SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Okuma Odası

Konu: Her güne bir hikaye..

Sayfa: 1 [ 2 ] 3 4

geçici 27.05.2008 20:24:18
evet emeğinize sağlık, güzel hikaye artık birilerini eleştirmek istediğimde bu hikayeyi kullanıp eleştirimi kuvvetlendirebilirim...

moon 28.05.2008 12:45:03
Çin'de, tek oğlunu yitiren bir anne, yüreğindeki büyük üzüntüsüyle bir din adamına gitti ve derdine bir çare bulmasını istedi: " Oğlumu bana hangi duaların, hangi sihirlerin geri getirebileceğini öğrenmek istiyorum " dedi. " Söyleyin, o duaları edeyim, o sihirleri yapayım"
Çinli din adamı, üzüntülü anneye acısını yatıştıracak sözler söylemek yerine, ona bir görev verdi:
"Bana, yaşamları boyunca bireylerinden teki bile hiçbir acı tatmamış bir evden, bir avuç hardal tohumu getir " dedi. " Onu, senin yaşamında acıyı yok etmek için kullanacağız "
Üzüntülü anne, bu sihirli tohumu isteyebilmek için, acının bilinmediği bir ev aramaya başladı.
Sonunda, çok güzel ve çok büyük bir konak gördü ve gitti, umutla kapısını çaldı.
" İçinde, acının asla yaşanmamış olduğu bir ev arıyorum " dedi. " Bu güzel ve büyük konağı görünce, burada acının yaşanmadığına inandım ve aradığım yerin burası olduğuna karar verdim."
Konağın sahipleri, acılı anneyi içeri aldılar, ona ikramda bulundular ve acısını dinledikten sonra ona, " aradığı evin burası olmadığını " söylediler.
" Siz yanlış yerdesiniz " diye söze başladılar ve sonrada, başlarından geçen tüm acılı olayları anlatmaya başladılar. Acılı anne, ev sahiplerini dinlerken onlara acımaya başladı:
" Bunlar benden daha acılı " dedi kendi kendine. "Bunlara birilerinin kesinlikle yardımcı olması gerekir."
Çevrede onlara yardım edecek kişilerin bulunmadığını görünce bir süre orada kaldı ve elinden geldiğince bu acılı aileye yardımcı oldu.
Acılı anne daha sonra kentte yine sokak sokak dolaşarak, içinde acının yaşanmadığı başka evler aramasını sürdürdü.Fakat hangi evin kapısını çaldıysa, tümünde acılı öyküler dinledi. İçinde acının yaşanmamış olduğu bir ev bulamamış, fakat kapısını çaldığı bu evlerdeki acılı tüm kişilerin acılarını paylaşarak onlara yardımcı olabilmişti.
Acılı anne, gittiği evlerde tanıştığı acılı kişilerin acılarını azalta bilmek için onlara yardımcı olmaya kendini o denli kaptırdı ki, bir süre sonra kendi yüreğinde ki evlat acısının da azalmaya başladığını gördü. Ve sonun da, sihirli hardal tohumunu aramayı buldu, içindeki acıyı da unuttuğunun ayırdına vardı.

son tango 30.05.2008 03:12:29
bi adam varmış,bi kızı sevmiş,kız da onu..günlerce,gecelerce sevişmişler ..bakmışlar ki bu iş böle olmayacak gidip evlenmişler..

moon 30.05.2008 19:32:41
BİR ACEM MASALI

 

Çok uzun zaman önce bir Acem kentinde,

Tek başına yaşarmış Prens Abu krallığının bahçelerinde.

Bir incisi varmış Prens'in kutuda, bahçeye bakan pencere içinde,

Onca kalabalıkta sarayda, yokmuş konuştuğu inciden başka kimse.

Sadece geceleri çıkarmış Abu dışarıya, deniz kıyısına.


Derler ki: 'Hazar'a su katarmış oluk oluk gözyaşlarıyla'.


Hazar bir daha çırpınırmış süzülen her gözyaşında,


Ararmış O'nu içinde, her kıvrımında, oyuğunda.

Bir gün Abu Hazar'a kuşluk vakti gelmiş.

O zamanlar neşeli sağlıklı bir gençmiş.

Bir denizkızı görmüş kayanın üstünde açıkta,


Atmış kendini suya, bir çırpıda karşıya geçmiş.

Prens tırmanırken kayalara,


Ürkek denizkızı yeltenmemiş bile kaçmaya.


Öylesine etkilemiş ki Prens'i bakışlarıyla,


Susmuş Abu, gerek yokmuş konuşmaya.

Prens o an sonsuza dek sürsün dilemiş,


Elini uzatmış, gitme kal demek istemiş.


Gölün en dibinde yaşayan Hazar Kralı Aron,


Prensin bu bakışlarını hiç beğenmemiş.

Asasını denizin dibine sertçe vurmuş,


Çaresiz Hazar verilen emirle kudurmuş.


Denizin kızı sert çağrıyla suya atlarken,


Abu 'Ne zaman döneceksin?' diye sormuş.

Kız yavaşça el sallarken ve salınırken denizde,


Ceviz büyüklüğünde bir inci belirmiş Abu'nun elinde.


Prens mavi beyaz inciye şaşkınlıkla bakarken,

Artık yeller esiyormuş denizkızının yerinde.

İşte o günden beri bu Acem kentinde,


Sessizce yaşarmış Prens sarayının donuk bahçelerinde.


İşte o inci, kutuda, pencerenin içinde,

Tek anıymış denizkızından kalan elinde.

Yine bir gece Prens Hazar kıyısındayken,


'Yürüyüp gidivermiş' derler 'denize doğru bakarken'


Derler ki 'Denizkızının sesini duymuş


Küçük taşları durgun suya atarken'.

Bir daha Prensi gören olmamış,


Denizin kızı zaten hiç ortaya çıkmamış.


'Peşi sıra gitmiş Prens' derler 'denizkızının,


Hazarın dibinde güzel kızı ararmış'.

Bulmuşlar en sonunda birbirlerini,

Mutluymuşlar şu anda, kenetliymiş elleri.

Kral Aron önceleri kızgınmış ama,


O da onaylamış birlikteliklerini.

Düğün yapmışlar bir de Hazar'ın en dibinde.


Asırlarca konuşulmuş dünya denizlerinde.


Derler ki 'Bu çifte tüm canlılar taparmış'


Sakin Hazar her yıldönümü ince bir çırpıntı yaparmış...

 

(?)

 

bayan_raskolnikov 30.05.2008 19:44:28
sevgili moon, iki öykünü de okudum,çok hoştular:)

KÖPEK YAVRUSU
Satılık Köpek Yavruları" ilanının altında küçücük bir çocuğun kafası
gözüktü.

Çocuk dükkan sahibine sordu;
"Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?"

Dükkan sahibi;
"30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları" dedi.

"Benim 2 dolar 37 sentim var" dedi çocuk, "Bir bakabilir miyim yavrulara?"
Dükkan sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve kulübeden beş tane
yumak halinde yavru çıktı. Yavrulardan biri arkadan geliyordu.

Küçük çocuk yürümekte zorluk çeken sakat yavruyu işaret edip sordu; "Bunun
nesi var?"

Dükkan sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve hep sakat kalacağını açıkladı.

Küçük çocuk heyecanlanmıştı. "Ben bu yavruyu satın almak istiyorum."

Dükkan sahibi;
"Hayır, o yavruyu satın alman gerekmiyor. Eğer gerçekten istiyorsan, o
yavruyu sana bedava veririm."

Küçük çocuk birden sinirleniverdi.

Dükkan sahibinin gözlerinin içine dik dik bakarak; "Onu bana vermenizi
istemiyorum. O da diğer yavrular kadar değerli ve ben fiyatını tam olarak
ödeyeceğim. Aslında, size şimdi 2 dolar 37 sent vereceğim ve geri kalan
borcumu da her ay 50 sent olarak tamamlayacağım."

Dükkan sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı; "Bu köpeği gerçekten satın almak
istediğini sanmıyorum. Bu yavru hiç bir zaman diğer yavrular gibi koşup,
zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak.

Bunun üzerine küçük çocuk eğildi, pantolonunu sıvadı ve büyük bir metal
parçasının desteklediği sakat bacağını dükkan sahibine gösterip tatlı bir
sesle,

"Ben de çok iyi koşamıyorum ve bu yavrunun kendisini çok iyi anlayacak bir
sahibe gereksinimi var" dedi.

moon 31.05.2008 13:33:03
begenmene sevindim Smiley seninkide güzeldi tesekkür ederim.
Ewan 22 yasina o sene basmisti, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanin asaletini tasiyordu. 10 gün sonra Kore'deki bir savasa katilmak üzere Ingiltere'den ayrilacakti, hiç birseyden korkmuyordu ama duygusalligi nedeniyle, ülkesinden ayrilma fikri zor geliyordu ona.
"Holly'den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardi arkasina yazilmaya baslandi.
Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açiyorlardi. 2 sene bu sekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmis, her mektuptan ayri tatlar almislardi.
Ewan'in ülkeye geri dönme zamani gelmisti, son mektubunda Holly'i görmek istedigini yazdi. "Ancak seni taniyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen" diye ekledi. Holly bulusmayi kabul etti fakat resmi göndermedi. "Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz degil mi? Yakama kirmizi bir çiçek takacagim." dedi.
Günler birbirini kovaladi ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indigi ilk anda gözleri Holly'i aradi. Bir müddet bakindi, sonra kalabaligin arasindan simdiye dek gördügü en güzel kadin belirdi. Uzunboylu, çok güzel vücutlu, uzun sari saçli, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhtesem bir kadindi. Kadina dogru bir adim atti, ama yakasinda hiç birsey yoktu. Kadin gözlerine bakti ve "Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?" diye sordu.
Tam o sirada güzel kadinin omuzunun üzerinden, yakasinda kirmizi çiçek olan kadini gördü. Kisa boylu, sisman sayilacak kiloda, gri kisa saçli, tozlu uzun pardisesü ve kalin bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan saskindi, az önce hayatinda gördügü en güzel kadindan bir teklif almisti ancak karsisinda da yüregine asik oldugu kadin duruyordu. Kendini toparladi ve yanindan geçen dünyalar güzeli kadina aldirmadan ilerledi. Elinde Holly'le birbirlerini tanimalarini saglayan kitap vardi. Elini uzatti, "Merhaba Holly" dedi gözlerinin içi gülerek. "Pardon" dedi kadin."Ben Holly degilim. Az önce buradan geçen sari saçli mavi elbiseli bayan yakama bu çiçegi takti ve bunun hayatinin sinavi oldugunu söyledi. Sizi garin çikisindaki cafe'de bekliyormuş.

moon 03.06.2008 09:40:25
HAYAT BİR ÇOCUĞA NASIL ANLATILMALI ?

Arkadaşımın kızı bir yaşına gelmişti, 'Sen eğitimcisin, neler öğretmem gerekiyor, bazen kendimi çok çaresiz hissediyorum' dedi. Sorusu kolaydı ama yanıtı zordu, akıl vermesi basitti ama uygulaması karmaşıktı, anlatmaya başladım:

"Annelik uzun zaman alan ve günün yirmi dört saati devam eden adı 'insan yetiştirmek' olan bir iş. Bir kere bilmelisin ki, zaman alacak. Neye zaman harcarsan onun karşılığını alırsın. İşine zaman harcarsan işinden, eşine zaman harcarsan eşinden, çocuğuna zaman ayırırsan da ondan karşılığını alırsın. Yapabiliyorsan gözyaşlarını tutmamasını öğret, acı çekmeden olgunlaşamayacağını...

Kıskanmamayı öğret ona, arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı, içinden 'neden ben değil de o ?' demeden...

Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyi öğrenmesini. Çünkü bir adım sonrasında görünüşte galip olanları gösterecek hayat ona. Her şeyin bir sonu olduğunu öğret. Sahip olduğu bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini, kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu.

Gidilen yerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu öğret.
Kitaplardan keyif almasını.
Ders çalışmak istemiyorsa zorlanmamasını ama okumayı sevmesini öğret ona. Elbet er ya da geç alacaksın biliyorum, ama mümkün olduğunca geç al ona bilgisayarı. Ona kendisi ile kalacağı sakin zamanlar ver, sıkılmayı öğret ona, sıkılıp ta kendini yönlendirmeyi bulmasını.

Doğaya götür onu, hayvanlardan korkmaması gerektiğini öğret. Arıların bizi sokmasından çok, nasıl bal yaptığını anlat. Doğanın kendi içindeki gizemini bulmasına yardımcı ol, yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almasını sağla.
Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğret, belki büyüdüğünde bir gece sevgilisine ateş yakar ve belki binlerce yıldızın altında birbirlerine sarılırlar, bunu öğretmemiş diğer sevgililerin aksine...

Şartlar çok zor olsa da yalan söylememesi gerektiğini öğret ona. Kazandığı elli milyonun piyangodan çıkan beş yüz milyardan çok daha keyifli olduğunu öğret. Alın terine saygıyı öğret ona.

Aşk acısı çekmenin hiç âşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğret. Kendi doğruları üzerinden kimsenin onu yargılamasına izin vermemesi gerektiğini öğret, başkalarını da kendi doğruları üzerinden yargılamamayı...

Bunun başkalarını dinlememek olduğunu değil, söylenenleri kendi eleğinden geçirmesi gerektiğini öğret.
Kendi fikirlerine inanmanın güzelliklerini anlat. Hayatı sorgulamayı öğret ona...

Bilginin en büyük güç olduğunu öğret. Yapabilirse bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisine saklaması gerektiğini öğret. Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini öğret ve haklıyken dik durmasını.

Günün birinde yaptıkları değil yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini öğret.

Basit yaşaması gerektiğini öğret ona, çay içmekten keyif almayı...
'İstemiyorum','hayır' demeyi öğret ona, istediğinde ise 'istiyorum' demeyi.

Sevdiğinde ise'seni seviyorum' diyebilmeyi öğret ona. Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi öğret ona. Temiz kokmasını...

Sorgusuz sevmeyi... El yazısı ile notlar yazmayı... Lafı dolandırmamayı... Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapması gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını öğret ona. Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını.

İşlerin hiçbir zaman bitmediğini söyle ona, en yoğun zamanda bile kendine vakit ayırması gerektiğini öğret... Ama en çok da kendini sevmesini öğret... Kendini sevmezse kimsenin onu sevmeyeceğini... Kendine çiçek almazsa kimseden çiçek beklememesi gerektiğini... Kendine özenli yemekler yapıp sofralar kurmazsa kimsenin onun için yemek hazırlamayacağını... Hayatta her şeyden çok kendisinin önemli olduğunu öğret ona...

Aylin Kotil, Cumhuriyet Gazetesi


moon 06.06.2008 00:34:18
Bir zamanlar birbirlerine aşık iki genç vardı. Kızın adi Tipse delikanlının ki ise Piremus idi. Bunlar yan yana evlerde otururlardı. Birlikte büyüdüler ve çocukluklarından beri birbirlerine karşı aşk beslerlerdi. Fakat aileleri görüşmelerini istemezler birbirlerine uygun olmadıklarını düşünürlerdi. Oysa onlar birbirlerini ölesiye seviyorlardı. İki evin arasında gizli bir çatlak vardı aileleri bunu bilmezler onlar da geceleri burada buluşur, o aradan birbirlerine seslerini duyurur aşklarını dile getirirlerdi. Bir gece ormandaki ağacın altında buluşmaya karar verdiler. Tispe ağaca Piremus'dan önce varmıştı. Gittiğinde avını yeni yemiş ağzından kanlar akan kocaman bir aslanla karşı karşıya geldi. Korkarak bir mağaraya doğru koşmaya başladı. Farkında olmadan yolda boynundaki eşarbını düşürmüştü. O sırada Piremus geldi gördükleri karşısında donup kalmıştı. Kocaman aslan ağzında kanlarla birlikte biricik sevgilisi Tipse'nin eşarbını parçalıyordu. O an aklına gelen ilk ve tek şey aslanın Tipse'yi öldürerek yediğiydi. Tispe'siz yaşayamazdı. Aklından geçen sadece aşkı uğruna canına kıymaktı. Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı. Kanlar içinde cansız bedeni yere düştü. Tispe ise korkusunu bir kenara atıp bir an önce aşkını görmek için mağaradan çıkmaya karar vermişti. Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle yüzleşti.

Piremus'un cansız vücudu yerdeydi ve elinde Tispe'nin düşürdüğü eşarbını tutuyordu. İlk önce genç kız olanlar karşısında ağlamaktan hiçbir şeyi anlayamamıştı. Ama eşarbı ve uzaklaşan aslanı görünce anladı. Bir an mağarada düşündüğü o korkunç şey başına gelmişti. Ve onun öldüğünü düşünen Piremus aşkı uğruna canına kıymıştı. Tispe bir an bile düşünmeden hançeri aldı ve göğsüne götürdü. Onların aşkı ölesiye bir aşktı ve ölüm bile onları ayıramazdı. Eğer Piremus aşkı uğruna ölümü göze aldıysa o da hiç çekinmeden canına kıyabilirdi ve hançeri sapladı. Birden vücudu Piremus'un bedeninin üstüne yığıldı. O anda tanrılar bu yüce aşkı ölümsüzleştirmek istediler ve bu çiftin üstünde duran ağacı bunların aşkına adadılar. Piremus'un kanını bu ağacın meyvelerine, Tispe'nin gözyaşlarını ise ağacın yapraklarına verdiler. O günden beri kara dut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini, (Piremus'un kan lekesini), dut ağacının yaprakları, (Tispe'nin gözyaşları) temizler..

(Bilir misiniz dut ağacının meyvesinin lekesi çıkmaz, ama elinize ağacın yaprağını alır ovuşturursanız lekenin gittiğini göreceksiniz

Alıntıdır
Adamın biri bir gün rüyasında ;ellerinin,ayaklarının ,ağzının ve beyninin midesine karşı isyan ettiğini görmüş.

Eller: "Sen işe yaramaz tembel!Biz bütün gün çalışıyoruz; testereyle kesiyoruz,çekiçle vuruyoruz,taşıyoruz,kaldırıyoruz,akşam olunca da şişlikler,yaralar ve çiziklerle dolu olarak eve geliyoruz.Eklemlerimiz ağrıyor,her tarafımız kirleniyor.Ya sen!Bütün gün burada oturup,atıştırıp duruyorsun."demişler.

Ayaklar: "Evet aynı görüşteyiz.Bütün gün sağa sola yürümekten nasıl ağrıyoruz.Sense hep tıkınıp duruyorsun.Tıkındıkça seni taşımamız zorlaşıyor." Demişler.

Ağız: "Evet doğru.O sevdiğin bütün yiyeceklerin nereden geldiğini soruyorum.Onları çiğneyen benim.Ben bitirir bitirmez sen yutuyorsun.Bu adalet mi?"diye bağırmış.

Beyin: "Peki ya ben?Burada olmak kolay mı sanıyorsun,senin bundan sonra ne yiyeceğini düşünmek?Hala bunların hiçbir karşılığını almış değilim." Ve böylece vücudun bölümleri hiç sesini çıkarmayan mideye karşı şikayetlerini sürdürmüşler Beyin: "Benim bir fikrim var."demiş "Hadi hepimiz bu tembel organa karşı isyan edip,onun için çalışmayı bırakalım." Diğer tüm organlar "Harika!"demişler "Senin için ne kadar önemli olduğumuzu sana göstereceğiz.Belki böylece biraz da olsa çalışmaya başlarsın." Hepsi çalışmayı bırakmışlar.Eller ,kaldırma ve taşıma işlerinden vazgeçmiş.Ayak yürümemiş.Ağız, çiğneyip yutmayı bir süre bırakmış.Beyin bu parlak fikirler için bir süre çalışmamaya karar vermiş.

Mide,aç olduğu zamanlardaki gibi biraz guruldamış önce ama bir süre sonra sesi kesilmiş.

İsyan birkaç gün sürmüş.Gün geçtikçe adam kendini daha kötü hissetmeye başlamış.

"Bu isyan bence daha uzamamalı :Yoksa açlıktan öleceğim."diye düşünmüş.

Bu arada eller,ayaklar ,ağız ve beyin oldukları yerde günden güne zayıflamaya başlamışlar.

Önceleri mideyi kızdırmak için biraz canlanıyorlarmış ama sonraları onu yapmaya halleri kalmamış. En sonunda adam ayaklarından gelen çok cılız bir ses duymuş.

"Acaba yanılıyor olabilir miyiz?Yoksa mide kendi görevini yapıyor muydu?" Beyin: "Ben de aynı şeyi düşünüyorum.Evet yiyecekleri aldığı doğru ama sonunda gene bize yolluyormuş."diye mırıldandı.

Ağız: "Hatamızı itiraf etmeliyiz.Mide ;eller,ayaklar ,dişler ve beyin kadar görevini yapıyordu."demiş.

"O zaman hadi hepimiz iş başına"diye bağırmışlar.

Ve o anda adam uyanmış. Ayaklarının yürüyor olması,ellerinin yakalayabilmesi,ağızının çiğnemesi ve beyninin berrak bir şekilde düşünmesi onu rahatlatmış.Kendini çok daha iyi hissetmeye başlamış.

Kahvaltıda midesini doldururken şöyle demiş: "Bu bana bir ders oldu.Ya hepimiz çalışırız,ya da hiçbir şey tek başına çalışamaz."


uykucu 06.06.2008 00:48:42
Tipse ve Premeus etkileyiciymiş...Smiley

nerde öle aşk nerde öle aşıklar...Tongue

moon 06.06.2008 00:51:49
simdilik asagiya bak birazdan yazinca üstt tarafa bak orda Tongue

uykucu 06.06.2008 00:52:53
tamam bana uyar... uglystupid2

moon 06.06.2008 00:54:45
gördünmü  Shocked

uykucu 06.06.2008 00:55:50
göremiyorum aman tanrım göremiyorum kör oldum...Tongue

moon 06.06.2008 00:56:42
aha yine basladi.. aman Allahım  buck2

moon 07.06.2008 19:17:18

Karım ve iki yaşındaki kızımızla birlikte Oregon'daki Rogue Nehri Vadisinde her yerden uzak, kar kaplı bir kamp yerinde bozuk bir araçla kalakalmıştık. Bu yolculuğa, iki yıllık mecburi hizmetimi tamamlamamı kutlamak için çıkmıştık, ama yeni aldığım tıp derecem, yolculuk için kiraladığımız aracı onarmakta bir işe yaramıyordu.

Bu olayın üzerinden 20 yıl geçti, fakat o günü dün gibi anımsıyorum. Henüz uykudan kalkmıştım ve el yordamıyla elektrik düğmesini bulmaya çalışıyordum, ama elektrik yoktu. Ateşleme tertibatını da denedim, ancak sonuç alamadım. Kamp yaptığımız araçtan çıkarken ağzıma geleni söylüyordum ki bardaktan boşalırcasına yağan yağmur sesimi boğdu.

Karımla beraber akümüzün bittiği ve şu anda bacaklarımın otomobiller hakkındaki bilgimden daha işe yarar olacağı sonucuna vardık. Birkaç mil ötedeki anayola çıkıp otostop çekmeye karar verdim. Bu arada karım da iki yaşındaki kızımızın yanında kalacaktı.

İki saat sonra burkulmuş bir bilekle ana yola vardım ve bir kereste kamyonunu durdurmayı başardım. Kamyon şoförü beni yol üzerindeki ilk benzincide bırakıp gitti. Benzinliğe girerken, birden bugünün Pazar olduğunu fark etti. Benzinlik kapalıydı. Ama jetonlu bir telefon ve yırtık pırtık bir telefon rehberi vardı. 20 mil uzaktaki en yakın kasabada bulunan bir araba servisini aradım.

Telefona açan Bob, başımıza gelenleri sabırla dinledi ve ben bulunduğumuz yeri tarif ederken "Tamam, merak etmeyin. Pazarları genelde çalışmam, ama yarım saat sonra orada olurum"dedi. Yardıma gelmesi beni rahatlatmıştı, ama Bob'un yardım önerisinin ne kadara mal olacağı düşüncesi beni kaygılandırıyordu.

Bob, pırıl pırıl kırmızı kurtarıcısı ile geldi ve birlikte kamp yerine gittik. Çekici araçtan indikten sonra etrafıma bakınırken Bob'un koltuk değneklerine dayanarak dışarı çıkmaya çalıştığını gördüm. Bob'un belden aşağısı tutmuyordu! Bob kamp aracına doğru ilerlerken bir kere daha bu yardımın maliyetini hesaplamaya başladım.

"Yalnızca akü bitmiş. Aküyü bağlantı kablosuyla şarj ederiz ve hemen yola çıkarsınız." Bob aküyü şarj ederken kızımı da yaptığı numaralarla eğlendirdi. Hatta kulağını arkasından bir çeyreklik çıkarıp ona verdi. Bağlantı kablolarını aracına geri koyarken borcumun ne kadar olduğunu sordum. "Borcun yok" diyerek beni şaşırttı. "Hayır, sana yaptığın işin karşılığını ödemeliyim" diye ısrar ettim.

"Gerek yok" diye yineledi. "Vietnam'dayken, bacaklarımı kaybettiğimde biri bana bundan daha kötü bir durumdayken yardım etmiş ve sadece benim de başka birine yardım etmemi söylemişti. Bu nedenle bana borcun yok. Ama unutma, eline fırsat geçtiğinde sen de başkasına bir iyilik yap."

Şimdi bu olaydan 20 yıl sonrasına, sık sık tıp öğrencilerine ders verdiğim yoğun muayenehaneme geri dönelim. Eyalet dışındaki bir okulda okuyan ikinci sınıf öğrencisi Cindy, bu bölgede yaşayan annesiyle birlikte kalabilmek için bir aylığına benim yanıma geldi. Cindy ile birlikte içki ve uyuşturucu nedeniyle bedeni harap olmuş bir hastanın muayenesini yeni bitirmiştik. Hemşire odasında olası tedavi seçeneklerini tartışıyorduk ki birden gözlerinin dolduğunu fark ettim. "Bu tür şeylerden söz etmek seni rahatsız mı ediyor?" diye sordum.
Cindy hıçkırarak "Hayır" dedi. "Ama bu hasta annem de olabilirdi. Onun da böyle bir sorunu var."

Öğle yemeği arasını konferans salonunda Cindy'nin alkolik annesinin acıklı geçmişini tartışarak geçirdik. Cindy gözyaşları içinde bana içini döküp ailesinin geçmişini dolduran öfkeyi, utancı ve düşmanlık duygusunu anlattı. Cindy'ye annesinin tedavi olabileceğini söyleyerek onu ümitlendirdim ve eğitimli bir danışmanla konuşması için annesine randevu aldık. Cindy'nin ailenin diğer üyelerinden de büyük destek gören annesi tedavi görmeye razı oldu. Birkaç hafta hastaneye gittikten sonra yepyeni ve bambaşka bir insan oldu. Aile çözülmenin eşiğindeyken ilk kez bir ümit ışığı görmüştü. Cindy "Size olan borcumu nasıl ödeyebilirim?" diye sordu.

Geçmişe bakıp karla kaplı kamp alanındaki bozuk kamp aracını ve belden aşağısı tutmayan iyi yürekli,
yardımsever adamı düşünürken Cindy'ye verebileceğim tek yanıt olduğunu anladım: "Sen de bir başkasına bir iyilik yap."

 



Sayfa: 1 [ 2 ] 3 4