SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Modern Felsefe

Konu: Ludwig Wittgenstein

Sayfa: [ 1 ] 2

02.02.2005 03:13:54
Bayım...ve siz bayan...

30 yaşına gelmeden ben felsefeyi çözdüm diyen bir adam var sahnede şimdi..yoo..susturdular-doğal olarak- ya da susturamadılar,ben söyleyeceğimi dedim ki dedi her zamanki kirli-hınzır zekasıyla.

Tractatus gerek ve yeter tek kitaptı onun için felsefeye önceleri..Bu ani çıkış ,ani tepki ve küsüş döngüsünü getirdi.

hem zaten...“Felsefe dünyayı olduğu gibi bırakır.” değil miydi...

ama Felsefefi Araştırmalar'ın Wittgenstein'ı vardı daha sırada.

Ludwig Wittgenstein..

1889 ve 1951 arasında zamanı parselleyen ve sorduğu sorularla sofistike bir üne direnen adam.

Viyana doğumlu.Birinci DÜnya Savaşı sırasında mantık ve felsfe notlarını cephede tutan adam.Babasından kalan mirası dağıtıp ,sade bir hayatı seçti.Öğretmenlik,bahçıvan yamaklığı,öğretim üyeliği,müzikle ilgi,1929 da küstüğü felsefeye dönüş, hitlerin avusturya 'ya gelişiyle ingiliz vatandaşlığına geçme ve kanser sonucu ölüm.

Emin misiniz siz...felsfenin gerçekten sorular sorduğuna ? belki de sözcüklerin yerini değiştirsek soruya gerek kalmayacak.

Belki de tüm sorun dili hunharca kullnamamızıdr ve biri gelip bu dilin sakat yanlarını tamir etse...

geriye bildiğimiz dünya, dünyanın olguları ve bunla uyumlu insan kalacaktır.

Tek başna soru olarak bile bu tavır çok kıymetliydi. O bunu sordu.Hatta cevabı ,evet olarak verdi bile bir ara.

Söylenemeyen düşünülemeyendir..

Ya da tarif edilemiyecek kadar büyük mutluluk= mutluluğun yok halidir.

İnsan dili kafanıza göre sarsa sarsa kullanırken,birileri bir yerlerde bu dilin insanın hasyatını düzenleyen sinsi el olduğunu farketmişti..Hem dili analiz etmeden felsefe yapabilmek de mümkün mü ki...

Ne Locke Ne Leibniz ,kendilerinden faydalandığı halde ne ne Russell ne Frege dile dair çalışmalarında dili merkeze oturtmadı. Öyle kolay iş de değil hani.Adamı lümpen deyip sallarlar kapı dışına.

Ama işte bu Wittgenstein ,zeki değil hınzırca zeki.

Dili felsefenin tam göbeğine inşa edili soru halinde aldı.

Dünyayı doğru dile indirgeyip, toptan çözmek.Tam bir düşünsel maceraperest..Kant da bu maceraperestler de biriydi ya ama onun yıldızı daha barışık oldu düşünce tarihiyle ,belki de doğal olarak.

Önce dilin evreni tanımlayabileceğini düşündü.

Evren bir tür dil resimleri biçimnide bizde yaşıyordu.

Ya da dil evrendi.

Tractatus içeriğinde bunu savundu.

Sonra evrenin kendi başına varolan bir yapı olrak varolduğunu ve  dilin araç olduğunu keşfetti.Buna da ikinci dönemi dediler.Dil evren içindi.

İkisi de birbiri için gerekli ikiz dönemlerdi bence.

Üstelik her iki dönemiyle kendi kitlesini yarattı,ne garip- ne doğal.

İkinci dönemde dil bir araçtı ama gene düşünmesinin merkezindeydi .İki dönemde de dille ilgili çoğu kişi ya da bütün felsefeciler gibi matematik üzerine de yoğunlaşmıştı ancak matematik felsefesi mantığa indirgenmez.

 sözcüğün anlamı kullanımıdır.

özdil mümkün değildir..

dilde gerçeğe uygunluk yapaydır.

Ad ve nesne..İkinci dönemde ad nesnenin bir sembolü değildir.Nesne adın taşıyıcısıdır. Örneğin insan ölür ama adı kalır gibi.

Aksi nedir mi...sadece ortada o şeyler olduğunda o şeylerden bahsetmeye mahkum olmak.

ancak bu sayede zaman nedir dediğinizde zaman denen bir şeye tutunmak zorunda kalmazsınız ya da.

Ya da ad nesnesinin göstergesi olsaydı,bütün cümleler anlaşılırdı.

Dil nedir diye sorarsanız dil oluşamaz, o canldır ve dil oyunları denilen kapalı kümeler içinde bu hareketliliği görülebilir.

Örneğin türkçe dev dil ailesinde kendi kapalıca kümesinde devinen bir tür oyunsu oluşumdur.Ve her kelime diğer bir kelimeyle yerinden edilebilir.

Linguistik Çözümlemeciliğin giriş kapısını o Felsefi Araştırmalar yazarı olarak açtı.

anlam sınırlarını yıkar..her türden anlamsal ilişki mümkün kılınır.nesneye uygunluğu değil ,sözlerin birbirine uygunluğu önemlidir ilk şamada.Ancak bütün bu sonsuz olanaktan gerçekle ilişkilenebilenler hayat bulur ya da ...

"Felsefenin tek bir yöntemi yoktur. Tersine, çesitli tedavi yollarinin olmasi gibi, çesitli yöntemler vardir”.

varoluşçuluk ateşini yaktı.

özgün tavırlarıyla hayatı,kendini ve felsefeyi ağırlaştırmadı ,hafifletti..

öyle ya ...“Felsefe dünyayı olduğu gibi bırakır.” idi onun için.


02.02.2005 03:15:15
Wittgenstein'ı Sevmek İçin 50 Neden

Roland Jaccard- Cogito Sayı 33 Sessizliğin Grameri

1 ) Çünkü dikiş tutturamamış aristokrat rolünü benimsemişti.

2) Çünkü hiçbir zaman Heidegger gibi "Heil Hitler" yazmamış, Sartre'ın yaptığı gibi Komünist Partisi'nin kuyruğuna yapışmamıştı.

3) Çünkü dostluğa inanıyordu. Bir dost, diyordu, anlamsızlık alanında birlikte kilometrelerce yol alabileceğiniz biridir
.
4) Çünkü, kendinden nefret etmenin sıkıntılı ve başarısızlığa yargılı peygamberi Otto Weininger'in hayaleti, yaşamının sonuna kadar ona eşlik etti.

5) Çünkü onu Avrupa'nın en zengin insanlarından biri yapan aile mirasını geri çevirdi.

6) Çünkü yaşamının son yıllarında öğrencilerine pek ender olarak verdiği ahlak derslerinden biri şuydu: "İnsan, kafasının içini boş şeylerle doldurmamalı."

7) Çünkü birinin çıkıp, entelektüel dünyanın Augias ahırlaı-ını temizlemesi gerekiyordu. Wittgenstein, bu işi yapmak için kendisinin seçilmiş olmasına her zaman şaşırmıştı .

8) Çünkü Bertrand Russell ona, bir Dünya Barış ve Özgürlük Örgütü kuracağını haber verdiğinde, Wittgenstein bıyık altında gülmüştü. "Öyle sanıyorum ki, demişti bunun üzerine Russel, siz kendi adınıza bir Dünya Savaş ve Kölelik Örgütü kurmayı yeğlerdiniz." Wittgenstein bu düşünceye ateşli bir biçimde katılmıştı: "Evet, ben daha çok böyle bir örgütü yeğlerdim!"

9) Çünkü felsefenin hiçbir düşünce toplumunun yurttaşı olmadığını ileri sürüyordu. Hatta Wittgenstein'ı filozof yapan, bu köktenci tuhaflığıydı.

IO) Çünkü Tractatus logico-philosophicus'u yayımlayan editöre, o~Okuduklarından hiçbir şey anlamayacak olan okurun kinini kusabilmesi için, kitabın sonuna on-on iki boş sayfa eklemesini önermişti. Ayrıca yıldız falına inananların, yıldızların kendisi hakkında ne söylediğini öğrenmelerini sağlamak için, kitabın kapağına doğum tarihinin ve saatinin konmasını da istemişti...

11) Çünkü onun ülküsü, bir dilbilgisi damlasının içinde bir felsefe bulutu yoğunlaştırmaktı.

12) Çünkü kendi kendine sürekli şu soruyu soruyordu: Yalnızca belli bir yeteneği varsa ve bu
yetenek de yok olmaya başlamışsa. insan ne yapabilir? En iyisi, bu yetenekle birlikte yok olmak değil mi?

13) Çünkü prostat kanserine yakalandığını öğrendiğinde, üzüldüğü şeyin bu tanı değil de, doktorunun ona, bu hastalığın kesin olarak tedavi edilebileceğini söylemiş olmasıydı. "Yaşamayı sürdürmeye hiç de hevesli değilim," cevabını yapıştırmıştı ona.

14) Çünkü şöyle diyordu: "Benim düşüncelerim, İngiliz garlarında bilet gişelerinin üzerine yapıştırılan şu afişe benzer: "Bu yolculuğu ille de yapmanız gerekiyor mu?" Bunu okuyan birinden şöyle bir cevap beklenebilir: "İkinci kez düşünecek olursam, hayır."

15) Çünkü yaşamı boyunca hiç kravat takmamıştı.

16) Çünkü atom bombasını acı fakat sağaltıcı bir ilaç olarak görüyordu.

17) Çünkü Schopenhaueı-'a sadık kalarak, çocuk yapmanın suç olduğunu düşünüyordu ve kendisine tutkun bir genç kıza bir gün, bunun gerçekte bu sefil dünyaya yalnızca bir varlık daha bırakmaktan başka bir işe yaramayacağını söylemişti. Ayrıca, insanların bu dünyada çok uzun süre yaşadıklarını düşünüyordu.

18) Çok günah işlediğinin ve bu günahların hiçbir şekilde bağışlanmayacağının bilincindeydi. Onun gözünde Tanrı acımasız bir yargıçtı; Tanrı'yı başka türlü düşünemiyordu.

19) Çünkü her türlü felsefi kanıt getirmenin sıradan bir edim olduğunu düşünüyordu. Russell'a itirafta bulunarak, bir çiçeği çamurlu elleriyle kirletmek istemediğini söylemişti.

20) Çünkü kendine şu soruyu soruyordu: "Şimdi, geçmiş olduğu zaman nereye gidiyor ve geçmiş nerede?" İşte, diyordu,felsefede insanın başına en çok dert açan sorulardan biri.

21) Çünkü Wittgenstein ile Thelonious Monk arasında tuhaf yakınlıklar var. Ona da, Monk'a da öykünmeye olanak yok - ikisi de çok karmaşık, çok kendine özgü. İkisi de sessizliğin müzikçisi.

22) Çünkü Ingeborg Bochman doktora tezini onun üzerine hazırladı.

23)Çünkü Iaabelle Huppert, Wernwr Schroder ‘in Malina başlıklı filminde , Wittgenstein’ı konu alan bir ders veriyor.

24)Çünkü Michel Haneke’nin Bir Rastlantının Zamandiziminden 71 Parça başlıklı filmi, doğrudan onun felsefesinden, İngiliz Derek Jarman'ın Wittgenstein filmi de onun özyaşam öyküsünden esinleniyor.

25) Çünkü Freud'u yalnızca bakış açımızı değiştiren biri olarak değil, yeni bir bakış açısı yaratan, modernliğin en büyük estetik tanrılarından biri olarak görüyordu.

26) Çünkü felsefe alanında yarışı kazanan, diyordu, en yavaş koşmasını becerebilen kişidir. Ya da: Varış noktasına en son ulaşan kişidir. "Filozofların," diye yazıyordu, "birbirlerini şöyle selamlamaları gerekir: `Ağırdan al!' "

27) Çünkü, neden felsefe yaptığı sorulduğunda, felsefe yapmanın hiçbir işe yaramadığını, ayrıca, bunu yapmakla insanın kendisinden başka kimse- ye zarar vermediğini, söylüyordu.

28) Çünkü Vazgeçiş Okulu'nun bir başka Schopenhauerci yandaşı olan ve gelip geçenlere cehennemin yolunu soran, ayrıca kendi kendini aldat- maktan korktuğu için itiraflarını yakan Louise Brooks'la aynı ailedendi.

30) Çünkü kötü haberleri her zaman iyi haberlere yeğ tutuyordu -karanlık önsezileri böylelikle doğrulanmış oluyordu- ve Gottfried Keller'in şu cümlesi, en sevdiği alıntılar arasındaydı: "Her şey yolunda gidiyorsa, bunun böyle olması için hiçbir neden olmadığını unutma."

31 ) Çünkü verdiği unutulmaz konferanslardan birinde, Karl Popper'ı uzun bir maşayla tehdit etmişti.

32) Çünkü o olmasaydı, Wittgensteirı'ırı Yeğeni'ni, Thomas Bernhard'ın o başyapıtını tanımamış olacaktık.

33) Çünkü ünlü Mind dergisinde çıkan felsefe yazılarını okumanın saçma olacağını, Street and Smith'in yayımladığı polis romanlarının bu konuda çok daha doyurucu olduğunu ileri sürüyordu.]

34) Çünkü en beğendiği deyişlerden biri şuydu: "O lânet olası şeyi rahat bırak!"; bu deyişi fiyakalı bir abartıyla söylüyordu ve bu sözler yaklaşık olarak, şeylerin olduğu biçimiyle iyi oldukları, bir şeyleri değiştirmeye özellikle kalkışılmaması gerektiği anlamına geliyordu.

35) Çünkü, üniversitede dersini bitirir bitirmez, en yakındaki sinemaya koşup bir western ya da müzikli komedi izliyordu. Her zaman da en ön sıraya oturuyordu.

36) Çünkü felsefe üzerinde çalışmanın, insanın öncelikle kendi üzerinde çalışması anlamına geldiğinin bilincindeydi. İnsan hangi noktaya erişmişse, ancak o düzeyde yazabilir.

37) Çünkü çevresine şunu salık veriyordu: "Bir başkasının derinlikleriyle sakın oynama!"

38) Çünkü şöyle diyordu: "Avaz avaz saçmalamak seni özellikle utandırmasın! Dikkat edeceğin tek şey, kendi ağzından çıkan saçmalıklar olmalı!"

39) Çünkü üniversitede yapılan felsefe eğitimini hor görüyor ve orada "dürüst bir çalışma yapılabilmesinin mucize olduğunu" söylüyordu.

40) Çünkü söylemlerindeki göz boyama oyununa direnmekte uzmandı. Diogenes, soytarıların dilini kullanarak filozofların dilini çürütmüştü;
in da bizim felsefi şişinmelerimizin altına yerleştirdiği odurıları tutuşturdu.

41 ) Çünkü insanın anlamasına olanak bulunmayan şeyleri sanmasına yol açan felsefi basitleştirmelerden iğreniyordu.

42) Çünkü elli yaşını geçtiği halde; gençlerle korkunç karmaşık ilişkileri yaşayabiliyordu.

43) Çünkü kendi yaşamını düşünmenin ya da düşünmeye çalışmanın, mantık problemlerini çözmekten hem daha zor, hem daha dürüst bir davranış olduğu kanısındaydı. "Bir insan bile olamadıktan sonra, mantıkçı olmak neye yarar?" diyordu kendi kendine.

44) Çünkü başarısız bir keşişti - bu özelliği, yaşamöyküsünü en iyi yazan kişinin gözünden de kaçmamıştı ... Monk'un adına yazgılı bir keşiş.

45) Çünkü Gilles Deleuze'ün öfkelenip başkalaşmasına, savcıya dönüşerek onu felsefeyi katletmekle suçlamasına yol açmıştı.

46) Çünkü Birinci Dünya Savaşı sırasında en tehlikeli görevlere gönüllü olarak katılmıştı. Korkunun, dünya üzerindeki varlığımız hakkında yanlış düşünmemizden kaynaklandığı inancındaydı. Siperlerde Tolstoy'u, Schopenhauer'ı ve Nietzsche'yi okuyordu.

47) Çünkü filozofların sorunlarını, onların düşündüğünden daha çılgın şeyler düşünerek çözebileceğimizi söylüyordu.

48) Çünkü, pozitivizmin en köktenci yuvası olan Viyana Çevresi'ne bir konferans vermek üzere çağrıldığında, dinleyicilere Rabindranath Tagore'- dan mistik şiirler okumayı yeğlemişti.

49) Çünkü ün peşinde koşma özleminin, düşüncenin ölümü olduğu kanısındaydı .

50) Çünkü Norveç'te tek başına iki yıl yaşama kararından sonra onu caydırmaya çalışan Russell'a, akıllı insanlarla konuşarak akıl fuhuşu yaptığı karşılığını vermişti. "Orada karanlıklar içinde kalacağını söyledim," diye anlatıyor Russell, "O da bana ışıktan nefret ettiğini söyledi.Bunun üzerine, ona deli olduğunu söyledim, o da bana: `Tanrı beni zihin sağlığından koru- sun!' diyerek karşılık verdi." Wittgenstein, bütünüyle işte bu sözlerdedir.
 

03.02.2005 13:39:04
Ludwig Wittgenstein... savaş sırasında cephede hem svaşıp hem kitap yazan idealleri uğruna hem kendisini hemde milletini devletini yüceltmeye çalışan bir soylu...

03.02.2005 20:11:51
evet.tractatus cephe kitabı..çok sıradışı,savaşta ölmek - ölüdrmekle değil felsefeyle zihni meşgul.

21.02.2005 15:32:21
Bence çok parlak zihni vardı.

Oturup uzun uzun incelenmesi gereken bir boşluğu vardı bu adamın ... O serveti istememesi falan filan bi yana, yazı aşkı bambaşka bi değerlendirme gerektiriyor. Savaşta bir elde tüfek diğer elde kalem kitap yazmak kolay olmasa gerek. Boşluğu nasıl doldurduğunu bilmiyorum ama bu adamı tanımak isterdim

sessizlik senfonisi 21.02.2005 15:41:53
Boşluğu boş şeylerle doldurmadığını söylüyor ama felsefe yaparak kendisiyle çelişiyor.

21.02.2005 15:51:03
Felsefeyi yapmak mı boş iş kullanmakmı ? Bence yapmak boş iş , ama kullanmak her zaman gerekli. Kullanmak içinde bilmek lazım, bilmek içinde yapmak ... Eğer felsefe yapmazsak onu kullanmayı öğrenemeyiz. Eğer boşluğu felsefe ile dolduruyorsa hata var demektir. Ama boşluğu -atıyorum- matematikle dolduruyor ve matematik yaparkende felsefeden yardım alıyorsa ben o felsefenin dolu bi felsefe olduğunu düşünürüm Smiley

sessizlik senfonisi 21.02.2005 16:03:15
Felsefe boş bir tenekedir. Vurdun mu çok ses çıkarıyor. O boşluktan çıkan sesler bize dolu izlenimini veriyor. Bu adam bizi kandırıyor Smiley

21.02.2005 16:05:44
:specool:  

21.02.2005 16:21:22
Aslında o adam o tenekeyle hatta tenekeye vesile olanla ,hayatla dalgasını geçiyor.Ve susmanın mümkün olmayışıyla.

Dadaist bir filozof.Anti felsefeci bir düşünce (çarpıtma) insanı. :w00t:

Herkesin yaptığı bu.Bazıları daha usta.Belki.. Wink  

21.02.2005 17:04:02
@buz

Usta olan yemeği pişirenmidir ? yemeği eleştirenmidir ?

Doğru olan yemeği pişirenin söylediğimidir , pişen yemeği eleştirenin söyylediğimidir ?

Eğer yemeği pişirenin söylediği doğruysa , felsefeyi yapan eleştirmeni bir köşeye atmış oluyorsun. Buda felsefeyi desteklemediğin anlamına gelir ve çelişirsin...

Eğer yemeği eleştirenin söylediği doğru dersende , bu adamı eleştirenlerin eleştirilerini kabul etmiş olursun ve gene kendinle çelişirsin ...

Peki naapıcam ben  :unsure:

mesela susabilirsin Tongue :islik:  

07.03.2005 00:02:17
Wittgenstein kendi filozof olarak alındığı halde felsefeyi tiye almanın doruklarına çıkmış.Felsefe kural bir) felsefeden hazzetme ve onu gidebileceğin son noktaya kadar eleştir.Ki kendi felsefen için gereken özgürlüğe sahip olabilesin.
Felsefeci eleştiri yapar belki, onlar zaten bir işe yaramaz.Fİlozoflarsa hayranlık silsilesi içinde yokedilmeye mahkum edilirken alternatif hayatlar kurarlar.Felsefe zaten anlamak ve kurmaktır.Diğerleri aynı yemekte daha ne kırıntı bulabiliriz diye tencerenin dibini oymakla meşgul.

13.03.2005 11:53:07
Alıntı
11) Çünkü onun ülküsü, bir dilbilgisi damlasının içinde bir felsefe bulutu yoğunlaştırmaktı.

herhalde onu en guzel ozetleyen cumle bu...

soylulugu sozlerinden, yazdiklarindan ve gozlerinden olusan bir insan...

 

deniz 14.07.2005 19:56:09
Ludwig Wittgenstein:

Wittgenstein birinci dönemin temel eseri olan Tractatus ’ta, dilin fonksiyonunu nasıl gerçekleştirdiğini ve dilin sınırlarını ortaya koyacak bir teori geliştirmeyi amaçlamıştır. Dil düşünceyi ifade ettiği için, onun üstlendiği bu görev, aynı zamanda düşüncenin sınırlarına dair bir araştırma olarak anlaşılmak durumundadır; başka bir deyişle, onun projesi, Kant’ın kalkıştığı işin, yani Kritik der Reinen Vernunft’un dille ilgili olan versiyonuna tekabül eder. Tractatus’un iki temel tezi ya da öğretisi vardır: Bunlardan pozitif olan ve dilin dünyayı resmederek, onu temsil ettiğini öne süren birincisine göre, olgusal dilin önermeleri dış dünyayı, olguları resmeder, mantığın önermeleri ise totolojilerdir. Buna mukabil, eserin olumsuz olan tezi ya da öğretisi, ahlaki, dini, ve hatta felsefi söylemin dilin sınırlarını aştığını ifade eder. Wittgenstein’ın, her tümcenin mümkün bir durumun, varolan bir olgunun resmi olduğunu öne süren söz konusu dil ve anlam görüşüne göre, tümce ya da önermeler, son çözümlemede basit nesne ya da şeylere gönderimde bulunmak durumunda olan isimlerin bir birleşimidir. Gerçeklikle dil ya da düşünce arasındaki bu resmetme ilişkisinin mümkün olabilmesi için, onların ortak bir mantıksal form ya da yapıyı paylaşmaları gerekir. Bununla birlikte, bu mantıksal form dünyada bulunmaz; bulunmadığı için de, dilde resmedilemez. Aynı şekilde, ahlaki değerler ve benin dünya ile olan ilişkisi de, dış dünyadaki olgular arasında bulunmadığı için, bunların da resmedilebilmeleri söz konusu olmaz. Bu ve benzeri şeyler, kendileriyle ilgili olarak hiçbir şeyin söylenemeyeceğini ve dolayısıyla, sessiz kalınması gereken metafiziksel konulardır. Wittgenstein’ın bu görüşü, metafiziksel problemlerin, bir çözüme kavuşturulamasalar bile, ciddi ve derin konular oluşturduğunu teslim eden filozofu, Viyana Çevresinin metafizik karşıtı doğrulamacılığına çok yaklaştırır. Oysa Wittgenstein’ın ikinci dönem felsefesi kullanımsal bir anlam teorisi geliştirirken, dilin değişmez ve temel bir özü olduğu, bu özün dünyanın temsiliyle belirlendiği ve dildeki sözcüklerin salt adlandırma işlevi gördüğü görüşünü tümden reddeder. Başka bir deyişle, Wittgenstein bu dönemde, dilin özyapısı üzerine açık, belirgin, soyut ilkeler getirmek yerine, dile doğal bir insan fenomeni, çevremizde olup biten bir şey, karmaşık insan faaliyetlerinin oluşturduğu bir bütün olarak yaklaşmıştır. Bu dil anlayışının önemli bir özelliği, onun dili özünde toplumsal bir fenomen, ancak birden fazla insanın benimsediği kuralların varlığıyla işleyebilen bir fenomen olarak görmesidir. Wittgenstein, bu dönemde dili, insan tarafından kullanılan bir alet olarak görür. Bir ifadenin anlamı, o ifadenin mümkün kullanışlarının bir toplamıdır. Bu da anlamı, insan faaliyetlerine ve sonunda da yaşam biçimleri bütünlerine bağlar. Dille ilgili olarak resim benzetmesinden alet benzetmesine geçiş, Wittgenstein’ın iki dil görüşü arasındaki en önemli farktır. Wittgenstein, bu ikinci dil görüşünde, dilin kullanılmasını aynı zamanda oyun oynamaya benzetir. Tüm oyunlar kurallar tarafından yönetilen faaliyetler, yapıp- etmeler olduklarına göre, amaçlı bir faaliyet olan dil, uzlaşımsal ve değişken kuralların yönettiği öğelerle yürütülür. İkinci dönemin Wittgenstein’ına göre, felsefe özünde bir teori değil, fakat bir faaliyettir.Felsefe yapılan bir şeydir, ama sayıp dökülecek bir öğreti bütünü değildir. O felsefenin geleneksel problemlerinin kötü bir biçimde formüle edilmiş olan anlamsız problemler olduklarını öne sürer. Bundan dolayı, felsefi teoriler oluşturmaktan vazgeçmek gerekir; çünkü bu, kafaları daha da karıştırmaktan başka bir işe yaramaz. Wittgenstein’a göre, filozofa düşen, dilin, çeşitli kullanım biçimleri içinde uygulandığı, farklı, ancak ilişkili dil oyunlarında nasıl kullanıldığını göstermektir. Filozof bunu, insanların saptırıcı benzetmelerle yoldan çıkmalarına engel olmak için yapar. Wittgenstein’a göre, kişi felsefe yapmaya başlamadan önce, dilin, kendisini saptırabilme tarzlarını ve saptırdığı yolları araştırmak zorundadır. Onun felsefe yapma biçimi işte bu anlayıştan çıkar: Felsefe, dil konusundaki yanlış ve sahte kabullerimizin, dünya üzerine olan düşüncelerimizi nasıl saptırdığının çok yönlü bir biçimde araştırılmasıdır. Felsefenin görevi, bu tür terapidir, tedavidir. Felsefi problemlerle kafası karışmış ya da çıkmaza girmiş kişiye, insanların kullandıkları dil- oyununun kuralları anlatılarak yardımcı olunabilir. Wittgenstein’e göre, insanı yanlışa sürükleyen şey, onun sözcüklerin bir oyunda nasıl kullanıldıklarına bakarak, aynı sözcüklerin başka bir oyunda da aynı şekilde kullanılacağını düşünmesidir. O, birinci oyunun kurallarının ikinci oyunda da aynen geçerli olduğunu düşünür ve böylelikle de çıkmaza girer. Böyle bir insan kafası karışmış olan biridir. Kafası karışmış olan kişi, benim bir dükkanda çevreme bakıp, “ Bu, bir bisiklet; bu, bir televizyon; bu, bir ekmek kızartıcısı” dediğime göre, kendi içime yönelerek “sol dizimde bir ağrı, içimde bir fincan çay içme, bir de bugünün Pazar günü olması isteği var” dediğim zaman, benzer bir iş yaptığımı sanır. Oysa, bunlar tamamiyle farklı iki işlemdir. Kendimize ilişkin betimlemelerde yapılan, kendi içimizde bulduğumuz şeyleri sıralamak değildir. Bu konuda açıklığa varmanın yolu, Wittgenstein’e göre, dili doğal çerçevesi içinde ele almak ve insanların bir şeyler söyledikleri zaman, içinde bulundukları durumları, bunların söylenmesine eşlik eden davranışları hesaba katmaktır.

Ahmet Cevizci - Paradigma Felsefe Sözlüğü

Wittgenstein’da Dönemler

Yirminci yüzyılın "en büyük" filozofu diye nitelenen Wittgenstein 'ın felsefesi, aralarında örtük ve açık bazı bağıntılar bulunmasına karşın, iki ayrı döneme ayrılır. Bu iki dönem, felsefede "çifte devrim" olarak da nitelenir. İlk devrimle mantıksal çözümleme, ikincisiyle dil-çözümsel felsefe anlayışları kastedilir. Birinci dönemin temel yapıtı, Wittgenstein 'ın sağlığında yayımlanan tek kitabı olan, kısaca Tractatus diye anılan Tractatus logico-philosophicus'tur (Mantıksal-felsefi risale). İkinci dönemi simgeleyen yapıt ise Felsefi Araştırmalar (Philosophische Untersuchungen) adını alır. Wittgenstein felsefesini dönemlere ayırma konusunda, felsefecilerin kendi aralannda tam bir uzlaşıma vardıkları söylenemez. Bertrand Russell gibi, yalnızca birinci dönemi alıp, sonraki dönemi felsefeden bile saymayanlar da vardır. D. Pears gibi düşünenler ise, aralarında birbiı-üıi bağlayan birçok çizgi olmasına karşın, iki ayrı dönemden söz ediyor. W. Stegmüller, J. Hartnack gibileri de birbirine zıt iki ayrı Wittgenstein felsefesi olduğunu savunuyor. Stegmüller, birinci dönemi "Dilin Mozaik Kuramı" , ikinci dönemi "Dilin Satranç Kuramı" diye adlandırır. Benzetme, birinci dönemde dilsel işaretlerin mozaik resimlerindeki gibi belirli ve sabit oluşuna, ikinci dönemde sözlerin kullanımının satranç oyunundaki gibi kurala uygun haraketlerine gönderme yapar. Tüm bu düşünürlere karşın, A. Kenny, K.Wuchterl, A. Hübner gibi, Wittgenstein'ın birlikli bir felsefesi olduğunu öne sürenler de vardır.Wittgenstein'ın felsefesinin gelişiminden ve ondaki "gizli birlik"ten söz eden J.Hintikka ve M.B. Hintikka'nın, bizim de katıldığımız düşüncelerini burada son bir görüş olarak anmak isteriz. Hintikka’lar bir yana , onların bu “gizli birlik” saptamasına , her iki dönemde açıkça görülen bazı bağların da bulunduğunu kendi adımıza eklemek isteriz.

Ömer Naci Soykan.- Wittgenstein Felsefesi Temel Kavram ve Sorunlar- Wittgenstein Sessizliğin Grameri- YKY

ANLAMIN SINIRLARI

Gençliğinde Schopenhauer okumuş ve Schopenhauer’un (kendi ifadesiyle) temelde haklı olduğu sonucuna varmıştı. Yaşamının sonraki bölümünde, kavramsal anlığına sahip olamayacağımız, dolayısıyla hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz bir alanda, hakkında konuşabileceğimiz ve anlamaya çalışabileceğimiz, deneyimlerimizin görüngüsel dünyası arasında bölünmüş bir bütünsel gerçeklik görüşünü kabul etti. Ona göre, felsefe, anlaşılır olmak için kendini hakkında konuşabileceğimiz dünyayla sınırlamak zorundaydı; bu sınırı geçecek olursa onu anlamsızlık bekliyordu.

DİL ve GERÇEKLİK

Ancak, Wittgenstein, Frege ile Russell’ın çığır açıcı eserlerinde, Schopenhauer görüngüler dünyasına ilişkin görüşünü daha sağlam temellere (sadece bilgikuramsal değil, aynı zamanda mantıksal temellere) oturtmanın mümkün olduğunu gördü. Böylelikle, bu dünyanın dilde nasıl betimlendiğini, dolayısıyla dille gerçeklik arasındaki ilişkiyi açıklamak mümkün olacaktı. Bir sonraki adımda, ilke olarak, dilde anlaşılır biçimde ifade edilebilecek şeylerin, dolayısıyla, anlaşılabilir kavramsal düşüncenin sınırlarını çizmemiz mümkün olabilecekti. Schopenhauer’un “temelde haklı” olduğu ortadayken, felsefenin yerine getireceği tek önemli görev bu olabilirdi. Dolayısıyla, Wittgenstein’ın ilk dönem felsefesi, insan için kavranabilir olan şeylerin sınırlarını belirlemeye çalışan, Kantçı- Schopenhauercu programın gözden geçirilmiş bir yorumuna dayanmaktaydı. Wittgenstein’ın yaptığı, mantık ve dil çözümlemesi alanında 20. yüzyılda ortaya çıkan yeni gelişmeler ışığında onu yeniden işlemekti.

MANTIKSAL BİÇİM

Wittgenstein’ın ilk kitabı olan Tractatus Logico – Philosophicus’un (1921) özü budur. Kitabına bu ürkütücü başlığı vermesini ona G.E. Moore önerdi. Başlıkta, Spinoza’nın Tractatus Theologico – Politicus’una bir anıştırmanın yapıldığı görülmektedir. Wittgenstein’ın kitabından genellikle sadece Tractatus olarak söz edilir. Wittgenstein, bu kitapla felsefede ele alınmayı bekleyen belli başlı bütün sorunları hallettiğine içtenlikle inanmaktaydı. O yüzden, bu kitaptan sonra felsefeyi bırakıp başka şeylerle uğraşmaya başladı. Kitap, Viyana Çevresi’nin İncil’i haline geldi ve felsefede bütün bir kuşağı etkisi altına aldı. Oysa, Wittgenstein kitabın önemli bir hata olduğu sonucuna vardı. Bu yüzden, başta biraz isteksizce de olsa, 1929’da Cambridge’in felsefe dünyasına geri döndü ve 1951’de ölünceye kadar orada kaldı.

alıntı

19.01.2006 15:27:24
gey mi yani sizce_?


Sayfa: [ 1 ] 2