SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Müzik

Konu: Susuş şekilleri

Sayfa: [ 1 ]

13.03.2005 00:31:54

Yzıyı eklemeden önce belirtmek isterim ki bu yazı sadece müzikle ilgili terimlerden ibaret değildir ki zaten okuyacağınız üzere çok hoş tesbitler yer almaktadır . Ne diyelim iyi okumalar  Tongue


SUSUŞ ŞEKİLLERİ (gözden geçirilmiş yeni hal)




Klasik anlamda müzikal kompozisyon, zaman içi zıtlıkları oldukça sık kullanan bir düzenleme sistemidir. Melodik konturlarda, armonide ya da ritmde aranan bir heyecan vardır ki, çoğu zaman bunların ortaya çıkabilmesi için zıtlıklara başvurulur. Kişinin kulağını bir şeye alıştırdıktan sonra beklenmedik hareketlerle kompozisyonunuzun sürekliliğini sağlamaya çalışırsınız. Uzun zaman dilimlerinde (yani hayatta, stillerin belirmesi ve yaşamaları süresinde) elbetteki zıtlıkların tanımı yavaş yavaş yok olmaya başlar. Uzun süre dinleyiciler ve sanatçılar tarafından zıt ve heyecan verici algılanan hareketler, kullanıla kullanıla artık olağanlaşır. Kimi kendini bu tarzlara adamış insanlar için (belki de sadece anılarını tazelediği için) bu hareketler mecburi hale gelir. Hatta bunları neredeyse müziğin tanımıyla özdeş tutanlar çıkar.




Çoğunluğun kabulü, müziğin bir "ses organizasyonu sanatı" olduğudur. Bunu böyle kabul edersek müzik, özünde değişmeyen bir zıtlığı taşımaktadır. Ses varsa, sesin yokluğundan da bahsedilebilir ki, bu da sesin zıttıdır (acaba?). Şimdi John Cage'in sessizliği (ortam seslerini saymazsak) sunduğu (benim de tavır olarak pek sevdiğim) eserin ne kadar güzel olduğunu iddia falan edecek değilim (adını bile hatırlamıyorum). Dikkati çekmek istediğim nokta sessizliklerin (susuşların) ne kadar farklı şekillerde ve ne kadar farklı yerlerde ortaya çıktıdığıdır.




Sınıflandırma ve genelleme (ya da istatistik) kültürünün bir ürünü olan bendeniz, diğer yazılarımda da bol bol sırtımı dayadığım bir yolla, sessizliği gruplara ayırmak istiyorum (Acaba siz de hoşunuza gitmeyen eleştirileri duyduğunuzda "ama genelleme yapıyorsun" diyenlerden misiniz?).




Üstünde konuştuğum önerme ise; "Zaman durağandır ve biz insanların algısı çizgiseldir."




0. Atomik Susuşlar

1. Mikro Susuşlar

2. Kısa Susuşlar

3. Orta Vadeli Susuşlar

4. Uzun Susuşlar

5. Susuş




Sırasıyla konulara girelim:





--------------------------------------------------------------------------------

0. Atomik Susuşlar: Mantığıma kabul ettirmeyi başarabildiğim en atomik susuşları bize Örnekleme (sampling, Nyquist) teorisine dayanan ses kayıt ve iletişim sistemleri sunuyor. Bu teori aslında asıl temelini İstatistik biliminde (insanları bakkal defterlerine sıkıştıran aritmetik anlayışta, genellemenin üstadında) bulsa da, ses kayıdına da ne kadar güzel oturmuş, hayret.




Bazı insanlar CD'lerin (Compact Disk) ses kaliteleri, MP3'lerin standart olup olmayacağı, DVD'lerin kaç para olduğu gibi muhabbetleri çekici bulsa da aslında ortada çok ilginç bir tablo var. İnsanoğlu anlık çıkarlarına uygun bulduğu (algısının sınırları içinde) herhangi bir şeyi yüreğine basmaktan hiç çekinmez. Yeter ki işe yarasın. "Alet kullanabilen hayvan" rahatsız edebilecek bir tanım olmakla beraber, "sosyal olarak işe yarıyormuş gibi görünen bir aleti sevgiyle tercih edebilen hayvan" gibi daha da uzun bir tanım da aynı rahatsız ediciliği içinde barındırmalıdır.




Sanmayın ki sayısal teknolojiye falan karşıyım. Aksine, sabah akşam onun kölesiyim. Doğrusu bu. Şimdi sıra açıklamada...




Diyelim ki bir "renkli müzik videosu" hazırlıyorsunuz. 1 saniyede önünüzden 29 tane resim geçiyor (pardon burası Avrupa, değil mi?), o zaman önünüzden 25 tane resim geçiyor (Burada ağır abi referansını kör gözüne parmak şeklinde kullanıyorum!). Normalde bu 1 saniyelik süreç içinde, bu 25 resmi peşpeşe gören bir insan bunları hareket ediyormuş gibi algılayacaktır. Yani insan gözünü 25 hızlı hareketle kandırmak mümkündür. İsterseniz bunu (çok teknik olmayan arkadaşlar için) ilkokulda defterinizin kenarlarına çizdiğiniz resimleri hatırlayarak veya bizzat yeniden çizip, sayfaları "pırrrr!" yaparak deneyebilirsiniz. Çizgi film yani. Ancak Bruce Lee saniyede kaç hareket çekerdi bilemem.




Kulak bu kadar yavaş değildir. Saniyede 25 nota çalabildiğini söyleyen kasıntı gitarcılarla tanışmış olabilirsiniz veya en azından muhabbetleri geçmiştir sanırım. Doğrudur. Çalınabilir, çalabilirler, çalınmıştır. Kulaklarımız bu 25 nota arasındaki farkı ayırt edebilecek kadar hassastır. Bu sebeble aynı anlayış (kandırma?) sistemini kullanabilmeniz için daha fazla hareket çekmeniz gerekir. Ve bu hareketleri Bruce Lee bile çıkaramazdı. İnanmayanlar için sayılar birazdan geliyor.




20. yüzyılın son zamanlarında standart haline gelmiş olan format (-ki CD'dir), size saniyede 44,100 hareket çeker. Siz de önünüzde Madonna varmış gibi ayılır bayılırsınız. Sinemalarda ayılıp bayıldığımız gibi (kısa not: bize saniyede 24 hareket çeken kaç tane sinema kaldı acaba?).




Lise yıllarında alma şansına nail olmuş olabileceğiniz matematik dersinde (hani şu korkunç olan), size noktaların sonsuzluğundan bahsetmişlerdi. Bir noktaya "Var! Evet orada... görüyorum!" demek bizim halt etmemizden başka bir şey değildir, hatırlayınız. Bu sebeple 1 saniyeyi ister 44,100'e, isterseniz katrilyonlara bölün, "sonsuza" bölemedikçe yapabileceğiniz tek şey "örnek almak" tır, yani "istatistiki verilere dayanarak yeniden üretmek". Eğer sonsuz kavramına inanıyorsanız tabii ki.




Bu halde alacağınız her örnek arasında ister istemez bu yazının ana başlığını oluşturan "Atomik susuşlar" mevcut olacaktır. Birisi de çıkıp "Hayır bu durum böyle değildir, hoparlörlerdeki salınım bu susuşların olmasına izin vermeyecek ve eksik olanları kompanse edecektir." diyebilir. Ama bu durum dahi hoparlörün istemsiz salınımı olacağı için kabul edilebilecek bir gerçek gibi görünmemektedir. Sonuçta hoparlöre bizim verdiğimiz sinyaller baz alınmak zorundadır. Tüm bu teknik zırvalardan sonra işin insani tarafına dönersek; "CD'nin sesi beni tatmin ediyor"da kilitleniriz. Ya da daha teknoloji meraklıları daha yüksek formatların tadından falan da bahsedeceklerdir. Etsinler...




Demek ki insanoğlu algısının kısıtlılığını bile bile, rasyonel açıklamaları reddederek "gözün gördüğüne, kulağın duyduğuna" inanmayı tercih ediyor. Sürekliliği olmayan olguları, sırf sürekliymiş gibi algıladığı için (ancak bunu becerebildiği için), "doğru, gerçek, güvenilir" olarak tanımlayabiliyor. Sonuçta insanoğlunun "algılarının kölesi bir inanç yaratığı" olduğundan bahsedilebilir. Burada negatif bir eleştiri yaptığımı düşünmenizi istemem. Aksine bu duruma sempatiyle bakıyorum. Zira pozitif bilim ürünlerinin piyasa değerleri olabilmelerinin ve insanlar tarafından kabullenilebilmelerinin altında yatan ana sebebin "inanç" olmasını ilginç buluyorum (nasıl yani? yeni bir tartışma potansiyeli mi var burda?). Bu hem bilimin algı dışındakilere inancını, hem de bunların algı içindeki yansımalarını da nasıl kullandığını gösteriyor. Film seyrederken ya da müzik dinlerken oyuna geldiğimizi nasıl da inkar ediyoruz aslında. İnanmışız bir kere.




Atomik susuşlara dikkat çekerek, onların hayatımızın bizzat içinde olduğunu ve farkettirmeden bizimle yaşadığını göstermek istedim.





--------------------------------------------------------------------------------

1. Mikro Susuşlar: Tek bir örnek vererek konuyu geçiştirmek isterim. Zira bu konuda adamın karşısına o kadar çok örnek koyabilirler ki şaşarsınız. Ben bildiğim sularda yüzeceğim.

Örnek: James Brown. Funk ve/veya Soul denen nüzik tarzlarının atalarından, önde gelenlerinden. Şu anda türkülerin bile altına konan o disko ritmlerinin öz kaynaklarından biri. Başlangıç olarak bir davulcu, sonradan şarkıcı ve şarkı yazarı. Bir nev'i politik lider olduğu dönemlerden bile bahsedilebilir. Niye? Çünkü Afrika kökenli Amerikalı (Afro-American). Siyah yani... mecburen politik.




Peki mikro susuşlarla ne alakası var tüm bunların diyebilirsiniz. Bu ağır abinin yaptığı müzik, doğru zamanı, grup uyumunu (askeri bir disiplin içinde) ve mikro sessizlikleri çok ama çok sık kullanan bir tarzı tanımladı. Mikro sessizliklerin, "ses"in vuruculuğunu ne kadar arttırdığını ben bu ustada gördüm. Sürekli sesin yeterince güçlü olabilmesi için çok yüksek volüme ihtiyacı vardır. Özü itibariyle ses denen oluşum çok zayıf bir enerjidir. Akustik düzenlemeler, amplifikatörler, hoparlörler falan boşuna yapılmadılar.




Bunu çok tanıdık bulabileceğiniz bir örnekle açıklayayım. Yüksek süratle araba kullanırken birden fren yapmanız gerekti diyelim. Ya freninizin çok güçlü olması gerekir (-ki bu da pek işe yaramayabilir, tekerlekler yolu kavramaz), ya da pompalamanız gerekir (ya da pompalama işlemini ABS'niz üstlenebilir).




James Brown'un müziği bana hep pompalayacı gelmiştir. Bugünlerde Türk müziğini de etkisi altına almayı başarmış disko ritmlerinin de tarihsel süreç içinde James Brown'dan beslendikleri düşünülürse (bunu yapanlar bilmeseler bile, ağır abi tanınmaz mı? Ayıp, ayıp...), Türk müzisyenlerinin de (ve elbetteki dinleyicisinin de) pompalamaya ne kadar ihtiyaç duyduğu görülür. Yani kısaca sağlam vurmaktansa, kısa boşluklarla (mikro susuşlarla) vurmanın uzun vadede daha büyük etkisi vardır. Hem vurana, hem de vurulana, yamulmadan, daha uzun süreyle bunun tadını çıkarmaları fırsatını verir.




Uzun yıllar bu pompalama tarzı sürekliliğini ve ilginçliğini korudu. Belki de o zamana kadar olanlara zıtlık teşkil etti. Ama artık yavaş yavaş miadını dolduruyor gibi geliyor bana. Artık yeni tekniklere ihtiyacımız var. Siz hala pompalamaktan sıkılmadınız mı?




Mikro susuşlara nefes de örnek verilebilirdi elbette. Aslında yerine göre nefes mikroyla, kısa arasında bir yerdeymiş gibi görünüyor. Ama kişiden kişiye de değişir elbette. Kimisi vardır ki bir makinalı tüfektir ve konuşma performansı sırasında aldığı nefesler mikro susuşlara örnek teşkil eder. Kimbilir belk ide bu tarz insanlar fikir pompalamayı seviyorlardır. Ve yine bu tarz insanları ön planlarda görmek de şaşılacak bir şey olmasa gerek. Konuşma bombardımanında size düşünebileceğiniz zamanı bir türlü vermezler. Böylelikle de genellikle (konuştukları konuya bakar elbette) eğlendirici insanlar olabilirler. Mikro değil de kısa susuşları benimsemiş insanlar insana düşünme, eleştirme ve de yargılama şansı tanıdıklarından dolayı, ya hiç ciddiye alınmazlar, ya da uzun bir süre sonra ağır abi konumuna yerleşirler. Neyse... bu konuya fazla girmeye gerek yok. Mikro susuşlara tek örnek yeter.





--------------------------------------------------------------------------------

2. Kısa Susuşlar:

Senaryo: Dinlediğiniz şarkı bitti. Ama siz kasedi ya da CD'yi değiştirmek görevini (ve o ağır tercihler silsilesini) zaten başkasına vermiştiniz. Çünkü radyo dinliyordunuz. Ya da bir klüpte oturmuş onu bunu kesiyordunuz (televizyon demiyorum, o çok daha trajik bir durum).




Açıklama: Teslim olmuştunuz. Başkalarının tercihlerine izin vermiştiniz. Kısacası yönetiliyordunuz. Ve yönetildiğinizi anlayabileceğiniz zamanlar (-ki onlar kısa susuşlardır), nedense (!) hiç gelmez. Zira, ya şarkı üstüne şarkı ya da konuşmalar girer devreye. Sizin kafanızı toplamanıza, daha biraz önce edindiğiniz müzikal tecrübe üzerine fikir yürütmenize zaman verilmez. Yeni bir şarkı girer devreye. Ve ilginç olan şudur ki sizi orada tutan kişi (radyo ya da klüp DJ'i) sizi sizden daha iyi tanır (bu doğru!). Aslında kafanızın çalıştığını ama yönetilmeyi tercih ettiğinizi bilir.




Biliyoruz. Kısa susuşlarda siz gidip, sizi yönetecek başka birini aramaya kalkarsınız. En azından bunu yapabilecek zeka düzeyine sahipsiniz. Gitmenizi istemiyoruz. Biz de sizin gibi yalnızlıktan korkarız. Dikkatinizi bize yöneltin. Sizin düşünmenize zaman tanımadığımız gibi, halihazırda bildiğiniz (orada burada mecburen duyduğunuz) ürünlerle sizi tatmin edeceğiz. Canınızın sıkılmasını istemeyiz. Çünkü biliyoruz ki bir türlü anlamını bulamadığınızı düşündüğünüz bu zavallı hayatınızda tek çıkış yolu "oyalanmaktır". Bu da bizim işimiz. Siz oyalanırken, biz de sizleri oyalamak için yeni yeni yollar bulmak için çalışmalarımızı sürdürerek oyalanıyoruz. Ve biz bu işimizle o kadar meşgulüz ki "kısa susuşlarımız" neredeyse yok gibi. Siz de buna hayransınız zaten.




Bu enerjiyi nereden bulduğumuzu düşündüğünüzü zannediyorsunuz.





--------------------------------------------------------------------------------

3. Orta Vadeli Susuşlar: Doğa bize orta vadeli susuşları mecburi kılmış. Buna istisna teşkil edecek insanlar olsa bile, çoğumuz hemen her gün uyumak zorundayız. Uyurken de müzik yapmak ya da dinlemek gibi bir durumumuz yok. Uykusunda eser kompoze ettiğini söyleyen müzisyenler çıkabileceği gibi, müzik dinleyerek uyuduğunu iddia eden kişiler de mutlaka vardır. Ama rüyada dinlediğiniz müziğin gerçek sesle pek de bir alakası yoktur. Müzik dinleyerek uyuma işlemi de uykuya daldıktan sonra biter. Mecburen orta vadeli susuşlara uyum sağlarız.




Sabahtan akşama kadar prova yapan iddialı bir çalgıcının bile bir noktada uyku olmasa bile, orta vadeli susuşa ihtiyacı olacaktır. Hem kafayı yerine getirmek hem de vücudunu dinlendirmek için. İnsanoğlu ses yoğunluğuna sürekli tahammül edemez. Fiziksel olarak küçük kabul edilebilecek ses enerjisi, içinde barındırdığı sonsuz enformasyon birimleriyle kişi için çok yoğun ve de güçlüdür. Ancak müzisyenler ve de buna kafayı taknış dinleyiciler uzun sürelerde müziğe maruz kalabilirler, ki bu da seneler süren bir tecrübe gerektirir. Normal insanlardan bu yoğunlukta konsantre olmalarını bekleyemeyiz. Bir müzisyen belki günde 12 saat çok kısa molalar vererek çalışabilir, yoğunlaşabilir. Ama bu bile çok uzun yıllar sürmez genelde. Ulaşabileceği yere (belki de sosyal olarak) ulaştığını düşünmeye başladığı andan itibaren prova süreleri de azalmaya başlayacaktır. Bazen de günler geçecektir ki hiç çalgısını ellemez, müzik dinlemez. Çok tipiktir.




Orta vadeli susuşlar kaçınılmaz ihtiyaçtırlar. Bunda utanılacak sıkılacak bir durum da yoktur. Uzun yıllarını prova yapmaya adamış müzisyenlerde genelde bu orta vadeli susuşlar sırasında bir suçluluk duygusu ortaya çıkar. Sanki görevlerine ihanet ediyormuş gibi hissederler kendilerini. Oysa ne alakası var? İnsanız işte. Zamanı gelince uyumak zorundayız. Çalışan demir ışıldayabilir gerçekten, ama o da elbette bir gün yorgunluk sebebiyle koyverecektir. Zorlamayın... zaman zaman uyuyun.





--------------------------------------------------------------------------------

4. Uzun Susuşlar: En son ne zaman bunalıma girdiniz? Uzun susuşlara vereceğim örnek bu "zaptı namümkün düşünceler" dönemidir işte. En üretme özürlü olduğumuzu, en işe yaramaz olduğumuzu düşündüğümüz dönem yani... Aynalara bakamadığımız, iki lafı bir araya getirip de konuşamadığımız, konuşabilsek bile çevremizdekilere umutsuzluk bulaştırdığımız o tuhaf zamanlar.




Bunalımların en tipik özelliklerinden biri "yalnızlık" hissi değil midir? Muhabbete meze üretemiyorsanız bu yalnızlığınızın had safhalara ulaştığını gösterebilir.




Sanırım kimsenin karşı çıkmayacağı önermelerden biri "en kötü durumun hiç tepki almamak" olduğudur. İyi veya kötü tepki almadan ne kadar üretebilir ve ne kadar yaşabilirsiniz ki? İnsanoğlu varlığının onaylamasına muhtaç gibi görünüyor. İster pohpohlanarak göklere çıkarılsın, isterse rezil-i rüsvan olsun. Ne zaman ki çığlık çığlığa bağırışları karşı tepelerden bir yankıya bile layık görülmüyor, işte o zaman çöküş başlar.




Başka bir yazımda anlattığım Karşılaştırma/Beğendirme oyununda insanların hararetle yer almasının altında yatan en önemli sebebin bu olduğunu düşünüyorum. "Ya hiç tepki almazsam?" korkusu. Bu durumda çoğu insan için iki yol görünüyor. Ya hiç bir şey yapmamak, ya da daha önceden yapılmış örnekleri taklit/tekrar ederek minimum risk almak. Şarkı yazarlığı konusunda da bahsettiğim gibi, denenmiş formüller her zaman iyi kötü tepki getirecekleridir. Yani karşı tepelerden yankı gelecektir. Zira bu durum karşı tepelerin de işine gelmektedir. Onlar da denenmişler üzerinden giderek kendilerinin varlığını onlara hatırlatıp, ispatlayanlara ihtiyaç duyarlar. Bu karşılıklı danışıklı dövüş herkes için en emin yol olarak görünmektedir.




Oysa, tepki almamak durumu neredeyse imkansızdır. Toplumun bir bireyi olarak ister istemez var oluşunuzda, ortaya koyduklarınızda kaçınılmaz kalıplar kullanacaksınız. Ve yeteri kadar beklemeniz halinde bir nev'i yankıyla karşılaşacaksınız. En kötü ihtimal yakın çevreniz size "Bunu yapma!" diyecektir ki bu da bir tepkidir. "Niye yaşıyorum ki?" sorusunun yerine "Niye yapmayacakmışım?" sorusunu rahat rahat sorabilirsiniz. Yani bir etkinizin olduğu, yaşadığınız, varlığınızın bir anlamı olduğu ispatlanacaktır. Evet belki gerçekten kimsenin işine yaramayan işlerle uğraşıyor gibisinizdir. Aslında tepki almanız bunun tam tersini söyler içten içe. Ne zaman ki kimseden çıt çıkmıyor (ne sözlerle, ne bakışlarla) işte o zaman "uzun susuşa" girme tehlikeniz vardır ki bu da bunalımdan başka bir şey değildir. Sadece insanları değil, aslında kendinizi suçlamaya başladığınız dönemdir bu. Şu an içinde yaşadığımız ortamın bunu çok acımasızca kullandığını ve "uzun susuşa" girme tehlikesi olan insanlara çözüm olarak Karşılaştırma/Beğendirme oyununu sunduğunu düşünüyorum.




Bu oyun gerçekten de rahatlatıcı özelliklere sahiptir. Bu doğru. Ve bu oyunu ne kadar iyi oynarsanız dünyevi zevkler de önünüze o kadar fazla serilecektir. Yani hayatınızı minimum riskle geçirebilirsiniz. Bunda da aslında eleştirilecek, utanılacak pek bir şey yok. Ama sorun bu oyunun insanlığın bütünü için yeteri kadar faydalı olmamasıdır.




Bu oyuna gelmeyen insanların ya hiç bir şey yapmama yoluna giderek "uzun susuşlara" teslim olduğunu, ya da yapsa bile kendi aldığı tepkileri Karşılaştırma/Beğendirme oyununun üstatlarının aldıklarıyla karşılaştırarak bunalıma girmeleri çok rastlanan bir durumdur. Bunun kurbanı olan nice insanlar var. Uzun susuşlarına çare olarak da elbette ki kendilerini tanımlamak için yine ortamlarının sunduğu diğer oyunlara kapılırlar. Burada bunun üzücü örneklerini sıralamak istemiyorum. Bunların neler olduğunu zaten biliyorsunuz.





--------------------------------------------------------------------------------

5. Susuş: Asıl susuşun ne olduğunu söylemeye gerek var mı gerçekten? Kendiliğinden gelecektir o. Uzun susuşların yöneltmesiyle de gelebilir ki en çok rastlananın bu olduğunu düşünüyorum. Doğal olmayan, trajik olanlar yani... alkollü araç kullanmaktan tutun da, intihara kadar neler neler. Bu bölümü kısa keseyim...

Burası çok karanlık oldu.

Demirhan Baylan

21.03.2005 23:19:35
Mikro susuşlar birbirinin üstüne devrilerek eninde sonunda dilin mühürlenmesine dönüşür ağız konuşsa da .Ve belki sanatta orada esas renkliliğine bürünür.

23.03.2005 17:40:02
Mikro susuş değilde mikro sesi kavrayan biri için uzun vaadeli susuşlar gürültünün kendisidir  

23.03.2005 21:45:16
Sahi uzun konuşmalardaki-ya da bu çabadaki- mikro susuşlar mı uzun susuşlardaki mikro sesler mi asıl dilsel kırgınlığı yaratır...

Müzikte aniden susulan sonrada melodinin sanki susulmamış gibi başladığı yer vardır ya..esas müzik orada gibidir. Derininden bir şey kopar ve sessizliğin içinde parçalayıcı bir yumruk gibi koşmaya başlar.Melodi artık ne derse desin-duyulmazdır.

23.03.2005 22:05:21


 O dalgalanma belkide ruhu en çok okşayan . Susuşu beklenmedik anda yaparsak bir kulak aldanması  , mikro susuşta sesler yaratır ve bu yaratım senin de dediğin gibi sanatın büyüsü .....

23.03.2005 22:08:15
BElki de bir gün tek notalık ama hayatı da dibine kadar soyan bir susuş olabilmek için sayfalarca sayfalarca konuşuyordur insan. Smiley

30.03.2005 17:39:44
mens cogitans ;

Çok teşekkür ederiz... bu yazıyı buraya aktarmandan dolayı... afro

04.04.2005 23:56:12
Müzik melodileri algılanamayacak noktada karıştığında yarattığı gürültüyle de susuyordur belki ve de insan. Tıpkı duymamak için-suskunluk yaratmak için bağırmak gibi.


Sayfa: [ 1 ]