir, nereden gelmiştir? 20 Ocak 1970 Tarsus doğumluyum. Ailem aslen Sivaslı. 1930'larda Tarsus'a göçmüşler. Babam terziydi. Orta halli bir Anadolu esnafıydı. Dört kardeşiz. -Sonradan bir papaz yetiştiren bu ailenin dini yaşantısı nasıldı? Babam bayramdan bayrama namaz kılardı; ama bize dini öğrenmemizi telkin ederdi. Kendisi bize birşey öğretmedi. Ama benim dini konulara merakım vardı. Daha lisedeyken dini konuları araştırıyordum. -Misyonerlerle temasınız nasıl oldu? İlk tanıştığınız kişi kimdi? Lise son sınıftaydım. Bir gazetede İncil ilânı görmüştüm. Mektup yazıp İncil istedim. İncil'in beraberinde kurs olarak tabir edilen bir takım sorular da vardı. Onları cevaplayıp geriye yolladım. Sonra yenileri geldi. En sonunda kursların yanında bir de misyoner geldi. -İrtibata geçtiğiniz yer neresiydi? İncil Bilgilendirme Merkezi. İstanbul'da bir yer. Misyonerlik faaliyetlerinin koordine edildiği merkezdir ve başında bir yabancı bulunur. Misyonerler de dağıtılan İnciller de buradan koordine edilir. -Bu merkez her İncil isteyene misyoner yolluyor muydu? Ya da neden size kitaplarla birlikte bir misyoner yolladılar? Ben gelen kursları takip ettim, sorulara net cevaplar verdim ve meraklı bir imaj çizdim. Her gelen mektuba evet dedim. Bu aşamadan sonra gönderdiler misyoneri. Yaklaşık 3 ay sürdü bu mektuplaşma. -Kim gelmişti peki? İsviçreli Heinz Wiessh'ti. Sorulara verdiğim cevaplardaki isabetten ötürü doğru yolda olduğumdan bahsetti. Beni yüreklendirici sözler söylüyordu. Hıristiyanlıkla ilgilenmeye başlamıştım. -Ailenizin tepkisi ne oldu? Gizli yapıyordum; çünkü duysa babam beni evden kovardı. -Wiessh ile neler yaptınız? Wieshh benimle ilgileniyordu. Ben de Hıristiyanlığı inceliyordum. 1987 yılının yaz ayıydı. Fakat ben bir süre ara verdim misyonerlerden ayrıldım. -Ne kadar sürdü bu ayrılık, o sürede ne yaptınız? Bir görevde 6 yıl çalıştım. -Ne tür bir görevdi bu? Bu konuda konuşmayalım. -Bu kurum resmi miydi? Resmi bir kurumdu. Ama bu konuda başka bir şey söyleyemem. Peki 1993'te süreç nasıl başladı? Wiessh'le tekrar irtibata geçtim. Beni diğer misyonerlerle tanıştırdı. 1993'ten sonra İncil Bilgilendirme Merkezi'nde çalışmaya başladım. Hıristiyan olduğumu açıklamış ve bir yıl sonra da vaftiz olmuştum. -Kimse 6 yıl boyunca nerede olduğunuzu, ne yaptığınızı sormadı mı? Açıkçası soran olmadı. Onlar için bir kişi bile önemliydi. Dostluğumuz birden gelişti. Sanki beni bekliyorlarmış. Hemen görev aldım. İyi de para kazanmaya başlamıştım. -Pozisyonunuz neydi? Size ne için para ödüyorlardı? İncil Bilgilendirme Merkezi'nde çalışıyordum. Gelen mektuplara cevaplar veriyor, bazılarına ziyaretlere gidiyordum. Ayda 400 dolar gibi bir maaş alıyordum. Ayrıca harcamalarımı karşılıyorlardı. Kilisenin işlerine bakıyordum. -Tarsus'taki kiliseyi ne zaman nasıl açtınız? 1994-1995'te ilk kilise evi açtık. Gelen kişilere kitap okuyordum, zaten hazır materyaller vardı. Virginia'dan aldığım bir sertifika ile papaz oldum. Daha sonra Tiranus İncil Akademisi'ne gittim. -Nedir bu Tiranus İncil Akademisi? Misyonerlik çalışmalarındaki yeri nedir? Bu akademi İngiltere'ye bağlı. İngiliz Misyonerler Cemiyeti'nin desteği ile İzmir'in Selçuk İlçesi'nde kuruldu. Bütün dünyada geçerli önemli bir okuldur. Öğretmenlerin ve okulun masrafları dış kaynaklıdır. Okulda kaliteli bir eğitim vardır ve buradan mezun olanlar "misyolog ve teolog" olarak adlandırılır, papaz yardımcısı gibi bir pozisyonla işe başlar. Ben 2000 yılında buradan mezun oldum. Eşimle birlikte burada eğitim aldım. -Ailenize gelelim. Eşiniz Müslüman çocuklarınız Hıristiyan ismi taşıyor. Evlenirken eşiniz Hıristiyan olduğunuzu biliyor muydu? Eşim bilmiyordu. Güvenini kazandığım için problem olmadı. Evlenmeden önce söyledim. -Papazdınız, bugüne kadar çocuklara Hıristiyanlık öğrettiniz. Şimdi din değiştirdiniz. Çocuklara ne öğreteceksiniz? Çocuklar bu yaşa kadar (Alpin 5, Elizabeth 3 yaşında) Hıristiyan eğitimi aldı. Bizimle beraber kiliseye gidip geldiler. Hıristiyan gibi dua etmeyi öğrendiler. Bundan sonra bakacağız. -Tekrar İncil okuluna dönersek. Yardımcınız Sinan Yorulmaz'la burada tanıştığınızı söylemiştiniz. Bir şeyi açıklık kazandırmak lazım. Sinan, benim çevremdeki onlarca kişiden biridir. Kilisede çok fazla görev almamıştır. Pek de yetki verdiğim birisi değildi. Fakat medyaya çıkma cesareti gösterdiği için beraber çıktık. Aynı zamanda teyzemin oğludur da. -15 yıl içinde bulunduğunuz misyoner teşkilatı nasıl bir yapıdır? Başında kim vardır, alt kademelerde kimler vardır? Bu teşkilatın başında bulunanlar yabancıdır. Medyada, sağda solda Türk dünyası ruhani lideri gibi isimlerle öne çıkan Turgaylar, İhsanlar, İsalar bu yapılanmanın hiçbir yerinde yoklar. Onlar, yabancıların kendilerini gizlemek için ön planda tuttukları kişilerdir. Bireysel olarak iyi insanlardır ama sistemin içerisinde sadece ön planda durmak dışında bir fonksiyonları yoktur. -Yani Türk Hıristiyanlar paravan mı? Aynen öyle. Yabancılar parasını ve aklını getirir. Yerli işbirlikçi bulur. Ona "İşte para, şuraya kilise açın, şurada şunlarla ilgilenin." talimatı verirler. -Nereden geliyor bu para? Kim getiriyor, nasıl getiriyor? Şunu bilmek lazım. Bu işlerin tamamı kayıt dışıdır. Hiçbiri bankalar üzerinden yapılamaz. Nakit ve elden gelir. -Ne kadar para geliyor? Tahmin edemeyeceğiniz kadar çok. -Ne kadar çok? 73 milyar dolar. Uluslararası misyonerlik kurumlarının Türkiye için ayırdıkları bütçe tam 73 milyar dolar. -73 milyar dolar mı? Bu para bir devlet bütçesi kadar büyük. Böyle bir para ile ne yapılır, bu ülkeye nasıl gelir? Bu paranın hepsi bir anda gelmiyor. Para, parça parça gelir. Yatlarla sahile bırakmaya gerek yok. Kontrol altında tutulmayan bazı merkezler var. Oradan da rahatlıkla para transferi yapılabilir. -Yine de bana 73 milyar dolar abartı geliyor. İncil Bilgilendirme Merkezi kayıtlarına göre, 1993'ten 2004'e kadar Türkiye'de çalışan misyoner sayısı 1089'dur. Bunların seviyelerine göre 8 bin dolar ile 5 bin dolar arasında maaş alırlar. Ayrıca masrafları karşılanır. Kiliselerin giderleri, basılan İnciller. Hepsi bu merkezden karşılanır. -İyi de benim gördüğüm bütün kilise evleri son derece mütevazi. Misyonerler de mütevazi yaşıyor. Bu kadar para geliyorsa nerede kullanılıyor bunlar? Size öyle gösteriyorlar. Çok para harcarlar ama bunu siz göremezsiniz. Mesela 8 Ekim 2003'te İstanbul'da yapılan bir toplantıda misyoner TV kanalı için hazırlıklar başladı. "Turk 7" adında olacak. -Parayı siz kimden alıyordunuz? Thomas Tofillon isimli bir Amerikalı veriyordu parayı. Bu bölgeden sorumluydu. Tarihi eser kaçakçılığından yargılandı. Mahkeme sürerken kaçtı. -Para verirken ne gibi talimatlar veriyorlardı. Parayı alın yiyin diye vermiyorlardır herhalde? Özellikle Alevi ve Kürtler üzerinde çalışmamız isteniyordu. Zaten bütün kiliselerde Kürtlere ve Alevilere devlet kötülenir, ezilen toplum, sınıf edebiyatı yapılır. Türkleri hiç sevmezler, güvenmezler. -Güvenmedikleri birisine nasıl papazlık rütbesi verip üzerine bir de maaş verirler? Onların ekmek teknesiyim. Amaçlarına hizmet eden birisiyim. Sevmeseler de benimle çalışmak zorundaydılar. -Kiliselerin ve kilise evlerin dağılışına baktığımızda Doğu Anadolu'da neredeyse hiç yoklar. Siz Kürtleri ve Alevileri çok seviyorlar, onlarla ilgileniyorlar diyorsunuz. Burada tezat yok mu? Kürtler ve Aleviler artık Batı Anadolu'da yaşıyor. Doğu'da faaliyette bulunsalar dikkat çekerler. Çok iyi rol yapıyorlar. -Siz de çok iyi rol yapmışsınız 15 yıl boyunca. Ben de tiyatrocuydum. Yapmak zorundaydım. Para kazanmam gerekiyordu. -Para kazanmak için mi papazlık yaptınız yani? İyi kazandık. Sınırsız harcama yetkim de vardı. -Kilisede neler yapıyordunuz. Tarsus, milliyetçi muhafazakar bir yer. Tepki görmüyor muydunuz? Evet, Tarsus milliyetçi bir yer. Tepki görüyorduk. Özellikle belediye başkanından çok tepki gördük. Ama biz fakirleri hedeflemiştik. Evlerini dolaşıp gıda ve para yardımı yapıyorduk. Onlara daha sonra İncil ve Hıristiyanlıkla ilgili materyaller dağıtıyorduk. Çalışmalarımız yurtdışından da destek görüyordu. Sizin oturduğunuz koltukta Irak'ta çalışan bir general bile oturdu. Benim maaşımı veren misyonerle beraber geldiler. Benim bağlı olduğum grup benim gibi 10 tane has adam yetiştirmişti. Ben halkayı kırdım. Kalan 9 kişi hâlâ görevlerinde. -Nerede bu 9 kişi. Hâlâ aktifler ve kiliselerinin başındalar. İsimlerini vermem. Herkes geçimini sağlamak, bir şeye inanmak zorunda. -Misyoner ve İncil sayılarına gelirsek . Yardımcınız Sinan'la birlikte "8 milyon İncil dağıtıldı. Sadece geçen yıl Urfa' da 500 bin İncil dağıttık." dediniz. Urfanın merkez nüfusu 380 bin, köyler dahil 500 bini bulmuyor. Sizin hesaba göre kundaktaki çocuğa dahi incil verilmiş olmalı. Nasıl oldu bu? Türkiye'de on yılda dağıtılan İncil sayısı 15 milyon 600 bin. -Nasıl yani, biz 8 milyonu bile anlamaya çalışırken şimdi 15 milyonu aştınız. Nasıl dağıtıldı bu İncil, nasıl basıldı, parası nerden bulundu? Korsan basılıyor. Resmi basma yetkisi olan iki kurum göstermelik olarak bir kaç bin ya da yüzbin basıyor. Ama dağıtılan İnciller korsan basılıyor, korsan dağıtılıyor. Ben yıllarca kilisenin bodrumunda korsan materyal çoğalttım. -Matematik bilgim beni zorluyor. 15 milyon 600 bin İncil. Korsan da olsa, nerede basılır, hangi matbaa bu kadar İncil'i basar, bu kadar para nereden bulunur? Bir anda basılmadı. On yıllık bir süreç bu. Sadece ben Tarsus ve civarında 5 bin İncil dağıttım. -Ama yine de 380 bin nüfuslu Şanlıurfa gibi bir şehirde, üstelik muhafazakar bir şehirde 500 bin İncil'in dağıtıldığını söylemek mantıklı gelmiyor. Onu Sinan söyledi. Nereden aldı bu bilgiyi bilmiyorum. -Nereye dağıttınız bu İncilleri? Her yere, Türki cumhuriyetlere bile yolladık. Hatta Kürtçe İncil bile dağıttık. -Kürtçe İnciller nereden geldi? Almanya'dan geldi. Biz talep ediyorduk Thomas bize yolluyordu. -İncil yazacak kadar hem Hıristiyanlığa hem de Kürtçe'ye hakim olunması gerekir. Kimdir bu kişiler? Siz niyet edin bulunur. Kürtler üzerine oynayan çok sayıda güç var. -Üzerinde çok spekülasyon yapılan konulardan biri de kilise evler. Türkiye'de ne kadar kilise evi vardır? İşler İncil Bilgilendirme Merkezi'nden yönlendirilir. Buraya bağlı 1089, bağımsız olarak da 1883 misyoner çalışıyor. Kilise evleri de her yerde vardır ama görülmezler. -Misyonerlerin ana hedefi nedir peki? Amaçları Türkleri Hıristiyan yapmak değil. Türkiye'yi bölmek istiyorlar. Türk insanını dininden örfünden uzaklaştırmak için çalışıyorlar. -Peki papaz iken 2 bin dolar maaş aldığınızı söylüyorsunuz. (kitabında 5 bin yazıyor) Ayrıldıktan sonra neyle geçiniyorsunuz? Bakacağım. Şimdilik kazandıklarımı harcıyorum. Kitap yazdım. Yeni kitaplar yazacağım. -Cemaatinizle ilgili durumu sormak istiyorum. Bugüne kadar çok sayıda kişinin Hıristiyan olmasını sağladınız. Şimdi onlara ne diyorsunuz? Ben onları dinden çıkartmadım. Ben zamanla kazanmaya çalıştım. Onları kendi halinde bıraktım. İsteyen gider. Cemaatin büyük bir kısmı ile artık görüşmüyorum. Ben düşüncemi medya ya da kitap aracılığı ile anlatıyorum. İstediklerini seçerler. -İlken Çınar bundan sonra ne yapacak? Yağ ve bal gölünün içerisindeydim. Elimin tersiyle iteledim, elimi de taşın altına koydum. Kendimi misyoner karşıtı çalışmalara adadım. Misyonerlik terörünü bu millete göstereceğim. İnsanımızın kültür erozyonuna uğramaması için anti misyonerlik yapacağım. Ama siyasi platformda değil. Bazı partilerden milletvekilliği gibi pozisyonlar önerildi ama ben kabul etmedim. Hıristiyan dünyası Haçlı Seferleri ile başarılı olamadı şimdi misyonerlerle başarılı olmak istiyor. Karşılarında direneceğim. yukarıdaki yazı bana gelen kaynağı belirsiz bir maildir |
||
|
||
| alıntı: Bu gün pek çok insan için sıradan bir gün olmasına ragmen tarih olarak 05 05 05 olarak özel bir gündür. Asıl ilgincligi Hicri takvimdede 26 Rabiulevvel 1426 olmasıdır. (26 06 26) Bu gün ile ilgili olarak yapılan keanetler arasında dünya tarihinde çok önemli bir kişinin başa gelip ilerde ülkeleri yönetimi altina alacagi , bir başka kehanete göre ise bu önemli kişinin bu gün dogacagı vardır. Bu size sacma gelebilir ama tüm ingilterede bu gün genel secim yapılması ve İtalyada bu gün dogan çocukların anne baba ve çocuklarının isimlerinin ayrı bir liste de devlete bildirilmesi kararnamesininin cıkartılması gibi avrupa devletlerinin almış oldugu önlemler mevcutur. Belkide sadece raslantidan ibaretir ama astronomlar aynı fikirde degil. |
||
|
||
| harun yahya nın masonluk sitesinden Anarşist Komünizmin Kurucusu: Joseph Proudhon Komünist felsefenin gelişmesinde Marx'ın yanı sıra, başka ilginç kişiler de vardı. Bunlardan biri "anarşist komünizm"in kurucusu Proudhon'dur. Proudhon, anarşist bir bireyciydi, geliştirdiği kuram ve doktrinler 'Anarşizm' diye tanındı. Proudhon fikirlerini, "Anarşi, bugünkü toplumların, hiyerarşik ilkel toplumların var oluş şartıdır" diyerek ifade etmekteydi. (Meydan Larousse, cilt 10, syf. 349). 1840 yılında yayınlanan ünlü kitabı "Mülkiyet Nedir?" anarşist komünizmin temel kaynağı oldu. "Proudhon, zamanın tüm sosyalist önderleri gibi masondu" (Le Nouvel Observateur, France 30 Ocak - 5 Şubat 1987 - Le Crapouillot, Yeni Dizi, no:49, Paris 1979) Fikir alış verişinde bulunup yardımlaştığı çevresi de hep masondur. 1843-46 yılları arasında Paris'te Martin Nodand masondu (Mülkiyet Nedir? Kronoloji Bölümü, sf.10), Bakunin de masondu. (Dictionnaire de la Franc-Maçonnerie, Daniel Liou, sf.102) Her ikisi de Karl Marx ile sık sık görüşüp birlikte olmuşlardır. Marx, "La Sainte Famille" adlı eserinde "Mülkiyet nedir?" i ve Proudhon'u uzun uzun övmüştür. Proudhon, 1848'de mason olan Fransa Kralı Napoleon Bonaparte (Masonluk Üzerine, sf.10) ile tanışıp sürekli görüşmeye başlamıştı; hatta çevresindekiler Proudhon'u, Napoleon'un ajanı olarak nitelendiriyorlardı. Karl Marx'ın Bulanık Görüntüsü Marx, "sosyalizmin babası", sömürülen işçi sınıfının en büyük "koruyucusu", materyalizmin ateşli savunucusu ve dinin de en büyük düşmanıydı. "Proleterler"e sözde bir yeryüzü cenneti vaat ediyordu. Şartı ise insanlarının din ahlakını tamamen göz ardı etmeleriydi. Bu konuda, aslında kapitalist Batı görüşüyle ortak bir noktada, "din dışı"lıkta birleşiyordu. Sosyal bilimci Karl Popper bile Marx ile Eski Ahit (Tevrat) arasındaki paralellikten sözeder. Marx son derece dindar bir Musevi aileden gelmesine rağmen, tüm bu mirasa yüz çevirmiş ve dini reddetmişti. Marx'ın geçmişine bakmak bu tezleri doğrulayacak bilgileri verir: Marx "Marx, Batı Prusya'da Yahudi bir ailenin oğlu olarak doğmuştur. Babası Heinrich'in esas adı Hirchel Ha-levi ve bir Talmud öğrencisi, dedesi ise haham. Marx'ın yazdığı ilk makale Yahudi sorunlarıyla ilgili. Marx'ın ailesi birkaç nesildir Talmud öğrencisi, Hirchel'in erkek kardeşi Truer'in başhahamı, Heinrich Marx, Hanrietta Pressburg adında Nijmegen'li bir hahamın Macar kökenli kızıyla evleniyor." (Encyclopedia Judaica, cilt 11, sf.1071-1074) Ancak ne ilginçtir ki Yahudi inancını reddeden Marx, bu inancın içindeki dejenere bir öğretiden, yani Kabala öğretisinden etkilendi: "Marx'ın yabancılaşma ve özgürlük teorileri sürgünden bir dönüş gibi, Lurianic Kabala gibi anlaşılmalıdır. Fishman, Marx'ın sosyal gerçek anlayışında Yahudiliğe dayalı bir yan bulduğunu ortaya koydu." (Jewish Chronicle, 10 Nisan 1992) Yahudi dinini reddeden Marx, koyu bir din düşmanı oldu. Olayın bir de "metafizik" boyutu vardı. Kabala'dan esinlenen Marx'ın, bunun sonucu olarak "satanizm" (şeytana tapınma) ile de ilginç bağlantıları vardı: "Gençlik dönemlerinde, Berlin Üniversitesi'nde Karl Heinrich Marx, kin duygusunu depreştiren çok tehlikeli törensel bir tür satanizme ilgi gösterdi. O günden sonra yazdığı şiirleri 'Oulanem'e adadı. 'Oulanem' şeytan için kullanılan mistik bir isimdi." (The Keys of This Blood, Malachi Martin, sf.200) Marx'ın karanlık yönleri bunlarla sınırlı değildir. Sosyalizm-kapitalizm birlikteliğinin ilk örneği belki de Marx'tır. Çünkü, garip ama gerçek, ateşli burjuvazi düşmanı Karl Marx, İngiltere'nin en büyük "burjuva"sı Yahudi banker Rothschild ve benzeri kişilerle ilişki içindeydi. "Marx'ın ekonomik görüşleri City of London'daki banka kuruluşlarının ve özellikle The House of Rothschild (Rothschild Bankası)'in görüşleri ile tamamen uyumlu idi, Karl Marx'ın Moskova'da değil, Londra'da ortaya çıkmış olmasının bir rastlantı olmaması gibi. Rothschildlar tarafından, Çar'ın Avrupa ve New York bankalarında bulunan 1 milyon dolarının getirilmesinin Bolşeviklerin zaferindeki payı da bir rastlantı değildi. Marx'ın, Jenny von Westphalen'le olan evliliği aracılığıyla İngiliz aristokrasisiyle olan yakın ilişkisini de çok az kişi bilir." (The World Order, A Study in Hegemony of Parasitism, Eustace Mullins, sf.48) Bunun yanı sıra Marx, devrin mason locaları ile de yakın iş birliği içindeydi. Almanya'da Adam Weishaupt'un örgütlediği "illümine" masonların kurduğu "Bund der Gerechten" (Doğrular Birliği) Marx'ın ilişki içinde olduğu loca idi. Bu locanın ismi daha sonra "Bund der Kommunisten"e dönüştü. Marx ve Engels Komünist Manifesto'yu bu loca için kaleme aldılar. Manifesto'nun 20 yıl boyunca yazar ismi olmadan çıkmasının nedeni buydu. "Komünist Derneği'ni yöneten illümine masonlar Karl Marx'dan Bavyera İllümineleri'nin programını bir manifesto şeklinde hazırlamasını istediler. Marx, 1847 Aralığı'nda çalışmalarına başladı. Çalışmanın adı da Komünist Manifesto oldu. Marx'ın burada yaptığı, Bavyera İllüminelerinin kurucusu olan Adam Weishaupt tarafından 70 yıl önce geliştirilen devrimci prensip ve programları gün ışığına çıkarıp düzenlemekti." (Le Pouvoir Occulte, Fourrier du Communisme, Jacques Bordiot, sf.102, 103) "Komünist Manifesto'yu hazırlayan üçüncü kişi de yine Yahudi bir aileden gelen Jean Laffite idi... Gerçekte Komünist Manifesto'nun başlangıcı üç zengin burjuvaya dayanıyordu, Marx, Engels ve Laffite". (Le Pouvoir Occulte, Fourrier du Communisme, sf.120-131) "Burjuvazi örgütü" olarak nitelendirilen masonluğun, Marx'ın ardından komünizmin yayılması için gösterdiği gayret de ilgi çekiyordu. Bu durum, ister istemez Paris Komünü'nde "kahramanca çarpışan" loca üyelerini akıllara getiriyordu. |
||