|
||
| Tahta Çanaklar Evde yaşayan yaşlı dedenin elleri o kadar titriyordu ki yemek yerken sürekli üstüne başına döküyor, sofra örtüsünü kirletiyor, tabak çanak kırıyordu. Son zamanlarda sofrada bu tür kazalar artınca bundan rahatsız olan anne ve baba bir çözüm düşündüler; Dedeye tahta çanak, kaşık-çatal alındı. Artık dede yer sofrasında ayrı yiyor, hiç bir şey kırmıyor dökmüyordu. Böylece anne de daha az çamaşır yıkıyor, değerli tabaklar da kırılmamış oluyordu. Yaşlı dede tahta çanakla çorbasını içerken son derece mahçup bir şekilde etrafına bakıyordu. Evin küçük torunu dedesinin bu durumunu tam anlamamış da olsa uzaktan izliyordu. Bir gün anne ve babası dışarıdayken Hasan eline geçirdiği bir tahta parçasını oymaya başladı. Anne ve babası eve gelince ne yaptığını sorduklarında 'tahta çanak yapıyorum; siz yaşlanınca ben de size vereceğim' dedi. Anne ve baba bir süre sessizce birbirlerine baktı ve yaptıklarından utandılar, Babalarına kendi rahatları uğruna ne büyük bir utanç verdiklerini anladılar. Hikayenin sonu mu? Bir daha o evde ne ayrı sofra kuruldu ne de tahta çanak kullanıldı. Kalan ömürlerini birlik ve mutluluk içinde yaşadılar. |
||
|
||
moon bu hikaye benim ilkokul 3. sınıf türkçe kitabımda vardı. ![]() Siz de nostalji mi yaptınız, yoksa bu güzel hikaye yeni kitaplarda da da basılıyor mu? |
||
|
||
| Benim ders anlattigim kitaplarda bu tür hikayeler pek yok ya da ben görmedim ama konu açılınca biliyorsak böyle hikayeleri anlatiyoruz ögrencilere o kadar. | ||
|
||
| 1930'lu yıllar. Rize. Anzer, halkın kendi tabiri ile Ancer. Dünyaca balı ile meşhur olan Ancer. Binlerce poleni ve şifayı içinde barındıran balıyla meşhur Ancer. Kış. Yaylacılık yapan Ancerlilerin bir kısmı aşağıya Rize'ye şehre inmemiş, kışlamışlar. Yazdan yığdıkları otlarıyla, mallarını kışdan çıkarıp, bahara eriştirmenin çabası içindeler. Evet hepsinin mal tabir ettiği koyunları, sığırları var, tektük birkaç tanesinin de kara kovanı var. Şifa niyetine ilaç niyetine küçük bir kavanozu dolduracak kadar balları olurdu çoğunun. O da kış bitmeden tükenir giderdi. Meryem. Lezgilerin kızı Meryem. Yeni gelin, beyini gurbete Samsun'a göndermiş. O da o kış yaylada kışlamış. Sabaha kadar kar yağmıştır. Tam kürekle yolu açayım deyip, kapıya yönelmekte iken, kapısı çalınır. Kapıyı açari. İhtiyar bir adam selam verir ve: - Kızım, ben Aşağı Ancerdenim, gelinim aş eriyor, canı bal çekti, Allah rızası için, bir iki kaşık bal verirmisin? Meryem gelin düşünmez bile, Allah rızası değil mi der, dibinde üç dört kaşık bal kalmış olan kavonozu getirir , onun da yarısını ihtiyar'a verir. İhtiyar: - Allah razı olsun kızım, artsın eksilmesin der. Meryem, kavanozu koymak için geri döner. Kavanozun ağzını kapatayım derken birde ne görsün, kavanoz ağzına kadar bal ile dolu. Meseleyi anlar, kapıya koşar, kar ile dolu yaylanın uçsuzluklarına bakar. Ne bir insan vardır ne de kar da bir iz. Gelen Hızırdır. Aradan üç dört ay geçer, her gün bal yediği halde kavanoz her seferinde ağzına kadar bal ile doludur. Sırrını hiç kimseye açmaz. Yaza doğru beyi gurbetten gelir. Beyine her öğün bal verir. Bal bitmez, hem ancer balı olacak, bütün kış kalacak birde her öğün kaşık kaşık yenecek, bal bitmeyecek. Beyini merak sarar, sorar, cevap alamaz. Beyi en sonunda: - Ne olur beni seviyorsan söyle ne oluyor. bunda bir iş var. Meryem dayanamaz ve ağzı kapalı kavonozu da alır ve olayı anlatır. Kavanozu açıp işte bak ağzına kadar dolu demek istediğinde bir de ne görsün? Kavonozun dibinde iki kaşık bal kalmış. Evet, gerçek yaşanmış bir olay... Belki sizin başınıza da geldi, belki gelebilir. Meryem'in kavonozundaki bal bitmeyecekti. Sizin de belki cebinizdeki araba parasını verdiğiniz bir ihtiyar ardından elinizi her cebinizdeki cüzdana attığınızda tükenmeyecek para... Ama sakın ha. Sakın ha. Hızır ile karşılaştığınızı ve sırrınızı kimseye söylemeyin.... |
||
|
||
| BİLGELİK Bir bilge, bir göletin kıyısında oturmaktayken, susuzluktan dili dışarı sarkmış bir köpeğin devamlı olarak göletin dibine kadar gelip tam suyu içecekken kaçması dikkatini çeker. Dikkatle izler olayı. Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki kendi yansımasını görüp korkmaktadır ve bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediği için suyu içer. O anda bilge düşünür. "Benim burada öğrendiğim şu oldu." der. "Bir insanın istekleri ile arasındaki engel çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. İnsan bunu aşarsa, istediklerini elde edebilir? Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey; insanın bir bilge bile olsa bir köpekten öğrenebileceği bilginin varolduğudur... |
||
|
||
| Bu hikaye de bizim matematik dersinde simetriyi anlatirken işimize yariyor.. suya bakinca aslan simetrisini görüyor ve bunu farketmesini sagliyoruz. hikayeler aslinda bir çok anlam ifade ediyor yeterki çikarmasini bilelim. |
||
|
||
| Yaşamı Kafese Koymayanlara Zamanların birinde, parlak tüyleri, rengarenk kanatları olan bir kuş varmış. Bakanları büyüleyen, yaşam sevinci veren göklerde özgürce uçmak için yaratılmış bir hayvanmış. Günün birinde kadının biri bu kuşu görüp ona aşık olmuş, Kalbi yerinden fırlarcasına, gözleri heyecandan parlayarak kuşun uçuşunu seyretmiş. Kuş onu yanına çağırmış ve ikisi birlikte, anlatılamaz bir uyumla uçmuşlar. Kadın kuşa tapıyor, onu kutsal sayıyor, yüceltiyormuş. Ama günün birinde düşünmüş kadın: -Belki de uzak dağları keşfetmek ister" diye korkuya kapılmış. Aynı duyguyu başka bir kuşla yaşamayacağından korkmuş. Ve kıskanmış -kuşun uçabilme yeteneğini kıskanmış. Kendini yalnız hissetmiş. "Ona bir tuzak kurayım", diye geçirmiş içinden. "Bir dahaki sefer, kuş tekrar gelirse, artık gidemesin" demiş. Kadın kadar aşık olan kuş, ertesi gün tekrar sevgilisini görmeye gelmiş. Ne var ki, tuzağa düşmüş ve bir kafese hapsedilmiş. Kadın her gün gelip, kuşu seyrediyormuş. Vurgunmuş ona ve onu gösterdiği arkadaşları, "Ne şanslı bir insansın!" diye haykırıyorlarmış. Ne var ki, duygularında alışılmadık bir değişim baş göstermiş. Artık sahibi olduğundan, kalbini çalmasına ihtiyaç kalmadığından, kadının kuşa olan ilgisi azaldıkça azalmış. Uçamayan, hayatının anlamını dile getiremeyen hayvancık da sararıp soluyor, parlaklığını yitiriyor, çirkinleşiyormuş. Kadın da artık karnını doyurup kafesini temizlemekle yetiniyormuş. Günlerden bir gün kuş ölmüş. Kadın son derece üzülmüş. O andan itibaren sevgili kuşunu bir an bile aklından çıkaramamış. Ama kafesi hatırlamıyormuş bile. Aklında hep onu ilk kez, mutluluk içinde bulutlarla yarışırken gördüğü an varmış sadece. Kendinle başbaşa kaldığı yalnızlıkları artmış. Kuşun onu dış görünüşü ile değil, özgürlüğü, enerjisi ve sürükleyici tavrı olduğunu fark edermiş. Sevgilisinin yokluğunda kadının yaşamı da anlamını yitirdikçe, yitirmiş ve sonunda ecel gelmiş kapıyı çalmış. "Niye geldin?" diye sormuş kadın, ölüme. "Tekrar onunla birlikte göklere uçabilesin diye", yanıtlamış ölüm. "Neden ama ölüm?" diyebilmiş kadın. "Yaşamı özgür bırakabilseydin eğer, ona olan sevgin, bağlılığın ve hayranlığın artardı; ona kavuşabilmek onunla yeniden uçabilmek için artık bana muhtaçsın". ... Paulo Coelho "On Bir Dakika" |
||
|
||
| hayatlarımıza uyarlayınca öyküyü mesajı gerçekten çok güzel... bir öykü de benden: İ K İ S İ M G E Yaşlı kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı. Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla dedesine sordu: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. - "Onlar benim için iki simgedir evlat" dedi. - "Neyin simgesi" diye sordu çocuk. - "İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları. Çocuk, sözün burasında; 'mücadele varsa, kazananı da olmalı' diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi: - "Peki" dedi. "Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?" Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa. - "Hangisi mi evlat? -Ben, hangisini daha iyi beslersem!" |
||
|
||
| onlar,onu beslesin de nedir bu siyah düşmanlığı allahaşkına ya? filmlerde,hikayelerde,siyah kötü,beyaz iyi ..aaa,bak şimdi aklıma ne geldi;hani düğün oluyor ya,genelde,kadın beyaz,erkek de siyah giyinir..bak şimdi ya..ah erkekler ah.. | ||
|
||
![]() konuya çok farklı bir pencereden bakmışsın "son tango" tebrikler ..
|
||
|
||
abi,köpek meselesini halletmiştik zaten ya..bide siyahı çözsek demiştim
|
||
|
||
en iyisi ben yeni bir öykü daha yollayayayım..yeni sayfa öyküsüz kalmasın.. adsız öykü(başlığını bilmiyorum, ama çok hoş bir öykü,lütfen okuyun) Bir zaman ülkenin birinde adamın biri resim yapmaya merak sarmış. Ne yapsın ne etsin diye düşünürken resim ustalarından birine gitmiş ve kendisine güzel resim yapmayı öğretmesini istemiş. Usta damı yanına almış ve işin bütün inceliklerini öğretmiş. Adamda da yetenek varmış tabii ve başlamış resim yapmaya. Gel zaman git zaman adam artık çok güzel resimler yapıyormuş. Bir gün yaptığı resimlerden birini ustasına götürmüş ve "Ustacım nasıl olmuş" diye sorunca ustası "Ben senin hocanım buna karar veremem bu resmi al insanların çook kalabalık olduğu bir meydana götür ve yanına kırmızı bir kalem koy ve üzerinde 'beğenmediğiniz yeri işaretleyin' yaz" demiş. Adam ustasının dediği gibi resmi alıp çok işlek bir meydana koymuş ve yanına da ustasının dediği gibi kalemi bırakıp notu yazmış. Akşama doğru resme bakmaya gittiğinde resim kırmızı işaretlerden görünmez haldeymiş. Adam büyük bir moral bozukluğuyla ustasının yanına gitmiş. "Ustacım galiba ben bu işi beceremiyorum" demiş. Ustasıda "Moralini bozma şimdi eve git bir resim daha yapa ve bana gel" demiş. Adam eve gidip bir resim daha yapıp ustasının yanına gelmiş. Ustası adama "Şimdi bu resmi al aynı meydana koy yanına da bir fırça ile palet koyup 'lütfen beğenmediğiniz alanı düzeltin' yaz demiş. Adam ustasının dediği gibi resmi alıp çok işlek bir meydana koymuş ve yanına da ustasının dediği gibi fırçayala paleti bırakmış ve notu yazmış. Akşama doğru resme bakmaya gittiğinde ise ne görsün resmin üzerinde bir nokta dahi yok. Hemen koşarak ustasına gitmiş "Ustam bak bunu beğendiler galiba" demiş. Ustasıda "İnsanoğlu eleştirmeye gelince bir kaplan ama fikir vermeye gelince uysal bir kedidir demiş" Eleştirilerimizde cimri, övgülerimizde eli açık olalım. |
||
|
||
| Eleştirilerimizde cimri, övgülerimizde eli açık olalım. harika bi hikaye olmuş,çok teşekkürler
|
||
|
||
cidden ya son hikaya gerçekten güzelmiş. tesekkür ederiz artik aklimda hikaye
|
||
|
||
okuduğunuz için ben teşekkür ederim son tango ve moon...bende böyle "sosyal mesajlı" öyküler çok var ..her gün bir tane yazarım, siz okuduktan sonra...
|
||