SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => anarşist TEORİLER

Konu: Anarşist Metinler

Sayfa: [ 1 ] 2 3

06.08.2004 16:41:57


Burada internette yada başka kaynaklarda yayınlanmış önemli ve ilginç ufuk açıcı metinlerin yer almasını arzuluyorum, bu da bir tür kütüphane olsun...  Sizler de hoşunuza giden yazıları buraya yapıştırabilirsiniz. Hatta onların üzerine yine burada tartışabiliriz...  
 
İlki Mecmu-A'nın  1. sayısında yayınlanan bir yazı :

iletişimin çaresizliği ve açmazları

   "Önce söz vardı!" deyişi yine de yenidir: önce ses vardı, tavır, davranış vardı, ve muhtemelen, bakış vardı. Birbirlerini gören, yüzlerini, vücutlarını gören insanlar, yüzün ve vücudun olası anlamlarını, duygudaşlık, ihtiyaç, sorumluluk, tehlike gibi anlamlarını okuyabilen insanlar (yüz, "öldürmeyeceksin!" der Talmud'a göre); birbirlerini gören (çünkü önce, "Ve ışık olsun!" dedi Tanrı), gördükleri için de birbirlerini kaçınılmaz olarak kabullenen, cennetlerini ve cehennemlerini birbirlerinde bulan, kaçınılmaz olarak ilişki içindeki insanlar. Sonra, söz, yüz yüze, bakışları karşılaşan insanların sözü -ve hep edim.
   Sözlü ilişki, doğrudanlığı ve karşılıklılığı içerir, yüz yüze ilişkidir, dolaysızdır. Söz, yüzle birlikte olunca, görünür olur, duyguların da doğrudan ifadesi olur, anlatımın bu zenginliği kadar anlamanın ve kavramanın süreçleri de zengindir: konuşan da dinleyen de, birbirlerinin görsel, işitsel imgeleriyle, resimleriyle, birbirlerinin hakikati ve hakiki görüntüsüyle, kendini, zihnini zenginleştirir; aşkınlaşır, ötekine açılır. Söz; konuşan ve dinleyen arasında -ki, bu ikisi ardışık olarak yer değiştirebilir- doğal bir ruhsal, zihinsel eğitim sürecine aracılık eder.
   Yazıya geçiş bir eksiliştir. Artık doğrudanlık yoktur, zenginlik yoktur, kişiler arası ilişki yerini kâğıtla, yazılı metinle kişinin ilişkisine bırakmıştır, duygusal, zihinsel yan tek taraflı yaşanan bir süreçtir: yazan, yazarken, yetisi ölçüsünde kendi hakikatiyle kağıt arasında bir dolayım kurar; okuyan, kendi kavrama ve hayal gücüyle sınırlı olarak, yazılı olanı, belki yazanı, belki de başka şeyleri alımlar. Daha önemlisi, yazma ve okuma kolektif olmayan süreçlerdir. Sözlü ilişki, fiilen bir arada olmayı, yan yana, yüz yüze olmayı gerektirir; dolayısıyla, ortak bir hayata, ortak davranışa, ortak eyleme daha yakındır. Yazılı ilişki, kişinin yalnızlığında kurulan bir ilişkidir. Herkes, çoğu zaman, tek başına yazar, tek başına okur. Sözlü anlatıdan yazılı anlatıyla geçiş, tarihte, haklı olarak ciddi bir travma yaratmış, bir yokluğun anısını zihinlere kazımış olsa da, yazıyla ilişki, yazılı ilişki de önemlidir. Yalnızlık ve tek başınalık, okumanın ya da yazmanın mahrem süreci, zihinde yarattığı algılar, imgeler, öncelikle de sessizlikte gerçekleşen bir edim olması ve metnin kalıcılığı, yazmadaki ve okumadaki etkiyi güçlü kılabilir. Yazan ya da okuyan, kimi dönüşümlerin eşiğindedir; metnin dağılım sürecine ve başka etkenlere bağlı olarak, yazan, bir yazanlar kastının tepesinden okur üzerinde tahakküm kurabileceği gibi, salt metnin önde olduğu başka bir süreçte, bu kez de metnin içeriğine bağlı olarak, beklenmedik yer ve zamanda, ortak hiçbir şeyi olmayan kişilerin, kendiliğinden, hiyerarşisiz ortaklığı doğabilir, yazan ve okuyan, aynı düzlemde, ortak bir edimde buluşabilir...
   Yazının, yazılı metnin yeniden-üretim sürecine dahil olması, çoğaltılması, kopyalanması... ve buna paralel olarak, görüntünün, ekranın dolayımından -iktidarından- geçen görüntünün yaygınlaşması, hatta yazının önüne geçmesi... Yirminci yüzyıl sonu! Enformasyon, görüntü ve gürültü kirliliğine mahkûm; her şeyi bildiğine, bilebileceğine, bilginin elinin altında olduğuna inanan, kafası çöplüğe dönmüş, zihni karışık, ebleh, sakat insan!...
   "Konuşan ülke", "konuşan dünya" çağındayız! Söz her yerde ve her konuda; söz, üretim ve dağıtım ağının içinde; zenginleştirici, yaratıcı, eyleyici olmaktan çoktan çıkmış; yalnızca bir gürültü, sağırlar diyaloğu, "siyaset meydanı", ishal durumu...
   Yazı, her yerde, herkes yazıyor ve okuyor... Hayata değmeden, enformatik düzeyde, havadis olsun diye, zihin jimnastiği için, akademi nizamnamesine uygun olarak, bilginin ve kültürün hiyerarşisinde yer edinmek için, lağım kokan bu dünyada kendi bahçesini çiçeklemek için, görüntü için, gürültü için... Ve kimse yazmıyor, kimse okumuyor...
   Görüntü, sözün de yazının da baş tacı. Onsuz ne söz olur, ne yazı. Görüntü, kameranın ucunda, tehditkâr, her şeyi ve tüm hayatları bilme arzusunda (bilip kaydetmek, imha edilebilir kılmak için), her şeyi ve tüm hayatları eşdeğer kılma -yüzeyselleştirme, ekranın düz yüzeyi haline getirme- sevdasında. Görüntü, içi boşaltıyor, kusuyor, kusturuyor ve aptallaştırıyor. Yirminci yüzyıl sonu: Yazılmış onca metnin, edilmiş onca sözün ve onca görüntünün ardından, insan, ne daha erdemli, ne daha mutlu...
   Yazılmamış metinlerde, söylenmemiş sözlerde ya da gösterilmemiş görüntülerde mi saklı erdemin, mutluluğu sırrı; yoksa tüm bu bombardımanın imhasında, sessizlikte, suskunlukta, dolayımsız (medyasız), mahrem ve yasadışı, karanlık bir edimin, farkına varmadan, söze dökülmeden, ortak kıldığı, ortak hiçbir şeyleri yokken ortak kıldığı insanların eyleminde mi?
Her söz, her yazı ve her görüntü, artık, bu çağ sonunda, bu soruyla -ve bu soruya bağlı alt başlıklarla- yüzleşmek zorunda.

Işık Ergüden

 

deniz 06.08.2004 18:42:33
Alıntı
Yazılmamış metinlerde, söylenmemiş sözlerde ya da gösterilmemiş görüntülerde mi saklı erdemin, mutluluğu sırrı; yoksa tüm bu bombardımanın imhasında, sessizlikte, suskunlukta, dolayımsız (medyasız), mahrem ve yasadışı, karanlık bir edimin, farkına varmadan, söze dökülmeden, ortak kıldığı, ortak hiçbir şeyleri yokken ortak kıldığı insanların eyleminde mi?
Her söz, her yazı ve her görüntü, artık, bu çağ sonunda, bu soruyla -ve bu soruya bağlı alt başlıklarla- yüzleşmek zorunda.
 
Hayatta en nefret ettiğim şeylerden biri insanalrın abartılı maskelerle dolaşmaları.

Bu maskeler yazılı ve sözlü iletişimde içerik açısından gerçeklikten uzak ifadelere dönüşüyor.

Hiç düşünmemiştim iletişimin bu yönünü. Evet mahrem duygular mı bizleri erdeme ve gerçeğe taşır.

Peki mahremle iletişimi nasıl kuracağız?

06.08.2004 20:01:50
Ravachol'ün darağacına giderken o ünlü konuşması olan var mı? Çok iyi bir metindir ama bulamadım türkçesini netten.

09.08.2004 18:49:58
mecmu-A'nın 10. sayısından alınmıştır.

2052

Anti-otorite, anti-hiyerarşi, anti-militarizm, anti-seksizmin ötesinde “Anarşizm nedir?” sorusu eninde sonunda her anarşistin cevap verme durumunda kalacağı bir sorudur. Aslına bakılırsa kimse durduk yerde böyle “acımasız” sorularla karşı karşıya kalmak istemez. Çünkü herkes kendini anarşist olarak gören, öyle nitelemeyi seçen (bunu ifade etmekten imtina etmeyi bilinçli bir tercih olarak savunsa bile) kendi anarşizmine kendi ulaşır hatta daha doğrusu kendi anarşizmini kendi yapar. Bir gün karşısına anarşizm nedir sorusu çıkınca da aslında soruyu şöyle okumak zorunda kalır: “Ben neyim?”
Ben neyim? Sen nesin? Anarşizm ne? Eninde sonunda bu sorular insanın cevaplandırması en güç ancak bir o kadar da elzem temel sorular haline dönüşüyor.
Sanırım bu heyyula konunun temelinde bir insanın kendini “ben” olarak algılamasının, kendini bir “ben” olarak sürekli ve durmaksızın yeniden inşa etmesinin kaçınılmaz süreci yatıyor. Bu süreci felsefe yapmak ya da kendini derin derin sorgulamakla karıştırmayın lütfen. Bir bebeğin konuşmayı sökmesi gibi bir oluşum sürecidir bu. Hatta boyunun uzaması gibi bir süreç. Düşünebilmeyi, akıl yürütmeyi mümkün kılan, şiddetle muhtemelen de bunların ayrılmaz parçası olan bir süreç. Herkesin yaşadığı, yaşamakta olduğu, ancak tam da bu “genel geçerlik”, bu “doğallık”, bu “kendiliğindenlik” nedeniyle ayrımına varıp, üzerinde düşünülmesinin zor olduğu bir süreç. Hem çok sevdiğim için, hem asla kendi becerilerimle ifade edemeyeceğim kadar güzel ifade ettiği için, tam da bu noktada size Virginia Woolf’un Orlando adlı kitabından bir alıntı yapacağım (bu kitapta bu alıntıdan çok çok daha fazlası var):
“İşte o zaman Orlando rahat bir nefes aldı, bir sigara yaktı ve bir iki dakika sessizce sigarasını tüttürdü. Sonra aradığı kişi orada olmayabilirmiş gibi, çekinerek “Orlando?” diye seslendi. Çünkü eğer zihninde aynı anda tıkırdayan yetmiş altı ayrı zaman varsa, insan ruhunda şu ya da bu zamanda oturan -Tanrı yardımcımız olsun- kim bilir kaç değişik kişi vardır. Kimi iki bin elli iki tane olduğunu söylüyor. Bu yüzden bir insanın yalnız kalır kalmaz, Orlando (tabii adı buysa) diye seslenmesinden daha normal bir şey olamaz. Bu seslenişiyle, “Gel, gel! Şu andaki benimden bıktım. Bir başkasını istiyorum” demektedir. Dostlarımızda gördüğümüz şaşırtıcı değişikliklerin nedeni budur. Ama her şey o kadar da kolay değildir, çünkü insanın Orlando’nun yaptığı gibi (sanırız kırlarda yalnız olduğu ve bir başka bene gereksinim duyduğu için) Orlando diye seslendiğinde gereksindiği Orlando gelmeyebilir; bir garsonun elinde üst üste yığılmış tabaklar gibi üst üste dizilip bizleri oluşturan bu benlerin başka yerlerde de bağlılıkları, yakınlıkları, kendilerine özgü küçük anayasaları ve hakları -ne ad verirseniz verin, çünkü bu şeylerin çoğunun adı yoktur- vardır ve biri yalnızca yağmur yağdığında, öteki yeşil perdeli bir odada, beriki Bayan Jones orada yoksa, bir başkası ancak bir kadeh şarap vaat ettiğinizde gelir; herkes kendi deneyimlerinden kendi çeşitli benlerinin kendisiyle üzerinde anlaştıkları değişik koşulları çoğaltabilir ve bunların bir bölümü yazıya dökülmeyecek kadar saçma sapandırlar.”
Woolf’un anlattıklarını kendine yabancı bulan var mı? Eğer “ben” diyen varsa bile bunun nedenini biliyorum sanırım ve tam da bu nedenle bu yazıyı yazmaya giriştim.
Gerçekten de “ben” olmadan yaşamamız, davranmamız mümkün değil, bu ben ne kadar bastırılmış, gizlenmiş olsa bile. Ve insanın işi ne zaman zor biliyor musunuz: “İki bin yüz elli iki” adet beni tek zihnin içinde birbiriyle barışık hale getiremediğinde. Hele bunlar tamamen ayrı telden çalar ve bununla da kalmayıp diğerlerini yadsır hale gelirlerse, o zaman “ruh sağlığı” denilen şeyi gündeme getirmek söz konusu oluyor. Diyebiliriz ki “kişilik”, bir insanda oluşmuş ve sürekli oluşan benlerin ortaya çıkardığı devingen bir resim, ya da içinde oraya buraya seğirten ama uzaktan bakıldığında bir bulut kümesi gibi bir form edinen interaktif parçacıkların toplamıdır.
Birden fazla ben ile açıktır ki “ilahi” bir tutarlılık sağlanamaz. İşin özü de burdadır, mevcut hayatlarımız, kişiliğimizin amorfluğu ölçüsünde değişen “tutarsızlık rüzgarı” içinde bir “tutarlılık şemsiyesini” açık tutabilme mücadelesidir. Bu sadece bir çabadır ve her çaba bize yeni “ben”ler ekler.
Bu çabadan kaçmanın ve işi kolayından “mış” gibi yapmanın en etkili yolu kimlik edinmek olsa gerek. Çünkü kimlikler bizi kendi dışımızda tanımlanmış bir “ben reçetesi”ne sıkı sıkıya bağlar. Kimliklerimiz, içine bir sürü ben tıkıştırıp ortalığı derli toplu tutmamıza yarayan onlarca, yüzlerce çekmece gibidir. Bu anlamda toplum, yani diğerleri farklı biçimde, farklı hacimde çekmeceler sunar bize. “Ha bak… Şu çekmece bayaa dağınıklık toplar, ben şundan edineyim” der gibiyiz. Sonuçta herkesin ruh evi az çok çekmece ile bezenir. Bazılarınınki şık bir kombinasyon olur, bazılarınınki çekmece yığınıdır. Ama bazıları bu amatör dekoratörlükle de uğraşmaz, gider her tür ben bolluğuna cevap verecek kapasitede, sıra sıra bir düzen içinde yerleştirilmiş, hatta içlerinde ne bulunması gerektiği güzelce etiketlenmiş çekmecelerden oluşan, evladiyelik dediğimiz tarzda, yıkılması, çürümesi zor “hazır dolaplar” edinir. Bu hazır dolaplara inanç sistemleri diyorum ben.
İnanç sistemleri içinde en yaygın olanları dinlerdir. Din kavramının tartışılabilecek çok sayıda veçhesi olmasına rağmen, benim görüşüm, dinlerin, insanların birarada yaşayabilmelerini sağlamak üzere kolektif ve anonim bir marangozluk faaliyetiyle ve çok uzun yılların deneme yanılma tecrübesiyle üretilmiş “çekmeceli ben dolapları” olduğudur. Dinler, dört başı mağmur bir şekilde evrenin, yaşamın, insanın var oluşunu açıklarlar ve var oluşa değin temel soruların tümüne cevap verdikleri gibi, üretilebilecek tüm olası sorulara nasıl cevap bulunacağının kurallarını koyarlar. Başka bir deyişle benlerinizi derler toplar ve onları kalite garantisi dışardan sağlanmış bir tutarlılık dizgesine tıkıştırır, hiçbir çekmeceye giremeyenleri de, dışardan bakanların “hımm bu dağınıklık da ne?” azarlamacı sorgusuna maruz bırakır. Dolayısıyla dini bir inanca sahip olmak, tanrının (yaratan) varlığına inanmaya indirgenemez. Kaldı ki kendi üretimi olan kendi tanrısı ile kendi mütevazı çekmeceli dolabını çatıp ruh evinin bir köşesine koyan bazı insanlar tanıdım.
İnanç sistemleri sadece dinlerden ibaret değildir, ideoloji dediğimiz şey de kapsamlı inanç sistemleridir ve aynı şekilde bunlar da dışarıda üretilip içeriye taşınırlar ve tutarlılık düsturunca üretilmişlerdir. Hatta metodolojiler de bu amaca hizmet eder. O halde şu soruyu sormamızın zamanıdır: Anarşizm de bir inanç sistemi midir? (Metodolojiyi de aynı sorunun içine katabilirim.)
Anarşizm bence herhangi bir sistem değildir; ne inanç sistemi, ne düşünce sistemi ne de metodoloji.. Anarşizm bence insanın kendi insan doğası ve genel olarak da doğa ile barışma çabasıdır.Yani barışık biraradalığı oluşturma çabasıdır. Bu kapsam içinde insanın kendi tutarsız doğası ile barışmasını da kastediyorum. Barışık olmak da ne demek diyeceksiniz? Barışık olmak, birden fazla insandan söz ediyorsak özgürlük, eşitlik ve kardeşlik, insan tekilinden söz ediyorsak kendini, bütün benlerini tanımak ve onları birbirleriyle kavga ettirmemektir, yani tutarlılığa çabalamak değil armoniye ulaşmaktır. Anarşizmin tarihi, bu çabanın sayısız örneklerinden oluşur. Bu çabanın önüne dikilen engellerle, her anarşist biraradalığın kendi konsensusu ile belirlediği farklı farklı yöntemlerle, metodolojilerle mücadele edilebilir. Bu nedenle anarşizmin tarihinde birçok farklı eğilim ve metodoloji sayabiliyor ve hala hepsine anarşist diyebiliyoruz. Ancak hepsinde de, anti-otoriter, anti-hiyerarşik nitelik vardır. Sebebi çok açık, otoritenin ve hiyerarşinin olduğu yerde ne özgürlük, ne eşitlik, ne kardeşlik vardır, ne de insan tekilinin benleri birbirleriyle barışabilir. Bence seksizm ve militarizm de bunlarla bağdaşamaz.
İnanç sistemlerinin anarşist mücadele ile birarada olduğu bazı örneklere rastlıyoruz (örnek vermek gerekirse ilk akla gelen Lev Tolstoy’un Hıristiyan anarşizmi). Ama acaba bu mümkün bir yol mudur? Bence, tutarlılık peşinde koşan inanç sistemleri “benler armonisi”nin karşısında büyük bir engeldir, çünkü insan tekilliğinde inanç sistemi, bir ben hiyerarşisidir ve tek bir benin diğer benler üzerindeki otoritesidir. Olabilecek bütün benleri önbelirlemeye, değiştirmeye, kontrol etmeye çalışır. Bu ben, bazı mistik düşünce sistemlerinde o derece dominant olur ki, tanrılaşır ve yaratan tanrı ile özdeşleşir: Buna da enel hak, Nirvana’ya ulaşmak vs vs denir. Aslına bakarsanız bence bu bir tür insanın kendi doğasından kaçma, firar etme, kurtulma çabası yani arınmadır: Adeta insan olmayan insana yolculuktur. Bu yönelim, tutarlılık baskısına bir de arınma baskısı ekler. (Lev Tolstoy’un ölmek üzereyken bir trenle evden kaçışı bu açıdan manidar gelir bana.) Dinsel düşünce ile anarşizmin buluşturulması sanırım özgür, eşit ve kardeşçe bir biraradalığı oluşturabilme konusunda insana duyulan güvensizliğin bir sonucudur. Çünkü bu düşünce, böyle bir toplumu ancak “iyi” insanların oluşturabileceğine inanmaktadır ve açıkca gözlemlenebilir ki mevcut insan bu tür kriterlere göre hem iyi hem kötüdür. O halde mevcut hali dönüşmelidir, arınmalıdır. Ben ise, insanı yani kendimizi hem iyi hem kötü olarak, yani tutarsız olarak, yani mevcut haliyle esas almalıyız diyorum. İnsan tekilliğinde başarılması gereken, mevcut olanı armonik hale getirmektir. Bu süreci diğer insan tekilliklerinde yaygınlaştırabilmenin örnekleme ve çağrı dışında başka bir mümkün yöntemi de yoktur. Örneğin eğitim, bu sürecin karakterine tamamen aykırıdır. Anlaşılıyor ki, tanrıya inanan birinin anarşist olması ile dinsel inancın bir anarşizm yöntemi olarak uyarlanması tamamen farklı şeylerdir. İlk durumda söz konusu olan insandır, doğası gereği tutarsızdır ve mücadelesi onun kendi armoni çabasıdır ve bu süreçte kendi benleri ile ve hatta kendi tanrısı ile başbaşadır. İkincisinde ise, tutarlılık ve arınma bir yöntem, bir sistematik yani bir vazgeçilmez olarak vaaz edilmektedir. Dolayısıyla ben bunun, açıklamaya çalıştığım gerekçelerle anarşizme uygun bir yol olmadığı görüşündeyim.

Sabri Cuha
 

11.09.2004 09:22:05
imlAsız'ın 8. sayısından alınmıştır.                                 
           
                                                                                       hiçkimse


Ey okur!


Bu yazıyı okurken bilmeni istediğim şeyler var; kendime, sana ve ilgili/ilgisiz üçüncü tekil kişilere karşı dürüstlüğüm gereği bunları baştan açıklamakla kendimi yükümlü hissediyorum. Ancak bunları ifade ve “itiraf” ettikten yani seninle paylaştıktan sonra kendimi sana karşı dürüst hissedebilirim ve de sözlerimin bir işlevi/değeri olabilir…

İtiraf bir :    Bu yazıda söyleyeceklerimin belki de hiçbiri doğru değildir; elbette ki sana göre Çünkü bunlar benim doğrularımdır ve tamamıyla tartışmaya açıktır. Benim olduğu kadar senin de kendi doğrularını ortaya koyma hakkın vardır!

İtiraf iki :   Bu satırların yazarı olarak kendi doğrularımı anlatırken senin
bilincini şekillendirmek ya da burada şu an yazar olarak bulunuyor olmamın  (bir avantaj ise) avantajını kullanmak niyetinde de değilim. Eğer tüm bu niyetime karşın yazdıklarımdan böylesi bir anlam çıkartırsan peşinen affımı kabul et! Amacım yalnızca seni birlikte düşünmeye davet etmektir. Kaldı ki yazdıklarımı yanlışlamak ya da çürütmek benim olduğu kadar (bu düşünceleri daha ne kadar savunacağımı ben de bilemediğimden) senin de hakkın hatta sorumluluğundur!

İtiraf üç :   Bu yazıda ortaya konan düşüncelerin bütünsel bir tutarlılık taşımıyor olma ihtimali çok yüksektir. Çünkü özgürlük önyargısına sahip olan bu insan teki, içinde sayısız benler taşıdığının ve bu benlerin birbirleriyle mutlak bir uyum taşımadığının hatta zaman zaman çatıştığının farkında olmakla insana dair mutlak bir iyimserlik taşımamak gerektiğini de bilmektedir. Buradan hareketle bendeki tutarsızlığın sendeki tutarsızlıktan farklı olmadığını, hepimizdeki tutarsızlığın insana içkin olan bir tutarsızlık olduğunu söylemektedir.

İtiraf dört :    Yukarıdaki ilk üç itiraftan sonra bu satırların yazarının yalnızca kendi bireyliğini gerçekleştirme derdinde olduğunu, bunu yaparken birey olmanın toplumsallık-dışı olma anlamına gelmediğini tersine toplumsallık içinde hem onunla didişme, mücadele hem de iletişim ve dayanışma içinde olarak mümkün olacağını/olabileceğini itiraf ediyor ve asla bütünsel bir düşünce tarzı, bir ideoloji, tutarlı bir hipotetik çerçeve ortaya koymaya çalışmadığının altını bir kez daha çiziyor.

Bu itiraflarımı sıraladıktan sonra bir nebze olsun huzura ermiş olarak düşüncelerimi ortaya koymak isterim ki, konumuz, soruş biçiminde dahi yanıtlanmasının imkansızlığı saklı olan “nedir anarşizm”dir. Hal böyle iken bu konuda bir şeyler söylemek isteyen birisi olarak, hiç olmazsa anarşizmin ne olmadığından yola çıkarak konuya giriş yapmak isterim.
   Bilirim ki düşünen ve varlığını kavrayan (ontolojik) bir yaratık olan insan aynı zamanda da toplumsal bir yaratıktır. Ve toplumsallık içinde diğer insan tekleri ile “toplumsal” bazı ilişkiler içinde olmak durumunda/zorundadır. Bu ilişkileri sürdürürken bulduğu en önemli iletişim tekniğine ise dil diyerek kendisinin ele avuca sığmaz doğasını sözcüklerin o kısıtlı anlam dağarcığına hapsetmek zorunda kalmaktadır. O takdirde kendimizi bir insan teki olarak ifade edebilmek için ne yapmamız gerekir? Dili ret mi etmeli, yoksa sözcüklerin birer yalandan ibaret olduğunu bilerek onu kullanmaya devam mı etmeliyiz? Ben burada her şeye rağmen ikincisi derim, ama aslında dile gelmiş her şeyin özünde yalan olduğunu bile bile bunu savunmak bir çelişki değil mi? Evet bu benim bu yazıdaki birinci tutarsızlığımdır ve sonuncusu da olmayacaktır. Bir iktidar aracı olan dilin, özünde bir yalandan ve iktidar kurgusundan ibaret olduğunu bildiğim dili reddetmeksizin gerçeğin (kendi gerçeğimizin) kurulmasına hizmet etmesini önerirken açık bir tutarsızlığa (paradoksa) düşmüyor muyum? Evet düpedüz düşüyorum! Ama düşünceyi iletmenin ya da iletilen düşünceyi algılamanın başka bir yolunu bulamadığım için bu tutarsızlığımı bilerek isteyerek kabul ediyorum.    
Dilin temelini oluşturduğunu sandığımız sözcükler aslında birer simgeden ibaret olma durumları ile imledikleri anlamları hayatın içindeki çeşitli anlardan, durumlardan alarak önem ve değer kazanırlar…bizler hayatın içindeki bu “anları”, “yaşanmışlık durumlarını” kaba bir soyutlamayla yalnızca sözcüklere (yani simgelere) indirgediğimizden onları değerli (anlamlı) kılan ilk kaynaklarını unutur, göz ardı ederiz ve sözcükleri kurgulayıp derdimizi karşımızdakine anlatmaya başladığımız ilk andan itibaren kendi söylemimizi de (iktidarımızı) kurmaya başlarız. Ancak yaşanmış olan o anı ifade etmek için bunu (her keresinde) yapmaktan başka çaremiz de yoktur. Çünkü sözcüklerin söylemi kuran birer iktidar (bir o kadar da yanılsama) aracı olmasının yanı sıra işlevsellik gibi bir özelliği de vardır. Her cümlenin kuruluşu sırasında cümlede yer alan sözcükler kaynaklandıkları anlama dair pek çok şeyi yitirir, geride bırakırlar. Böylece bir yandan oylumlukları açısından yoksullaşır kısırlaşırken öte yandan da oturmuş oldukları bağlama dair birçok yeni anlama, anlatıma ve çağrışıma kaynaklık ederek zenginleşir, derinleşirler. Ki bu da başka bir paradokstur.

Felsefi düşünce en başından beri gerçeği (hakikati) araştırma, buna ulaşma yöntemlerini kurgulama, keşfetme derdinde olmuştur. -Bilimden farklı olarak- felsefi düşüncenin, gerçeği her ne kadar öznel olsa da, insan varlığını bu gerçeğe uygun olarak anlamlandırmak gibi bir derdi de hep olagelmiştir. Bütün düşünürler kendi öznel gerçeklerini kendilerinden önce gelen düşünürlerin gerçeğini yadsımak, yıkmak üzerine kurmuş ve düşünceyi daha sofistike bir hale getirerek yol almışlardır. Aristoteles’i bilmeden  Sokrates’i, Platon’u  bilmeden Hegel’i, Kant’ı bilmeden Nietzsche’yi, Stirner’i bilmeden Foucault’yu anlamak, kavramak olanaksızdır. Bu ilişki felsefi düşüncenin gelişmesinin, yetkinleşmesinin evrimini göstermesi açısından önemli olduğu kadar, bizim onların öznel gerçekliklerine dönem dönem nasıl dahil olduğumuzu göstermesi açısından da oldukça önemlidir. Felsefeye ilk başlayan birine aradan yüzlerce yıl geçmesine karşın Aristoteles’in anlatacak çok şeyi vardır. Oysa Sokrates’in felsefi gerçeği ile tanışan birine ise artık Aristoteles çok fazla bir şey anlatmayacaktır.  Aynı ilişkiyi Platon-Hegel, Kant-Nietzsche  vb... karşılaştırmalarında da görebilir, yaşayabilirsiniz. Keza birbirlerinin çağdaşı olmalarına karşın bu topraklarda kişisel tarihimizden de bildiğimiz gibi hasbel kader M. Bakunin’in düşüncesiyle tanışamayıp onun yerine K. Marx ile tanışan delifişek biri için Karl Marx’ın felsefi çözümlemeleri çok şey ifade edecektir. Bu örnekler sayısız çoğaltılabilir. Burada asıl önemli nokta, tüm bu düşünürlerin kendi felsefi gerçekliklerini bir başka gerçekliği ele alarak güçlü argümanlarla ortaya koymaları ve ikna edici kanıtlar sunmaları, sonuçta da/böylece yaşamın belirli alanlarını düşünceleriyle açıklanabilir kılarak bir işlev görmüş olmalarıdır. Ne var ki dilin bir simgeler sistemi olarak nesnel gerçekliği (varolanı) kendi söylemi (iktidarı) içinde yeniden kurarak öznel gerçekliğe dönüştürmesi, yaşamın ve varlığın anlamına dair kapsayıcı bir kavramlaştırma çabasına girmesi, bu çabanın başarıyla sonuçlandığı anlamına gelmez. Çünkü ham nesnel gerçeklik (varolan) kendi başına hiçbir anlam ifade etmez.  Öznesince yorumlanmayan nesnel gerçeklik bir rastlantılar, anlamsızlıklar yığınından ibarettir.
Günümüzde bilimsel bilginin (bundan bilimi tenzih ederim) giderek daha açıklıkla ortaya koyduğu gibi evrenin ortaya çıkışına bir büyük patlamanın neden olduğu ve bu patlamanın muhtemelen bir rastlantıya bağlı olduğudur. İlk patlamanın etkisiyle genişleme hareketini devam ettiren evrende küçücük bir nokta olan dünyamızda öncelikle canlı yaşamının, buna bağlı olarak kendi varlığını akıl yolu ile kavrayan insan türünün ortaya çıkması da muhtemelen rastlantısaldır. Yine gezegenimizde süren bu karmaşık yaşam dokusu belki de serseri bir yıldızın çıkagelip gezegenimize çarparak her şeyi sona erdirmediği için rastlantısal olarak devam ediyor.  Bu rastlantısallığın gerçekleşmemesi halinde bile ihtiyar dünyamızın tahmini 800 milyon yıllık ömrü kaldığı düşünülürse şu an yeryüzünde yaşamakta olan bizlerin hayatına anlam biçme çabasına girişmeden önce ne denli rastlantısal yaratıklar olduğumuz gerçeğini bir kez daha düşünmekte fayda vardır.  Tüm bu rastlantısallık içinde filozofların dünyada olan bitene ve insan varlığına dair giriştikleri anlamlandırma çabaları “anlamsız ve saçma” görünmektedir. Ne var ki durumu bu biçimde tespit etmek “felsefi düşünceyi reddetmeyi ya da insan varlığını anlamlandırma çabasını sonsuza kadar ertelemeyi gerektirmez mi?” diye de sorulabilir.   Buna dair yanıtım “kesinlikle hayır”dır. (Tabii bu da başka bir paradokstur.)
   Filozoflar dünyayı ve insan varlığını yukarıda da  ifade ettiğim gibi kapsayıcı bir anlamlandırma çabasına girerek bir ucundan yakaladıkları nesnel gerçekliği kendi öznel gerçekliklerine dönüştürürken yıktıkları öteki öznel gerçekliklerin yerine kendi öznel gerçekliklerini koyarlar.  Hiç kuşkusuz bu ilişki sonsuza kadar böylece devam edecek ve hiçbir filozof gerçeğin tamamına dair kapsayıcı ve nihai bir kuram ortaya koyamayacaktır.  Çünkü gerçeğin kendisi hiçbir biçimde kapsanamayacak kadar sonsuz genişliktedir. O halde bugüne değin ortaya konmuş tüm kuramların içerdiği gerçeklikler insanın dışındaki nesnel gerçekliğin neresinde dururlar?
İnsanın dışındaki nesnel gerçekliği cosmos  (evren) olarak tanımlarsak bu evren içindeki keşfedilmiş (anlamlandırılmış) öznel gerçekliklerin tümünü dünya, felsefi düşünen özneleri ise keşfedilmiş öznel gerçekliklerin kaynağı olan micro cosmos’lar  (mini evrenler) olarak  değerlendirebiliriz. Burada amaç gerçekliğin (hakikatin) felsefi anlamda sonsuz (imkansız) olduğundan hareketle kapsayıcı gerçeklik kuramlarının da imkansızlığını ortaya koymaktadır. Bu imkansızlık yukarıda da belirttiğim gibi dünyayı ve hayatı keşfetme, varlığı anlamlandırma çabalarını tümüyle olumsuzlamayı gerektirmediği gibi tersine keşfedilmemiş gerçekliğin aleyhine olarak keşfedilmiş gerçeklikler hanesine yazılmış artılar olarak görülmelidir. Burada felsefi öznenin düşünsel etkinliğinin anlamı bütünsel cosmic (evrensel) gerçekliğin kendince (öznel) bir parçası olmaktır. İlk bakışta pek metafizik bir önerme gibi görünse de evrensel gerçekliğin kendince (öznel) bir parçası olma kavrayışı bireyi kendi dışındaki kutsala boyun eğmekten kurtarabilecek yollardan biridir. Bu sayede birey kendi öz etkinliğinde öznel gerçekliğini kurarak varlığını anlamlandıracak ve gerçek anlamda özgürleşecektir.  Yani gerçek denen şeyin “bir” olmadığını, sadece gerçeği ortaya koyanların “bir” olduğunu ve bu evrende “birler”
kadar gerçek olduğunu söylemek isterim. Buna çoğulcu gerçeklik kavrayışı da diyebiliriz.
   Gerçeğin böylesine öznel ve sonsuz olduğu bir evrende “anarşizm”in de kapsayıcı bir kuram olarak tanımlanması mümkün olabilir mi? Kaldı ki bazıları pek tanınmış olsalar da bu gerçek anarşistler için de geçerlidir ve sonuçta ne kadar anarşist varsa o kadar da anarşizm vardır demek hiç de yanlış olmaz. Bu bakımdan “anarşizm”in bir “izm” olarak ifadesi olsa olsa anarşistlerin eylem ve düşüncelerinin tarihinin açıklanmasına dair sözlüksel bir karşılık olmaktan öteye bir anlam ifade etmez/etmemelidir.  Kaldı ki bireyi merkeze alan ve önermelerinde özerk bireylerin bir araya gelerek tahakküm olmaksızın desantralize (merkezsiz) bir yaşam sürmesine dair oluşturulacak eylemi/etkinliği, ütopyaları/projeleri daima önüne ödev olarak koymuş bir geleneğin sürdürücülerinden de bu beklenir/beklenmelidir. Anarşizmi bir ideoloji, bir kimlik, bir kartvizit ya da sadece bir ahlak, bir felsefe olarak algılamak “anarşizm” denen şey her ne ise ona ihanettir diye düşünürüm. Çünkü “anarşizm” yalnızca bir simgedir, onun bir simge olarak bireylere verebileceği herhangi bir prestij, kimlik, imaj ya da sosyal bir  getiri olamaz/olmamalıdır. Asıl olan bireydir ve bireyin toplumsal içindeki özerk duruşudur.  Buna dair (anarşizm olarak) ismen tanımlanmış yaklaşık 140 yıllık, başka biçimlerde de tanımlanmış olaraksa binlerce yıllık (tahakküm kadar eski) bir başkaldırı geleneği var. Kaldı ki anarşistlerin kendileri de “anarşizmin” batılı aydınlanma geleneğinin bir ürünü olduğunu pek iyi bilmektedirler. Aydınlanma ile birlikte düşünürlerin yeni yeni keşfetmeye başladığı bireye ve özgürlüğe dair birçok kavramın “ilkel” denilen yerlilerin düşüncesinde-geleneğinde binlerce yıldır var olduğu artık biliniyor. Bu bakımdan asıl olan anti-hiyerarşik bir içerikle doldurulmuş özgürlük düşüncesi ve bunu hedefleyen etkinliklerdir. Bunların nasıl adlandırılacağı ayrı ve ikincil birer sorundur. Kara bayrak, yuvarlak içindeki A vb. şekiller yalnızca birer simgedir, daha fazlası değil. Toplumsal bir varlık olan insanın toplumsal yaşamın belirli anlarında ya da alanlarında bu tür simgelere ihtiyaç duyması doğaldır. Önemli olan bu simgelerin kimliklere daha ötesinde totemlere dönüştürülmemesidir. Günümüzde anarşizmi bir kimlik (kartvizit) olarak kullanan ünlü kişileri, yazarları, sanatçıları, şairleri hatta politikacıları görünce kendimi şaşırmaktan alıkoyamıyorum.   Tüketim toplumunun simülasyon gücünün kirli ellerini “anarşizmin” tarafına doğru uzatıyor olması beni ürpertiyor.  Acaba Che efsanesinin başına gelenler “anarşizm”in de mi başına gelecek diye düşünmeden edemiyorum.  Hele “anarşizm”i bir ideoloji olarak görüp solcular gibi  örgütlenip  programlar ortaya koyan, propaganda ve ajitasyon etkinliklerini bu doğrultuda sürdüren ve her konuda kapsayıcı ve net “anarşist” teoriler üretenlere, küçük harfli ama esaslı sorular sorarak sesli düşünmeyi “kafası bulanık olmakla”, “aşırı bireyci ve net olmamakla” suçlayan, “total örgütlenme”, “total eylem” “kolektif özne” olma  ve “total özgürlük” peşinde koşturan  dostlarımıza ne demeli?
   Sonuçta varmak istediğim nokta şudur:
Hepimiz, eğer bir gerçeklik varsa, o gerçekliğin birer parçasıyız; kimse kapsayıcı “total kuramlar” üretmesin, hepimizin birbirimizden ve başkalarından öğrenecek çok şeyimiz var ama kimselere öğretecek bir şeyimiz yok. Gerçek, hiç kimsenin tekelinde değildir. Herkesin kendi gerçeği vardır, kendinde olan her birey kadar gerçek vardır ve bu yüzden “gerçek çoğuldur”. Konuyu ancak bu biçimde ele aldığımızda hiyerarşik olmayan, kendi iktidarını dayatmayan “özgürlük düşüncesini/düşüncelerini” tartışmaya başlayabiliriz. Bu tartışmada bizimle tartışmayı bu biçimiyle kabul edenler; eşitlerimiz ya da yoldaşlarımız olacaktır, bu çoğulcu gerçeklik kavrayışını kabul etmeyen/edemeyenler, kendi kapsayıcı söylemlerini dayatanlar ise söylemlerinin kapsayıcılığı/dayatmacılığı ile doğru orantılı olarak karşıtlarımız ya da düşmanlarımız olacaklardır...

Yazımı kime ait olduğunu bilmediğim bir vecize ile bitireyim:

ANARŞİZM HİÇBİR ŞEYDİR, ANARŞİ İSE HER ŞEY.    
     
 

deniz 11.09.2004 09:48:01
düşüncenin ifadesindeki pasifist tutumu reddediyorum.

insanlara bildiğimiz geçekleri ifade etmemiz, onların bilinci üzerinde iktidar kurmamız anlamına gelmez.

fikirler uygun muhatab ve zaman bulduklarında açıklanmalıdır.

özgür düşünceyi savunan ve bilinçlerdeki taassupları yıkmaya çalışan bir eylem bilinç temizliği eylemidir.

 

11.09.2004 09:53:35
sevgili amadeus,

bu yazıdan sen düşünceyi ifade etmemek gerektiği anlamını çıkardın?

 

deniz 11.09.2004 10:01:30
Alıntı
... Hiç kuşkusuz bu ilişki sonsuza kadar böylece devam edecek ve hiçbir filozof gerçeğin tamamına dair kapsayıcı ve nihai bir kuram ortaya koyamayacaktır.  Çünkü gerçeğin kendisi hiçbir biçimde kapsanamayacak kadar sonsuz genişliktedir. O halde bugüne değin ortaya konmuş tüm kuramların içerdiği gerçeklikler insanın dışındaki nesnel gerçekliğin neresinde dururlar?
...
Sonuçta varmak istediğim nokta şudur:
Hepimiz, eğer bir gerçeklik varsa, o gerçekliğin birer parçasıyız; kimse kapsayıcı “total kuramlar” üretmesin, hepimizin birbirimizden ve başkalarından öğrenecek çok şeyimiz var ama kimselere öğretecek bir şeyimiz yok. Gerçek, hiç kimsenin tekelinde değildir. Herkesin kendi gerçeği vardır, kendinde olan her birey kadar gerçek vardır ve bu yüzden “gerçek çoğuldur”. Konuyu ancak bu biçimde ele aldığımızda hiyerarşik olmayan, kendi iktidarını dayatmayan “özgürlük düşüncesini/düşüncelerini” tartışmaya başlayabiliriz. Bu tartışmada bizimle tartışmayı bu biçimiyle kabul edenler; eşitlerimiz ya da yoldaşlarımız olacaktır, bu çoğulcu gerçeklik kavrayışını kabul etmeyen/edemeyenler, kendi kapsayıcı söylemlerini dayatanlar ise söylemlerinin kapsayıcılığı/dayatmacılığı ile doğru orantılı olarak karşıtlarımız ya da düşmanlarımız olacaklardır...
...
uzun bir yazı. tam olarak hakim olamadım.

şunu çıkardım: mutlka gerçek olmadığı gibi bizim de insanlara fikirlerimizi dayatma hakkımız yok.

yanlış mıyım?

11.09.2004 10:32:49
Evet. Dayatmak fiili tahakküm içerir. Anarşistler birlikte öğrenmeyi, yaparak örnekleyerek öğrenmeyi tercih ederler burada öğretmek fiili adil bir temel üzerinde yükselir. Doğru bildiklerimizi başkalarından saklayalım sakınalım denmiyor tersine paylaşımın ne biçimde olması gerektiği üzerine fikir yürütülüyor. Dayatmak bir iktidar talebidir. Dayatmayı reddetmek fikirlerimizi savunmayacağımız, bel kemiksiz bir zeminde oradan oraya savrulacağımız anlamında anlaşılmamalıdır. Öğretmek ise tek başına eksik ve yanlış anlaşılan bir kavram. Ben çocuğuma doğru bildiğim şeyleri tabiiki öğreteceğim ama bu öğrenme sürecine onu da aktif olarak dahil ettiğim oranda öğrendikleri ona ait sahici şeyler haline gelebilir. Aksi takdirde sadece birer öğüt olarak bir kulağından girer öbür kulağından çıkar. Çünkü bir gün oda kendi doğrularını inşa etmek isteyecektir.

Sadece bireyin kendisini merkeze koyarak tüm evreni ben merkezci bir gözle yorumlamasına bir itiraz var bu yazıda.  Yani bireyin özgür iradesi ve öznel algısı doğal olmakla birlikte bunu herkese aynen önermek diğer öznelerin özne olmaları gerçeğini göz ardı eder ve onları nesneleştirerek düşünsel anlamda da asimetrik (arşik) bir duruma yol açar.

Doğrular kendimize aittir ve bu doğrular bizi biz yapan temel araçlar oldukları  için gerekirse uğurlarına ölmeye bile değer.

Burada temel vurgu kapsayıcı söylemlere (yani gerçeğin sırrını ellerinde bulundurduklarına inananlara) karşı yapılıyor. Hakikatın sırrını elinde bulundurduğuna inanan herşeyi çoktan çözdüğüne, kendi gerçeğinin dışında başka bir gerçek olamayacağına inanan kişi başkalarını hiçleştirir, başkalarına ve kendine karşı nesnelliğini (empati duygusunu) yitirir.

Bu ise diyalogun yolunu kapatır insanları ve davranışlarını araçlaştırır ve
insanlar arasında dayanışmanın yolunu tıkayarak çatışmaya yol açar.

sağlıcakla, Smiley  

deniz 22.09.2004 10:51:06
insanların fikirleri senin de dediğin gibi kendilerini yaratır. bunun için kendilerini yaratan fikirleri için ölmeye hazır insanlar da olabilir.

yalnız netleşmek lazım. fazla laf kalabalığı etmeden şunları yerine oturtalım:

1. uygun ortam, zaman ve kişi olduğunda fikirler tartışılmalı. Tartışma için de gerek şart onların ifade edilmesidir. Elbette kimseye dayatma olamaz ama dayatma yapıyoruz diye şartlar yerine geldiğinde susmak doğru olmaz. anarşist imkan bulduğu müddetçe doğru bildiğini (doğruları demiyorum) ifade etmek zorundadır.

2. fikirlerin ifade edilmesi ona olan güveni de ortaya koyar.

3. fikirlerin ortaya konulması demek rekabet demek değildir. çünkü tartışmalardan beklenen sonuç yenmek değil, paylaşmak, fikrini geliştirmek, ortak noktaları yakalamak ve uzlaşma zeminini yakalmaya çalışmaktır.

4. gerçeğin çoğul olduğu fikrine katılmıyorum. gerçek yeganedir. ama belki gerçeği bulmaya giden yollar farklıdır denebilir. gerçi ben yolun da gerçeği bulmada tek olabilceğini düşünüyorum.
ama farklı pozisyonlarda bulunan insanlar aynı yolu kullanarak aynı gerçeği bulabilirler. bu yğzden insanların bulunduğu mevkilere çok fazla dokunmadan konu odaklı tartışmalar verimli olur.

5. bir de bazı düşünceler vardır ki onlar açıkca samimi olmadıklarını ortaya koyarlar. onlara karşı şiddetli reaksiyon gösterilmeli ve yaşama şansı tanınmamalıdır.

6. elli tane gerçek olabilir düşüncesi ile elli ayrı uzlaşma noktası bulmak netleştirmez, sorunları daha da komplex hale getirir. tedaviden daha çok teşhisi öncülleyen biri olarak sorunun ve amaçlananın netleşmesi taraftarıyım.  

22.09.2004 12:21:18
Alıntı

4. gerçeğin çoğul olduğu fikrine katılmıyorum. gerçek yeganedir. ama belki gerçeği bulmaya giden yollar farklıdır denebilir. gerçi ben yolun da gerçeği bulmada tek olabilceğini düşünüyorum.
ama farklı pozisyonlarda bulunan insanlar aynı yolu kullanarak aynı gerçeği bulabilirler. bu yğzden insanların bulunduğu mevkilere çok fazla dokunmadan konu odaklı tartışmalar verimli olur.
........................
6. elli tane gerçek olabilir düşüncesi ile elli ayrı uzlaşma noktası bulmak netleştirmez, sorunları daha da komplex hale getirir. tedaviden daha çok teşhisi öncülleyen biri olarak sorunun ve amaçlananın netleşmesi taraftarıyım.
Önce gerçeğin tarifini yapalım. Gerçeklik bizden bağımsız olan varolan maddi dünyanın kendisi midir yoksa o maddi dünyayı bizim algılayışımız mıdır? Bence ikincisi...bu bakımdan gerçek derken felsefedeki "hakikat"i kastediyorum. Günlük hayatta kullandığımız gerçek kavramı bile sonuçta bizim varolanı algılayışımızla sınırlıdır. Algının olduğu yerde subjektivite vardır. İnsanın kişiliğinin bile binlerce benden/benliklerden oluşan bir armoni (yada kakafoni) olduğunu hesaba katarsak gerçeğin bir olduğunu söylemek mümkün olmaz. Şöyle ki bizim dışımızdaki nesnel dünyayı gerçek olarak kabul etsek (ki gerçeğin ne devasa ne kadar kapsamlı olduğunu bir düşünün) bile onu tamamını algılamamız zaten mümkün olmayacaktır.  Zira insan algısı aklı, gördükleri ve duyduklarıyla sınırlıdır. Bu durumda her özne nesnel gerçeğin ancak kendi algılarıyla sınırlı olan kısmını algılayabilecek ve bunu kendi aklında bilgiye ve bilince dönüştürerek kendi gerçeğini bulacak/yaratacaktır. Yazıda zaten "hepimiz aynı gerçekliğin birer parçasıyız" deniyor. Bu insanlar arasında kendini merkeze alma eğilimine karşı söylenmiş bir sözdür. Gerçek bir ise  hepimiz o birin içindeyiz ve bizi diğerlerinden ayıran şeyde o birin içindeki duruşumuz ve o bir ile kurduğumuz ilişkidir yani bir bakıma varoluşumuzdur.

Başka açıdan bakarsak, gerçeği biricik (yegane) olarak açıklamak size kendi gerçeğinizi başkalarına gerçek adına dayatma hakkını verir. Ancak hepimizi bir gerçeğin parçası olarak ve farklı gerçekliklere sahip özneler olarak ele almak benmerkezci yaklaşımın önünü keser ve özneler arasında diğerinin gerçeğini anlama temelinde pozitif bir önyargının oluşmasının etik temelini oluştururarak sahici bir diyalogun  da önünü açar.

Bu düşünceyi iktidardan ve mülkiyetten arındırmanın da belki de biricik yoludur!

   Tongue

sağlıcakla,

05.10.2004 15:23:27
Alıntı

Felsefi düşünce en başından beri gerçeği (hakikati) araştırma, buna ulaşma yöntemlerini kurgulama, keşfetme derdinde olmuştur. -Bilimden farklı olarak- felsefi düşüncenin, gerçeği her ne kadar öznel olsa da, insan varlığını bu gerçeğe uygun olarak anlamlandırmak gibi bir derdi de hep olagelmiştir. Bütün düşünürler kendi öznel gerçeklerini kendilerinden önce gelen düşünürlerin gerçeğini yadsımak, yıkmak üzerine kurmuş ve düşünceyi daha sofistike bir hale getirerek yol almışlardır. Aristoteles’i bilmeden  Sokrates’i, Platon’u  bilmeden Hegel’i, Kant’ı bilmeden Nietzsche’yi, Stirner’i bilmeden Foucault’yu anlamak, kavramak olanaksızdır. :

ANARŞİZM HİÇBİR ŞEYDİR, ANARŞİ İSE HER ŞEY.
guzel bir yazi ancak sadece buraya katilmiyorum..

Platonu bilmeden Hegeli anlariz-ancak socratesi bilmeden platonu anlamayiz..

Anarsizm hicbirsey-anarsi hersey?

bu sözude acarsan iyi olur..cunku bisi eklicem eger yanlis anladiysam.

deniz 06.10.2004 15:06:14
ateş hırsızı,

bazı sorularının yanıtlarının yalnız bir tane olduğunu farkettim.
gerçeğin yegane olduğu buna yönelik.

bazı  soruların yanıtları ise izafi. durduğun yere, zamana ve şartlara göre değişir. ama bu tür sorular bence cevabı aranmaması gereken sorular. çünkü izafi olan cevaplara ait sorular doğru sorular olmazlar.

örneğin hayat güzelmidir dersem, milyarlarca cevaplayan kişisine bağlı 'doğru' cevap alırım. bu yüzden bu tür sorular gerçekliği bulmaktan ziyade kişilerin duruşlarını tespit için kullanılabilir.

bu soruların ortak noktası senin de bahsettiğin gibi algılara yönelik olması.

ama bazı sorular da var ki gerçekliği yegane. "şu an elimde elma var mı ?" sorusunun yegane doğru cevabı olur. ya da "tanrı var mıdır" gibi.

06.10.2004 16:24:49
Sevgili marcos,

burada anlamak konusu bu felsefecilerin birbirirlerinin ardılı olarak değişik zamanlarda ortaya gelmeleri ve arkadan gelenlerin olumlu yada olumsuz şekilde öncüllerinden etkilenmelerini ifade etmekti. Yoksa yoksa her felsefi düşünce kendi içinde anlamlıdır ve tabiiki anlaşılabilir.
 
"anarşizm hiçbir şeydir, anarşi her şey" ise bence yeterince açık ama yanlış anlaşılmalara karşı izah edeyim. Anarşizmi bir "izm", bir ideoloji olarak görmek anarşist doğrudan eylemin önünü tıkamak anlamına gelir. Anarşizm bu tip dogmatizmlere şematizme kapalı olan bir "izm"dir ve ne yazıkki anarşistler içinde bu tip dogmatik, şematik tiplere ve eğilimlere sadece bu topraklarda değil, diğer ülkelerde de sıkça rastlanmaktadır. Anarşizmin bir metodolojimi yoksa ideolojimi olduğu tartışması anarşistler içinde hala devam etmektedir. Benim fikrim bir metodoloji olduğu yönünde bu bakımdan kendini dahi yadsıyabilen bir "izm"i ancak bu şekilde ifade etmek gerekir.  

Sevgili amadeus,

gerçeklik yegane ise (hepimizin bu yegane (bir) nin bir parçası olduğumuzdan hareketle düşünürsek (ki bu takdirde buna katılmak da mümkün) bu yegane gerçeklik konusunda herkesin hemfikir olması gereklimidir? Ben bu konuda ikna olmuyorsam durumum ne olacak? O yegane gerçeğin tamamını insan bütünüyle algılayamayacağına göre, herkesin yaşam koşulları, yaşamdan etkilenmeleri farklı olduğuna göre gerçeğin ve doğrunun ne olduğuna kim karar verecek. Gerçeği ucu açık olmayan (kesin ve mutlak) bir şey gibi tanımlamak totatliter bir dünya görüşüne kaynaklık etmez mi? Yeryüzünde ilahi adaleti sağlamak görevine soyunanların bu hakkı kimlerden ve nereden aldıklarını düşünüyorsun?

Ben bu hakkın hiçkimseye verilmesi taraftarı değilim. Herkes insan ve birey olarak haddini bilsin.

Şimdi senin elinde elma var veya yok, ama olup olmadığını sen biliyorsun, bunu ben bilmiyorum bu gerçeğe beni nasıl inandıracaksın? Şu an itibarı ile birbirimizi görmüyoruz var dersen sana inanırım çünkü senden kuşku duymam ama bu yine de senin gerçeğindir. Herkesin ortasında elmayı göstermiş olsaydın o zaman bu herkesin gerçeği olurdu, ki bu yine de birilerinin çıkıp "o aslında elma değildi amadeus göz bağcılığı yaptı" demesine engel değil.  Tanrı da öyle inananlara göre var...bana göre ise yaratıcı fikri tamamen saçma bir düşünce..kimse ne varlığını kanıtlayabilir ne de yokluğunu...ucu açık yani...

Benim gerçeğim yaratıcının saçmalığını söylüyor ama bunu gerçek diye başkasına dayatma ve onu buna göre yargılama hakkım olmadığı zaman karşımdakinin durumsal gerçeği (realitesi) ortaya çıkıyor...

Bu bakımdan düşünceyi otoriter etki ve yansımalardan arındırmanın en iyi yolu bu gibi görünüyor ve ben buna inanıyorum.

sağlıcakla,


   

07.10.2004 13:51:15
Sevgili ates hirsizi tesekkurler aciklaman icin..sunada deginmek istiyorum Anarsist göruste ideoloji (izm) gercek Anarsist eylemden kopmakmidir?


Sayfa: [ 1 ] 2 3