|
||
Moskova’da, 3 Haziran 1963’te geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda eden usta şair Nazım Hikmet, ölümünün 45. yılında, sokaklarda şiirleri el elden dağıtılarak anılacak. Nazım Hikmet Kültür Merkezi, ustanın şiirlerini 3 Haziran’da, İstanbul Taksim ve tüm Türkiye sokaklarında dağıtarak, büyük şairin bir kez daha hatırlanmasını sağlayacak. Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin (NHKM) düzenlediği anma etkinlikleri bir günle sınırlı kalmayacak. NHKM şairin ölümünün 45. yılında, “Nâzım Hikmet Memleket, Memleket Nâzım Hikmetö başlığı altında, 3 günü kapsayan özel bir program gerçekleştirecek Nazım Hikmet’in hayata veda ettiği 3 Haziran’da ise sabahın erken saatlerinden itibaren, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin organizasyonunda, tüm Türkiye’de ustanın şiirlerinin de yer aldığı bildiri dağıtımının gerçekleştirilmesi planlanıyor. İstanbul’da ise, Kadıköy, Karaköy, Eminönü, Beşiktaş İskelelerinde, 4. Levent Metro ve Taksim Metro çıkışlarında bildiriler, öğlen saatlerinde de Tünel ile Taksim arasında Nâzım Hikmet’in şiirleri elden ele dağıtılacak. Saat 19:00’da ise Haydarpaşa Tren Garı’ndan sanatçıların katılımıyla ve yine şiir dağıtılarak bir yürüyüş gerçekleştirilecek. NHKM bahçesinde son bulacak yürüyüşün ardından, yönetmenliğini Çağrı Kınıkoğlu’nun yaptığı, NHKM ve ICAIC ortak yapımı “Nâzım’ın Küba Seyahatiö adlı belgesel film gösterilecek. Nazım Hikmet Kültür Merkezi, 3 Haziran’da atölyelerde, okullarda, ofislerde, vapurda, trende, otobüste, her nerede olunursa olunsun, “İster iki satır, ister upuzun bir Nâzım şiiriyle, Nâzım’ın kim olduğunu anlatan ister üç cümleyle, ister seminerler, herkesi yanındakilere Nâzım Hikmet’le seslenmeye davet ediyor. |
||
|
||
| senden öğrendim; şiiri tarihi sanatı senden öğrendim insanı kurtuluşunu dünyayı senden öğrendim her kelimenden bilgi aldım her vurgunu beynime çakıdım bedreddini karayılanı arhaveli ismaili şoför ahmet'i kartallı kazım'ı şayak kalpak'ı nurettin eşfak'ı taranta babu'yu benerci'yi ve daha nice toprakta karıcayı senden öğrendim memleket sevgisini memleket özlemini "vatan hainliği"ni yaşamı ve yaşama dair olan herşeyi senden öğrendik borçluyuz boynumuz beynimiz ve öğrenipte yapamadılklarımız kadar bıraktıklarına en içten saygılarımla |
||
|
||
![]() GÜZ ÇİÇEKLERİNDEN NÂZIM'A ÇELENK Niçin öldün Nâzım? Ne yaparız şimdi biz şarkılarından yoksun? Nerde buluruz başka bir pınar ki onda bizi karşıladığın gülümseme olsun? Seninki gibi ateşle su karışık acıyla sevinç dolu, gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım? Kardeşim, öyle derin duygular, düşünceler yarattın ki bende, denizden esen acı rüzgâr kapacak olsa bunları bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir, yaşarken seçtiğin ve ölümden sonra sana barınak olan oraya, uzak toprağa düşerler. Al sana bir demet Şili kasımpatlarından, al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını, halkların savaşını, kendi dövüşümü ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz, çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen yüzüne hasret, benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma güç veren dostluğundan yoksun. Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle, zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten, zulmün izlerini görmüştüm ellerinde, kinin oklarını aramıştım gözlerinde, ama parlak bir yüreğin vardı, yara ve ışık dolu bir yürek. Ne yapayım ben şimdi? Tasarlanabilir mi dünya her yana ektiğin çiçekler olmadan? Nasıl yaşamalı seni örnek almadan, senin halk zekânı, ozanlık gücünü duymadan? Böyle olduğun için teşekkürler, teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için. Pablo Neruda Çeviren: Ataol Behramoğlu |
||
|
||
| Son Otobüs Gece yarısı. Son otobüs. Biletçi kesti bileti. beni ne bir kara haber bekliyor evde, ne rakı ziyafeti. Beni ayrılık bekliyor. Yürüyorum ayrılığa korkusuz ve kedersiz. İyice yaklaştı bana büyük karanlık. Dünyayı telaşsız, rahat seyredebiliyorum artık Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği, elimi sıkarken sapladığı bıçak. Nafile, artık kışkırtamıyor beni düşman. Geçtim putların ormanından baltalayarak nede kolay yıkılıyorlardı. Yeniden vurdum mihenge inandığım şeyleri, çoğu katkısız çıktı çok şükür. Ne böylesine pırıl pırıl olmuşluğum vardı, ne böylesine hür. İyice yaklaştı bana büyük karanlık. Dünyayı telaşsız, rahat seyredebiliyorum artık. Bakınıyorum başımı kaldırıp işten, karşıma çıkıveriyor geçmişten bir söz bir konu bir el işareti. Söz dostça koku güzel, el eden sevgilim. Kederlendirmiyor artık beni hatıraların daveti hatıralardan şikayetçi değilim. Hiçbir şeyden şikayetim yok zaten, yüreğimin durup dinlenmeden kocaman bir diş gibi ağrımasından bile. İyice yaklaştı bana büyük karanlık. Artık ne kibri nazırın, ne katibin şakşağı. Tas tas ışık döküyorum başımdan aşağı, güneşe bakabiliyorum gözüm kamaşmadan. Ve belki, ne yazık, hatta en güzel yalan beni kandıramıyor artık. Artık söz sarhoş edemiyor beni, ne başkasının ki, nede kendiminki. İşte böyle gülüm, iyice yaklaştı bana ölüm. Dünya, her zamankinden güzel, dünya. Dünya, iç çamaşırlarım, elbisemdi, başladım soyunmağa. Bir tren penceresiydim, bir istasyonum şimdi. Evin içerisiydim, şimdi kapısıyım kilitsiz. Bir kat daha seviyorum konukları. Ve sıcak her zamankisinden sarı, kar her zamankinden temiz. |
||
|
||
| Nazım Üstad... Büyük bir değer Türkiye için.. zamanında anlaşılmasa da, horlansa da şiirleriyle hayata bakışıyla büyük bir edebiyatçı... |
||
|
||
![]() NÂZIM'IN YÜREĞİ Usanınca gerçeklerin yalanından, kaygan, yüzsüz baskıdan, tunç Nâzım'ı anımsarım ve sesini biraz hançerimsi : "Merhaba kardaşım... Ne o, neden yüzün asık öyle Boş ver! Yoksa şiir mi takıldı bir yerde? Gel, birlikte bitirelim. Paran mı yok? Bakarız bir çaresine, dert değil. Kız mı? Aldırma bulunur..." Oysa asıl kendisinde var bir şey, içini kemiren yüz çizgilerinden dehşetle akan : "Hepsi iyi de, şu yürek ağrısı... Adam sen de ağrıyadursun, yaşıyoruz ya..." Kimisi için şiir bir roldür, Kimisine bir dükkân, kazançtır. Onun içinse ağrıdır şiir, rol değil. Nâzım'ın yüreği de ağrıdı durdu işte. Üzerine titreyen doktoru bir gün, hani pek de güvenemeyerek, uyarmıştı beni : "Bakın" demişti, "keskin konulardan kaçının ki ağrımasın Nâzım'ın yüreği..." Hey gidi doktor... Hastanız gitti. Yaramadı çabalarınız. Yüreğiyse onun gizli gizli çarparak sürdürdü ağrısını ölümünden sonra da. İçindeki acı için ağrıyor, Türkler için, Ruslar için ağrıyor, kendisi gibi mahpusta özgür olanlar için özgürlükte mahpus gibiler için ağrıyor. Hapishane acılarıyla yanan o yürek - ölümden sonra bile - dinlemiyor doktorları, korkak olduğumuz zaman ağrıyor. Neme gerek dersek ağrıyor. Onun gibi açık yürekle : "Merhaba kardaşım..." diyemezsek ağrıyor... Varsın ağrısın hepsi için yüreklerimiz, tek ağrımasın Nâzım'ın yüreği. Yevgeni Yevtuşenko Çeviren: Ziya Yamaç |
||
|
||
| Bu toprakların yetiştirdiği bu yegane değeri saygıyla anıyoruz | ||
|
||
![]() BİR ŞEY I Bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi Lazım insana lazım onsuz yaşanılmıyor Ana baba gibi dost gibi yavuklu gibi Kalp titremeden göz yaşarmadan anılmıyor. Bir şey ki gözümüzde memleket kadar aziz Aşk ettiğimiz kendimize dert ettiğimiz Adını çocuklarımıza bellettiğimiz Bir şey ki artık hasretine dayanılmıyor. II Bir şey daha var yürekler acısı Utandırır insanı düşündürür Öylesine başka bir kalp ağrısı Alır beni ta Bursa'ya götürür. Yeşil Bursa'da konuk bir garip kuş Otur denmiş oracıkta oturmuş Ta yüreğinden bir türkü tutturmuş Ne güzel şey dünyada hür olmak hür. Benerci Jokond Varan Üç Bedrettin Hey kahpe felek ne oyunlar ettin En yavuz evladı bu memleketin Nâzım ağbey hapislerde çürür. Cahit Sıtkı Tarancı |
||
|
||
| Şöyle biraz insanlık ve dünya sorunlarına sıkılsak başlarız hemen: "Ah bee, ben var ya ben aslında bu çağın adamı değilim..." Ya tarih öncesinde yaşamak isteriz ya da yüzlerce binlerce yıl sonra. Nazım Hikmet, yaşadığı tüm sıkıntılara rağmen, dünyayı ve olan biteni o kadar bilimsel ve ileri düzeyde kavramışki, bu konuya dizelerinde şöyle diyor: "Asrım sefil, asrım yüz kızartıcı, asrım cesur, büyük ve kahraman. Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiç bir zaman Ben yirminci asırlıyım ve bununla övünüyorum." |
||
|
||
| NÂZIM HİKMET'E Kendi duvarların nasıl tutamadıysa kelimelerini, bizim duvarlarımız da tutamadı, kardeşim, kelimelerin buldu bizi. O gün cezaevinde geldi yanıma pek iyi bildiğin cezaevi fısıltısıyla o ince yazar, Albert Maltz... Hayatı anlatan şeyler söylemekti onun suçu da, barışı, umudu, özlenen şeyleri... Özgür olduğunu söyledi bana. Özgür, dedi, Nâzım Hikmet özgür artık, özgürlük içinde dolaşıyor kendi ülkesinde, açık alınla söylüyor türkülerini bütün insanlar için. Nasıl anlatırım dostum, yoldaşım, kardeşim, hiç görmediğim ama çok yakından bildiğim, başımın üstünde tuttuğum kardeşim benim... nasıl anlatırım bunun anlamını sana? O anda biz de kurtulmuştuk çünkü. Çünkü seninki gibi bir türkü tutturmuştu benim kalbim de, kimseyi senin kadar yakından tanımadım, senin kadar, senin gibiler, bizim gibiler kadar, ulusların üstünde bir kardeşlik kuran; bir de bizi susturacaklarını sanıyorlar, suspus edeceklerini duvarların ardında. Senin uğruna ufak bir tokat atmıştık bir zamanlar, ama sen oldun bizi kurtaran ülkenden millerce ötedeki bir ülkenin iki yazarını, kötülerin kötü işler çevirdikleri bir ülkenin, özgürlüğün utançla başını eğdiği bir ülkenin, ama uyanacak bir ülkenin yazarlarını. Sen kurtulunca anladık biz kısa süresini kendi duvarlarımızın, soytarıların, yılışık katillerin kurduğu duvarların; ışığa, zafere giden yolda kısa bir süredir bu... ama bunları anlatmanın ne gereği var, sen zaten biliyorsun yüreğimizin türkülerini! Howard Fast Çeviren: Ülkü Tamer |
||
|
||
| Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için, diyelim ki, cephedeyiz. Daha orda ilk hücumda, daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. Diyelim ki, hapisteyiz, yaşımız da elliye yakın, daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız, insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla yani, duvarın arkasındaki dışarıyla. Yani, nasıl ve nerde olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... Nazım Hikmet 1948 İlk ögrendıgım, ilk okudugum şiiriydi ... Tamam demiştim ; '' hiç ölünmeyecekmiş gibi... '' |
||
|
||
| 3 Haziran 1963'den 3 Haziran 2008'e tam 45 yıl geçmiş... Nasıl da dimdik duruyorsun Nasıl da hâlâ içimizi ıstıyorsun Nasıl da binlerce yeni gençle tanışıyorsun Bir lise öğrencisi, elinde senin fotoğrafının olduğu bir kağıdı fotokopi çektirerek çoğaltmasına şahit oldum. "Nedir o?" diye sordum. "Nazım Hikmeti anacağız okulda onun tanıtımı" dedi. Okul idaresi mi organize ediyor" diye sordum. "Hayır, gizli yapıyoruz. İdare duysa izin vermeyecek" dedi. "Anmayı nasıl yapacaksanız" diye sordum. "35 sınıf var, her sınıftaki bir arkadaşımız bu tanıtımdan bir kopya vereceğiz, beilirtilen saatte bir sınıfta toplanıp şiirler okuyacağız" dedi. İşte Ustam daha bugün gözümün önünde onlarca gençle tanıştın ve kalplerine girdin. Sanırım ölümü en huzurlu olan insanlardansın... Çığ gibi büyüyorsun... |
||
|
||
| koca yürek koca dev aşkı da davayı da sonuna kadar sürükledi ardında ne kadınlar dillendirdi şiirlerini ne hüzünler gelip oturdu şah damarına ve memleketin nasıl bir türkü oldu da aştı çağları coğrafyaları neye yanarım bilir misin aşka sevdaya davaya ve yurda bu kadar tutkunken sen ve bir şahlanışla esip geçerken ne eziyetler ettik sana ömrünün baharında ezdik geçtik umutları hep sakladın arzuları bir görüş gününe tüm dünya bilirken kadrini anlamışken değerini biz dilinden düşmeyen memleket toprağında bile ne barındırabildik ne de yatırabildik seni |
||
|
||
OZAN I. Kar yağdı bütün kış. Bir ağır düş. Kar yağdı bütün kış kederli ülkemize ormanın soluğu ıslak toprakla birleşti karayel budayıp geçti bütün yamaçları ak kefenler sarardı ve çürüdü durup dinlenmeden buruştu çocuklar silinip gitti çoğu kızamık gülleri açmıştı omuzlarında Kar yağdı bütün kış ve ben düşledim seni Ülkemiz yurdumuz sevdamız kardeşliğimiz ülkemiz yurdumuz aydınlığımız gençliğimiz yedi yaşında otuz yaşında yetmiş yaşında çağların tuzlu kemiklerinde birleşen ülkemiz yurdumuz yani yenilmez umudumuz ülkemiz yurdumuz kocamayan gelinimiz yazan kalemimiz öfkeli sevincimiz alın yazımız bitmez çilemiz Ülken ve yurdun ıslak hücreler dar odalar ağır anahtarlar yetesin diye bu taşlar ormanında kulak zarın yırtılsın diye sessizlikten sararsın diye sesin demir parmaklıklarda kireç tutsun paslansın diye eklem yerlerin ülkeler ve yurtlar kurdular sana kara anahtarlar ve soğuk odalardan Kar yağdı bütün kış kederli ovaya Bir madenciydin ayağa kalkışınla bir sabır yarattın köylü duyarlığınla dostlar her zaman dost olmasa bile metrelerle ölçülse de genişlik bir işçi bir köylü gibi yaşadın günü-geceyi umudun işçisi sabrın köylüsü bayram yeri gibi onurlu yüreğin dostlara pay ettin yıllar boyunca. II. Sen memleketten uzak hasretin bir türlüsüyle delik deşik yürek dalgın yorgun ve yalnız bir otel odasında malın-mülkün olmadı hasretten başka Sen memleketten uzak hasretin bin türlüsüyle delik deşik yürek dalgın yorgun ve yalnız bir otel odasında tepeden tırnağa âşık sevilen her kadına tepeden tırnağa âşık mavi tana köpüren suya yeşeren ota kırmızı balıkların Kara gözlü karıncaların dostu trenlerin uçakların vapurların eksilmez yolcusu on dokuzunda delikanlı altmışında delikanlı usanmaz ve uslanmaz sevdalı belki Paris'tesin St. Michael Rıhtımı'nda hava güneşli ve sancımıyor yüreğin sen memleketten uzak hasretin bin türlüsüyle delik deşik yürek bir güvercin gibi geçer İstanbul mavi gözlerinin içinden Sarayburnu Kadıköy Gülhane Parkı bir acı sözünle geçer mavi kederli gözlerinin içinden belki uçarsın karlı Ukrayna ovalarını aklında Tuz Gölü Konya Ovası aklında ülken sekiz bin metre yukarlarda Lejyonerler Köprüsü'ndesin belki Prag'da Vıltava suyunun köpüklerinde gözün ama aklın İstanbul'da Beyazıt Meydanı'nda Bursa'da Çankırı'da Diyarbakır'da yaşarsın en belalısını sanatların yaşlı yorgun ülkenden uzak ekmeğini kendi öz kanına banarak kederli bir ırmak gibi çoğalarak kendi sıcak dost masmavi denizlerinden uzak yaşarsın en kanlısını sanatların Sen memleketten uzak gurbet işçisi hasretin bin türlüsüyle yaralı ozan senden öğrendim umudun söz dizimini senden öğrendim inancın tatlı dilini sen on dokuzunda sevdalı ve delikanlı sen altmışında sevdalı ve delikanlı sen memleketten uzak gurbet işçisi hasretin bin türlüsüyle yaralı ozan ustam benim! hasretlerin, ayrılıkların ozanı! Özdemir İnce |
||
|
||
| 3 HAZİRAN 1973 korkmadan yazdı şiirlerini sokağa çıkar gibi rahat ancak yalan söylemeyenler korkmaz rahat yazmaktan sokağa çıkarken bildi karıştığını kimlerin arasına kimlerin yanında yer alacağını kimlere karşı bildi bir kavgaya raslayınca kaçmayacağını güçlüyse bir yanı kavganın bir yanı haklı bildi yerini alacağını haklının yanında savaşacağını yılmadan boyun eğmeden güçlüye apaçık yazdı şiirlerini bir avuç su içer gibi yalın ancak haklı olanlar korkmaz yalın konuşmaktan ırmağa bakarken dedi su nasıl her şeyi gösterirse hangi kaynaktan çıktığını döküleceğini hangi denize ağaç nasıl sererse gözler önüne tohumu ve çiçeği duru olmalı öyle konuşulan söz de eylem de insana aykırıdır çünkü doğaya aykırı olan çünkü engelleyen yok bulanıklıktan başka gerçeği umutla yazdı şiirlerini sabahı bekler gibi doluyürek ancak emek verenler korkmaz yarını beklemekten içeri girerken düşündü bir gün açılacağını kapıların toprakta tohum neyse insan odur dört duvar arasında ne çaresizlik yaraşır ona ne eli kolu bağlı oturmak yeter ki bilsin terden varılacağını mutluluk harmanına bilsin girdi mi savaşa dayanmak gerekeceğini güneşin er geç buluttan çıkacağını ihanet etseler de verimli bir şafak dölüdür nâzım'ın şiiri inmiş yeryüzü tarlasına insan dilinden eğitir bilinç ocağında kiminin yüreğini kiminin ateş yağmurudur ter dökmeyen alnına Kemal Özer |
||