|
||
| İnsanı 2 varlık teşkil eder ruh ve beden .Nedir ruh ?Beynimizin bir köşesindemi yoksa bütün bedenimizdemi?Ruhsal hastalıklar diyoruz ve bunun tedavisinde neşter kullanmıyoruz.Ruh sinir sistemimizdir diyebilirmiyiz. | ||
|
||
| bedendeki enerji,beyninden giden elektrik sinyalleri sinirler vasıtasıyla ellerini oynatmanı kısacası vücudunun kontrolunu sağlıo,beyinden alfa ve beta ışınları çıkıyor ...insan et değil sadece,kendini sadece et sananlar elbet çürür ama içindeki enerjiyi inkar edenler elbet enerji seviyeleri çok düşük yerlerde gezinirler ölüm sonrasında,kim bilir ki ne olacağını ya sonsuz bir yok oluş derler yada cennet huruiler falan ...benim isteğim içimdeki enerjime ihanet etmeden yine teslim etmek onu aldığımdan ,yaratıcımdan,onu seviyorum ve ruhum umarım yüce ve asil kalır ona yaraşır bir şekilde zktir olur giderim bu dünyadan ...eywallah ... | ||
|
||
gatetodeath züpperrsinnnn ne diyim sana.Allah cızırtını vermesin emiii...
|
||
|
||
| yuce sinerji'nin minimalize ettigi en ufak parcasi,bize verilen enerji. | ||
|
||
| -Alfa ve beta ışınları atomun çekirdeğinden kaynaklanan radyoaktif ışınlardır.- Hücreler atomlardan oluşmuştur,dokularda hücrelerden elbette ve organlarda bedeni oluşturur ... makro sonsuzluğu, insanın kafası almaz ,neden ?çünkü sonsuz kavramını akıl almaz,yani çok düşününce delirecek gibi oluyoruz ,işte kantar bu beyin, çekmio...''bilimde aklımın almadığı hiçbişi yok !''derler bazıları,bok yok,ha din ha bilim ha bilmem ne aklımızın almadığı bi sürü şey var !mesala bak, bilim,astronomi bilimi ,evrene çık şöle bi düşün bakalım ,o zaman git git git bitmio,bitsede sınırlıysada arkasında ardında ne var?sırf siyahlık ise siyahlık boşluk mu? yane boşluk o zaman ne ? sırf ardında beyazlık varsa beyazlık ne ?yane nedir...aklımızın aldığı kadar yorumlamaya çalışıyoruz...ondan çok düşünenler biraz kafayı yiyolar,kalp gözünü yada diğer bir değişle 3 . gözü açamayanlar işte sadece beyinle sınırlı kalanlar nah çözüyor ...fizikde de aynı şey geçerli mikro sonsuzluğu da aklımız almıyor,sonsuz kavramı bizi boğuyor ve ''yaratıcı sonsuzdur ölümden sonraki sonsuz hayat'' söylemleri bizi ''hadi leynn'' demeye getiriyo en azından bazılarını,bir yobaz en kötü düşünendir, yargısı kabullenmelerden ibarettir, bir ateist ondan daha derin düşünür , gerçek inananlar ise derinlere inmiş ordalarda gezinenlerdir !--- -Radyoaktif izotoplar hastalıkların teşhisinde de kullanılır. Örneğin günümüzde yaygın olarak kullanılan pozitron ışın tomografisi (PET scan) özellikle beyindeki bazı hastalıkların teşhisinde kullanılır. Bu yöntemde hastaya çok az miktarda karbon – 11 izotopu içeren glikoz (C6H12O6) verilir. Daha sonra glikoz ile beyne giden karbon –11 izotopunun yapmış olduğu pozitron ışınlarını belirlemek için beyin tomografisi çekilir. Bu yolla beyindeki anormallikler teşhis edilebilir. - Yani enerji ,ışınsal bedenlerimizin yaydığı auralar var bedende ,sırf et olduklarına inanan kolpalar görecekler,yok Allah kaderi neden şey etti,yok Allah herşeyi bilio ,yok Allah neden böle,ulan evrenin en üstün varlığına boyun eğmek acizlikse ben acizim lan,ona boyun eğmekden öte onu sevmek kolpalıksa en kolpasıyım....hiç mi hatamız yok? yada benim hiç mi yok? elbet olacak ama içindeki özü bulabilmeye uğraş sen ,pes etme!esas zor olan budur!!ne inanamayanlar ne inananlar nede ortada sıçanlar rahattırlar,herkez, yok ben zordayım, yok sen zordasın derler,ama aslolan ,inanamayanlar hayatın zorluklarına karşı sadece kendileriyledirler ,yaratıcısı yoktur ki yaratıcaya inanala rda kasılırlar bir bokluk yediklerinde karamsarlığa düşerler ,iki ucu boklu değnek,hepimizi skilioruz gibi geliyor belki...Ruhlarımız bu bedenlere hapsolmuş özgürlüğünü bekleyen elektromanyetik bedenlerimiz...ölünce özgürlüklerine kavuşacaklar ve din kitaplarında bilmem nerelerde başka kitaplarda benzetmeleri yapılan 7 katman yani enerji seviyelerinde bir yerlere takılıp kalacaklar,enerjisi yüksek olanlara ne mutlu olmayanların vay haline...Allah hepimize güç versin ,inan inanma,skle skleme ,yineyde versin yoksa yarrockı yedik ...hadi bu herif kaçtı ...vahh beynim ahh beynim .... :wacko: :blink: |
||
|
||
| Ruh belki de insanın kimliği gibi bir şey.Bilmiyorum.Ama şu sıra çok sıkılıyor olduğu için var olduğunu biliyorum. | ||
|
||
| Ruh tanrı sinesinden uçmuş güvercinlerdir. mevlana |
||
|
||
| Belki de bu yüzden herşey olabiliyor. İyi ve kötü. Güzel ve çirkin. Doğru ve yanlış. Sevgi ve nefret... | ||
|
||
| ruh dışımızın içidir.. astarımızdır belkide.. |
||
|
||
| Kanınla yaz!O zaman kanın ruh olduğunu göreceksin.Kanıyla yazan okunmak değil ezberlenmek ister. Nietzsche |
||
|
||
| Ruh ; tanrı, din, ahlak gibi tanımlamakta güçlük çektiğimiz ancak bu nedenle sanal olarak nitelendirdiğimiz kavramlardan biri. Bu kavramların ortak özelliği olan bilinemezlik durumu, kavramın üzerinde tartışmayı ve buna bağlı olarak yorumlamayı neredeyse imkansız hale getiriyor. Bilginin bilimsel olarak tanımlamayı yapılabilir hale getirmesi zaman alsa da sabırla bekleyen benim gibi insanlar, uydurma bilgiler ya da şarlatanların tuzağına düşmemeyi yeğlerler. Ruh, metafizikçilerin anlattığı palavralara göre değil, insan yapısının çözümlenmesine göre değerlendirilmesi gereken bir kavram. Bu bakış açısıyla bakıldığında din kitaplarında yazılan ruhun aslında uydurma olduğu ortaya çıkıyor. Öldükten sonra vücuttan ayrılan bir şey başka bir yerde öteki ruhlarla buluşup kıyameti bekliyor! Ya da reenkarnasyoncuların savladığı gibi, başka bir bedenle yeniden dünyaya dönüyor! Bütün bu uydurmaların kökeninde bilimsel açılımların yeterince insanı tatmin edememesi yatıyor. Biraz daha beklersek bilim, insanın kimyasal yapısını tümüyle çözecek ve tüm bu uydurma bilgilere son verecek. |
||
|
||
| Mantık referansına göre değer kazanır. Kendine göre doğru olarak belirlediğin referans noktasından kurduğun mantık diğer her şeyi doğal olarak dışlar. Bilimin bir gün her şeyi bilmeyeceği de , bileceği de sadece rivayettir. |
||
|
||
Alıntı Ruh ; tanrı, din, ahlak gibi tanımlamakta güçlük çektiğimiz ancak bu nedenle sanal olarak nitelendirdiğimiz kavramlardan biri. Bu kavramların ortak özelliği olan bilinemezlik durumu, kavramın üzerinde tartışmayı ve buna bağlı olarak yorumlamayı neredeyse imkansız hale getiriyor. Bilginin bilimsel olarak tanımlamayı yapılabilir hale getirmesi zaman alsa da sabırla bekleyen benim gibi insanlar, uydurma bilgiler ya da şarlatanların tuzağına düşmemeyi yeğlerler. Çağdaş fizik ve astronominin bulguları, evreni Allah'ın yarattığını gösteriyor.Ruh, metafizikçilerin anlattığı palavralara göre değil, insan yapısının çözümlenmesine göre değerlendirilmesi gereken bir kavram. Bu bakış açısıyla bakıldığında din kitaplarında yazılan ruhun aslında uydurma olduğu ortaya çıkıyor. Öldükten sonra vücuttan ayrılan bir şey başka bir yerde öteki ruhlarla buluşup kıyameti bekliyor! Ya da reenkarnasyoncuların savladığı gibi, başka bir bedenle yeniden dünyaya dönüyor! Bütün bu uydurmaların kökeninde bilimsel açılımların yeterince insanı tatmin edememesi yatıyor. Biraz daha beklersek bilim, insanın kimyasal yapısını tümüyle çözecek ve tüm bu uydurma bilgilere son verecek. 19. yüzyılda ortaya atılan materyalist felsefe, evrenin sonsuzdan beri var olan başıboş bir madde yığını olduğunu öne sürmüştü. Ancak yirminci yüzyıl biliminin bulguları, bu iddiayı kesin olarak çürüttü. Günümüz bilimi de göstermektedir ki; evren bir Büyük Patlama (Big Bang) ile yoktan yaratılmıştır. Dahası, evrenin tüm fiziksel dengeleri, insan yaşamına imkan sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Yıldızların içindeki nükleer reaksiyonlardan karbon atomunun ya da su molekülünün kimyasal özelliklerine kadar, her şey kusursuz bir uyumla yaratılmıştır. 20. yüzyıl biliminin ateizme vurduğu ilk büyük darbe, kozmoloji alanında oldu. "Sonsuzdan beri var olan evren" inancı yıkıldı ve evrenin bir başlangıcı olduğu, bir başka ifadeyle yoktan yaratıldığı bilimsel delillerle ortaya çıktı. Big Bang teorisine bir dizi keşif sonunda varıldı. Amerikalı astronom Edwin Hubble, 1929 yılında, evrendeki galaksilerin birbirlerinden sürekli olarak uzaklaştıklarını ve dolayısıyla evrenin genişlemekte olduğunu fark etti. Genişleyen bir evrenin içinde zamanda geri gidildiği takdirde, tüm evrenin tek bir noktadan başladığı sonucu ortaya çıkıyordu. Hubble'ın buluşunu yorumlayan astronomlar, bu "tek nokta"nın sonsuz bir çekim gücü ve sıfır hacme sahip "metafizik" bir durum olduğu gerçeğiyle karşılaştılar. Madde ve zaman, bu hacimsiz noktanın dışarıya doğru "patlamasıyla" ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle, evren yoktan yaratılmıştı. Bir taraftan da materyalist felsefeye ve bu felsefenin temelindeki "sonsuz evren" fikrine bağlı kalmaya kararlı olan astronomlar, Big Bang'e karşı direnmeye ve sonsuz evren fikrini ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın nedeni, önde gelen materyalist fizikçilerden Arthur Eddington'ın "felsefi olarak doğanın şu anki düzeninin birdenbire başlamış olduğu düşüncesi beni rahatsız etmektedir" sözünden anlaşılıyordu. (S. Jaki, Cosmos and Creator, Regnery Gateway, Chicago, 1980, s. 54) Ancak Big Bang, materyalistleri "rahatsız etmesine" rağmen, somut bilimsel bulgularla desteklenmeye devam etti. Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki bilim adamı 1960'lı yıllarda yaptıkları gözlemlerle, bu patlamanın radyoaktif kalıntılarını (kozmik fon radyasyonunu) tespit ettiler. Aynı gerçek 1990'larda COBE (Kozmik Fon Tarayıcısı) adlı uydu tarafından doğrulandı. 27 Ağustos 2002- Dünyaca ünlü bilim adamı ve Amerikan Fizyoloji derneği üyesi Joseph Mastropaolo’nun detaylı analizleri, Time Dergisi’nin evrim propagandasını çürüttü. Time Dergisi, California Üniversitesi antropologlarından Haile Selaisse’nin Etiyopya’da bulduğu Ardipithecus ramidus kadabba türüne ait fosilleri dünyaya “kayıp halka” olarak duyurmuştu. 21 Temmuz 2001 tarihli sayısında “Maymunlar Nasıl İnsana Dönüştü” başlığıyla kapaktan verdiği haberinde kadabba fosilinden iki ayak üzerinde yürüyerek evrimsel bir ata olarak bahsediliyordu. Fosili inceleyen evrimciler 5.2-5.8 milyon yıl önce iki ayak üzerinde yürüyebildiğini iddia etmişlerdi. Ama iddialarını dayandırdıkları kemik sadece bir ayak parmağıydı! İskelet tam %95 oranında eksikti ama evrimciler “bu parmaktan anlaşılıyor ki bu canlı iki ayak üzerinde yürüyebiliyordu, öyleyse insanların şempanzelerle ortak bir atadan evrimleştiğini göstermektedir” diyebiliyorlardı! Evrimci Time Dergisi iddiaların hangi bilimsel kanıtlara dayandığını sorgulama gereği duymamış ve maymun adam resimleriyle süslediği evrim hikayelerini dünyaya bilimsel gelişme olarak duyurmuştu. Fosil biliminde dünyanın en saygın otoritelerinden biri olarak gösterilen Mastropaolo ayak parmağını kendisi inceleyip durumdan emin olmak istedi. Kadabba’nın parmağını, insan, şempanze ve babun parmağıyla kıyasladı. Anatomik kriterleri matematiksel açıdan karşılaştıran Mastropaolo’nun vardığı sonuçlar çok farklıydı. Parmak şempanze ve babun parmağıyla benzeşmiyordu. İnsan parmağıyla arasındaki benzerlik de yetersizdi. Mastropaolo’nun bulguları Amerikan Fizyoloji Derneği’nin düzenlediği San Diego konferansında 27 Ağustos 2002’de açıklandı. Yazının sonuç bölümünde iki ayak üzerinde yürüyen evrimsel ata saptamasının hayalgücüne dayandığı şöyle belirtiliyordu: “Fosil kemikleri üzerinde yapılan objektif soy analizleri, Haile-Selassie’nin çıkarımlarının zoraki spekülasyonlar olduğunu ispatlamaktadır” BU BUGÜNKİ BİLİMİN GELEBİLDİĞİ YER . Kuran'ın indirildiği 7. yüzyılda, Arap toplumu bilimsel konular hakkında sayısız hurafeye ve batıl inanca sahipti. Evreni ve doğayı inceleyecek teknolojiye sahip olmayan Araplar, nesilden nesile aktarılan efsanelere inanıyorlardı. Örneğin, gökyüzünün dağlar sayesinde tepede durduğu sanılıyordu. Bu inanışa göre Dünya düzdü ve iki ucunda yüksek dağlar vardı. Bu dağların ise birer direk gibi gök kubbeyi ayakta tuttukları düşünülüyordu. Ancak Arap toplumunun tüm bu batıl inanışlarını Kuran ortadan kaldırdı. Örneğin "Allah O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti..." (Rad Suresi, 2) ayeti göğün dağlar sayesinde tepede durduğu inancını geçersiz kıldı. Bunun gibi daha pek çok konuda, o dönemde hiçbir insanın bilmediği önemli bilgiler Kuran'da verildi. İnsanların astronomi, fizik ya da biyoloji hakkında çok az şey bildikleri bir dönemde indirilen Kuran, evrenin yaratılışından insanın oluşumuna, atmosferin yapısından, yeryüzündeki dengelere kadar pek çok konuda kilit bilgiler içermekteydi. "O gökleri ve yeri yoktan var edendir..." (En'am Suresi, 101) Kuran'da verilen bu bilgi, çağdaş bilimin bulgularıyla tam bir uyum içindedir. Bugün astrofiziğin ulaştığı kesin sonuç, tüm evrenin madde ve zaman boyutlarıyla birlikte, bir sıfır anında, büyük bir patlamayla var olduğudur. "Büyük Patlama", orijinal adıyla "Big Bang" teorisi, tüm evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktanın patlamasıyla yokluktan meydana geldiğini kanıtlamıştır. Büyük Patlama teorisi bugün evrenin varoluşu ve başlangıcı konusunda bütün bilim çevreleri tarafından ortak kabul gören yegane bilimsel açıklamadır. Big Bang'den önce madde diye bir şey yoktur. Maddenin, enerjinin, hatta zamanın dahi bulunmadığı, tamamen metafizik olarak tanımlanabilecek bir yokluk ortamında madde, enerji ve zaman yaratılmıştır. Modern fiziğin ortaya koyduğu bu büyük gerçek, Kuran'da bize 1400 yıl önceden haber verilmektedir. Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47) "Ayette geçen "gök" kelimesi Kuran'ın pek çok yerinde uzay ve evren anlamında kullanılır. Burada da bu anlamda kullanılmıştır. Yani Kuran'da, evrenin genişleyici olduğu bildirilmiştir. Bilimin bugün varmış olduğu sonuç da Kuran'da bildirilenle aynıdır. Yüzyılımızın başlarına dek bilim dünyasında hakim olan tek görüş, "evrenin durağan bir yapıya sahip olduğu ve sonsuzdan beri süregeldiği" şeklindeydi. Ancak, günümüz teknolojisi sayesinde gerçekleştirilen araştırma, gözlem ve hesaplamalar evrenin bir başlangıcı olduğunu ve sürekli olarak "genişlediğini" ortaya koydu. Rus fizikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre, bu yüzyılın başlarında evrenin sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik olarak hesapladılar. Bu gerçek, 1929 yılında gözlemsel olarak da ispatlandı. Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken yıldızların ve galaksilerin sürekli olarak birbirlerinden uzaklaştıklarını keşfetti. Herşeyin sürekli olarak birbirinden uzaklaştığı bir evren ise, sürekli "genişleyen" bir evren anlamına gelmekteydi. Evrenin genişlemekte olduğu, ilerleyen yıllardaki gözlemlerle de kesinlik kazandı. Ancak bu gerçek, henüz hiçbir insan tarafından bilinmezken, Kuran'da asırlar önce açıklanmıştı. Çünkü Kuran, tüm evrenin yaratıcısı ve hakimi olan Allah'ın sözüdür. Zamanın Göreceliği Zamanın göreceliği konusu bugün ispatlanmış bilimsel bir gerçektir. Ancak bu gerçek, yüzyılın başlarında Einstein'ın görecelik kuramı ile ortaya çıkmıştır. O döneme dek insanlar zamanın göreceli bir kavram olduğunu, ortama göre değişkenlik gösterebileceğini bilmiyorlardı. Ama büyük bilim adamı Albert Einstein, görecelik kuramı ile bu gerçeği açık olarak ispatladı. Zamanın, kütleye ve hıza bağımlı bir kavram olduğunu ortaya koydu. İnsanlık tarihi boyunca hiç kimse bu konuyu açıkça dile getirmemişti. Tek bir istisnayla; Kuran'da, zamanın izafi olduğunu gösteren bilgiler veriliyordu! Bu konuyla ilgili bazı ayetleri şöyle sıralayabiliriz: "Onlar senden, azabın çarçabuk getirilmesini istiyorlar; Allah, va'dine kesin olarak muhalefet etmez. Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir." (Hac Suresi, 47) "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizinsaymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir." (Secde Suresi, 5) "Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir." (Mearic Suresi, 4) 610 yılında indirilmeye başlanan Kuran'da böylesine açık bir şekilde zamanın göreceliğinden bahsediliyor olması, onun İlahi bir kitap olduğunun bir başka delilidir. Demirdeki Sır Demir, Kuran'da dikkat çekilen elementlerden biridir. Kuran'ın "Hadid", yani "Demir" adlı suresinde şöyle buyrulur: "... Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik..." (Hadid Suresi, 25) Ayette, demir için özel olarak kullanılan "indirme" kelimesi, mecazi olarak insanların hizmetine verilme anlamında düşünülebilir. Fakat kelimenin, "gökten fiziksel olarak indirme" şeklindeki gerçek anlamı dikkate alındığında, ayetin çok önemli bir bilimsel mucize içerdiği görülmektedir. Çünkü modern astronomik bulgular, Dünyamız'daki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur. Evrende ağır metaller, büyük yıldızların çekirdeklerinde üretilir. Güneş Sistemimiz ise demir elementini kendi bünyesinde üretebilecek bir yapıya sahip değildir. Demir ancak Güneş'ten çok daha büyük yıldızlarda birkaç yüz milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilmektedir. Nova veya süpernova olarak adlandırılan bu yıldızlardaki demir miktarı belli bir oranı geçince, artık yıldız bunu taşıyamaz ve patlar. Bu patlama sonucu, içinde demir bulunan gök taşları uzaya dağılır ve bir gök cisminin çekimine yakalanıp çarpana kadar boşlukta dolaşır. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi demir madeni Dünya'da oluşmamış, gök taşları vasıtasıyla süpernovalardan taşınarak, aynen ayette bildirildiği şekilde "Dünyaya indirilmiştir". Bilginin Kuran'ın indirilmiş olduğu 7. yüzyılda bilimsel olarak tespit edilemeyeceği ise açıktır. Ancak bu gerçek, herşeyi sonsuz bilgisiyle kuşatan Allah'ın sözü olan Kuran'da yer almaktadır. GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ İNSAN OĞLUNUN BU GÜNKİ TEKNELOJİYLE VE BİLİMLE GELDİĞİ ORTAK NOKTA DÜNYANIN BİR TESADÜF ESERİ DEĞİL YARATILMIŞ OLDUĞUNU GÖSTERİYOR.BUNDAN SONRASI İNSANLARIN ÜÇ MAYMUNU OYNAYIP OYNAMAMASINA KALIR. |
||
|
||
| Depresif kardeşim boşuna yorulmuşsun ama yine de eline sağlık diyorum. Yazdıklarının hiç biri sorunun yanıtı olamaz çünkü o yanıt henüz bulunamadı. Bekleyip görmekten başka çaremiz yok. Biz şu andaki tartışmalarla tıpkı 500 yıl önce yapılan dünya yuvarlık mıdır tepsi gibi midir? sorusunun yanıtını arıyor gibiyiz. O zaman da din adamları dünyanın yuvarlak olamayacağını, din kitaplarında yuvarlak olduğunu yazmadığını, kendilerine verilen tanrısal bilgilerden başka sonuç çıkmayacağını, bu bilgileri üretenlerin şeytanın uşakları olduğunu ve itiraf etmesi halinde yakılması gerektiğini, aksi halde işkence yapılarak itiraf ettirileceğini ve daha sonra yakılacağını söylediler ve sözlerini de tuttular. Daha sonra yakılan, öldürülen insanların bilimin ilerlemesiyle doğru söyledikleri anlaşıldı ve yakılan insanların heykelleri dikildi (örnek Giardano Bruno) Şimdi de kara delik, evrenin genişlemesi gibi sadece kuramsal bilgilerden yola çıkılarak tanrı vardır, yoktur, ruh şöyledir böyledir gibi yorumlar yapılılıyor. Bunlardan bir yere şu anda varılamaz, ama ruhun veya tanrının varlığı konusunda yorum yapmak istiyorsak başka bilgilere bakmamız gerekir. Kurandaki ayetlerde tanrının varlığını bulamayız, olsa olsa bir çok mitolojik öykü, kimin tarafından söylendiği tartışılır bilgi ve daha önceki kitaplardan alıntı kavramları buluruz. " O gökleri ve yeri var edendir" cümlesinden yola çıkılarak bir sonuç almaya çalışırsan, " Allah yeri ve göğü 6 günde yarattı" cümlesinden dünyanın yaşının 4.5 milyar yıl olduğu gerçeğine gelirsin. Üstelik Tevratta yazılan "Tanrı dünyayı 6 günde yarattı 1 gün de dinlendi" cümlesinden alıntı olduğu açık şekilde. Bu konuyu burada tartışmanın da bir anlamı yok. Sonuç şudur: İNSAN BİLDİĞİNİ BİLİR, BİLMEDİĞİNE İNANIR ! |
||
|
||
| Yazdıklarımı okumamış olduğun belli oluyor.Sen bilimin gerçeklerine inarım dedin bende sana bilimin geldiği noktayı gösterdim.BUnlar benim görüşlerim yada kuranı kerimin söyledikleri değil bizzat bilim adamlarının görüşleridir. | ||