SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Kişisel Gelişim

Konu: "İşlerim çok. Başka hiçbir şeye bakamıyorum."

Sayfa: [ 1 ]

blok 20.05.2008 15:04:43

Bu lafı bir kişiden daha duyarsam, büyük ihtimalle katil olacağım. Mailime
iki satır bile cevap yazmayanlar "çok yoğun"; bir şey anlatmak için söz
verip haftalarca sesi çıkmayanlar "çok yoğun"; benden başka herkes ama
herkes çok yoğun.

"Aaa tabii; onun için konuşmak kolay. Evde oturup yazıyor sadece.
Çalışmaktan haberi yok."

İstesem ben de "çok yoğun" olabilirim. "Bugün şunu yetiştirmem lazım; yarın
şuraya gidip yazı konusu bulmam lazım, birkaç ay içinde romanımı bitirme
planım var, sarkmaması lazım, o lazım, bu lazım..."

Hayatı boşvermek istedikten sonra "yoğun" olmaktan kolay mazeret yok ki.
Hatta sadece yemek pişirip, alışverişe çıkıp, dizi izleyip yaşayarak da
"yoğun" olabilirsiniz.

"Sinemaya gidemem ki, bugün temizlik yapacağım."

E yapma.

"Ay seni arayacaktım, hep aklımdasın ama işlerden başımı kaldıramıyorum
ki..."

Kâinatın en saçma ve zekâ özürlü mazereti. Yani "kafama uçan daire düştü,
hastanedeydim" deseniz daha inandırıcı olur.

Normalde hiç kimse hayatının 24 saatini çalışarak geçirmez. En azından
yemek yemek, uyumak ve tuvalete gitmek için ara vermeniz gerekir. Ve bu
aralarda sevdiğiniz insanlarla en azından telefonda konuşabilirsiniz, değil
mi? Ben bir insana vakit ayırmamanın mazereti olarak "çok çalışıyorum"u
kesinlikle kabul etmiyorum. Eğer biriyle aylarca görüşmüyor ve "işlerim
var, ondan" diyorsanız, bunun iki anlamı vardır:

a) Ben aynı anda iki işi yapamam. Doğal olarak çalışırken araya kimseyi
katamam. Merdiven çıkarken çiklet de çiğneyemem. Hayatım allak bullaktır.
Zaman nasıl değerlendirilir bilmiyorum.

b) Seninle görüşmek istemiyorum.

c) Ciddi anlamda işlerim yüzünden görüşemediğimizi sanıyorum. Bu mazerete
gerçekten inanmışım. Kimi kandırıyorum ki?

(Son şıkkı kabul edecek babayiğit pek bulunmaz.) Ve hiç kimse beni birinci
şıkka inandıramaz. Çünkü biriyle görüşmek isterseniz, mutlaka vakit
ayırırsınız.

Bu aralar üst üste birkaç kişiyle bu "çok çalışıyorum da; başka bir şeye
bakamıyorum" muhabbetini yaşadım; konuya o yüzden taktım. Bir insandan
örnek vereceğim. Şu an için kendimi örnek veremem çünkü "evde çalışan
yazar" olduğum için kimsenin beni iş konusunda ciddiye aldığı yok. Neyse
canım, bana ne? Ben yazıyor muyum? Yazıyorum. Paramı alıyor muyum?
Alıyorum. Gerisi beni hiç ilgilendirmiyor. Ama şunu da belirtmem gerek.
Öğrencilik hayatım boyunca hiçbir zaman derslerin, sınavların,
çalışmaların, zevklerimin önüne geçmesine izin vermedim. Benim için okul
her zaman ikinci plandaydı. Eğer çok sevdiğim bir film oynuyorsa, yarınki
sınava çalışmayı birkaç saat sonrasına erteledim ve filmi izledim; canım
ertesi günü ödev yetiştirmeye oturmadan önce gezmek istediyse çıkıp gezdim;
ders çalışmayı planladığım gece bir arkadaşım "haydi sinemaya gidelim"
dediyse herşeyi olduğu gibi bırakıp sinemaya gittim. Çünkü benim için
"sevdiğim insanlar" ve "kendime vakit ayırdığım hayatım" herşeyden
önemliydi. Hayatımda hiç kimseyi "çalışmam gerek" diye geri çevirmedim. Bir
arkadaşa "hayır, eve gideceğim" dediysem, bu o anda eve gitmek istememden
başka bir sebebe asla dayanmadı. En önemli işin başında da olsam, bir
dostum "seninle konuşmaya ihtiyacım var" dediğinde ben tüm işleri
bırakırım. Çünkü hiçbir şey, çevrenizdeki sevgi ve sahip olduğunuz
yüreklerden daha önemli olamaz. Hayat kısacık, acayip bir şey. Hırslarla,
kıskançlıklarla ve eşek gibi çalışmakla bitirilemeyecek kadar da değerli.
Elbette boş boş oturun demiyorum. Çünkü hayat aynı şekilde, boş boş
oturulmayacak kadar da değerli. Ama iş dediğiniz şey, sevdiklerinizle,
kendinizle, hobilerinizle geçireceğiniz zamanın tamamını çalıyorsa, inanın
bunda büyük bir terslik vardır. Kendini çalışmaya ciddi bir biçimde adayan
ve sevdiklerine zaman ayıramayacak kadar işlerine gömülmeyi kendi özgür
iradesiyle seçen kişiler de var tabii. Ben böylelerinin asla evlenmemesi
gerektiğini düşünüyorum. Ve bu, kesinlikle tahammül edebileceğim bir
kişilik tarzı değil.

Neyse, geçeyim örnek kişime: Ben ortaokul hayatım boyunca Soma'da yaşadım.
(Oradaki hayatım da alemdi aslında. Bir ara onu da yazayım...) Anlatacağım
kişi, bir arkadaşımın babası. (Ailecek de görüşüyorduk; aynı
apartmandaydık.) Adam her sabah en geç altıda işe gitmek zorundaydı.
(Mühendisti galiba. Maden ocaklarına çıkıp oradaki işleri yürütüyordu.)
Yani haftanın beş günü, ciddi anlamda "sabahın körü" diyebileceğiniz bir
saatte işinin başında olmalıydı. Bu durumda erkenden yattığını ve hafta içi
başka hiçbir şeye vakit ayıramadığını düşünürsünüz, değil mi? En azından
benim hayatımdaki "yoğun insanlar" için bu çalışma tarzı "işe git, eve gel,
yemek ye, uyu, işe git, eve gel, yemek ye, uyu" düzenini gerektiriyor. Ve
hafta sonları da "hafta içinin yorgunluğunu bir türlü atamıyorum" diye evde
yatarak geçirilirdi. Aşırı yoğun çalışma temposu yüzünden bunlara laf da
söylenmezdi. Çünkü "çok çalışıyorum, görmüyor musun?" demeleriyle, her
türlü tartışma anında biterdi. Peki arkadaşımın babası böyle mi yaşıyordu?
Büyük harflerle cevap veriyorum: HAYIR, ASLA... Akşam eve döndüğünde sosyal
hayatı başlardı. Yemek bazen evde, bazen bizim de dahil olduğumuz dost
topluluğuyla beraber dışarıda yenirdi. Sonra mutlaka birinin evinde
toplanılır; eğlence gırla giderdi. Bu adam işinin dışındaki tüm vaktini
sevdikleriyle geçirir ve karısına asla yalnızlık hissettirmezdi. Hemen
hemen her hafta sonu mutlaka ya Dikili'ye ya da Aliağa'ya yemeğe giderdik.
Asıl çarpıcı örneğimi daha vermedim. Haftanın her günü sabah altıda işte
olan ve akşam hava kararınca eve gelen bu adam, (bazen cumartesileri de
çalışıyordu galiba) evlilik yıldönümünde karısını Soma'ya iki saat
uzaklıkta olan İzmir'e götürdü. Hayır, hafta sonu değil. BÜTÜN GÜN
çalıştığı bir günün akşamında eğlenmek için gittiler ve gece yarısını geçe
döndüler. Ertesi gün de bu adam tekrar sabahın köründe işine gitti!!!

Hiç kimse bana hiçbir şey için "çok meşgulüm, çok yoğunum, vaktim yok da
ondan" gibi bir mazeret sunmasın. Ben inanmıyorum. Eğer biri beni
aramıyorsa, aramak istemediği içindir. Eğer benimle görüşmüyorsa, görüşmek
istemediği içindir. Ben başka HİÇBİR mazereti kabul etmiyorum. Son
örneğimin ardından bu yazıyı bitirebilirdim. Çünkü gerçekten başka hiçbir
lafa gerek yok. Vakit ayırmak istersen, istediğin herşeye ve herkese vakit
ayırabilirsin. Ama müsaadenizle ben bu konuyla ilgili söylenmiş ve
gerçekten çok hoşuma giden sözlerden de bir demet sunmak istiyorum. Bunları
herkesin çerçeveleterek duvarına asması gerek. "İşim var, vaktim yok" diye
saçmalamaya ve daha da korkuncu bu saçmalığa kendimiz de inanmaya başlarsak
acilen okuyup kendimize geliriz:

-İşinizin çok önemli olduğunu düşünüyorsanız, bu sinirlerinizin ciddi
biçimde bozulduğunun en açık göstergesidir. (Bertrand Russell)

-İşini her şeyden önemli sayarak günde sekiz saat çalışan, sonunda
çalıştığı yerin başına geçer ve günde aynı hızla yirmi dört saat çalışmaya
mahkum olur (Robert Frost)

-Mutluluğun formülü, gerektiğinde önemsiz şeylerle meşgul olabilmektedir.
(Edward Newton)

-Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir hayat
krizidir. (Anton Çehov)

-Eğer boş zamanınız yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir. (L. P. Smith)

-Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır. Medeniyetlerin
kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi ile ölçülür.
(Irwin Edman)

-Babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayı öğretti. Şimdi okumanın,
hikaye anlatmanın, şakalaşmanın, konuşmanın ve gülmenin iş kadar; hatta
ondan da önemli olduğunu biliyorum. (Abraham Lincoln)

-Boş zamanı iyi değerlendirmek, çok ciddi bir sorumluluktur. (William
Russell)

VE BENİM FAVORİM:

"Yeterli zamanım yok deme. Büyük insanların da günleri 24 saattir..."


CAN DÜNDAR

 

 


MrsBrown 20.05.2008 16:57:32
"Kitap okumaya vaktim yok"
Ben de bu lafa gülerdim, dudağımın kenarıyla. Sonra çocuk oldu.
3 sene tek bir kitap okuyamadım. Okuyamayacağım bir sürü kitabı, almak, kütüphaneye dizmek, fetiş haline geldi.
Sonra metroyu kullanmaya başladım. Sabahları gerçekleşen o 20 dakikalık yolculuk, kitap okuyabildiğim yegane zaman dilimi.
Şimdi iyiyim.


Sayfa: [ 1 ]