|
||
| Kuzey rüzgârları yön değiştirdi. Hava olabildiğince ağır ve nemli. Yerkürenin tüm utançları tenime yapışık, yağmurun yosun tuttuğu sokak taşlarında ‘körebe’oynuyorum. Derim ovulmaktan şeffaf bir hal aldı. Başladığım her şey yarım kalıyor. Masanın üzeri sayfaları kıvrılmış, öksüz kitaplarla dolu. İçtiğim çaylar bile yarım bardaklarda. Çay kendine yabancı. Bardak istese de kurtulamıyor bu yükten. Ne olduğunu düşünüyor sessizce. Bekliyor, bekliyor. İnce parmaklar uzanıp ta kavradığında belini, hissettiğinde sıcacık dudakları kıvrımlarında, işe yarar bir şey sanıyor kendini. Her seferinde bir köşede yapayalnız, günler ya da kim bilir yıllar geçireceğini bile bile, üstelik içinde taşıdığı yabancıdan huzursuz, yine de inatla direniyor. İçini küfler kaplasa da yükü biçim değiştirip çürümeye başlasa da direniyor. Biliyor ki buz gibi sularla ovulacak bir gün. Ve yaşam, can bulacak kırılganlığında. Ah, o bembeyaz ten! Tanrı’nın ve Şeytan’ın tırnak izleri kanatmış her yanını. Yeryüzünün hiç bir rengi kapatamayacak yaralarını. Nehirler usul usul ağlayacak… Duymayacaksın Aynalar yansıtmayacak yüzünü… Küçük/küçücük bir çocuk hohlayarak cama, Silecek çizdiği resmi. Senden başka herkes bilecek seni Birden ninemin penceresinden bakarken buluyorum kendimi. ’O’ günlerden biri olmalı, pencere pervazına kollarımı dayayıp saatlerce beklediğim, uzaklarda iki nokta gibi göründüklerinde sayısız tırtılın hep birden kelebek oluşu gibi içimin kımıldadığı günlerden biri. Rüzgâr; bahçedeki iki tek nar ağacının üzerinde birbirine değemeyen, ancak Kuzey rüzgârı ile buluşabilen, ince -minik- metal çubuklarla şarkısını fısıldıyor. Toprağın üzeri, kırgın saçılmış nar taneleri ile örtülü. Eteğimin dantelâsı kıvrılmış, gözlerimde nar taneleri ‘sus’um ben şimdi. Tüm bunların nasıl olabildiğini anlamaya çalıştığım, biçimin geri döndüğü anda, gözlerinde nar taneleri olan küçük kız çocuğu, elimden tutup, biraz ileride duran penceresiz, taş yapının içine doğru sürüklüyor beni. İçerinin aydınlığı gözlerimi kamaştırıyor. Öyle çok koridor ve oda kapısının önünden geçiyoruz ki sayamıyorum. Her koridorun köşesinde, gümüş ve kapaksız bir küp var. Ayaklarımın altında bir şeyler sürekli kımıldayıp çıtırdıyorlar. Baktığımda siyah kalın zırhlarını giymiş birçok hamamböceğinin sağa-sola/ileri-geri durmaksızın hareket ettiklerini görüyorum. Midemi oluşturan kaslar bir anda birbirlerini itiştirmeye başlıyorlar. Büyük bir bulantı dalgası bedenimi ve ruhumu ele geçiriyor. Koridorların göz alan renkleri ve temelde üç ana renkten oluşan oda kapıları, hamamböcekleri ile tam bir tezat içinde. İşte bu yüzden siyah kalın zırhlılar sanki olduklarından daha büyük ve karanlık görünüyorlar. Artık üzerlerine basmamak için daha dikkatli yürüyorum ama nafile… Koridorlardan birinde ninem kocaman ve gürültülü bir makinenin önünde durmuş bir şeyler yapıyor, hızla yanından geçiyoruz. Öylece kalıyorum. —Ninem ne yapıyor? Boşluğu kaplayan ilintisiz çizgiler, gözlerimden beynime ancak birkaç dakika içinde geçiş yapıp birleşiyorlar ve ben ninemin elinde çivitli sularda yıkanmış patiska çarşaflar olduğunu algılıyorum. Sıcak yaz günleri serin sularda uyutan patiska çarşaflar, ninemin elinde adeta bulutsuz gökyüzü gibi salınıyorlar. Diğer bir koridorda ise dedem; ellerini göbeğinden 5 santim yukarıda kenetlemiş, dikdörtgen bir kumaş üzerinde gözleri kumaşın ipliklerine kenetli, dudaklarını ara vermeden kıpırdatıyor. Bu koridora açılan onbir tane kapı var. Dedemin boynunda, onbir çift nar tanesinden oluşan bir kolye salınıyor. Dikdörtgen kumaşın üzerinde; mor ibrişimden oluşan devasa bir koninin içinde gözleri nar taneli küçük kız ip atlıyor. Dedem uzanıp nar tanelerini alıyor… Ve güvercinler… Tel kalbur üzerinde ölü güvercinler… —Hadi Diyor teyzem. —Hadi uyan! Çok işimiz var… Kuşlar bekliyor ölü kuşlar… Ateş ve evren… Topluyoruz ölü güvercinleri ve ısıtıyoruz ateşin gölgesinde. Gölgeler… Gözlerim ilk defa acımıyor. Nihayet eskil, ahşap bir kapının önünde duruyoruz. Kapı kendiliğinden ağır-ağır büyük bir gıcırtıyla açılıyor. İçeride; elimden tutan gözleri nar taneli kız çocuğunun aynısı (öteki, benzeri, yarısı, diğeri…) banyo fayanslarını sayıyor kendince –bir –üç- sekiz – onbir… Elimi uzatıyorum saçlarını sevmek için ama kahverengi buklelerin arasında kayboluyor parmaklarım. -Tanrım! Çıt yok. Ölü güvercinler- ben- ve beyaz ateş Kış; bütün ihtişamıyla ninemin soluğunda şimdi. Ninem; elinde çivit rengi patiska çarşaflar, bir şeyler söylemeye çalışıyor ama ağzını her açışında tüm harfler sesten nesneye dönüşüp, donarak havada asılı kalıyorlar. Hayretle olan biteni seyrettiğim anda buzdan oluşmuş birçok harf boşlukta dans ederek yitik bir dilin cümlelerini kurmaya başlıyor. İçlerinden Ç harfini alıp cebime koyuyorum. Koridorlarda yürümeye devam ediyoruz ben ve öteki ben. Kare biçimli içinde mavi ateş yanan sobalı odanın anahtar deliğinden bakıyorum. İçeride; ipler birbirlerine paralel ama aynı zamanda da kesişen raylar gibi gerili. Paralelliği üçgen biçiminde baştan sona saran kesik çizgi üzerinde, eldivenlerim suçlu ve mahcup bir halde asılı, öylece durmuş bana bakıyorlar. Kalbim o kadar hızlı çarpıyor ki. Nefes alamıyorum. Klor yüz! Beyazlık… Güvercinler kanat çırpıyor gölgeler uzaklaşıyor. Bulutsuz gökyüzü tanıdık. Aynı patiska çarşaflar gibi… Dişi ağrıyan bir çocuğu sallıyor tıngır-mıngır… —Ben dedemin beşiğini sallar iken… Kayısı renkli yaz, karşı kaldırımda beliriyor. Yanında genç bir kadın büyük tekerlikli, eski moda bir bebek arabası itelerken, elindeki rengârenk uçan balonlarla neşeli-neşeli konuşuyor. Uçan balonlar ve kadın… O kadar güzel ki! Gözleri; gecenin karanlığında, kabuklu bir deniz hayvanı gibi bir açılıp bir kapanıyor. Derinden gelen o kırılgan, ince ses… –Gör beni! Göz göze geldiğimiz anda, orada \'o\' bizi oluşturan boşluğun tam ortasında, aniden beliren bir bıçak kesiyor balonların iplerini. Ve tüm renkler tuvalden hızla akıp, yerlerini siyaha bırakıyorlar. Gökyüzü; simsiyah hayalet balonlarla örülü bir kaşkol gibi boğazımı sarıyor. İsimsiz bir sancı yürüyor, ayaklarımdan kalbime. Sonra nedense ellerine bakmak geliyor aklıma. Küçücük, ürkek ve telaşlı. (Güvercinler, nar taneleri, dedem, ateş, bukleler… ) Parmakları birbirinden habersiz kaçışmakta etrafta. Dönüyorum zamana Ve yalnızlığım bir tokat gibi patlıyor suratımda. Buket Serdar |
||
|
||
Alıntı Toprağın üzeri, kırgın saçılmış nar taneleri ile örtülü. Eteğimin dantelâsı kıvrılmış, gözlerimde nar taneleri ‘sus’um ben şimdi. Ne güzel bir ifade. |
||