|
||
| Zerzan’a bir Bakış kürşad kızıltuğ Düşünür yahut entelektüel kıtlığı çeken çağdaş anarşizmin Bookchin ve Zerzan gibi entelektüellerin şahıslarında temsil edilmesinin en sorunlu yanı anarşizmi doktriner parantezler içerisine almak oluyor. Dolayısıyla yönetenin ve tahakküm edenin, hiyerarşik ve otoriter ilişkilerin bulunmadığı bir toplum için verilecek pratik mücadeleler; yaşamı şimdiden özgürlükçü şekillerde dönüştürmenin olanaklarını araştırmak şeklinde anlaşılmak yerine tek boyutlu politik gündemlere veya evrensel programlara sıkıştırılan bu tür anarşizm anlayışları, otoriter solun cenderesinden kurtulmuş ve halihazırda emekleme aşamasındaki özgürlükçü hareketleri ölü doğmuş projelere dönüştürme potansiyeline sahip. Zerzan’ın teorisi bana, başka anarşizmlere göre özgürlükçü toplum projesinden en çok uzaklaşan anarşizm yorumu gibi görünüyor. Bilgi üniversitesindeki söyleşisini izleyenlerden biri olarak ona “artık anarşizmin ona göre yalnızca uygarlık karşıtlığı mı olduğunu, bunun dışındaki anarşist düşüncelerin ona göre anarşizmden sayılıp sayılmayacağını sorduğumda cevabı çok netti: “Hayır bana göre anarşizm uygarlık karşıtlığıdır, Uygarlığı ortadan kaldırın geriye anarşi kalır!” olmuştu. Açıkcası uygarlık belası başımızdan def edildiğinde bu geriye “kalacak olan”ın anarşi mi yoksa kötücül anlamıyla bir kaos mu olacağını tartışmayı kahinlere ve falcılara bırakmayı tercih ediyorum. Aslında ben buna anarşizmden ziyade kendisini toplum ve kültür karşıtı bir konumdan tarif eden, devasa bir yıkım beklentisi haricinde hiçbir çıkış umudu olmayan romantik bir nihilistin, uygarlığa karşı anti-demokratik serzenişleri olarak görüyorum. Anti demokratik saptaması çok acımasız ve kıyıcı görülebilir. Lakin herhangi bir ideoloji, özgürlüğün ideal yerini bulmaya adandığı halde somut toplumsal dünyada özgürlük alanları yaratmaya tercih etmiyorsa, insanların şu anki somut sorunlarını kalkış noktası haline getirmiyorsa bunun demokratik olduğunu söylemek bana zor görünüyor. Hoş Zerzan’a göre demokrasi de “sadece bir yönetim biçimi” olduğuna göre bu bahis manasız görülebilir. Böylece doğrudan demokrasi, radikal demokrasi, temsiliyetin reddi gibi verimli tartışmalar gereksiz hale geliyor. Bu çerçevede her ne kadar klasik anarşist düşünürlerin, ilerlemeci tarih şemasıyla olan sorunlu ilişkilerini eleştirsek de anarşizmi, onları takip ederek özgürlükçü bir toplum tasavvuru olarak tahayyül etmeye devam etmeyi tercih ediyorum. Yoksa toplumu tamamen ortadan kaldırmak olarak değil. Zerzan’ın teorisi bir çok karmaşık sorunla malul. Örneğin oldukça doğrusal bir tarih anlayışı var. Tarihi özgürlükten yıkıma doğru giden bir seyir halinde görüyor. Kayıp cennetten çöküş ve kıyamete giden insanlık şeklindeki, insanlığın düşüşüne dair dini tasavvur ile bu anlayışın bağı da ayrıca araştırılabilir. Çalışmasında uygarlık öncesi toplumlarda insanların hiyerarşi, tahakküm ve otoriter ilişkiler içermeyen bir hayat yaşadığını ampirik verilere dayalı sarsılmaz bir gerçek gibi sunuyor. Cümlelerine “3 milyon yıl önce şöyleydi...” gibi başlangıçlar yaptığında 3 milyon yıl önceki insan yaşamının dolaysızca bilinebilir olduğuna nasıl bu kadar kolaylıkla inandığını merak ediyorum. Geçmişi yitik bir altın çağ olarak tasavvur eden tarih vizyonunda kıyametsi bir yıkımdan sonra yeniden özgürlük çağına, bozulmamış, yabancılaşmamış, nahif insanın içtenlikli dünyasına geri dönebileceğimize duyduğu inançta eğer dinsel birşeyler yoksa o halde bütün bu büyük kocaman tarih alatısı da neyin nesi? Seküler bir söyleme, antropolojinin ve arkeolojinin oldukça yoruma dayalı verilerine dayanarak kurduğu tarih anlatısının bilimin verilerinden dayanarak kurulduğu söylenen bir başka büyük anlatı olan tarihsel materyalizmden tek farkı birincisinin kötümserliği. Zerzan’ın düşüncesindeki geçmişin bozulmamış doğal hayatına ve doğaya duyulan hayranlık aslında romantik düşüncenin bir karakteristiğidir. Modernizmin alametlerinden biri olan bu doğa anlayışında, “doğa”nın kendisinin de yaşadığımız toplumun bize taktığı gözlüklerle kurulmuş kültürel bir “inşa” olduğunu; Lukacs’ın tabiriyle “doğa’nın da kültürel bir kategori” olduğunu görmek bu kadar mı zor? Ayrıca uygarlık ve kültürü doğa ile karşı karşıya koymak da zaten bizzat modernist düşüncenin icraatlarından birisidir. Bu durumda Zerzan’ın Rousseaucu doğa hayranlığı yahut aydınlanmacı uygarlık tarafından saflığı bozulmuş özünde iyi insan anlayışı modernizmin ta kendisi değil mi? Birçok boşluklara ve çatlaklara sahip sisteminin terimleri Adorno, Vaneigem, Debord, Cioran gibi düşünürlerin batı moderliğine ve kapitalizme yönelttiği eleştirilerin aşırı yorumlanmasından oluşuyor. Uygarlığa dair anlatısının tüm dünya için geçerli olduğuna dair inancı da bunların tuzu biberi. Öyle ya eğer Zerzan’ın anlatısına bağlı kalarak harekete geçecek olursak bir daha geri dönüşü olmayan bir deney yapmamız gerekir ki bu pek öyle yerel düzeyde gerçekleştirilir gibi de değil. Oysa herkes biliyor ki ekolojik eleştirel düşünceler 1960lar civarında sosyalist solun endüstrileşme paradigmasına karşı eleştirel yaklaşımlara sahip yeni sol düşüncelerde şekillendi. Burada boy hedefi yapılan şey sosyalizmi endüstriyel bir kalkınma projesine indirgeyen Sovyet modeli ile Batı dünyasında tahripkar sonuçları güçlü bir şekilde görülmeye başlayan endüstiyel kapitalist sistemdi. Bu sisteme yönelik eleştiri sosyalist devletçiğilin ve kapitalizmin anarşist bir eleştirisiyle birleşmeye başladıkça ortaya yeşil anarşist ya da eko anarşist denilen fikirler çıkmaya başladı. Tüm bu düşüncelerdeki ortak payda kapitalizmi, onun büyük üretim sistemini, büyük kentleri ve doğayı tahrip eden teknolojileri ortadan kaldırıp küçük, kendine yeter ekonomilere dayalı, özgürlükçü ve demokratik bir toplum modeli geliştirmekti. Ekolojik düşüncenin liberal varyantları bunu kapitalizm içi bir muhalefetle sınırlamak isterken eko-anarşistler ekolojik bir anarşist toplum kurma düşünde oldukça yol katettiler. Zerzan’ın anarşizm anlayışı ise sorunu çözmek yerine, soruna köken olduğu varsayılan bir kaynak noktaya kadar geri gidip herşeyi yıkma basitinde işliyor (Öyle ya başağrısına en kesin çözüm kafayı kesektir). Bu anlayış doğruluğu ya da yanlışlığı kanıtlanamayacak hipotezlerle hareket ettiğinden ötürü aslında bir inançtan öteye geçemiyor. Bu inancın vardığı son nokta ise uygarlığa karşı topyekûn savaş! Peki bu savaş’ın sonunda uygarlığın yıkıcı tahakkümcü güçlerinin doğa ve özgürlük karşıtı bir konuma geçerek tüm özgürlükçü girişimleri boğmayacağı ve daha ürkütücü bir egemenlik sistemi kurmayacağı ne malûm? Eğer Zerzan’ın düşüncesi, uygarlığın çeşitli kurumlarını sorunsallaştıran, iktidar ve tahakkümün ilşkilerinin en erken dönemdeki biçimlerini araştıran bir çaba olsaydı o zaman özgürlükçü vizyonumuzu genişleten bir düşünür olarak dikkate almak isteyebilirdik, ama bu üstünkörü araştırmasının vargılarıyla bizi getirip bıraktığı sonuca baktığımızda, mevcut haliyle, yakın gelecekteki bir kıyametten haber veren bir kahinden farkı yok... |
||
|
||
| teşekkürler kürşat. güzel bir yazı. uygarlığın olmadığı bir ortamın nihlist amaçlardan öteye götürülemeyeceği açık. anarşizm mevcut düzen içinde yaratılan kaosdan ürünlerini vermeye başlayacaktır. bu geriye gidiş değil ileriye sürükleme eylemidir. |
||
|
||
yerinde tespitler.. anarşizmden nihilizme kayış aşamasının vurgulanışı özellikle. öte yandan. bütün kelleler öyle çok ağrıya ağrıya sersemledi ki belki de kökten kesmek en gerçekcisi. :w00t: belki bir hayalci ancak ortadaki çürümüş beden o kadar katılaşmış ki bu tarz radikal şaşırtmalarla insanın sarsılmaya da ihtiyacı var . uygarlığın ne götürdüğü anlamak için belki onun yokluğunu tasarlamak gerekiyor. uygarlık her şeyin yanında kapitalizmi getirdi ve son mümkün çağdaş sistem olarak insana sundu. Ona tepkili insanın kökten uygarlığı onla özdeşleşenle yıkmak istemesi belki de çok doğal. Elbette mümkün değil ama doğru kanalize edilirse harika da bir öfke. |
||
|
||
| uykumu aldığım bir günde yorum yapacam | ||
|
||
| Benim takıldığım tek yer aşağıdaki: Alıntı: Zerzan’ın anarşizm anlayışı ise sorunu çözmek yerine, soruna köken olduğu varsayılan bir kaynak noktaya kadar geri gidip herşeyi yıkma basitinde işliyor (Öyle ya başağrısına en kesin çözüm kafayı kesmektir). Zerzan'ı bilmem ama, ben verdiğin örnekten yola çıkarak beni de ilgilendiren bir konuda ilerlemek isterim. Evet, evet.. Uygarlık karşıtı ve post-modern anarşistler tartışmaları başlıyor. Bize ileriye götürmesi dileğiyle Gerçi sevinenler de olacaktır değil mi bu duruma? Neyse hemen devam.. Evet, bir sorun var ve ben bu soruna çare aramaktansa sorunun nedenini ortadan kaldırmayı yeğliyorum. Ve kesinlikle ağrayan bir başı bedenden ayırmak değildir bu. Kısa bir hikaye ile , senin verdiğin örnekten devam edelim Bundan 3milyar sene önce, Dünya isimli bebeğimiz doğdu. Gayet sağlıklı bir bebekti. Tüm fonksiyonları normal bir şekilde, olgunlaşmaya devam ediyordu. 3milyon yıl önce kafasını çok iyi bir şekilde kullanmaya başladı. Beyni diğer organları ile uyumlu bir şekilde fonksiyonlarını sürdürüyordu. Hiçbir sorunu yoktu. Ta ki, 10bin yıl önce hafif bir baş ağrısı hissedene kadar hiç bir şikayeti olmamıştı. Baş ağrırken, diğer hiçbir organ bunu hissetmiyordu ve bir şikayetleri yoktu. Bebeğimizin yaşı ilerledikçe, kısa sürede baş ağrısı şiddetini arttırmaya başladı. Öyleki, bir noktaya gelindiğinde artık baş ağrısından komple beden rahatsız olmaya başladı. Baş ağrısı için ağrı kesiciler alınmaya başlandı. İlk başlarda ağrılar geçer gibi olsa da daha da şiddetlenerek devam etti. Yeni ağrı kesiciler, başağrısına çözüm olmaya çalıştı, ağrı kesiciler bağımlılık yaptığından doz yükseltildi. Doz yükseldikçe, beden afrklı tepkimeler vermeye başladı. Farklı ilaçlar, bu farklı semptomları ortadan kaldırmak için kullanıldı. Ve başta hafif bir ağrıyla başlayan süreç, çok komplike bir hal aldı. Öyleki tüm beden rahatsızlık içindeydi. Derken, kafanın içersindeki sezgi, durumu bu hale getirenin kafanın içindeki bir tümör olduğunu farkına vardı ve kafada bu düşünceleri aktive etmeey çalıştı ama beyin sezginin aksine bağımlısı olduğu ilaçları arzulamayı sürdürüyordu. Sezgi böyle giderse, tüm bedenin fonsiyonunu yitireceğinin farkındaydı. Bu bir kehanet değildi, çünkü gerçekten de fonksiyon bozuldukça, daha fazla rahatsızlık açığa çıkıyordu ve bedenin bu halde daha fazla dayanması imkansızdı. eni ilaçlar deneyerek nereye kadar gidebilirdi, bir çok ilaç bir biriyle reaksiyona girerek daha farklı tepkimelere yol açıyorlardı, halbuki bir tanesinin kullanımı o kadar zarar vermezken, birden çok ilaç durumu hepten boka sarıyordu. Sezgi , beyne her şeyin başlangıcının, ilk baş ağrısının beynin içine yerleşmiş bir tümörden kaynaklandığını anlatmaya çalışıyordu, beyin ise tümörün onun bir parçası olduğunu düşünüyordu. Doğumundan beri tümörün kafanın içersinde olduğunu düşünüyordu. Aslında bunu ona düşündüren de, tmörün ta kendisiydi. Tümör bilinci etkilemiş, beynin geçmişi unutmasına neden olmuştu. Sezgi bir çok şeyin farkındaydı. İlaçlar kesilmeden ve tümör beyinden gitmeden, beden sağlığına kavuşamazdı. Hikayenin sonu daha gelmedi. Sezgi bastırıyor, beyin direniyor. Dünyanın yaşaması tümörün gitmesine bağlı. Hikayemiz böyleyken, kahramanları tanıtalım.. Dünya isimli bebeğimiz : Biyolojik dünyanın kendisi Kafa : İnsanlık Beyin : Modern insan Sezgi : Uygarlığı eleştirenler Tümör : Uygarlık Diğer organlar : Tüm diğer canlılar Ağrılar : Ekolojik felaketler, açlık, aslgın hastalıklar, savaşlar, devletler, sefalet, endişe, psikolojik rahatsızlıklar vs.. İlaçlar : İdeolojiler, peygamberler, filozoflar, bilimadamları, vs. Not: Ben bu hikayeyi sevdim, geliştirmeyi düşünüyorum. El etmeyin Şimdilik her haklı saklıdır.. Alıntı: Bu anlayış doğruluğu ya da yanlışlığı kanıtlanamayacak hipotezlerle hareket ettiğinden ötürü aslında bir inançtan öteye geçemiyor. Zaten uygarlık karşıtlarının uygarlığın insana verdiği zararda kullandığı göstergeler, kişilerin yazdığı göreli tarihsel belgelere dayanmamaktadır. Uygarlığın felaketlerini görmek için tarihi bir kenara bırakıp şu anda yaşıyan yabanıl topluluklara bakmak yeterlidir. Bu topluluklar yazılı tarihten daha tarafsız ve her şeyi anlatabilecek kadar tarih yüklüdürler zaten. Ya da insanın yabani kalmış bir tarafının harekete geçmesi bile, işgüdüsel, sezgisel olarak bir şeylerin ters gittiğine dair farkındalık yaratabilir. Bunun için hipotezler yada geçmiş gerekli değildir. Aksine kişinin kendi derinliği ve biyolojik annesinden öte, ilksel annesi olan Tabiatla yakın bir teması ona kendi olma gerçeğini ve uygarlığın ne boktan bir şey olduğunu gösterebilir. Alıntı: Bu inancın vardığı son nokta ise uygarlığa karşı topyekûn savaş! Peki bu savaş’ın sonunda uygarlığın yıkıcı tahakkümcü güçlerinin doğa ve özgürlük karşıtı bir konuma geçerek tüm özgürlükçü girişimleri boğmayacağı ve daha ürkütücü bir egemenlik sistemi kurmayacağı ne malûm? Bu savaşın sonu gelmedi ama yine de doğa ve özgürlük karşıtı bir konum hakim. Zaten savaşın başlaması da bu yüzden değil mi ? Günümüzün özgürlükçü girişimleri özünde doğa ve özgürlük karşıtı olan uygarlığın değerleri üzerinden hareket ediyor. İlerlemeci tarihe bakarsak, yeni gelen her sistem daha karmaşık ve yabancılaşma üst seviyede. Tam bir çılgınlık noktasına gelmiş günümüz egemenlik sistemi yeterince ürkütücü değil mi? -elfun- |
||
|
||
| şimdi benim ve bir çok kişinin anladığım senin derdinin "vahşi" bir yaşam değil sadece vahşi bir dünya kurulduktan sonra bunun nasıl sürdürülebileceğidir. ööle mi? bu olasılık her zaman olacaktır..o zaman gel abi nasıl bu olaslığı engelleyeceğimizi tartışalım... mesela vahşi bir dünyanın hemen yeniden tahakkümcü bir toplumu doğuracağı fikri insanlık tarihine de baktığında yanlıştır...3,5 milyon yıllık insanlık tarihinin sadce son 10 bin yıl içerisinde tarım ile başladığını görürüz...tüm sınıflar-otorite-iktidarlar tarım devrimiyle ve ondan önceki evcilleşme süreciyle ortaya çıkmıştır...bir kere toplumsal tahakküm mekanizmalarının ortaya çıkması için insan yaşamında belirli değişimler ve devrimler gerçekleştirilmesi gerekir...şayet yeniden doğanın insanın emrinde bir kaynak olarak görmeye başlarsan insanları bu kaynağı işlemek için köleleştirmen gerektiği fikrini geliştirirsin...bu bir yaşam biçimi ve kültür meselesi ve ki vahşiler otorite-iktidar-tahakküm olmadan 3 milyon yıl yaşadılar...ayrıca ön gördüğün ve arzuladığın "özgür toplumun" tahakküm ilişkilerinden muaf olması imkansız..çünkü başından bu ilişkileri içermektedir...doğanın insanın emrinde olduğu miti-işbölümü -uzmanlaşma-ekolojik yıkım-toplumsal kontrol mekanizmaları.... ayrıca ekolojik reform gibi bir durum gezegenin bugünkü felaketini engellemekten çok uzaktır...çünkü tarım ve alternatif veya değil teknoloji gibi uygulamalar başlı başına birer yıkımdırlar..ve gezegenin yıkımını sadece belki geciktirecekler...bence bugün herkes bunun farkında ama kimse yapması gereken şeyi yapmak istemiyor..çünkü bugünün dünyasına fazlasıyla bağımlıdırlar...ne anarşisti ne sosyalisti ne diğer insanlar dünyanın geleceğini kendi 70 yıllık ömürleri için bundan vazgeçecek gibi görünmüyorlar...ama bir gerçek var, bu şekilde gezegen daha fazla ayakta kalamaz, doğanın insan için yaratıldığı fikrini beyinlerinize kazıdığınız sürece bu böyle olacaktır...ne küresel iletişim ağlarınız ne alternatif teknolojileriniz ne de fabrikalarda iş denetimleriniz ne ekolojik belediyeciliğiniz bunu engeleyemeyecek...bence kişisel bencilliklerimizi (uygar zevkler) bir kenara bırakıp dünyanın bizim hizmetimizde olmadığını aksine insanın doğanın sadece bir parçası olduğunu öğrenmemiz gerekiyor...insanın son 10 bin yıllık doğanın efendisi olma yolculuğuna hizmet eden yaşam tarzları ve fikirler öne sürdüğünüz sürece bu yok oluş daha da yakınlaşacaktır... |
||
|
||
| Doğayla uyum içinde yaşamayı önermek iyi de...eğer insan kendini uygarlık dışında tasarlamaya, uygarlığın bizi taşıdığı açmazdan vahşiye dönüş, tüm bilgisel teknik gelişmeleri, gezegen üzerindeki tüm insanların birbirleriyle haberleşebilme bilgi alış verişinde bulunabilme olanakları (yada özgürlüğünü) dahil olmak üzere reddetme yoluyla vazgeçmeye, işin içinden çıkmaya kalkışmak bir radikal çözüm değil kocaman bir sorunun üzerinden atlamaktır. Bunu önermenin entellektüel bir değeri de yok. Uygar hayatın getirdiği/dayattığı açmazların karşısında nihilist bir tutumla toptan bir reddedişe yönelmenin entellektüel bir değeri anlamı olabilir ama kasedi başa sarar gibi insanın vahşi hayata geri dönmesini önermenin bence teorik hiç bir değeri yok. Ben Zerzan'ı uygarlığa karşı getirdiği eleştiriler bakımından önemsiyorum ama çözüme dair ortaya koyduğu ilkelci projeleri naif ve uygulanabilir bulmuyorum, oysa "ben bunu eleştirdim ama çözümüne de kafam basmadı bir bilen varsa gelsin çözsün" diyebilseydi daha makbule geçerdi. Bir şeyi eleştirirken onun çözümünü de beraberinde getirmek gerekir anlayışına da hiç katılmıyorum. Eleştirirken yüksek sesle düşünebilir ve ortaya sorular sorabilirsiniz. Başkaları da bu açık tartışmaya katılarak kendilerince başka sorular sorarak yada çözümler üreterek tartışmayı geliştirirler. Uygarlık ve tahakküm bağlantısında bizim yapmamız gereken budur. Tarım ile birlikte geçilen ekonomik toplum bizi o ekonominin/tahakkümün bir parçası yaptığı doğrudur. Ekonominin mantığına göre doğa bir kaynaktır bugün insan da bir kaynağa indirgenmiştir. Bu tekno-endüstriyel hayatın dünyanın sonunu hızla hazırladığı da doğrudur ki bir görüşe göre böyle devam ettiği takdirde 10 yıl sonra gezegenimiz geri dönüşü olmayan bir noktaya gelecektir bu da doğru. Ne var ki insanlık doğaya başkaldırmayıp onun uyumlu bir parçası olsa da yaşlı gezegenimiz marduk gibi serseri bir yıldızın çarpmaması halinde dahi maksimum 800 milyon yıl sonra kendiliğinden yok olup bir kara delik tarafından yutulacaktır. Bu da başka bir doğru. Madem düşüncemizi serbest bırakıyoruz bunları da göz önüne alıp öyle düşünelim. sağlıcakla, :maske: |
||
|
||
Alıntı Ben Zerzan'ı uygarlığa karşı getirdiği eleştiriler bakımından önemsiyorum ama çözüme dair ortaya koyduğu ilkelci projeleri naif ve uygulanabilir bulmuyorum, oysa "ben bunu eleştirdim ama çözümüne de kafam basmadı bir bilen varsa gelsin çözsün" diyebilseydi daha makbule geçerdi. +1
Bir şeyi eleştirirken onun çözümünü de beraberinde getirmek gerekir anlayışına da hiç katılmıyorum. Eleştirirken yüksek sesle düşünebilir ve ortaya sorular sorabilirsiniz. Başkaları da bu açık tartışmaya katılarak kendilerince başka sorular sorarak yada çözümler üreterek tartışmayı geliştirirler. Uygarlık ve tahakküm bağlantısında bizim yapmamız gereken budur. Tarım ile birlikte geçilen ekonomik toplum bizi o ekonominin/tahakkümün bir parçası yaptığı doğrudur. Ekonominin mantığına göre doğa bir kaynaktır bugün insan da bir kaynağa indirgenmiştir. Bu tekno-endüstriyel hayatın dünyanın sonunu hızla hazırladığı da doğrudur ki bir görüşe göre böyle devam ettiği takdirde 10 yıl sonra gezegenimiz geri dönüşü olmayan bir noktaya gelecektir bu da doğru. Ne var ki insanlık doğaya başkaldırmayıp onun uyumlu bir parçası olsa da yaşlı gezegenimiz marduk gibi serseri bir yıldızın çarpmaması halinde dahi maksimum 800 milyon yıl sonra kendiliğinden yok olup bir kara delik tarafından yutulacaktır. Bu da başka bir doğru |
||
|
||
| nüfus artışının çözümü mümkündür. çok eşlilik ve aşırı çocuk doğurma gibi durumlara genellikle, tarımda makine kullanımının olmadığı ve insanın işgücüne ihtiyacın bulunduğu, geçimini tarım sayesinde sürdüren köylerde rastlanmakta. şimdi bu konuda söyleyeceğim herhangi birşey otoriter olarak algılanabilir. zira bireylerin, hayat şartlarına göre çocuk doğurma ya da doğurmamaya kendilerinin karar verebileceğine, yani bir tür doğum kontrol konusunda iradeye sahip olması gerektiğine inanıyorum. bende problemlerin kökenine inmek istiyorum, fakat çözümüm herşeyi kökünden kazımak değil. çünkü bu bir çözüm değil, ertelemek sadece. eleştirilerine katılıyorum pek çok yerde, fakat sunduğun çözüm, bir çözüm değil bunu söylemeye çalışıyorum. ---------- zeka seviyesi konusunda neyi anlamadın. diyorum ki, günümüzde yaşayan bir insanın beyninin kapasitesi ile, 3 milyon yıl tahakkümden bağımsız insanların kapasitesi aynı mı? dinlere göre aynı, bence gelişiyor. eğer gelişiyorsa ve geliştiyse, mevcut kapasiteyle çok daha kısa sürede herşey geri dönecektir, daha kötü biçimde dönmeyeceğini de kimse garanti edemez, uygarlığın. ----------------- freudun yaptığı tespitler, büyük oranda yerleşik hayata geçmiş topluluklar için sanıyorum doğru. bir diğer nokta, şu zamanındaki uygarlaşmamış insanlar arasındaki cinsel eşitlik ve cinsel uyumdan nasıl emin olunabiliyor? "ilkel"lerin mutluluğu, özgürlüğü, eşitliği de bana ilkelliğin mit iymiş gibi geliyor? --------- dünyanın mevcut halinin bile her bireyi besleyebileceğini sen söyledin. ben de onun üzerinden yorum yaptım. demiştin ki, "herkes çalışsın kendi bahçesine eksin diksin birşeyler, insan sorumluluk almalı bu konuda. mevcut durumda bile herkes bir şekilde beslenebilir." bu cevabın, "ilkelliğe geri dönerken 6 milyar nüfus ne olacak, ölmeyecek mi?" cevabınaydı. senden kahinlik beklemiyorum zaten merak etme, bu cevabının çok tatminkar olmasına da gerek yok, reçete beklemiyorum. ------------- ben hiyerarşi ve otorite derken, "insanın insanı yönetmesi" temelindeki, idari/siyasi açıdan hiyerarşik ve otoriter kurumları kastediyorum. bahsettiğim doktor ve yardımcısı ilişkisi bana göre tehlikeli bir hiyerarşi değil. peki bu yönetim açısından bir hiyerarşi doğuramaz mı? doğurabilir, işte bunun için de bilimin yönetimine engel olmak gerekir, bunun yoluda doğrudan demokrasiyi yaşamaya geçiren konsey tipi örgütlenmelerdir, benim düşünerek ve okuyarak bulabildiğim en özgürlükçü idari kurumlardır bunlar. -------- uygarlık-ilkellik diye çizdiğin çizgi çokta belirgin gözükmüyor. aradaki temel ayrım sanıyorum kurumlaşma ve devletleşmeden çok, yerleşik hayat ve tarım devrimi. şimdi, elimizde sanıyorum en uygun örnek kızılderililer, çünkü belirli bir gelişme seviyesine kadar batılı uygarlık tarafından yokedilmemiş bir topluluk. belirli bir gelişme derken, tarımı, belli bir seviye evcilleştirmeyi ve toplumsal örgütlenmeyi kastediyorum. kızılderililerle ilgili bildiğim, ihtiyaçları kadar tarım ve evcilleştirmeye başvurdukları, birbiriyle az ya da çok, ilişkili, ufak toplumsal örgütlenmelere sahip oldukları. fakat bazı kızılderililerin, bizim deyişimizle bir "kral" altında örgütlendiklerini de biliyorum. demek istediğim şu, insanın evrimsel gelişimi, doğadan ihtiyaç kadar yararlanmayı ve toplumsal örgütlenmeleri getiriyor. kızılderilileri eğer ilkellik/uygarlık çizgisinin uygarlık bölümüne geçmiş kabul ediyorsak, onların doğayla uyum, mülkiyet ve barış konusundaki görüşlerini nereye koyacağız? bu durumda her türden uygarlığın ortaya hakimiyet ve otoriteyi getirmeyeceği ortaya çıkar. bu nedenle ben çözüm olarak evrensel çapta örgütlenmeyi öneriyorum. çünkü gideceği nokta bu. önümüzde mevcut uygarlık anlayışına karşı iki seçenek var. birincisi sizin yolunuz. ikincisi, insan-doğa ilişkilerini yeniden tanımlayacak, tarım ve küçük ölçekli sanayiden ve iletişimden yararlanmak suretiyle sürdürülebilir, katılımcı, mümkünse karşılıkçı veya sosyalist ekonomiye sahip, yerele dayalı fakat uluslararası örgütlenmiş bir toplum. --------- gelecekle ilgili senden bir reçete beklemediğim gibi, sende benden bekleme, öyle büyük çaplı hesaplar yapabilecek konumda değilim zaten, kendi bakış açımla, kavramları, problemleri ve çözümlerini tartışıyorum. |
||
|
||
| nüfus artışının çözümü elbette ki mümkündür...bunu vahşi topluluklarda uyguluyordu zaten...çeşitli ilkel kürtaj yöntemleri var ....şu an bunları teknik olarak bilmiyorum ama yakında çevirilerini yapıcaz...ayrıca ilkel kabileler nüfuslarının artmasının kendi yaşamları açısından tehlikeli olduklarını bildiklerinden bu konuda farkındalık ve irade sahibiydiler... ve bu dengeyi sağlayabilmişlerdir... zeka konusunda; insan beyni her geçen gün gelişiyorda neye doğru gelişiyor...ben onunla ilgileniyorum...yani insan zekası gelişiyor veya gelişmiyor demiyorum aksine bunu tartışmanın yararsız olduğunu düşünüyorum...çünkü şayet zeka seviyesi buysa neden uygar insan kendi sonunu hazırlıyor?işte bu gelişen zeka insanda yapay bir zeka olarak algılanabilir...çünkü insan yarattığı yapay zekayla bilincini gerçeklik dünyasından kavramlar dünyasına yöneltmiştir...çünkü uygarlığın miti budur...dinsel bir efsanedir...tanrı olmak adına doğaya savaş açmaktır...bu da aslında onu gerçeklik karşısında acizleştiriyor ve yok oluşunu getiriyor... ilkellerin mutluluğu ve refahı konusundaki mite kesinlikle katılmıyorum...ama huzura-özgürlüğe-eşitliğe sahip oldukları aşikar...ayrıca uygar insanla karşılaştırdığımızda neye sahip olmadıkları çok açık değil mi? konsey tipi örgütlenmelerin özgürlükçü yapılar olduğunu söylemek kesinlikle yanlış yine temsiliyet yine insan-merkezli bir yapı ve yaşamsal meselelerin politikleştirimesi, ve doğanın ve bireyin sömürülmesi üzerinden onun nasıl paylaşılabileceğine yönelik "komünal" karar alma mekanizmaları...konseycilerde sorun şurda bir makine var ve onun komünal işleyişi arzulanıyor...ama o makine iyimidir kötü müdür sorgulamak yok...mesela Bookchin ve onun gibiler hep Yunan polisleri ve avrupadaki şehir kömünlerinden bahseder...ama ordaki doğrudan demokrasi mekanizmasını överken o barbar dedikleri köleleri unutuyorlar... ayrıca kızılderili örneğin kötü...çünkü "kral" altında örgütlendiğini iddia ettiğin kızılderilerin "doğayla uyum, mülkiyet ve barış gibi görüşleri" olamaz...çünkü bu örgütlenme belirli karmaşık "uygarlaşmış" ilişkilerin olduğunu gösterir..."doğayla uyum, mülkiyet ve barış gibi görüşleri" olanlar (ki onlariçin görüş değil biryaşam tarzıdır) ilkel topluluklardır...faka uygarlığın sınırları konusunda çeşitli fikirler de vardır...ben burada genel anlamıyla bahsediyorum... evrensel çapta örgütlenmek demek yerel olanın evrensel olana feda edilmesidir...ve her yerel bu projeye dahil olmalıdır...böyle bird dünyayı hedeflemek hem bir bilim kurgudur hem de yerelin-bireyin-toplulukların bu projeye feda edilmesidir...bu anlamda bu kontrol mekanizmalarını gerektirir...aynı teknoloji gibi, önce insan çıkarına işletilmesi düşünülür fakat makinenin işleyişi öyle karmaşıktır ki insan onun kölesi olmaya başlar...dövüş kulübünde şunu diyodu: "Sahip oldukların zamanla sana sahip olur..." işte uygar toplumun olayı budur...bu sistem insanlığın çoğunluğunun bir tercihidir ve rızasında işler...senin ve bir çok anarşistin anlamadıkları bu...senin yaşamın temsilinde işleyen bir konseyde-federasyonda-sendikada söz hakkına sahip olman bir şeyi değiştirmeyecek aksine varolan kölelik sisteminin devamına neden olacak...yine herşey sana aitmiş gibi davranmaya devam edeceksin...aldığın kararlar üretimin hizmetine işleyecek...ve bu karmaşık toplumdaki bir çok hoşnutsuzluğa maruz kalacaksın...yani bir şeye çözüm üretmeyi bırak devamından başka bir şey getirmeyecek bu küresel konsey-federasyon veya sendikalar...aslında işiniz kolay çünkü bunu bugünkü sistemde de uygulayabilirsin...zaten klasik anarşizmin bugün ne kadar "devrimci" olduğu ortada...başka bir dünyayı hayal etmek yerine bugüne uyarlanmış bir anarşizm arzulanmaktadır...bu nedenle tarihi tekerrür ettirmektense, başka bir dünyanın mümkün olduuna inanmak gerek... |
||
|
||
| şu iletişim konusunda çok şey kaçırıyosunuz...haberleşme ve bilgi alışverişi teknolojilerinin nelere mal olduğunun farkında mısınız?hem bunu isteyip hem uygarlığa ve tekno sisteme karşıyım diyemezsiniz...ayrıca şu anki yaşam tarzımızdan yola çıkarak gündelik yaşam önceliklerimiz üzerinden bir fikir yaratıyorsak bu "nesnellikten ve gerçeklikten" çok uzak olacaktır...ayrıca bugünkü ihtiyaçlarımız gerçekten ihtiyacımız olan şeyler değil empoze edilmiş ihtiyaçlardır...işte bu noktada sorgulamanız gereken şeyin hepimizin içerisinde bulunan dünyanın insan için yaratıldığı fikri olduğunu anlamak gerekir...ayrıca bir şeyi eleştirmek reçeteleri gerektirmez ama ona karşı bir şeyler yapmayı gerektirir...yoksa o eleştiri havada kalan bir eleştiri olacaktır...işe yaramayan bir düşünmenin ne anlamı olabilir ki?bu bir entellektüel işiyse o zaman boşverelim sallayalım dünyayı...ben çözdüm diyip bir şey yapmamaya devam edelim... Zerzan zaten bir çözüm üretmiyor...kendi de söylüyor bunu...ama bu düşüncelerin gideceği nokta budur...uygarlığı sorguluyorsan, yaşamının her anını sorgulamak zorundasın ve köküne indiğinde ne yapman gerektiğini bilirsin... şu 800 milyon yıl sonra dünyanın yok olacağı örneği bana "eh artık boşuna mı tartıştım" dedirttirdi...çünkü bu hiçbir şey yapmamanın teorisi gibi görünüyor... :evet: yani artık yapacak bir şey yok..."ne de olsa öleceğiz ne diye uğraşıyoruz..."işte uygarlığın temel ideolojilerinden birisi bu... |
||
|
||
Alıntı şu 800 milyon yıl sonra dünyanın yok olacağı örneği bana "eh artık boşuna mı tartıştım" dedirttirdi...çünkü bu hiçbir şey yapmamanın teorisi gibi görünüyor... :evet: yani artık yapacak bir şey yok..."ne de olsa öleceğiz ne diye uğraşıyoruz..."işte uygarlığın temel ideolojilerinden birisi bu... Demek dediklerimden hiçbir şey yapmayalım diye bir anlam çıkıyor. (Şimdi ne yapsam yeminler mi etsem, tekrar tekrar anlatmaya mı çabalasam?) Peki madem öyle diyorsun ben de bütün sözlerimi geri alayım bari. :stupid: |
||
|
||
| yok ben bi yargıda bulunmadım...sadece anladığımı dile getirdim... :evet: ama o örnekte ne demek istedin onu anlamak da isterim... | ||
|
||
| örnekten ne anladığımı dile getirmeye çalışayım. vegan sen, mevcut yaşam biçiminin devamı durumunda er geç senin söylediğin tipte bir dünyaya geri dönüş yapacağını zira kaynakların bunu kaldırmayacağını savunuyorsun. bu durumda bir an önce ortadan kaldıralım diyorsun uygarlığı. örneğe bu açıdan bakarsak, dünya elbet bir gün yokolacak, öyleyse şimdi havaya uçuralım gibi birşey oluyor. hmm, tam olarak karşılamadı sanıyorum, fakat benim demek istediğim, değişim sağlanabilir. uygarlığıda, ilkelliğide insandan koparamam. insan bunları yapmış olduğuna göre, bunları yapabiliyor demektir, başka türlüsünü de yapmıştır, en azından temellerini atmıştır ve yapabilir. --------- doğanın insanın hizmetinde olduğu ve insanın doğaya egemen olduğu düşüncesine gelince. insan, ne olduğunu kavrayabilme, sonunu kavrayabilme, bunları geçtim "kavrama" yeteneğine sahip. dolayısıyla doğadan kopuş ve doğaya bağımlı fakat işleyişi bakımından doğadan bağımsız toplumsal bir çevre yaratması, bunun sonucunda da bir yapay çevre yaratması yüksek bir ihtimal. en azından gerçekleşmiş olan bir ihtimal. ben bu nokta üzerinde duruyorum. problemleri ve çözümlerini bu toplumsal sistemde aramaya çalışıyorum. |
||
|
||
Alıntı yok ben bi yargıda bulunmadım...sadece anladığımı dile getirdim... :evet: ama o örnekte ne demek istedin onu anlamak da isterim... Demek istediğim bir şey yapmadan oturmak değil tersine çok şey yapmaktır. Doğaya mutlak uyumu önermek bir şey yapmamayı önermek insanın kendi geleceğini kendi ellerine almasını istememek/engellemek, yani bir tür kadercilik yapmaktır. Oysa insanoğlu eğer kendi doğduğu yaşam ortamını yapay bir biçimde yaratabilecek bir zeka ve yeteneğe sahipse bunu neden yaratmasın?Sodhym'un da pek güzel ifade ettiği gibi demek istediğim budur. sağlıcakla, -_- |
||