SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Okuma Odası

Konu: Her güne bir hikaye..

Sayfa: 1 2 3 [ 4 ]

14.06.2008 11:21:23
senin cehennemim nedir?
Bana tarif edermisin?
inandığın şey mi dir hazır olduğun?
Hayatını bağladığın,dikkate aldığın.
son gecene sevinirmisin,ağlarmısın?

moon 14.06.2008 11:40:09
Bülbül ile Hükümdar

Bir zamanlar dünyanın en güzel sarayına sahip bir hükümdar varmış. Fakat, sahip olduğu güzelliğin farkına varmayan talihsiz biriymiş bu hükümdar. Sarayının aynı güzellikte bir de bahçesi varmış ki, ucu bucağı görünmezmiş. En güzel çiçekler ekiliymiş orda. Halkın arasında konuşulanlara bakılırsa bahçeden daha güzel olan şey, o bahçenin içinde yaşayan bir bülbülmüş. Öyle güzel bir ötüşü varmış ki bülbülün, şöhretini duyanlar uzak ülkelerden bile onu görmek için oraya gelmek istermiş. Bu bülbülün ünü hükümdarın kulağına kadar gelmiş. İşin garip yanı ise, hükümdarın bu bülbülden haberinin olmamasıymış. Bu yüzden, çok sinirlenmiş hükümdar. Vezirini çağırıp; "Bu ne demek oluyor şimdi?" demiş, "Benim sarayımın bahçesindeki bülbülden benim niye haberim yok?" Vezir cevap veremmiş. Çünkü bülbülden onun da haberi yokmuş. Hemen bahçıvanı çağırtıp; "Söyle bakalım" demiş, "saraydan bütün dünyanın duyduğu bir bülbül varmış. Neden benim haberim yok? Bahçıvan; "Bağışlayın efendim!" Vezir: "Çabuk onu bulun bana!" diye bağırmış.
Bahçıvan, her yeri aramış taramış, herkese sormuş ama bülbül bulamamış.
Vezir çare olarak, hükümdara "Bu birilerinin uydurduğu bir şey olsa gerek" demiş.
Hükümdar daha da hiddetlenmiş ve "Hayır, bu olamaz! Bunu bana güvendiğim birisi söyledi. Hemen bülbülü bulun, yoksa hepinizi cezalandırırım" demiş. Sarayın mutfağında çalışan bir kız bahçıvana gelip; "Aradığınızı burada bulamazsın!" demiş "ama isterseniz ben sizi onun yanına götürürüm."
Buna çok sevinen saray görevlileri hemen bülbülün yaşadığı ormanını yolunu tutmuşlar. Bülbülün yaşadığı yere gelince; "Küçük bülbül!" diye bağırmış kız. Bülbül bir ağacın dalında görününce, "Hükümdar, seni görmek ve sesini duymak istiyor. Bizimle gelmezsen hepimizi cezalandıracak" demiş.
Bülbül bunu kabul edince, yolda onun sesinden şarkılar dinleyerek birlikte saraya dönmüşler. Hükümdarın huzuruna çıkarılan bülbül, güzel sesiyle şakıya başlamış. Öyle yanık ötmüş ki, hükümdar hem duygulanıp gözlerinden yaşlar akıtmış, hem de çok mutlu olmuş. Bülbüle "dile benden ne dilersen!" demiş. Bülbül "en güzel hediye, sizi mutlu görmek" diye cevaplamış onu. Bütün herkesin sevgisini kazanan bülbül, saraydakilerin baş tacı olmuş. Bundan sonra sarayın bahçesinde yaşamaya, zaman zaman da güzel sesiyle hükümdara şarkılar söylemeye başlamış. Bütün ülke halkı, bülbülün şarkılarını dinlemek için sarayın çevresine toplanırlarmış orada bir.
Günlerden bir gün hükümdara bir hediye sandığı gelmiş. Açtıklarında içinden mücevherler ile değerli taşlarla süslenmiş oyuncak bir bülbül çıkmış ortaya. Bir kurma kolu varmış bu camdan yapılmış oyuncak bülbülün üstünde. Bunu ayarladığınızda gerçek bir bülbül gibi ötmeye başlıyormuş. Bir zaman sonra, gerçek bülbül hükümdarın bu oyuncak bülbül geleli kendisiyle ilgilenmediğini görünce üzülmüş ve bir fırsatını bulup saraydan kaçmış.
Her gün güzel sesiyle ötmeye devam eden oyuncak bülbül ise, günün birinde bozul vermiş. Hükümdar bülbülün sesini öylesine alışmış ki, o zaman gerçek bülbülün eksikliğini farketmiş ve ona haksızlık ettiğini anlamış. Üzüntüsünden hasta olup yataklara düşmüş. Hükümdar günden güne daha da kötüleşmiş ve halk onun durumuna çok üzülmüş. Onu yatağında çaresiz şekilde görünce, artık iyileşmeyeceğini düşünüp yeni bir hükümdar seçmek istemişler hemen.
Hükümdarın hastalığı ve yeni hükümdar seçileceği haberleri saraydan kaçan bülbüle kadar ulaşmış. Hükümdarın sevgisini ve pişmanlığını öğrenen bülbül, ona yardımcı olmaya karar vermiş. Hemen gelip hükümdarın yattığı odanın penceresine konmuş ve güzel sesiyle tekrar tekrar şarkılar söylemeye başlamış.
Hasta yatağında bülbülün sesini duyan hükümdar, kendine gelmeye başlamış. Nihayet sabaha yakın, hükümdar iyileşip ayağa kalkmış. Kendisini iyileştirenin bülbülün sesini duymak olduğunu biliyormuş. Hükümdar bundan sonra onu hep seveceğine; bülbül de ona, arada bir gelip şarkı söyleyeceğine söz vermiş.
Sabah saraydaki herkes hükümdarı ayakta görünce hem çok şaşırmış, hem de sevinmiş.
Hükümdar sonraki hayatını sarayın bahçesindeki güzellikleri doya doya yaşayarak ve bülbülün tatlı nağmelerini dinleyerek geçirmiş.

14.06.2008 12:05:50
İşte hayatta aynen böyledir.
Sen gerçeklerin yerine,sahteleri koyarsan
Gün gelir senin yerinede bulurlar.
Döner dolaşır sana gelir, yaptığın.
        Teşekkürler moon harikaydı.

moon 30.06.2008 11:41:42
Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu.
Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı.
Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi.

Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti.
Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu.
Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyle Kibrit var, kibrit diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu
Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı.
Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı.

Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu.
Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev.

Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı.

Isınmış, terlemeye bile başlamıştı Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı.
Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağızın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.

Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:Bir yaz gecesi Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.

Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: işte, biri daha öldü. diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu. Geldi, geldi.Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü.
Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı.

-Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler. Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.


moon 01.07.2008 22:38:49
Bir zamanlar yaşlı ve yorgun bir eşek varmış. Sahibinin onu artık daha fazla beslemek istemediği ortaya çıkmış. " En iyisi buralardan gitmek " diye düşünmüş eşek. "Bremen'de şarkıcılık yaparım. Bazıları anırmamı pek bir beğenirdi zaten."

Böylece bir sabah erkenden yola çıkmış. Bir süre yürüdükten sonra iki büklüm bir köpekle karşılaşmış. "Artık sahibime avda yardımcı olamayacak kadar yaşlandım," demiş köpek eşeğe. " Sahibimde artık beni beslemiyor." Eşek gülmüş. " Benimle Bremen'e gelsene şarkıcı oluruz," demiş.

Yola koyulmuşlar.Çok geçmeden bir damın üzerinde üzgün oturan bir kedi görmüşler. " Çok yaşlandım, fareler bile dalga geçiyorlar, " demiş kedi. "Sen de bizimle gel" demiş eşek. "Sesin hala güçlü çıkıyor, şarkı söyleriz Bremen'de."

Bağıra bağıra şarkılar söyleyerek yola devam etmişler. Bir çiftlik evinin yakınlarından geçerken kendi seslerinden yüksek bir sesle irkilmişler. " Kuk-ku-ri-kuuuuuuuuu!...Sonum geldi!" diyormuş iri bir horoz. Sonra eşek, köpek ve kediye yana yakıla anlatmış: " Bu akşam sahibimin konukları gelecek. Öyle hissediyorum ki beni pişirip yiyecekler." Eşek" Endişelenme, seninki gibi bir ses bize çok şey katar. Haydi gel şarkıcı olalım," demiş.

Akşam olduğunda hepsi çok yorulmuş. Bir şeyler yemek ve uyumak istiyorlarmış.İlerde penceresinden ışık süzülen bir kulübe görmüşler. Horoz uçup pencereden içeri bakmış. "Dört soyguncu görüyorum, nefis bir sofranın başındalar," demiş. "Bir planım var," demiş eşek. Birbirlerinin sırtına tırmanmışlar. En altta eşek, sonra köpek, onun üstünde kedi ve nihayet en tepede de horoz. Pencere yaklaşıp çıkarabilecekleri en yüksek sesle bağırmaya başlamışlar. "İmdaaaaaat! Bu bir hayalet!" demiş soygunculardan birisi. " "Bence bir canavar!" demiş ötekisi. " Bence cadılar bastı! " demiş öteki. " Annemi istiyorum," demiş sonuncusu. Bir kaç dakika sonra dört şarkıcımız soygunculardan kalan sofradaymışlar.

Geceleyin onlar uyurken soyguncular geri gelmişler. Ama hayvanlar hazırlıklıymış. Soyguncular içeri girer girmez, eşek "Şimdi" demiş ve saldırıya geçmişler. Soyguncular bir daha hiç dönmemecesine kaçmışlar oradan. Şarkıcılarımız da bu sevimli küçük kulübeye yerleşmişler. Bremen'e gitmeyi de bir süre ertelemişler, ama her gün şarkı söylemeyi unutmuyorlarmış.Eğer bir gün onları dinleme şansınız olursa, Bremen sakinlerinin ne büyük bir tehlike atlattıklarını anlamanız güç olmaz.

uykucu 01.07.2008 22:43:29
ÇATLAK KOVA


Hindistan da bir parya, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalarından biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan sahibin evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş.

Bu yıllar boyunca her gün böyle devam etmiş.

Parya her seferinde sahibinin evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.

Sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında Parya ya seslenmiş:

"Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum..."

"Neden?" diye sormuş Parya. "Niye utanç duyuyorsun?"

Kova cevap vermiş:

Çünkü yıllardır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun."

Parya şöyle demiş: "Sahibin evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri farketmeni istiyorum."

Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ışıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine Parya dan özür dilemiş.

Parya kovaya sormuş: "Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. Yıllardır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla sahibin sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı."

moon 01.07.2008 22:46:51
Smiley uykucum tesekkürler arada bir bunu okudukça güzel oluyor Smiley nedendir bilinmez Smiley

01.07.2008 22:51:44
kocası yakın zamanda ölen hamile bir kadın varmıs
yolun kenarında yaralı bir gelincik bulmus
yaralı gelincigi evine getirmiş beslemiş onu iyileştirmiş
gel zaman git zaman kadın dogurmus hatta bebegi de bir yaşına basmış
gelincik hala evdeymi hala biraz yabaniligi olsa da kadın gelincige alısmıs gelincik de kadına...
kadın tarlada calıstıgından bebegi eve bırakırmıs gündüzleri...gelincigin bebege zarar verme ihtimalini düşünmese de hiç korkmuyor da degilmiş
yine birgün kadın eve geldiginde ne görsün gelincigin agzında kan var kadın gelincigin onun cocugunu öldürdügünü düşünerek eline bir sopa alarak gelincigi öldürmüş.
odaya girmiş kosa kosa bir de bakmıs ki ne görsün...
bebek yasıyor ve bebegin yanında parcalanmıs bir yılan...

uykucu 01.07.2008 22:56:10
Smiley uykucum tesekkürler arada bir bunu okudukça güzel oluyor Smiley nedendir bilinmez Smiley

                    çatlak kovayız..ehi ehii... Tongue

01.07.2008 22:58:29
beyaz güllerin oldugu bir ülke varmış
her yer bembeyaz güllerle kaplı
bir tane bile kırmızı gül yok
birbirini çok seven iki genc varmıs
evlenmekmiş muratları
delikanlı bir gün evlenme teklif eder kıza
"seni seviyorum benimle evlenmeni istiyorum"
kız:
-seninle evlenirim ancak bir şartım var.Bu ülkede hep beyaz gül var,bir tane bile kırmızı gül yok.Eğer bana kırmızı gül getirirsen evlenirim.
delikanlı kabul etmiş etmesine ama kırmızı gül yok nerden bulacaktı.görülmüş şey degil.günlerce arar bulamaz.birgün yine aramaktan yorgun düşer.Bir agacın dibine oturur aglamaya baslar.bülbülün biri gencin yanına konar.
bülbül:
-hayrola delikanlı neden aglıyorsun?
genc hikayesini anlatır bülbüle.bülbül üzülür ve biraz düşünüp söyle der.
-madem sen o kızı cok seviyorsun.delikanlı ben de sana yarın kırmızı gül verecegim.gel şu tarlanın ortasında bulacaksın.aynı saatte gel.
delikanlı sevinir ve ertesi gün kosa kosa gelir bir de bakar ki tarlanın ortasında kırmızı bir gül.Gözlerini ovalar bir daha bakar.tarlaya dogru kosar ve gülün yanına varır.
Genc bir de bakar ki gülün yanında bülbül cansız yatıyor.
Meğer bülbül gülün dikenin
 kalbine saplamıs ve ondan akan kanlar gülü kırmızılastırmıs.Beyaz gül kırmızı gül oluvermiş
delikanlı gülü alır ve kızın yanına gider.
kız sevinir tamam sevgilim evlenebiliriz artık.
genc:
-benimle evlenmen için bülbülün ölmesi mi lazımdı.
artık evlenmek istemiyorum.

moon 02.08.2008 20:58:23

Bir padişah Hızır'ı görmek istiyordu Bir gün bunun için tellallar çağırttı "Kim bana Hızır'ı gösterirse onu armağanlara boğacağım" dedi Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu Karısına dedi ki: "Hanım ben padişaha Hızır'ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade alacağım Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek, içecek ve para alırım

Kırk günün sonunda Hızır'ı bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz"

Adamın karısı kanaatkar biriydi "Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye Bundan sonra da idare ederiz Vazgeç bu tehlikeli işten" dedi Ama adam kafaya koymuştu Padişaha gidip Hızır'ı bulacağını söyledi Bunun için kırk gün izin istedi Hızır'ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek, içecek ve nakit para aldı Bunları evine teslim edip kırk gün ortalıktan kayboldu Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp herşeyi itiraf etti: 'Benim aslında Hızır'ı falan bulacağım yoktu Ailece sıkıntı çekiyorduk Hızır'ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim" dedi Padişah buna çok kızdı: "Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi?" diye bağırdı Adam da her şeyi göze aldığını söyledi Bunun üzerine padişah yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu Birinci vezire sordu:

- Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim?

- Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım

Bu sırada peyda olan, nurani, ak sakallı bir ihtiyar I vezirin sözleri üzerine söyle dedi: Küllü şeyin yerciu ila asıhı"

Padişah ikinci vezirine sordu:

- Bu adama ne ceza verelim?

- Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım

Biraz önce ansızın ortaya çıkan ihtiyar yine "Küllü şeyin yerciu ila aslını" dedi

Padişah üçüncü vezire sordu:

- Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?

- Padişahım bana göre, bu adamı affedin Size yakışan, sizden beklenen budur Bu adam önemli bir suç isledi ama sanıldığı kadar da kötü biri değil Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli

Nurani ihtiyar yine söze karıştı: "Küllü şeyin yerciu ila asıhı"

Bu defa padişah o yaşlı zata yöneldi:

- Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?

ihtiyar cevap verdi:

- Senin birinci vezirinin babası kasaptı Onun için kesmekten, etini çengellere asmaktan bah setti Yani aslını gösterdi İkinci vezirin babası yorgancı idi Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk vb doldururdu O da babasına çekti

Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi Benim söylediğim söz "Herkes aslına çeker" demektir Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen (kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm, dedi ve kayboldu

18.08.2008 11:11:49
solgun gecenin sabahında umut doluydu, geride bıraktığını düşünmekteydi kendisini üzen kirlenmişlikleri, oysa etrafa baktığında herşeyin alı al, moru mordu. Al mı daha al dı,mor mu daha mor. yoksa herşey alacamıydı. Kararı insanlar kendi adına veriyorlardı, daha karşıdan. Bu herşeyde böyleydi. Herkesin filmi görüntülerinin değerlendirmesinde, kendi odaklarında yoğurmasıydı. Bir adres sorduğunda dahi, senaryolar yazılıyordu hakkında. İsteniyordu ki, bu senaryonun bir parçası olmalı insan, kendini de bir yerlerine koymalı. Herkes senaryo yazarmıydı peki; galiba evet. Hatta, bazıları oynardı, yazmadan.üzerinde nasıl durduğunu düşünmeden. Eğreti dururdu da; alınamazdı gözler karşıdan. O kadar güçlü bir merak ve yakıştırma sözkonusu idi. İnsanlar yürüyüp gidebilmeliydi, hiçbirşeye takılmadan. Oysa renkler insanı cezbederken, takınılan bazen dikenli bir tel, bazen kendini alamadığın bir huzur bazende , anlam koyamadığım yaşam noktaları. Oysa içimize baktığımızda herşeyden öte bir ben olurdu, mutlaka senden de bir parça olan bende. severdik, bize yatkınlığı severken bir taraftan, tepki duyardık ikilemlerde. sevemezdik aykırılıkları oysa beğenmediğimiz dönen çarklarda istenilen, var olan düzene aykırık değil mi?
        Evet, ne ister insanoğlu hayattan; kendine benzer insanlardan kurulu kabullenilmiş, hayattan beklentiler doğrultusunda adını koyduğu huzur adına ayak uyduruşlar mı! ayak uyduramayan arı kovanına çomak sokmuşmu olur. huzursuzluk. Peki neden isteriz bu huzursuzluğu! kimbilir belki, yarım kalan yaşama adanmışlığın, yanlış çizim portreleri.
     Adam bu portreleri düşündü sonra bir bir, her portre yüzünde değişik anlamları oluşturdu, onu gören yüzünün aldığı şekillerde, bazen gülen gözlerinde bir çocuk sevinci görürdü. Bazen yere diktiği gözlerinde yenilmişliklerinde filizlenen, olması gerekenlerin birbiri ile kucaklaşıp selamlaştığı ve sonra ayrıştığı insan seline takılı kalırdı gözleri, çıkamadığını düşünürdün.çıktığında alabildiğine gülümseyen yüzünde  sadece ; görmek istedikleri saklıydı. Derken, evinde çıkıp hayatla kucaklaştığında kendisine bakan gözlerde, yine hayatın kendisini görürdü. Ve hayat hiçbir zaman kendisne takılmadan geçip gitmezdi. Mutlaka bir el vardı üzerinde. O halde diye düşündü, adam benim elim mi fazla bu dünya ya ve insanlara. Nedir?  bu tahammülsüzlük. Benim elim diye düşündü alelade bir el, hiç bir kötülüğe bulaşmak istemeyen. acaipmiydi evet, neden acaipti çünkü kimsenin eline benzemiyormu farklıydı. aslında aynı ,ama farkı görmek için görmek gerekirdi.farkı yaratanlar yine insanlardı. o sadece bu farklılıklarda kulaç atmaktaydı. Ama bunu sadece kendisi biliyordu ve bilmeye devam edecekti. Ta ki insanların, kendi işlerinde yoluna devam etmelerini bilebildikleri ölçüde.


Sayfa: 1 2 3 [ 4 ]