|
||
| Antropolog Anthony F. C. Wallace, dini “doğaüstü varlıklar, kudretler ve kuvvetlerle ilgili inanç ve ayin” diye tanımlamıştır. Doğaüstü, gözlemlenebilen dünyanın dışında (ancak onunla temas halinde olduğuna inanılan) olağandışı alemdir. Hayvanların dini yoktur ve geçmişte bunun insanlar ve “yaratıklar” arasındaki asıl farkı oluşturduğu söylenirdi. Ama bu yalnızca insanların kelimenin tam anlamında bilince sahip olduğunu söylemenin başka bir yoludur. Gerçi antropolojik araştırmalar, dinin Neanderthallere kadar uzandığını göstermiştir. Neanderthallerin ölülerini gömmeleri ve mezara nesneler bırakmaları, pek çok antropologu ölümden sonra bir yaşamı tasavvur ettiklerine ikna etmişti. Ne ki, Neanderthal dininin özgüllerini bilebilme ya da kestirebilme olanaklarından yoksunuz. Filozof Benedict Spinoza, “Eğer karşı karşıya kaldıkları her şeyi konulmuş olan kurallarla yönetebilseydiler ya da her zaman talih yana olsaydı, insanlar hiçbir zaman batıl inançlara yönelmeyeceklerdi” diye yazar, “fakat kuralların yararsız hale geldiği darboğazlara sürüklenerek ve umut ile korku arasında zavallıca bir dalgalanmaya yakalandıkça... çoğu zaman her şeye inanmaya hazır olmuşlardır... O halde batıl inanç korku tarafından yayılır, korunur ve beslenir”. Filozof ve tarihçi David Hume da Spinoza’yı izleyen yüzyılda benzer fikirler ifade etmiştir. Şöyle yazmıştır: “Din hakkındaki ilk düşünceler, doğanın işleri üzerine derinlemesine düşünülmesinden değil, yaşananlara ilişkin bir uğraşıdan, insan zihnini harekete geçiren, süreklilik gösteren umutlar ve korkulardan doğmuştur”. Hume, din düşüncesinin akıldan değil, fakat yaşamın doğal belirsizliklerinden, gelecek korkusundan fışkırdığını düşünmüştür; din, bireye “mutluluğa yönelik güçlü isteği”nde güven ve umut verme işlevi görmüştür. Din, insan yaşamının “düzensizlik sergileyen manzara”sının üstesinden gelme aracıdır. Tabiat bilimcisi Charles Darwin’in araştırmaları da, dinin doğal olguların sonucu insan bilincinin ürünü olduğu savını destekler. Darwin, “İnsanın türeyişi” adlı eserinde insanın, başlangıçta, gücü ve erki sınırsız bir Tanrının varlığına inanmak gibi yüceltici bir inancı olduğunu kanıtlayan hiçbir şeyin olmadığını söyler. Tersine, hızla gelip geçen gezginlerden değil, yabanılların yanında uzun zaman yaşamış kişilerden gelen pek çok belgenin, bir ya da birçok tanrı konusunda hiçbir fikirleri olmayan ve böyle bir fikri ifade etmek için dillerinde de sözcükler bulunmayan birçok ırkın yaşamış olduğunu söyler. Dünyayı anlama ihtiyacı, hayatta kalma ihtiyacına sıkı sıkıya bağlıdır. Kalın derili ölü hayvanları kesip biçerken taş yontucuları keşfeden erken hominidler, bu zengin yağ ve protein kaynağına ulaşma şansından mahrum olanlara karşı büyük bir avantaj sağladılar. Taş aletlerini mükemmelleştiren ve en iyi malzemeleri nerede bulacağını keşfedenlerin hayatta kalma şansı, bunları yapmayanlara göre daha fazla oldu. Tekniğin gelişmesi zihnin gelişmesini sağladı ve kendi yaşamlarına hükmeden doğa olaylarını açıklama ihtiyacını doğurdu. Atalarımız milyonlarca yıl süren deneme ve yanılmayla, olaylar arasında belirli ilişkiler kurmaya başladılar. Soyutlamalar yapmaya, yani deneyim ve pratikten genellemeler çıkarmaya başladılar. Yine Darwin’in “İnsanın türeyişi” adlı eserine bakarsak, Darwin, doğaüstü inanışları şöyle açıklar; “İmgelem, şaşma ve merak gibi önemli yetiler, birkaç yargılama yeteneğiyle de birlikte kısmen gelişince insan doğal olarak çevresinde olup bitenleri anlamak için güçlü bir istek duyar ve kendi öz varlığı üzerinde belirsiz kuramsal düşünceler yürütmeye başlar”. İlk insanlar uzun bir zaman sürecinden sonra, mesela, bir bitki ya da bir hayvan genel düşüncesini oluşturdular. Bu, çok sayıda bitki ve hayvana dönük somut gözlemlerden doğdu. Ama biz “bitki” genel kavramına vardığımızda, artık önümüzde şu ya da bu çiçeği yahut çalıyı değil, bunların hepsinde ortak olanı görürüz. Bir bitkinin varlığının en derinindeki özünü kavrarız. Bununla karşılaştırıldığında tek tek bitkilerin özel nitelikleri ikincil ve geçici olarak görünür. Kalıcı ve evrensel olan, genel kavramda içerilmektedir. Aslında belirli çiçekler ve çalılar dışında bitki denen şeyi asla göremeyiz. Bu zihnin bir soyutlamasıdır. Yine de bu, tüm ikincil özelliklerinden soyulduğunda bitkinin doğası için temel olanın daha derin ve daha doğru bir ifadesidir. Ne var ki ilk insanların soyutlamaları bilimsel bir nitelik taşımaktan uzaktı. Bu açıklamalar yalnızca deneysel arayışlardı, birçoğunun izlenimleri gibi; kimi zaman yanlış olabilen, ama her zaman cesur ve hayal gücü kuvvetli öngörüler, hipotezler. Uzak atalarımız için güneş zaman zaman onları ısıtan ve zaman zaman da yakan büyük bir varlıktı. Yer, uyuyan bir devdi. Ateş, dokunduklarında onları ısıran vahşi bir hayvan. ilk insanlar, gök gürültüsü ve şimşeğe tanık oldular. Bu onları korkutmuş olmalıdır, tıpkı bugün hayvanları ve insanları korkuttuğu gibi. Ama hayvanlardan farklı olarak insanlar olayın genel bir açıklamasını aradılar. Herhangi bir bilimsel bilginin yokluğunda açıklama, değişmez biçimde doğaüstü bir açıklama oldu; çekiciyle örsü döven bir tanrı. Bu tür açıklamalar bize, çocukların naif açıklamaları gibi yalnızca gülünç görünür. Ancak, o dönemde bunlar son derece önemli hipotezlerdi; insanların dolaysız deneyimden ayırt ettiği ve ondan tümüyle ayrı bir şey olarak gördüğü olayın akılcı bir nedenini bulma çabası. Darwin, doğabilimci B. Taylor’un düşüncelerini aktararak, “olabilir ki, ruhlar kavramını ilk doğuran düşler olmuştur, çünkü yabanıl insanlar öznel ve nesnel izlenimleri pek kolaylıkla ayıramazlar. Bir yabanıl düş gördüğü zaman, kendisine görünen imgelerin uzak bir yerden geldiklerini, kendisinin üzerinde bir yerde durduklarını sanır ya da, düş görenin ruhu bir yolculuğa çıkar ve gittiği yerde gördüklerinin anısıyla birlikte kendisine geri döner” diye yazmıştır. Erken dinin en karakteristik biçimi animizmdir: canlı ya da cansız her şeyin bir ruhu olduğu anlayışı. Kafasını çarptığı masaya tokat atan çocuktan da benzer tipte bir tepki görürüz. Aynı şekilde ilk insanlar, ve bugünkü bazı kabilelerde, kesmeden önce ağacın ruhundan kendilerini affetmelerini isterler. Bu inancı din antropolojisinin kurucusu İngiliz Sir Edward Burnett Tylor, Latince “ruh/tin” anlamına gelen “anima” sözcüğünden hareketle animizm olarak adlandırmıştır. Tylor, düşleri ve trans halini açıklama çabalarının ilk insanları bedende, biri gün boyu etkin olan, diğeri (ikiz ya da ruh) uyku ya da trans hallerinde etkinleşen iki varlığın barındığına inanmaya yönelttiğine hükmetmişti. Tylor’un animizminin ilk din olduğu kuramına rakip bir başka görüş vardı. Alternatif, ilk insanların doğaüstünü, insanların belli koşullar altında denetleyebildiği kişilikdışı bir kudret ya da kuvvet alanı olarak gördükleri biçimindeydi. Animatizm denen böylesi bir doğaüstü kavrayışı, özellikle Güney Pasifik’in Papua Yeni Gine ve komşu adaları kapsayan bölgesi, Melanezya’da belirgindir. Malezyalılar da evrende var olan kutsal kişilik-dışı kuvvet, mana’ya inanıyorlardı. Melanezya mana’sı bizim talih kavrayışımıza benzer. Melanezyalılar, başarıyı insanların çeşitli yollarla, örneğin büyüyle elde edip kullanabileceği mana’ya atfetmekteydiler. Mana taşıyan nesneler kişinin talihini değiştirebilirdi. Örneğin, başarılı bir avcıya ait muska, avcının manasını bunu ele geçiren bir başka kişiye aktarabilirdi. Bir kadın, bahçesine bir kaya yerleştirip ürününün belirgin ölçüde arttığını görürse, bu değişimi kayada ki kuvvete bağlayabilirdi. Dinsel öğretinin özgülleri farklılık gösterse de, mana-benzeri kuvvetlere inançlar yaygındır. Örneğin, Melanezya ve Polinezya şeflikleri ve devletleri arasındaki farklılığı yansıtır. Melanezya’da kişi talihi yaver giderse ya da çok çalışarak mana edinebilir. Oysa Polinezya’da mana potansiyel olarak herkese açık değildir; siyasal mevkilere bağlıdır. Yöneticilerin ve soyluların manası sıradan insanlarınkinden çok daha fazladır. En yüksek şefler öylesine mana yüklüydüler ki, onlarla temas, sıradan insanlar için tehlikeliydi. Şeflerin manası nereye giderlerse gitsinler, bedenlerinden yayılıyordu. Toprağa bulaşabilir; böylece şefin ayağının değdiği yerlere basmak başkaları için tehlikeli hale gelebilirdi. Şefin yemek yerken kullandığı kap-kacağa ve gereçlere bulaşabilirdi. Şefle sıradan insanlar arasındaki temas, mana bir elektrik şoku gösterebileceğinden, tehlikeliydi. Yüksek şefler bu denli mana’ya sahip olduklarından, bedenleri ve eşyaları tabu’ydu. Yüksek bir şefle sıradan insanlar arasındaki temas yasaktı. Sıradan insanlar kraliyet mensuplarının taşıyabildiği ölçüde kutsal akımı kaldıramayacağından, sıradan insanlar kaza sonucu buna maruz kaldıklarında arınma ritleri gerekmekteydi. Şimdiye kadar yazdıklarımızı özetleyerek tekrarlayacaksak, dinin işlevlerinden birinin açıklamak olduğunu görürüz. Açıklayıcı (bilişsel) işlevlerinin yanısıra, duygusal işlevleri de vardır. Örneğin, doğaüstü inanç ve pratikler kaygıyı gidermeye yardımcı olur. Büyü teknikleri, sonuçlar insan denetiminin dışına çıktığında ortaya çıkan kuşkuları dağıtabilir. Benzer biçimde din, insanların ölümle yüz yüze gelmesini ve yaşam buhranlarına dayanabilmesini sağlar. Dinin kökenleri konusuna değinen psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’ün “Totem ve tabu” adlı eseri, hiçbir antropologu kayıtsız bırakmamıştır. Freud, eserinin alt başlığı olan “Vahşilerin ruhsal yaşamı ile nevrotikler arasında benzerlikler” bölümünde öne sürdüğü, nevrozun bireysel ve asosyal biçimleri ile tabular, animizm ve totemik inançlar gibi “kültür yaratıları” arasında paralelliklerin bulunduğu ve psikanalitik kuramın bu yaratıları anlamak için bir yol önerdiğidir. Ona göre her ikisi de “fantezi dünyası”ndan, “karışık hisler” ya da dürtülerden; kısaca bilinçdışı birincil süreçlerden kaynaklanırlar. “Tabu ve duyguların ikircikliği” adlı yazısında Freud, çeşitli tabuları (özellikle çatışmalar, yöneticilerin kutsal karakteri ve ölümle ilişkilenen sınırlamalar) ile nevrotik hastaları arasında gözlemlediği fobiler ve obsesyonlar arasındaki paralellikleri işaret eder. Tabunun kutsal olduğu kadar yasaklanmış ve kirli şeylerle de sıklıkla ilişkilenen ikircikli bir terim olduğunu belirten Freud, bir tabunun “bilinçdışında güçlü bir yönelme isteğinin bulunduğu yasaklanmış bir eylem” olduğunu öne sürer. Ve tabu ile fobilerin her ikisinde ikircikli dürtüler ve eğilimlerden çıktığını ileri sürerek devam eder; bilinç gibi onlar da kökenlerini bilinçdışı kaynaklardan alan bir “duygusal ikircikliğin” sonucudur. Freud, kültürel evrimin, yani “insanın evreni kavrayışı”nın birbirini izleyen üç evrimsel aşamadan (animizm, din ve bilim) geçtiğini ve bunların (ebeveyne bağımlılıkla karakterize edilen) nesne bulma aşamasıyla bireyin zevk ilkesini reddedip “kendini gerçekliğe uyarladığı” olgunluk aşamasına karşılık geldiğini önerme noktasına varmıştır. Freud, animist ya da mitolojik evreyi, yani “üç büyük sistemi”nin birincisini, dünyanın bütünselliğini kavramayı mümkün kılan bir doğa felsefesi, geniş çapta temas ve taklit (benzetme) büyülerinden temel alan bir düşünce sistemiydi. Freud, animizmin bazı bilginlere göre olduğu gibi “bilgiye yönelik tamamen spekülatif bir susamışlık”tan değil, fakat daha çok belli nevrozlar gibi duygusal dürtülerden kökenlendiğini düşünmekteydi. Freud’a göre animizm, “psişik süreçlerin gereğinden fazla önemsenmesi”ni önermekteydi. Nevrotik hastalarından biri tarafından kullanılan bir terimi benimseyerek buna “düşüncenin her şeye gücü yeterliği” adını verdi. Psişik yaşam kendini eşyanın gerçekliğine empoze eder ve bu tarz düşünme kendisini animistik düşüncede olduğu kadar, fobilerde, kuruntularda, rüyalarda ve dinde de gösterir. Freud, totemizmin kökenine ilişkin olarak mevcut kuramların kendini tatmin etmediğini ifade eder. Totemizm ve dışevlilik (soy içi, grup dışı, ensest, yani içevliliğin karşıtı) nasıl açıklanabilirdi? Kurbanın anlamı neydi? Bu sorunlara yanıt vermek için Freud, Ödip kompleksine döner ve hem tarihsel hem de psikolojik olduğunu öne sürdüğü bir kuram ortaya atar. Bu, bir soyal bilimci tarafından şimdiye değin ortaya atılmış en şaşırtıcı, en erişilmez ve spekülatif kuramdır. Freud onu “fantastik” diye tanımlamıştır. İpucunu Darwin’in “ilk sürü” üzerine yazdıklarından ve insanların “ilk olarak herkesin tek bir kadına sahip olduğu ya da eğer diğer erkeklere karşı kıskançlıkla koruyabilecek kadar güçlü ise çok sayıda kadına sahip olduğu, ...daha genç erkeklerin dışarı atıldığı, küçük topluluklar halinde yaşadığı” düşüncesinden alan Freud, insanların başlangıçta bu tarz erkek egemen ailelerde yaşadığını öne sürdü. “Yalnızca tüm kadınları kendine saklayan ve büyüyen oğullarını dışarı atan vahşi ve kıskanç bir baba vardı; sonra bir gün dışarı atılmış oğulları güç birliği yapıp babayı katlederek yediler ve böylece baba-egemen sürüye son verdiler”. Fakat babalarını da sevdikleri ve ona hayranlık duydukları için, bu “baba katli suçu”ndan pişmanlık duyan oğullar, bu yakıcı suçluluk duygusunu azaltma girişiminde bulunmuşlardı Freud’a göre. Bunu, çeşitli ritler ve ahlaki düzenlemeleri kurumlaştırarak yapmışlardır. Birlikte barış içinde yaşamak için ensest yasağını getirmişler, arzulanan kadınları hepsi eşit ölçüde reddetmişlerdir. Suç eylemini tekrarlayan ve anan ritler tesis etmişlerdir. Totem hayvanı, öldürülenin yerine ikame edilmiş babadır. Hayvan kurban etmeler ve Hıristiyan ekmek ve şarap ayinleri aslında kefareti ödenmesi gereken suçun tekrarı olan ayinlerdir. Totemik ruh ya da tanrı, “özünde, yüceltilmiş babadan başka bir şey değildir”. Freud, en eski suçun ilk günah olduğunu öne sürer. İlk günah, Havva’nın suçlandığı, masumiyetin kaybına yol açan, bilginin çalınması değil, fakat daha çok öldürme ve onu izleyen suçluluk duygusudur ona göre. “Hıristiyan mitosunda” diye yazar, “insanın ilk günahı kuşkusuz baba Tanrı’ya bir karşı çıkıştır ve eğer İsa, insanlığı bu ilk günahın bedelinden kendi hayatını kurban ederek kurtardıysa, onun bu davranışı bizi bu günahın öldürme olduğu sonucuna götürür”. O halde ilk sürü topluluğunun “mitik bir trajedi” aracılığıyla çözüldüğü şeklindeki bu tek kuramda, Freud tabular, kurban, dışevlilik ile ensest yasağı, din ve toplumsal yaşamın başlangıcı için bir açıklama önermiştir. Çalışmasını bitirirken Freud, bunu özlü bir şekilde “dinin, ahlakın, toplumun ve sanatın başlangıçları Ödip kompleksinde buluşur” diye ifade etmiştir. Kuram, yalnızca insanlığın başlangıcına ilişkin (doğadan koparak kültüre geçiş şeklinde) bir değerlendirme yapan değil, fakat aynı zamanda anasoylu sistemlerin kökeni hakkında öneride bulunan bir başlangıç mitosu sunar. Özetle Freud, kuramında açık bir şekilde insan toplumsal örgütlenmesinin suç eylemiyle başladığını belirtiyor. Friedrich Engels’ten farklı olarak seksi üremeye bağımlı göstermemiştir. Freud, cinsel sevgiyi, zevke içsel (doğal) olarak bağlanmış, ancak yüceltme mekanizmasıyla kültürün gelişmesine kanalize edilmiş bir tür enerji olarak düşünmüştür. Karl Marx, insan kültürünü emeğin, yani verili bir toplumsal bağlamda insan öznesinin doğa ile yaratıcı etkileşimin ürünü olarak düşünmüştü. İnsanlar içgüdüsel olarak toplumsaldı ve emek, insan türünün özünün ifadesi ve gerçeklik (ya da potansiyel) kazanmasıydı. Freud için kültür, insan praksisinin ürünü değil, libidonun (cinsel içgüdü) reddinin, cinsel enerjinin bastırılmasının ve (toplumsal normlar aracılığıyla) eritilmesinin ürünüydü. Bu nedenle uygarlık ile cinsellik arasında temel bir antitez ilişkisi vardı. Yaşam, Freud’a göre acı, eziyet ve hayal kırıklıklarıyla doludur ve mevcut toplumsal koşullar iki insan arasında basit ve doğal sevgiye çok az imkan vermektedir. Din, “insanlığın evrensel takıntılı nevrozudur; çocukların takıntılı nevrozları gibi, Ödip kompleksinden, baba ile ilişkiden çıkar” diye yazmıştır. Freud, dinsel tutumun (hatta evrenle “bir olma” şeklindeki basit mistik hissiyatın) özde çocuksu çaresizlik hissinden kaynaklandığını öne sürer. Fakat yine bunun bir toplumsal olguyu anlamamıza yardımcı olacak bir benzetme olduğu ve hiçbir şekilde dinin öz yapısına ilişkin söylenecekleri tüketmediği konusunda bizi uyarır. Freud, ıstırabı yaratan “üç kaynağın” olduğunu ileri sürer: Doğa, kendi bedenimiz ve toplumsal yaşamın yetersizliği. Fakat Schopenhauer gibi o da, ıstırap ve mutsuzluğumuzun pek çoğunun (savaş, topluluk-içi çatışma, nevroz) doğadan değil, toplumsal ilişkilerden geldiği düşüncesindedir. “Adına uygarlık dediğimiz” diye yazar, “büyük ölçüde sefaletimizin sorumlusudur”. Kültüre karşı Batı Avrupa’da dışavurulduğu üzere, yaygın bir düşmanlık ve hoşnutsuzluk hissi olduğu kanısındadır. Çin’de tarihçi Kuo Mojo, eski çağdaki atalara tapınmayı özel mülkiyetin doğuşuna, üstün bir tanrısallığa tapınmayı da göksel bir güvence gereksinimi içinde bulunan merkezi bir siyasal otoriteye bağlamıştır. Darwin, “İnsanın türeyişi” adlı eserinde şöyle yazar; “Dinsel sofuca bağlılık duygusu, son derece karmaşık bir duygudur, ulu ve gizemli bir üste karşı aşka, tam bir boyun eğiş, güçlü bir bağımlılık duygusuna dayanır, korku, saygı, minnettarlık, gelecek umudu ve belki daha bazı başka öğelerden oluşur. Hiçbir varlık zihinsel ve moral yetilerinde en azından ortalama bir eğitim düzeyinde ilerlemeden önce bu kadar karmaşık duyguları duyamaz. Bununla birlikte, bu ruh durumu ile bir köpeğin sahibi için duyumsadığı, ve tam bir boyun eğme, biraz korku ve belki daha başka duygularla da birleşmiş derin sevgi arasında uzaktan bir benzerlik görüyoruz. Bir köpeğin belirli bir aradan sonra yeniden karşılaştığı sahibine ve ekleyebilirim ki bir maymunun yeniden bir araya geldiği sevgili bakıcısına karşı davranışı, kendi benzerlerine gösterdiğinden çok farklıdır. Bu son durumda sevinç gösterileri biraz daha az gibidir ve hayvanın her hareketinde bir eşitlik duygusu sezilir. Profesör Braubach, köpeğin sahibine bir tanrı olarak baktığını savunacak kadar ileri gider”. Karl Marx’a göre din, insanın bozuk öz bilinçliliğin bir ifadesiydi: soyut birey olarak insanın değil, toplumsal insanın veya insani kollektivitenin.Din, insan varlığının çarpıtılmasıydı, çünkü toplum çarpıtılmıştı. Marx’ın en ünlü sözleriyle din, kalpsiz bir dünyanın kalbiydi, acı çeken kitlelerin afyonu (veya ağrı kesicisi) idi. Mojo, Darwin ve Marx’ın söylediklerinden yola çıkarak, daha yakın tarihte çıkmış olan Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi dinlerde en belirgin ve gelişmiş unsurun itaat olduğunu görebiliriz. Nitekim Marx da yazılarında buna değinir. Marx, dinin ilk çağlardan beri toplumsal ve ekonomik yapıyla beraber geliştiğini belirtir ve daha yakın tarihte ortaya çımkış bu üç dini de emek-sermaye ilişkisi bağlamına oturtarak, tarih boyunca oluşmuş ve zamanla arası açılan sınıflarda da kendi yerlerini alıp işlevsel rollerini üstlendiklerini söyler. Ona göre çağımızda din, işçi sınıfı için bir umut, “ferahlama”dır, sermayenin bekçisi olan devlet için ise bir toplumsal kontrol mekanizmasıdır, ve hizmet ettiği yer de orasıdır, kapitalist devlet. Artık hayatı, çevreyi açıklamak gibi işlevinin yanında, devlet için daha önemli olan kitleleri dizginlemek, isyanları önlemek ve ekonomik sömürüyü sağlamlaştırmak gibi işlevlere sahiptir. Marx, Hıristiyanlığın “devletle bütünleşmiş” olup Yahudiliğin de o dönemlerde buna karşın geri planda kalmış olması sebebiyle bu dinin üstüne pek fazla durmamıştır. Marx, insana ve insan ruhuna özel bir önem veren Hıristiyanlığı, özellikle de Hıristiyanlığın Protestan türünü, hiç kimsenin adını taşımayan bir meta-değişimi ekonomisine en uygun itikat olarak görüyordu. Engels de Lutherciliği, kendi atalarına ait olan Calvinizm ile karşılaştırırken aynı fikirden hareket ediyor ve Calvinizmi daha olgun, daha tam kentsel-karakterli ve mizaç olarak cumhuriyetçi buluyordu. Engels’e göre Calvinizm, en atılgan ve tutkulu burjuvaziye ya da Calvinizm doğduğu dönemin ilk kapitalist gruplarına uygun bir inançtır. Calvinizmin kader dogmasının kökenlerinin, iş yaşamındaki görülemezliğinde olduğunu savunur. Marx 1847’de Hıristiyanlık öğretisinin komünizme bir alternatif olabileceği fikrine karşı çıkmıştır. Marx’a göre, Hıristiyanlık korkakça bir boyun eğmekten başka bir şey değildir, oysa işçi sınıfının cesaret ve kendine saygıya ihtiyacı vardır. Engels ise, Hıristiyanlığın kökeni ve ilk dönemdeki gelişimi sorunu üzerinde tekrar tekrar durmuştur. Konunun öncülerinden Bruno Bauer hakkındaki denemesinde, dünya tarihinde bu kadar büyük rol oynamış olan bir dinin, basit bir yanıltma olarak bir kenara atılamayacağını belirtmiştir. Engels’e göre Hıristiyanlığın ortaya çıktığı koşulları kavramak gerekir; Roma İmparatorluğu’nda kitleler, bu dünyada kurtuluş umutlarını yitirdikleri için ruhsal selamet düşüncesine yöneldiler. Sefalet içinde yaşayan bu kitle, bütün suçu insanın işlediği günahlara yüklemeyi öğrendi. İnsanın kurtuluşu günahlarının kefaretini ödemesiyle mümkündü. Engels, “Anti-Dühring” adlı eserinde, ilk günah inancı, Hıristiyanlığın yegane eşitlik ilkesidir, diyordu. Bu inanç, kölelerin ve ezilenlerin imanına uygundu. Fakat Engels, yaşamının son yıllarında bunun da ötesine geçerek, ilk Hıristiyanlar ile kendi çağının işçi hareketi arasında bir benzerlik olduğunu ifade edecekti. Her ikisi de yoksul kitleler içinde yayılmış, ama Hıristiyanlık, tam zamanında din devleti olmuştu. Bir sonraki neslin bazı Marksistleri de Hıristiyanlığın kökleri konusuna eğilmişlerdir. Hıristiyanlığın köklerini bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkaran ilk kişi Kautsky olmuştur. Hıristiyanlığın ilk dönemini en çok eleştiren de o olmuştur. Kautsky, Hıristiyanlığın, kölelere hizmetkarca boyun eğme inancı aşıladığı için, köle sahiplerinin işine geldiğini belirtmiştir. Zira, köle sahipleri böyle bir inanç olmasaydı, kendi otoritelerini ancak kuvvet kullanarak sürdürebileceklerdi. İslamiyet konusuna da eğilen Engels, “Die Neue Zeit” gazetesi için yazdığı ilk Hıristiyanlık üzerine bir makalede İslam’ın toplumsal yapısının temel süreçlerinden birini, yani göçebe ve yerleşik kültürler arasındaki siyasal gel-git’leri yakalamıştır. İslamiyet’e ilişkin, İbn-i Haldun’un kabile seçkinlerinin dolaşımı kuramını yeniden üreten bir yorumda, Engels İslamiyet’in Arap şehirlilerine ve göçebe Bedevilere uyarlanmış bir din olduğu gözlemini yapmıştır: “Bununla birlikte orada, dönem dönem ortaya çıkan bir ihtilafın embriyonu yatmaktadır. Şehirliler zenginleşir ve lükse kavuşurlar ve “hukuk”u gözetmek konusunda kayıtsız hale gelirler. Bedeviler, yoksul ve sıkı ahlaklı bir halde, bu zenginlikleri ve zevkleri haset ve hırs içinde düşünürler”. Yoksul göçebeler, dönem dönem, yozlaşmış şehir sakinlerini defetmek, ahlaki davranışı düzeltmek ve eskinin bozulmamış imanını ihya etmek üzere bir peygamberin arkasında birleşirler. Birkaç kuşak içinde, saf inançlı Bedevilerin kendileri ahlaki bakımdan bireyci ve dini gözetmek bakımından da kayıtsız hale gelirler; şehirleri temizlemek üzere bir kez daha çölden bir Mehdi çıkar ve siyasal egemenlikteki döngü tekrarlanmış olur. Ancak, siyasal önderliğin bu sürekli dönüşümleri toplumun belirgin biçimde durağan olan ekonomik temelinin esaslı biçimde yeniden örgütlenmesi ile hiçbir biçimde çakışmaz. Kökeni M.S. 622’deki Hicret’te bulunan İslamiyet, Arap yarımadasının ticaret merkezlerindeki tüccar kültürünün bir bölümü olarak düşnülmesi gerekir. Max Weber gibi toplumsal bilimciler İslamı bir “cengaver dini” olarak ele almış olsalar da, esasen İslamiyet, yedinci yüzyılda Arap ekonomisine egemen olmuş bulunan ve Mekke aracılığıyla yürütülen yaygınlaşmış ticaretin ekonomik nimetlerinden yararlanmakta olan şehirli seçkinlerin dinidir. Şehirli dindarlığı ile kabile ahlakının karışımı olarak İslamiyet, kan yerine iman esasına dayalı, bir peygambere ve evrenselci değerlere bağlılık etrafından örgütlenmiş yeni bir siyasal bütünleşme sağlamıştır. İslamiyet, bölünerek üreyen kabileleri şehirli, tüccar bir önderlik altındaki tek bir dinsel cemaat içinde birleştirerek ticareti korumuş ve kendine özgü dinamik bir siyasal güç olduğunu kanıtlamıştır. İslami toplumda içeriden bir kapitalist gelişmenin olmayışı, Marksist tarihyazıcılığı için temel bir sorun oluşturmaktadır. Müslümanların inançlarının, İslam ilahiyatının kaderciliğinin ya da faizi yasaklayan hukuk normlarının kapitalist toplumun gelişimini engellediği fikri Marksistler tarafından kabul edilmemiştir. Örneğin Maxime Rodinson, Kuran’da ve Sünnet’te var olan ekonomik davranışa ilişkin kuralların ekonomik gelişmeyi engellemediğini göstermiştir; aksine İslamiyet’te, Avrupa’daki gelişmelere büyük ölçüde benzeyen bir kapitalist sektör gelişmiştir. 20.nci yüzyılın sonlarında çeşitli köktendinci İslami hareketler, dinsel değerlerin laikleşmesine ve geleneksel kültürün Batılılaşmasına meydan okudular. Tam da küresel kapitalist bir üretim, ticaret ve iletişim sistemi ortaya çıktığı için, militan İslam bütün dünya ölçeğinde etkili olabilmektedir. Bu radikal hareketler arasında önemli farklar bulunmasına karşın, Mısır’daki “Müslüman Kardeşler”, Pakistan’daki “İslamcı Parti” ve Malezya’daki “İslami Canlanış” bir dizi ortak özellik taşımaktadır: Batılılaşmanın ve tüketim toplumunun reddi, ayrıca Marksizm’in kitlelere seslenemediği fikri. Buna karşılık, İran’daki Şiiliğin devrimci niteliği, ağır bir ekonomik ve toplumsal çöküntü karşısında geleneksel şehitlik temaları ile yeni bir ulema hakimiyeti kuramının birleştirilmesine dayanmaktadır. Büyük bir Müslüman nüfusun yaşadığı günümüz dünyasında, militan İslam, yalnızca Batı’yla bağımlı devletler için bir siyasal istikrarsızlık unsuru olmakla kalmıyor, ayrıca Sovyetler Birliği’nde ve daha sınırlı ölçüde Çin’de, Stalinistleştirme ve Kültür Devrimi süreçlerini atlatan Müslüman halklara da hitap ediyor. KAYNAK: Aklın isyanı – Alan Woods, Ted Grant (Tarih bilinci yay.) Antropoloji - Conrad Phillip Kottak (Ütopya yay.) Din üzerine - K. Marx, F. Engels (Sol yay.) Din üzerine Antropolojik incelemeler - Brian Morris (İmge yay.) Dinin kökenleri – Sigmund Freud (Öteki yay.) İnsanın türeyişi - Charles Darwin (Onur yay.) Marksist düşünce sözlüğü (İletişim yay.) |
||
|
||
| dini yaratan etkilerin günümüzden farklı olduğunu düşünmüyorum. çünkü bunlar değişik olsaydı inanılan dinler ve inanış şekilleri de farklı olurdu. dine yönlendiren en önemli etken korkudur: dinlere bakıldığında (özellikle ibrani dinler) korku unsurunu (cehennem) yoğun kullanırlar. arap çöllerinin sıcağının sıkıntısını bilen araplara yanacakları ateşlerle dolu cehennem ile korkutmak rastlantısal olmasa gerek. ikinci etken mükafat: yine yoğun işlenen temalardan biri mükafat temasıdır. yine dinlerin çıkış zamanlarına bakarsak yokluk, ahlaki çöküntü, kaos gibi negatiflikler görürüz. dinler cemaat ruhunun verdiği kenetlenme ve sığınma isteklerini karşılarlar. diğer taraftan da ölüm sonrası için bu dünyada sürekli ulaşmaya çalıştıkları şeyleri sunar. (islam da arapların hayallerini süsleyen bahçeler, nehirler, hatunlar cennet nimetleri olarka habire işlenmiştir.) ... |
||
|
||
| korku başta ..sora bilinmeze duyulan o müthiş ilgi...huzur hissetme dürtüsü..ölümün bilinmezliği ...öldükten sonrası için kurgusal şeyler yaratmak zevklidir ve rahatlatır ..dinler gereklidir delirmemek için dinsizler bizim gibi deliriyor,atıyor sigorta ,ama yalancı bir beyinle yaşamaktansa bilinmezliği bilmediğini kabul eden ve düşünen okuyan üreten beyin arasında fark var ..hangisi asil dogmayı yutmadığı için ,wayy putperest seni gerçekleri göremiosun demek ki mi?yoksa sürekli beynini kullanıp düşünen ,bilinmezliğe kafa yormayı göze alıcak kadar cesur olan mı ?dinler sigortalar atmasın diye kullanılan olgular ..bildiklerimiz arttıkça silinecekler bence bir gün yok olacaklar ..yenileri gelmezse ..kim bilir ? | ||
|
||
| Din şefkatlidir kolayca anlayacağı ateşi sunmuştur,yoksa direkt özbenliğinin yokluğunda işe girişse bence korkmaktan daha berbat anlamamazlıkla yaşardı inanan.Korku ne ki ya,başka bir şeyin hazırlayıcı kodu ,o kadar. Cennet ,cenneti aşabilene,hedonist cennetliklerden öte de bir de bence. Ve dindar yoğun bir yolun gönüllü yolcusudur,hiç kolay değil ama zor da değil,insanına göre. |
||
|
||
| Ceza/Ödül insana yapılmak istenen hertür dayatmanın belkemiğidir. Tüm kabul ettirilmek istenenler insana önce ödül; iknasına bu kafi gelmezse ceza yollu verilmeye çalışılır. Peki din birinin uydurup insanlara dayatmaya çalıştığı birşey mi? Hayır, tam olarak değil. Kişinin sorularına ve ihtiyaçlarına sunduğu cevaplardan ötürü kişi tarafından rızayla tercih edilebilen bir olgu din. Eğer kafada soru işaretleri kalırsa dinin insanın sorularına yanıt vermesine rağmen o zaman ödül-ceza sistemi kişiyi bu düşünüşün dışında bırakmak için devreye girer... |
||
|
||
| Din insana rusvet vaader...rusvet iyi bir seymidir? | ||
|
||
| Din insana rüşvet vaadetmez ,sonucu gösterir,insan dine rüşvet vermek ister,ama kabul edilmez. | ||