SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Tarih

Konu: Roma Cumhuriyeti

Sayfa: [ 1 ]

deniz 01.02.2005 20:08:31
Roma Cumhuriyeti



Roma halkı, Attikalı aynı etnik kökten delen 4 kabileden oluşan Atina’dan ve diğer Grek şehirlerinden farklı olarak farklı etnik ve kültürel köklerden gelme soylardan oluşuyordu. Daha MÖ 600 yıllarında burada 12 şehirden oluşan ve İonya Birliği’ne benzeyen bir Konfederasyon olduğu biliniyor. Bu kuruluşta Greklerin Güney İtalya ( Büyük Yunanistan) ve Sicilya’faki kolonileştirme faaliyetleri etkili olabilir. Aslında bölge, Greklerden önce de Sicilya, özellikle Fenike ve Kartaca kolonileştirme hareketinin hedeflerinden birisini oluşturuyordu. Ancak yarımadadaki asıl siyasal güç Anadolu ve /veya Balkanlar’dan göçmüş bir kavim olan Etrüskler’di. MÖ 500 lü yıllarda bölgeye gelerek Tiber çevresindeki Konfederasyon şehirlerinden birini Roma’yı Krallıklarının merkezi olarak benimseyen ve daha sonra MÖ 509 da şehirden kovulanların da Etrüskler olduğu tahmin ediliyor.

Krallığın son dönemlerinde Ostia ve Tiber ağzındaki Via Salaria bölgesinde tuz madenleri genişletilmiş, bütün Orta İtalya bölgesi üzerinde Roma egemenliği kurulmuştu. Daha bu dönemd toprak mülkiyeti konusunda hatırı sayılır eşitsizliklerin doğmuş olduğu anlaşılıyor. Köylerin ve büyük toprak sahiplerinin villa’larının dışında kalan arazilerde çobanlar ve gezgin zanaatçılar, takas usulü bir mübadele  biçimi aracılığıyla geçimlerini sağlıyorlardı. Ortak olarak benimsenmiş mübadele aracı büyükbaş sürülerdi. Yazı kullanımı da zamanla dönüşerek Latin alfabesini oluşturacak Kalkidikya alfabesinin benimsenmesiyle başlamıştı. Kraliyetin yerini alan Aristokratik cumhuriyet, tıpkı Antik Grek’te olduğu gibi soy ilkesi ile servet ilkesinin çelişkisini yaşamakta olan bir toplumun rejimiydi.

Roma’dan kalma en eski yazıtlardan olan 12 Levha’da dile getirilen miras hukuku, mülkiyetin soy dışına çıkmasını kesinlikle imkansız kılıyordu. Ancak siyasal ve askeri yükümlülük ve haklar soy ilkesine göre değil, servet ilkesine göre tesbit edilmişti. Bütün yurttaşların oy kullandığı Halk Meclisi’nde (Comititia curiata ) da oyların ağırlığı soylara göre değil classis’e (sınıf) saptanıyordu. Comititia curiata’da aynı zamanda yürütme işlevini de yürüten yargıçlar (magister ) büyük toprak sahiplerinin oluşturduğu senatorlardan, imperator adıyla anılan generaller ise, süvariler (equestria ) diye anılan sınıftan seçilirlerdi. Siyasal ve askeri iktidarı ellerinde tuttukları ölçüde bu 2 classis egemenleri, patriciiler’i oluştururdu. Grek de kendi zırhını satın alabilecek kadar serveti olan hoplite sınıfına denk düşen sınıf Roma’da ‘yerleşik olanlar’ anlamına gelen assiduii sınıfıydı. Ancak gerek Roma Cumhuriyetinin oligarşik niteliğinden ötürü, gerekse Roma ordusunda süvarilerin Grek’de tuttuklarından çok daha önemli bir yer tutmasından ötürü, orta köylülüğün ve genel olarak orta sınıfların toplumsal itibarı Grek’de olduğundan çok daha düşüktü. Bu sınıflar Devlet’e karşı yükümlülükleri ile sınıflandırılmışlardı. En altta ise devlete karşı bir çocuktan (prole ) başka verecek şeyleri olmayan mülksüzler (proletarii) ter alıyordu.

 
Patria Potestas (Babanın İktidarı)

Roma’daki servet ve mülkiyet temelindeki kutuplaşmaya karşın, soy ilişkileri hiçbir zaman Grek’te çözüldüğü kadar çözülmedi. Tıpkı Grek’te soy aynı zamanda ifadesini oikos’ta bulduğu gibi, Roma ailesi de, kan ve hıımlık bağlarının yanısıra, bir hane halkı olarak tanımlanırdı. Ailenin babası (paterfamilias), biyolojik baba olmasıyla değil, iktidarıyla tanımlanırdı; mutlak olan iktidarı, hakim olduğu şeylerin türüne bağlı olarak farklılaşırdı: Çocukları, torunları, evlatlıkları ve köleleri üzerinde potesta’sı (gücü); mülkü üzerinde dominium’u (egemenlik) vardı. Karısı ve oğullarının karıları ‘elindeydi’ (manus). Antik Grek’te şehir hayatı (politeia), hanehalkının inkarı üzerine kurulmuştu. Roma’da ise ikisi arasındaki ilişki daha çok bir süreklilik ilişkisi olarak tasarlanırdı. Gerçi kamusal olana dair  olan  medeni hukuk (jus ) ile Rahipler topluluğu ve tapınağın gözetiminde olan ve hanehalkının ve bereketine dair olan dini hukuk (fas ) çok erken bir noktada ayrışmıştı. Çocukların ebeveynlerine kötü davranması, sınır taşlarının yerinden oynatılması, tarladaki tahılın tahrip edilmesi gibi suçlar, dini hukuk uyarınca cezalandırılırdı. Diğer taraftan Patria potestas , babanın oğulları ve evlatları üzerindeki iktidarı, kamu alanında (res publica ) geçerli değildi. Orada baba ve oğlu eşit birer yurttaş olarak karşı karşıya gelirlerdi. Son olarak, yargıçlar arasında bir yıllığına seçilen ve en yüksek yürütme erkine sahip 2 konsül’ün iktidarı  paterfamilias’ın iktidarını anlatmak için kullanılanlardan farklı bir kelimeyle, imperium kelimesi ile adlandırılırdı. Bütün bunlar soyu temsilen paterfamilias’ın hüküm sürmekte olduğu, dini hukukla bağlı hanehalkı ile medeni hukukta (jus civile ) içerilen kurallar uyarınca yaşanması gereken kamu hayatının ayrışmış olduğuna işaret ediyor. Ancak diğer yandan, gerek oğulun babaya, gerek yurttaş’ın yargıçlara, gerekse insanın tanrılara sadakati, aynı kelimeyle pietas’la (iman) ifade edilirdi. Diğer yandan, hukuken değilse de ahlaki olaral bir paterfamilias’ın önemli, krirtik herhangi bir karar alacağı noktada, ailedeki bütün yetişkinleri danışmaya çağırması beklenirdi. Bu şekilde toplanan konseyin kararları bağlayıcı değildi;  iktidarı (potestas) yoktu ama otoritesi (auctoritas) vardı. Benzer bir şekilde Halk Komitesi’nin konsüllere devrettiği iktidar imperium mutlaktı. Ama konsullerin Rahipler topluluğunun, kahinlerin auctoritas’ına danışmaları gerektiği yolunda güçlü nir ahlaki beklenti vardı. Bu düzeyde hane, devlet ve din aynı kutsallığın görünüşleri olarak algılanıyordu. Bu anlamda Roma’da kamusal alan (res publica), Antik Grek’deki kadar laikleşmemişti.

 
Kadınlar
 
    Potestas/dominium farkı, Roma sivil hukuku’ndaki temel ayrımlardan birine, Kişiler Hukuku ile Eşya Hukuku arasındaki ayrıma denk düşüyordu. Ancak, 3.iktidar tarzı, elinde olmak (manus), yalnızca evlilik aracılığıyla mümkündü ve ancak kadınlar üzerinde uygulanabilirdi. Bu anlamda bu kavram, Antik Grek’te de görülen, Köleci Toplumların kadını kimliksizlikleştirme eğiliminin formel, hukuksal bir ifadesi sayılabilir. Ancak hanenin kutsallığını tamamen yitirmemiş olması, kadınlar için Antik Grek’de bulunmayan bir avantajdı. Maddi dünyaya mahkum olan ve bu anlamda erdemden uzak olan Atina’lı kadından farklı olarak Roma’lı kadın, hala kutsal addedilen bir mekanın düzenini sağladığı için, toplum içerisinde daha fazla itibar görüyordu. Üstelik Roma’da bir paterfamilias’ın ‘eline verilmek’ yegane evlilik tarzı değildi. Cumhuriyet tarzı boyunca yaygınlaşan manus’suz evlilik diye adlandırılan bir tarz giderek yaygınlaşmaya başladı. Bu tarz evliliğin meşruiyet kazanması için damadın evlenmek niyetinde olduğu kadını (paterfamilias’ın onayını almak kaydıyla) haneye getirmesi yetiyordu. Kadın kendi babasının ( ya da vasisinin) patria potestas’ı altında kalmaya devam ediyordu ve eşler arasında herhangi bir ortak mülkiyet sözkonusu edilmiyordu ancak çocuklar babanın varisi sayılıyordu. Manus’lu  evliliklerde boşanmak erkeğin istemesiyle kaimken, manus’suz evliliklerde taraflardan herhangi birinin ilişkiyi sona erdirmesi yeterli oluyordu.

 

Köleler
 
   İmparatorluk döneminde MS. 100 lü yıllarda yaşayan bir hukukçu olan Romalı Gaius, ‘Kişiler Hukuku’nda yapılan ana ayrım, bütün insanların ya köle ya özgür olduğudur’ demişti. Roma Cumhuriyeti ile Antik Grek arasında bu bakımdan bir fark yoktur. İkisinde de 2 statü arasındaki fark aynı derecede mutlaktır.  Fark, kısmen kölelerin nasıl elde edildiğinden ve daha önemlisi nasıl kullanıldığından kaynaklanır. Kölelerin daha çok ticaret yoluyla elde edildiği Grek dünyasından farklı olarak, Roma Cumhuriyeti’nin başlıca köle koynağı savaşlardı.

    Antik Grek’te yerleşimler büyük ölçüde, kıyılarda yer alıyordu ve ekilebilir arazi zaten son derece kıttı. Attika’da ve Messenia’da araziler, 12-14 dönüm arasında değişiyordu. Oysa Roma’da toprak sahiplerinin önünde böyle engellr yoktu. Aristokratik Cumhuriyet kurulduğunda, Orta İtalya’daki toprak mülkiyeti İmparatorluğun sonuna kadar değişmeyecek olan biçimini kazanmıştı. Latifundum adı verilen bu mülkiyet biçiminde arazi, çoğunluğu 120 dönüöü aşan büyük parçalara bölünmüş ve birden çok fazla tek kişinin elinde toplanmıştı. Zeytin ve üzüm gibi ticari ürünlerle tahıl tarımının birarada yapılmasına imkan veren bu büyük topraklar, köle emeğini değerlendirmek için ideal bir alan oluşturdu. Bunun sonucu olarak birbirlerinden çok farklı iş koşullarında ve parçalanmış halde yaşayan sözgelimi Atina’daki köle nufusunun aksine, Roma’da köleler çok daha büyük topluluklar halinde çalışıyorlardı ve çeşitli toplulukların birarada çalışabildikleri mekanlar olan latifundiumlar arasında benzerlikler vardı. Kısmen bunun sonucu olarak, Roma’da kölelerin kolektif davranma ve ayaklanma alışkanlıkları daha fazlaydı. Daha MÖ 500 lü yıllarda kaynaklar Roma çevresinde, kaçan köleleri yakalamak için düzenlenen av partilerinden sözeder.

alıntılar

deniz 01.02.2005 20:09:36
Roma ‘da Sınıf Mücadeleleri

     Cumhuriyet kurulduğunda, yasama işlevi fiilen kapalı bir zümrenin tekeli altında olan Senato’daydı. Senatorluk, daha Kraliyet döneminde henüz danışmanlıktan ibaret olan senatorluk işlevini eline geçirmiş, Tapınak rahiplerini tekeline almış patricia diye anılan kapalı bir zümrenin elindeydi. Geri kalan herkes ise pleb’ti. Dinsel ve siyasal ayrıcalıklarla donatılmış patricia ile plebler arasındaki hukuki statü ve toplumsal imkanlar açısından varolan uçurum, çelişkinin MÖ 287 de hukuksal düzeyde nihai çözümüne kavuşmasına kadar Roma’daki sınıf mücadelelerini alevlendiren en sert dinamik oldu. Sözkonusu mücadelelerin daha Cumhuriyet kurulduğunda zaten derinleşmiş olduğu anlaşılmaktadır. Cumhuriyetin kurulmasından daha 20 yıl geçmeden şehirdeki zenginleşmekte olan plebler, tarihte kayıtlı ilk grevi yaptılar. Plebler, Senatörlerin seçtiği ve en üst yürütme organı olan iki organa ek olarak, kendilerini temsil eden bir tribünlük kurumu kabul edilmediği taktirde, askere gitmeyeceklerini ilan ettiler. Bu ‘ilk grev’ başarılı oldu; o noktadan itibaren, plepler meclisi’nin seçtiği, veto hakkına sahip bir Tribün iktidar aygıtını oluşturan unsurlar arasındaki yerini aldı. Gerçi bunu başarabilmek için grev yapmaları yetmemiş, seçtikleri Tribünün dokunulmazlığını ihlal edeni linç edeceklerine dair toplu halde and içmişlerdi.

    Bu ilk grevi sonrakiler izledi. MÖ 287’ye kadar Plebler efsaneye göre 4, tarihsel olarak tesbit edilmiş 2 grev daha yaptılar. MÖ 329’daki borç köleliğini lağveden yasa da, Pleblerin ajitasyonu sayesinde lağvedilebilmişti. MÖ 287 de ise kendi Konseylerinin çıkardığı yasaların (Plebiscita) bütün Roma için bağlayıcı sayılması talebini kabul ettirdiler. Pleblerin tam yurttaşlık haklarını kazanmasını Cumhuriyet’in yayılma dönemi izledi. Kurumların birçoğu ile Sparta’nınkiler arasındaki Paralellikler olan Roma , ‘askeri’ bir Cumhuriyet olarak nitelenebilir. Akdeniz’e açılmanın önündeki başlıca engel olan Kartaca ile savaşların başladığı MÖ 264’den sonraki 200 yılın herhangi bir anında, toplam Roma yurttaşlarının %13 ü silah altındaydı; yarısı ise hayatlarının 7 yılını askerlikte geçiriyorlardı. Gerek nihai olarakMÖ 201 de Kartaca’nın yenilgisiyle sonuçlanan savaşlar, gerekse zaferin Roma’ya sunduğu Akdeniz ticaretinin imkanları köle kullanımının başdöndürücü bir kızla artmasına yol açtı. MÖ 225 te yaklaşık her 7.3 yurttaşa bir köle düşüyordu. MÖ 43’e varıldığına bu oran 1.5 yurttaşa bir kçleye çıkmıştı.  Başka bir değişle toplam Roma nufusunun %40 ı kölelerden oluşuyordu. Kölelerin sayılarının artması, latfundia’nın büyümesi ve servet eşitsizliklerinin artması içiçe gelişen süreçlerdi. MÖ 100 lü yıllarda 3 farklı muhalefet hareketi, Roma Cumhuriyeti’nin Oligarşik yapısının temellerini sarsmaya başladı: Kölelerinki, köylülerinki ve İtalya’daki diğer tabî devletlerinki. İlk işaret kölelerden geldi. MÖ 135’te Sicilya’da patlak veren ve 4 yıl boyunca bastırılamayan ayaklnma süreç içerisinde 200 bin köle katıldı. Ayaklanma sürerken  eyaletlerdeki görevinden Roma’ya dönen, yoksul, topraksızlaştırılmış köylülerin sözcüsü Tiberius Gracchus, Kölecilik kurumunu ‘Köleler savaşta yararsız oldukları, efendilerine hiçbir zaman sadık olmadıkları’ için eleştirdi ve tarımdan tekrar bağımsız köylüleri sorumlu tutmayı öneren bir toprak reformu tasarısı ile tribün (Pleblerin temsilcisi) seçildi. Oligarşik Cumhuriyet’in sürekliliğini ve Senato’nun iktidarını temin eden bir dizi yasayı ihlal ettikten sonra yine yasalara aykırı olarak 2.kez Tribünlüğe adaylığını koydu. Ancak seçim günü  bir grup Senatör ve apınak Başrahibi önderliğinde bir proletarii grubu Tiberius Gracchus da dahil olmak üzere 300 kişiyi öldürdüler.  Köylüleşme projesi, Roma içinde Tapınak’ın ve Senato’nun bedava tahıl dağıtımı ile yaşayan mülksüz proletarii’yi kendi safına çekememişti. 10 yıl sonra Tiberius’un kardeşi Gaius Gracchus, yine yoksul köylülerin desdeğiyle üst üste 2 kez Tribün seçilmeyi ve geniş çaplı bir reform proğramı uygulamaya koymayı başardı. Proğramın en önemli 2 yönünden biri, daha sonra İmparatorluk sırasında benimsenecek olan kolonileştirme projesi, ikincisiyse İtalya’da Latin  halklara Roma yurttaşlığının, Latin olmayan halklara ise o zamana kadar Latin halklara verilmiş olan hakların verilmesi ve böylelikle tabî devletlerin hoşnutsuzluğu ile yoksul köylülüğün hoşnutsuzluğunu ortak bir cephede birleştirmeyi önermesiydi. Kolonileştirme yönünde ilk adımlar atıldıysa da, 2.öneri Plebler tarafından reddedildi. Gracchus 3.kez Tribün seçilmeyi başaramadı ve sığındığı MÖ 494 te ilk Plen Meclisinin toplandığı Aventinum tepesinde 3000 yandaşı ile birlikte öldürüldü. Gracchus’lar ardlarında populares diye anılan bir parti bırakmışlardı. Bu dönemde Roma ordusu gerek Kuzeyde Galya’da gerekse güneyde Afrika’da üstüste yenilgilere uğruyordu. Bunun, ordunun belkemiğini oluşturan iki unsurunun, Gracchus’ların temsil ettiği, Müttefik devletlerin ( daha MÖ 200’de orduya Roma 44 000 lejyoner verirken, Müttefikler 83500 aser veriyorlardı) hoşnutsuzluğuyla bir ilgisi olduğu açıktı. Senato MÖ 108 de populares’ten birini, soylu olmayan Marius’u Konsül seçmek zorunda kaldı. Ancak, bu dönemde artık köylülüğün hiç değilse bazı unsurları kölelerle kader birliği yapmaya başlamışlardı. MÖ 194 de  Sicilya’da patlayan köle ayaklanması, en az Spartakus isyanı kadar etkili olmuştu. Fakir köylülerin ve zanaatle meşgul yoksul şehirli yurttaşların da katılmasıyla isyancılar adanın en büyük kentlerini tümüyle ellerine geçirdiler. Roma Devleti  güçsüz kalmıştı. Tam 7 yıl boyunca Sicilya eyaleti isyancıların denetimi altında kaldı. Roma’nın gönderdiği 4 büyük Birlik telef oldu. Ancak adayı tekrar ele geçirdiğinde Roma Devleti çok sert davrandı; 3 harekatı sırasında anlatıldığına göre 20 000 den fazla köle çarmıha gerildi. Diğer yandan Marius’la birlikte yeniden uygulamaya konan savaştan dönen askerlere toprak bağışlanması uygulaması sonucunda emekli askerlerle halk arasında iç savaş boyutlarına varan bir çatışma çıktı. Daha önce Gaius Gracchus’un yaptığı gibi topraksız askerlerin davası ile Mütteiklerinkini birleştirmeye çalıştıysa da aynı derecede başarısız oldu ve MÖ 91 de Roma ile diğer İtalyan Devletleri arasında Müttefikler Savaşı başladı.MÖ 89 da savaşın sınırlı sayıda halka yurttaşlık haklarının verilmesiyle sonuçlanmasından sonra, ancak İmparatorluğun kurulmasıyla sonuçlanacak olan uzun iç savaş başladı. Marius’un popüler tiranlık tasarısının karşısına Sulla’nın Senato tarafından desdeklenen diktatörlüğü dikildi. Her 2 taraf da Roma’yı ellerine geçirdikçe diğer tarafın yandaşlarına karşı yoğun bir teröre girişiyordu.

    Latifundia ile kolonilerin bu savaşı Cumhuriyeti sona erdirirken, Kölelerin tarihe en derin izlerini bıraacak eylemlerine kalkıştılar. Yüzyıllar boyunca adalet kavramına fiilitar kazandırmak isteyen sayısız Devrimci tarafından bir selef olarak değerlendirilecek olan Spartacus ayaklanması, oligarşik Cumhuriyet artık son demlerini yaşamaktayken Roma’nın en zengin adamı tarafından bastırıldı. MÖ 71 de Spartacus’un ölümüyle sonuçlanan meydan savaşında köleleri yenilgiye uğratan muazzam Roma ordusuna komuta eden Crassus’un serveti o dönem koşullarında 400 000 ailenin 1 yıllık geçim masraflarına eşitti.

    Bibliyografya:

-*Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi
 

deniz 01.02.2005 20:10:45
Roma Felsefesi

 
Eski Romalılar’ın düşünsel yaşamı.. İlkin bir Alba Kolonisi’yken sonradan özgürlüğe kavuşan ve bütün dünyayı özgürlükten yoksun bırakarak İlkçağ’ın en büyük İmparatorluklarını kuran Roma, pratik amaçlar güden insanların yaşadığı bir ülkeydi. Bundan ötürüdür ki Roma’nın kendisine özgü bir düşüncesi yoktur. Bir dinbilim araştırması ‘Roma, bütün dünyanın tanrılarına tapmıştır’ der. Roma, bütün dünyanın tanrılarına taptığı gibi, bütün dünyanın düşüncelerinden kendi çıkarlarına uygun olanları seçip işe yarar kılmaya çalışmıştır. Bundan ötürüdür ki Eklektizim gerçek bir Roma icadı olan tek düşünsel yöntemdir. Romalılar, kişisel zevk ve çıkarlarına en uygun olan düşünceleri seçip  birleştirerek işe yarar kılmakla, Amerikalılar’dan yüzyıllarca önce Pragmatizm’in de kurucusu sayılabilirler. Düşünsel yaşam açısından en tipik Romalı Cicero, (ö. MÖ 43) en büyük Romalı Lucretius’tür (ö. Mö 55). Romalılar’ın düşünsel yaşamı, çıkarlarıyla bağlantılı olarak, dört alanda belirmiştir:

    I.Din:

Romalılar, ezdikleri ülkelerin tanrılarını da kendi çıkarlarına köle etmeden önce bir Predeist (Tanrılar Öncesi )  inanç çağı yaşadılar. Bu çağda hiçbir tanrıya tapılmıyor, sadece kötülüklerden korunmak ve iyilikler sağlamak için kimi büyüsel törenler yapılıyordu. Luperci adı verilen büyücüler birerle kol dolaştıkları herhangi bir bölgeye varsayımsal bir yuvarlak çiziyorlar ve bu yuvarlağın içini kötülüklerden koruyup iyiliklerle dolduruyorlardı. Arvales Kardeşler Roma’nın güneyinde toprağın verimini sağlamak için sihirli ve büyüsel törenler düzenliyorlardı (Roma’lılar’ın ünlü Arva türküleri bunlardan kalmıştır).  Her yıl Aralık ayının 17.günü mumlar yakarak karanlıkla boğuşan Gökışığı’nın yardımına koştuklarına inanıyorlardı. Karanlığa karşı ışık yakmak , bir çeşit  analogia (benzeşim) büyüsüydü. Her yıl Mart ayının 1.günü kapılarına taze bir defne dalı ve yeni yıl parası (as) asarlardı. Uğur getirdiklerine inandıkları bu büyüsel törene strena diyorlardı. Düşmanlarına uğursuzluk dilerlerdi. Bunun için yaptıkları büyüye de devotio deniyordu, savaşlar devotio’larla kazanılırdı. Komutan, savaş sırasında, ‘Roma’nın yengisi için düşman ordusunu kendimle birlikte yeraltına adıyorum’ diye bağırırdı.  Büyü çemberi, büyücü  dolaşmaları dışında tarlaların çevresinde domuz dolaştırmakla da çizilirdi. Kentin kutsal sınırı olan Pomerium da aslında böylesine büyülü bir çemberdi, içeriye hiç bir kötülüğü sızdırmazdı. Zamanla yavaş yavaş  tanrılar icadetmeye başladılar, örneğin Strenia adlı Bolluk-tanrıça yukarda sözü edilen tanrılar öncesi strena türinden türüyordu, Kapı-tanrı İanus (La.ianua sözcüğü kapı demektir ) da öyle. İlkel tabu’nun tıpkısı olan loca religiosa (sakınılması ve yaklaşılmaması gerekli yerler)’dan da yeni tanrılar üretiliyordu (Tanrılar öncesi Roma çağına özgü religio deyimi, din değil, doğrudan doğruya tabu anlamına gelmekteydi), örneğin sınır taşı fetişleri tanrı Terminus’u doğurmuştu, ata ruhlarından Lar’lar oluşmuştu. Daha sonra sömürgeleştirilen ülkelerle birlikte onların tanrıları da Roma’ya maledilmeye başlandı. Özellikle tüm Grek tanrıları Roma’lılaştırılmıştır: Jüpiter (Zeus), Juno (Hera), Vesta (hestia), Merkurius (Hermes), Minerva (Athena), Apollo (Apollon),Venüs (Aphrodite), Diana (Artemis), Volkanus (Hephaistos),  Mars (Ares), Neptunus (Poseidon), Tellus (Gaia), Magna Mater ( Thea-Kybele), Ceres (Demeter-Kore), Bacchus (Dionysos), Proserpina (Persephoneia) vb.. Özellikle Anadolu’nun toprak-ana’sı Kybele Roma’lı kız Claudia Quinta’nın elleriyle çekilerek Roma’ya törenle getirilmiştir. Roma’nın kendine özgü dini Numa dinidir.

II.Ekonomi: Eski Roma Devleti’nin ekonomik yapısı, Antik Üretim Biçimi’nden dönüşmüş köleci üretim biçimidir ve köle emeğine dayanır. Köleciliği en belirgin biçimiyle geliştiren Roma’dır. Dünya ulusları arasında en ileri bir ekonomi pratiği yaşayan Roma, ekonomi teorisine hemen hiç bir katkıda bulunmamıştır. Antikite Grek düşüncesinin izleyicileri olan Ciceron, Plinius, Seneca, Marcus Aurelius, Lucretius (ö. MÖ 55) gibi düşünürleri ticaret, vergi, fiyat, para, işbölümü konularında bölük börçük düşünceler ileri sürmüşlerdir. Ama hiç biri, örneğin  Aristoteles (ö. MÖ 322) gibi, ekonomik düşünceyi ciddiye almadılar. Tarım ekonomisi alanındaysa Cato, Varro, Columella, Plinius gibi yazarlar özellikle tarım tekniğine daha bir önemle eğilmişlerdir. Stoacı geçindiği halde Stoa öğretisine tüm karşıt bir tutumla Cicero, (ö. MÖ 43) kimi insanların doğuştan bir köle doğasına sahib olduklarını ve el işbirliğiyle uğraşanların en aşağı tabakadan bulunduklarını ilerisürüyor. Aristoteles’i izleyerek kazanç hırsını (krematistik) kınamaya çalıştığı halde tüccarlarla bankerleri bu kınamanın dışında tutmaya özem gösteriyor.[2] Ezenlerin soyundan geldiği halde ezilenlerin savunucusu Katilina’yla, ezilenlerin soyundan geldiği halde ezenlerin savunucusu Cicero karşı karşıyadır. Güçlülere dayanan Cicero, Katilina’ya karşı konsül seçildi.  Katilina, yoksullara toprak dağıtılmasını ve çeşitli faizlerle haksızca kabaran borçların silinmesini istemektedir. Buna karşı Cicero (ö. MÖ 43) şöyle der:

‘Varlıklıların elindeki toprağı almak ve borçları silmek ha?.. Fakat bu, Devletin temellerini sarsmak demektir. Çünkü devletin görevi mülkiyeti korumaktır. Kendi paramla yaptırdığım evi başkaları kullansın, böyle şey görülmüşmüdür?  Borç olarak verdiğim kendi paramı köylüden geri istememeliymişim, bu da ne demek oluyor?..’[3]  Bunun ne demek olduğunu, Katilina ayaklanmasına katılan Komutan Manlius, bir mektubunda şöyle anlatıyor: ‘Bütün anlaşmazlıkların ve savaşların kaynağı olan zenginliği istemiyoruz. İstediğimiz sadece özgürlüktür.. ( Bu mektupta özgürlüğün, toprağın bölüşülmesi ve borçların silinmesiyle elde edilecek eşitlik anlamında kullanıldığı açıkça beliriyor).  Katilina, önceleri, sosyal adaleti olumlu bir yoldan gerçekleştirmeyi düşünüyordu. Bunun için de iki kere Konsül seçilmeye çalışmıştı. Ama  olumlu yol kapanınca olumsuz yola başvurmak zorunda kaldı. Büyük bir ayaklanma tertipledi. Ne var ki ayaklanmanın sonunda, üstün güçler karşısında dayanamayarak arkadaşı Manlius’la birlikte savaş alanında öldürüldü. (ö. MÖ 61) Tarihçi Salluste, Katilina ayaklanmasını yerdiği halde, O’nun, Floransa dolaylarında kahramanca can verdiğini yazar :‘Yüzü, ölümünden sonra bile kahramanlığını yitirmemişti, varlıklıları küçümsemekte devam ediyordu.’

    Ezilenlerin ezenlere karşı 2.büyük ayaklanması, gene Roma’da, Spartaküs adlı kölenin yönettiği ayaklanmadır (MÖ 73-71). Spartakus, Trakya’dan devşirilmiş, çok üstün nitelikleri olan bir adamdı. Kimi Tarihçiler O’nu Animal değerinde bir komutan sayarlar. Roma’da büyük çiftliklerin işletilmesi kölelerin gücüne dayanıyordu. Roma, gittikçe gelişen zenginliğini kölelere borçluydu. Köleler, genellikle savaş tutsaklarıydı. Kölelerin sağladıkları üstün bir mutluluğa erişen Roma, ne var ki, bu mutluluğu ödemekte pek cimriydi. Romalı kölelerin yaşayışı, Romalı hayvanların yaşayışından daha kötüydü. Tanınmaları için kızgın demirlerle göğüsleri damgalanıyor, kaçmamaları için kalın zincirlerle birbirlerine bağlanıyorlardı. Romalı soyluları eğlendirmek için birbirleriyle döğüştürülüyor, birbirlerini boğazlamak zorunda bırakılıyorlardı. Vahşi hayvanların önüne atılıp parçalattırılmaları da baika bir eğlence biçimiydi. Spartaküs de bu kölelerden biridir. 70 kadar köleyle birlikte kaçmanın yolunu bulmuş, arkalarından gönderilen üstün kuvvetleri darmadağın ederek silahlarını ele geçirmiştir. İtalya’nın dört bir yanından koşup gelen bütün ezilmişlerin katılmasıyla kısa zamanda büyük bir ordu kurarak Roma’yı titretmeye başlamıştır. Bu öylesine bir titremeydi ki, Roma’lı analar yaramazlık yapan çocuklarını, Spartaküs  geliyor diye sindiriyorlardı. Spartakus üstüne gönderilen kocaman Roma ordularına karşı bir çok önemli başarılar elde ettiği halde, sonunda, yenilgiye uğradı.

III.Hukuk: Romalılar’ın Ekonomi’ye dolaylı   olarak büyük katkıları hukuk alanındadır.  Çağdaş Kapitalist hukuk’un temeli Roma Hukuku’dur. Mülkiyet ve miras ilişkileri, borçlar hukuku vb. en ince ayrıntılarına kadar Roma’da işlenmiştir. Roma hukuku, günümüzde de, bütün dünya Üniversiteleri’nde, bir Hukuk Tarihi konusu olarak değil, hukukun temel ilkeleri bilgisi olarak okutulur. Bununla birlikte  bu temel ilkeler, sadece mülkiyete ve mal sahiplerinin haklarına özgü temel ilkelerdir ve kurumsal hukuka hiç bir katkıları bulunmamaktadır. Roma’lı düşünürler bu konuda da çelişkiler içindedirler, kişisel çıkarlarla bilimsel varsayımlar arasında duraksayıp kekelemektedirler. Soyluların ideologu Cicero, (ö. MÖ 43) bu türlü düşünürlerin de en tipik temsilcisidir. Özümsemeye çalıştığı Grek düşüncesinin, özellikle Stoa’nın doğal hukuk kavramını geliştirmeye çalışarak, bir yandan bunun zorunlu sonucu olan bütün insanlar için eşit bir doğal hukuk’un varlığını ileri sürerken öbür yandan bu hukuku köleliğe ve köle emeğine dayandırmaktadırlar. Bir yandan doğal eşitliği ileri sürerken, öbür yandan kimi insanların köle olarak doğduklarını ve toplumun en aşağı katında bulunduklarını söylemektedirler. Bu çelişki, aslında, özenilen ve özümsenmeye çalışılan Grek düşüncesiyle Roma gerçeği arasındaki çelişkidir. Grek’de Site bireye üstündü, Roma’daysa başgerçek soylu bireylerdir. Roma’nın tüm saldırıları, Senatörlerin kişisel gönencini sağlamak içindir. Roma’da tek toplumsal bağ, mülk sahiplerinin yoksul halk karşısındaki çıkarlarından iberattir.

IV:Felsefe: Roma’ya 155 yılında Stoacı Diogenes, Peripatosçu Kritolaos ve Akademiacı Karneades’in Atina elçileri olarak Roma’ya gelmeleri ve orada konferanslar vermeleriyle girmiştir. Romalılar özellikle siyasada ve güzel konuşmada yararlanmak için ona ilgi duymuşlardır. Ennius’de Pythagoras felsefesiyle tanışmanın izlerine rastlanmaktadır. Daha sonra Stoacı Panaitios Roma’ya geliyor ve Roma’lı dostları Scipio, Lucullus, Laelius vb. O’nun etkisiyle Felsefe’ye karşı ilgi duyuyorlar. Roma soylularının Felsefe’yle uğraştıklarını görmek, Roma’lı gençlerin dikkatini bu alana çekmektedir. En sonunda Stoacı Poseidonios,(ö. MÖ 51) Rhodos’da ders verirken, dinleyiciler arasında Marcus Tullius Cicero ve Pompeius’la karşılaşmıştır. Tüm Grek öğretileri yavaş yavaş Roma’ya akıyorlar. Ama bunların içinden ancak iki öğreti tutunabiliyor: Stoacılık ve Epikurosçuluk. Stoacılık bu başarısını  gerçek bir Roma’lı olan Cicero’ya, (ö. MÖ 43) Epikurosçuluk da gerçek bir bilim adamı olan Lucretius’a (ö. MÖ 55) borçludur.

Cicero, tinsel kültür (La. Cultura animi) özlemine Stoacılıkta karşılık buluyor; Lucretius (ö.MÖ 55) da bilimsel bilgi özlemine Epikurosçulukta. Cicero (MÖ 106-43) ün bu konudaki önemi, daha çok, hemen bütün Grek Felsefesini Romalılar’a tanıtmış olmasındadır. Bu bakımdan Roma Felsefe dilinin babası sayılıyor. Stoacı Diodotos’un yakın dostuydu. Grekçe’yle, Stoacılığı O’ndan öğrenmiş olmalıdır. Filozof olarak Stoacılığa pek bir şey katmış değildir. Şu örnekte olduğu gibi düşüncesi, Stoa temeline dayanmaktadır:

En gerçek kanun, doğru akıl’dır.  Doğru akıl, doğaya uygun, bütün varlıklarda aynı, değişmez, yokolmaz bir güçtür. O, bize görevimizi gösterir. Namuslu adam, onun buyruk ve yasaklarına kulaklarını tıkamaz. Bu kanun, hiçbir değişme tanımaz; Atina’da başka, Roma’da başka değildir. Bu bütün zamanlarda ve bütün ulusları yöneten tek ve aynı kanundur. ‘[4] Cicero’nun elindeki doğal hukuk, Yezid’in eline kalan Qur’an gibidir.

    Cicero’ya göre ‘yasa, doğanın içinde bulunan us’tur. Yapmamız gerekeni buyurur, yapmamamız gerekeni de yasaklar. İyi yasayla kötü yasayı, doğa ölçütü birbirinden ayırır. Ahlaki açıdan güzel olanla çirkin olanı da doğa ayırdeder. Anlak, doğanın içindedir ve oradan tüm evrene yayılmaktadır. ‘[5]

    Hense-Leonard şöyle der: ‘Eklektizm çeşitli sistemlerden şahsi zevke en çok uyanı seçen bir istikamet olup tamamen Romalı malıdır. Bu istikametin baş temsilcisi olan Cicero (ö. MÖ 43) bilgi öğretisi’nde Orta Akademia’nın verimli şüphesine tutunur, ahlak’ta Stoa’yla Peripatos ethik arasında bocalamaktadır. Epikuros’a karşı da Felsefesinin esasını tanımaksızın savaşır. ‘[6]

    Roma Felsefesinin isa sonrası için bak: Müjde’nin Latin Yankısı.

    Bibliyografya:

    -*Hançerlioğlu,O. ,Felsefe Ansiklopedisi, Kavramlar ve Akımlar
 

deniz 01.02.2005 20:12:54
Spartakus

MÖ ??-71

 

    Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor.

Trakya'dan devşirilmiş, çok üstün nitelikli bir köleydi. Güçlü bedeni yüzünden bir Gladyatör okuluna satılmıştı.

Kimi tarihçiler O’nu Anibal değerinde komutan sayarlar.

    Roma'da büyük çiftliklerin işletilmesi kölelerin gücüne dayanıyordu. Roma gittikçe gelişen zenginliğini kölelere borçluydu. Köleler, genellikle savaş tutsaklarıydı. Kölelerin sağladıkları üstün bir mutluluğa erişen Roma’da kölelerin yaşayışı, Romalı hayvanlardan kötüydü. Tanınmaları için kızgın demirle göğüsleri damgalanıyor, kaçmamaları için zincirlerle birbirlerine bağlanıyorlardı.

    Romalı soyluları eğlendirmek için birbirleriyle dövüştürülüyor, birbirlerini boğazlamak zorunda bırakılıyorlardı. Vahşi hayvanların önüne atılıp parçalatılmaları da bir eğlence türüydü.

    Spartakus Gelecekte Roma tarihinin en büyük köle isyanlarından birinin başlangıcı, Spartakus ile 70 kadar arkadaşının Gladyatör Okulu’nun  kapılarını 70 kadar arkadaşının okulun kapılarını kırıp dışarıya çıkarak, Vesuvius Dağına doğru ellerinde silahları ile birlikte kaçmanın yolunu bulmuştu.

Gücü ve cesareti sayesinde yönetimi altındaki gladyatörlerden oluşan grup, kendilerinden pek farklı olmayan bir kaderi paylaşan yol üstündeki çiftlik kölelerinin katılmasıyla bir çığ gibi büyüdü. Çok geçmeden tüm Orta İtalya’yı denetimi altında tutacak güçle, 70 bin kişiyi bulan bir kuvvetle Spartakus, Roma için çok büyük bir tehlike olarak belirdi. O’nun niyeti kendilerini köleleştirenlerden öc alarak, çiftlikleri yakıp yıkarak bir süre direndikten sonra Alpler’i aşmak ve Galya’ya yerleşmekti. Spartakus açısından en büyük sorun, yandaşları arasındaki büyük itibarına, otoritesine rağmen, çok kozmopolit yapıdaki, eğitilmemiş kişilerden oluşan ordusunu disiplin altında tutabilmek, dağılmalarını engellemekti. Bunu örgütçü yeteneğinin yokluğuna pek bağlamayacak ölçüde yarı yarıya başarmış olduğu anlaşılıyor. Buna karşın, lejyonların çoğu zaman başarılı müdahalelerine rağmen Roma için tehlike gittikçe büyüyordu.

Spartakus’un doğrudan savaş liderliğini ele aldığı bazı saldırılarda lejyonerler silahlarını atarak kaçmayı adet haline getirmiş gibiydiler. Spartakus 2 Konsül tarafından  hazırlanarak üzerine sürülen 2 Roma birliğini yendikten sonra tüm İtalya’da, yıllar önce Hannibal ordularının yaptığı gini aşağı yukarı gidip gelmeye, tlanlarını gittikçe artırarak sürdürmeye, hatta Roma’ya doğru tehdit çıkışları yapmaya başlamıştı.

Kısacası arkalarından gönderilen üstün kuvvetleri darmadağın ederek silahlarını ele geçirmiş, İtalya'nın dört bir yanından koşup gelen bütün ezilmişlerin katılmasıyla kısa zamanda büyük bir ordu kurarak Roma'yı titretmeye başlamıştı. Romalı analar yaramazlık eden çocuklarını Spartakus geliyor diye sindirirlerdi.

    Spartakus’un Romalı antitezi Marcus Crassus, Senato’nun son çare olarak başvurduğu kişiydi. Zenginliğin siyasal güç ürettiği bir zihniyet yapısı içinde Romalılar için bu zengin vatandaş Spartacus’u altedecek siyasal, ekonomik ve askeri güçleri harekete geçirebilecek tek kişiydi. Crassus orduları Vesuvius Dağı  eteklerinde harekata başladıklarında, köle öncülerinin direnci karşısında kırıldılar ve ön saflar kaçmaya başladı. Crassus disiplini sağlamak amacıyla kaçaklardan birçoğunu ibret için idam ettirmekten kaçınmadı. Leyjonerlerin direncini arttıran bu önlem sayesinde Spartacus sonraki saldırılarında ummadığı bir dirençle karşılaştı.

    Üstüne gönderilen Roma ordularına karşı birçok başarılar elde ettiği halde, sonunda yenildi.  Savaşarak Güney’e doğru çekilmeye başlamak zorunda kaldı. Bu çekilme Spartacus’un köle ordusunun sonu oldu; ovalara doğru kaçan köleler dağılarak çok sayıda küçük çeteler oluşturdular. Hareket halindeki Crassus orduları bunları kolaylıkla ortadan kaldırabiliyordu.

Romalılar ummadıkları yenilgilere uğtararak Roma'yı kökünden temizleyecek yolun dörtte üçünü aşmış olan Spartacus MÖ 71 de Orta İtalya ovalarında kaçarken giriştiği son savaş sırasında ölüdürüldü. Bunun ardından Romalılar tarihlerinin en büyük köle avı’nı başlattılar. Capoua’yı Roma’ya bağlayan yol boyunca 6000 den fazla köle çarmıha gerildi.

    Bibliyografya:

    -*Hançerlioğlu,O. ,Düşünce Tarihi,[


Sayfa: [ 1 ]