SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Tarih

Konu: Rönesans

Sayfa: [ 1 ]

deniz 01.02.2005 13:49:42


RÖNESANS

 Rönesans ortaçağ ile yeniçağ arasında (Özellikle 17. yüzyıla kadar) yaşanmış olan bir çağdır. Daha kesin bir ifade ile bir geçiş dönemidir.

Yeniden uyanış, yeniden doğuş anlamında kullanılan bir isimlendirme bu çağ için çok uygundur. Çünkü bu çağ her bakımdan yepyeni düşünce ve yaklaşımların, anlayış ve uygulamaların (Sanat, felsefe, din konuları üzerinde) ortaya konduğu ve yepyeni bir insan olgusunun tarih sahnesine çıktığı çağdır.

Rönesans bir yeniden yapılanma hareketi olmasına karşın hemen hemen işlediği bütün konu ve sorunlarda Antik çağ felsefesini temel ve örnek almış, onu yeniden inceleyip, değerlendirmiştir. Antik çağ felsefesinden çok şey öğrenmiş, bu felsefe ile pişmiş ve sonraları kendinden de öğeler katarak geliştirmiş ve kendisinden sonraki 17. yüzyıl ve yeniçağ felsefesinin hizmetine sunmuştur. Böylece de bugün bile geçerli olan modern insan kavramının yaratıcısı olmuştur.

Aslında Rönesans akımını Antik çağ felsefe ve kültürünün ve otoritelerinin tekrar canlandırılıp, taklit edilmesi olarak kabul etmek de tam doğru değildir. Bu yaklaşım yanlış olmasa bile ancak çok dar kapsamlı bir yaklaşım olabilir. Çünkü Rönesans oluşumu çok daha geniş ve temelli bir oluşumdur.

Bu çağın insanı düşünen, kendine dönük, kendini inceleyen, soran, yargılayan ve kendi öz yargılarını özgürce ortaya koyan insandır. Kendini bütün dogmalardan ve ön yargılardan arındırma yolundadır. Aklını kullanır, aklını kendine kılavuz bilir...

Bu olguyu daha somut bir şekilde açıklayabilmek için Rönesans‘ı ortaçağ ile karşılaştırmakta fayda var.

   1.

      Ortaçağ’ da insan yaşam ve kültürünü düzenleyen hiristiyan dini ve onun yöneticisi olan katolik kilisesidir. Kilise her konuda mutlak otoritedir. Onun düşünce ve inançları kutsaldır ve üzerlerinde tartışılması bile olası değildir. Ortaçağ filozof ve düşünürüne düşen görev kilise öğretisini (skolastik öğreti) mantıksal bir takım oyunlarla temellendirmek ve savunmaktır.

      Buna karşılık Rönesans’ın ana eğilimi kendini her türlü bağlılıktan sıyırmak, kendini özgürce incelemektir. Rönesans insanı doğa ve yaşam üzerindeki gerçekleri arar ve bu gerçeklere yalnızca akıl ve deney yolu ile ulaşmaya çalışır.
       
   2.

      Ortaçağ skolastik felsefesi tamamen kiliseye bağlı ve bütün hiristiyan alemini bir şemsiye gibi saran ve bütün bu alem içinde etkili olan bir felsefedir. Yalnızca Latince ile işlenir. Ana teması hiristiyan inançlarının savunulup, temellendirilmesidir. Bu felsefede çeşitli ırklar ve uluslar yoktur, yalnızca hiristiyan alemi vardır.

      Rönesans felsefesi ise karşımıza artık kendi ulusunun karakterleri ve özellikleri ile çıkar, yaptıklarını kendi ulusal dilinde verir.
      Konuları çeşitlilik kazanmış ve ön yargılardan, doğmalardan sıyrılmıştır, doğruları kendi öz yargıları ve gözlemleri ile arar.
       
   3.

      Ortaçağ düşünür ve filozoflarının tamamı din adamı, yani hiristiyan kilisesinin hizmetkarlarıdır.

      Rönesans düşünür ve filozofları ise yazarlar, araştırmacılar ve üniversite öğrencileridir.
       
   4.

      Ortaçağ insanının belirmiş bir kişiliği yoktur. Ondan beklenen ödev tanrının buyruklarına itaat etmektir. Bu dünyanın nimetlerine yüz çevirmek, kendini öteki dünya nimetlerine layık hale getirmektir. Rönesans insanı ise kişiliğini arayan, soran, araştıran, benliğinin bütün canlılığını ortaya koyan kişiliği ve özelliği olan bir bireydir, individualisttir.

      Rönesans Avrupa kültür tarihinde yaşanmış olan bir çağdır. Avrupa kültürüne özgü ve ona ait olan bir oluşumdur. Hatta bu kültüründe Latin-German yelpazesinin bir eseridir.

      Başlangıcı ve ilk filizleri İtalya’da oluşmuş, sonraları Fransa, Almanya, Hollanda ve İngiltere gibi diğer Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Bizans ırk ve kültürünün temsilcileri olan İskandinav dünyası bu oluşuma pek katkıda bulunamamış, fakat benimsemiş ve ona uymuştur.

Rönesans ‘ın başlangıcı olarak genellikle 1453 (İstanbul’un Fethi) veya 1517 (Reformation’ un başlaması) yılları kabul edilmektedir. Bu tarihler kesin değildirler ve yalnızca çağlar içinde bir sayısal değer ifade ederler. Çünkü daha 14.üncü yüzyılda bile Rönesans oluşumunun belirtileri tarih sahnesinde görülmeye başlanmıştır.

alıntı

deniz 01.02.2005 13:57:43
Rönesans’ın nedenleri

Kağıt ve matbaanın etkisi ile okuma yazmanın gelişmesi bilgi ve kültürü artması,
Coğrafi keşifler sonunda; güzel sanatlara merak saran zengin sınıfın oluşması,
İstanbul’dan ayrılarak İtalya’ya bilginlerin eski Yunanca’yı ve eserleri öğretmeleri,
Doğaya, güzel sanatlara, edebiyata, bilimsel gelişmelere ilginin artması.

Avrupa ülkelerinde Rönesans

Rönesans hareketleri İtalya’da başladı. Hümanistler ( İnsan sevgisine öncelik verenler ) yeni eserler oluşturdular.

Bramant ve Mikelanj dönemin en ünlü Mimarlarıdır. Ressamlar eserlerinde insan vücudunun güzelliğini ön plana çıkardılar. Leonardo da Vinci ve Mikelanj ölmez eserler bıraktılar. Donatello ve Gibert daha çok İsa, Meryem ve din büyüklerinin heykellerinin yaptılar.
   
Fransa’da Rönesans’a krallar öncülük etti. Piyer Lesko en önemli Rönesans sanatçısıdır.

Almanya’da Rönesans Hümanizim ile başladı. Martin Luter (Luther) ve Erasmus dinsel konuları incelediler. Albert Dürer dini tablolar yaptı.

İngiltere’de Şekspir (Shakespeare), İspanya’da Servantes ünlü eserler yazdılar.
   
Rönesans’ın sonuçları

Skolastik görüş ( Kilisenin dar görüşü ) yıkılmıştır. Yerine pozitif ( Bilimsel ) düşünce hakim olmuştur.

Reform hareketlerini hazırlamıştır.

Bilim ve teknikteki gelişmeler hızlanmıştır.

Avrupa’da sanattan zevk alan aydın ( Burjuva ) sınıf ve halk sınıfı oluşmuştur.

Din adamlarının ve kilisenin halk üzerindeki otoritesi sarsılmıştır.

Avrupa’nın her yönden gelişmesine ve güçlenmesine öncülük etmiştir.  

deniz 01.02.2005 14:28:59
Rönesans ve Kadın



Toplumlar kendi doğalarında gelişme ve ilerleme kat ederek bugünkü konumlarına ulaşmadı. Sürekli bir değişim-dönüşüm içerisinde, kimi zaman aydınlıklardan karanlıklara kimi zaman ise tersi yönde bir ilerleme kat ederek gelişimini sağladı. Aydınlık çağların ardından karanlığın çökmesi, her zaman için daha iyisini, gerçeğe ulaşmanın arayışını da beraberinde getirdi.

Peki gerçek neydi? Gerçek karanlığa gömülen insanın kendini bulma arayışıydı. Bu arayış sarmal bir biçimde ilerliyordu ve halen de ilerlemeye devam ediyor. Çünkü kendini bulan insan, aslında kendini bilen, tarihini, bugününü ve geleceğini doğru tanımlayıp tespit edebilen erdemli insanı ifade edecekti. Gerçek, bu erdemin kendisi olacaktı. Çağlar bu gerçeği aramanın izleriyle dolu. Ve halen izler kimi zaman fosilleşmiş, kimisinde ise taze halleriyle önümüze çıkmakta. Ortaçağ karanlıklarından sıyrılıp ‘yeniden doğuş’u gerçekleştirme arayışındaki insanın halen devam eden arayışı gibi.

‘Yeniden doğuş’ anlamına gelen ve bir döneme damgasını vuran Rönesans devri de böyle bir hakikat arayışının sonucunda gün yüzüne çıkmıştı. Ortaçağ karanlığından çıkış yolları aranırken, eski Yunan ve Roma’nın edebiyat, felsefe ve kültürünün yeniden gün yüzüne çıkartılması hedefleniyordu. Çağın katı entellektüelizm karşıtlığını, skolastik düşüncenin yarattığı dogmatizmi yıkmaya yöneliyordu. En temelinde ise, insanın kendine yönelik arayışını ifade ediyordu. Bu çağda teknik alanındaki gelişmeler de Rönesans devrinin başlamasına büyük olanak sağlıyordu. Önemli buluşlar, büyük düşünürlerin doğuşu, bilimsel gelişmeler, büyük ilerlemelerin kat edilmesine yol açıyor; sanat, kültür ve edebiyat dalları en görkemli çağlarını yaşamaya başlıyorlardı. Aydınlanma büyük bir hızla ilerliyor, Ortaçağ’ın karanlık perdesi yırtılmaya başlıyordu. Reform hareketlerinin gelişimi de katı kilise mutlakıyetini kırıyor, daha esnek ve dini bağnazlıktan sıyrılan laikliği gün yüzüne çıkarıyordu.

Doğuş yavaş yavaş geliştikçe aslında insan doğaya da yeniden dönüyor, kendi doğasıyla da bir buluşmayı yaşamaya başlıyordu. Asırlar boyunca kimliksizleştirilen ve cehaletin ağına düşürülen insan, hümanizmle kendisini buluyor; bireysellik, hiçleştirmeye baş kaldırıyordu. Rönesans insanı aydınlanıp ilerledikçe gerçeğe biraz daha yakınlaşmakta, insanlığın karanlıktan sıyrılan çehresini açığa çıkarmaktaydı. Ortaçağ zihniyetinin aksine her şeyin, hatta dinin bile merkezine insanı yerleştirmeyi ön görüyordu. Bir nevi aslında zincirlerinden boşalan insanın bir kez daha irade kükremesi yaşanıyordu. Diğer taraftan Rönesans, Ortaçağ ile kapitalizme geçiş arasındaki ara aşamayı ifade ediyordu.

Liberal ekonomi ve politika da bu dönemde şekilleniyor, liberalizmin serbestlik ilkesi her alana damgasını vurmaya başlıyordu. Öyle ki, ileri de insanın kendine dönüşünü ifade eden hümanizmle başlayan bireysellik bile bireyciliğe dönüşecek, serbestlik ilkesi pragmatizmin doğuşuna yol açacaktı. Analitik düşünce hızla kat edecek, insan zekası zirveleşmeye doğru yol alacaktı.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken kadın bunun neresinde yer alıyordu. Yaşanılan uçlaşmaları törpülerken hoşgörüyü dayatma, katı retçilik yerine bir uzlaşma veya buluşulacak bir zemini yakalama arayışında olan Rönesans hareketi, kadına da bu eksende küçük bir yer biçiyordu elbet. Ütopik ülkeler, şehirler, yaşam öyküleri; edebiyat, kültür ve sanat eserlerine işlenirken, kadın bunların zenginleştirilmesinde en temel hammadde olarak kullanılıyordu. Kurulan ütopyalarda kadınlar her gerçeğin arka perdesini oluşturuyor, en güzel resimlerin, heykellerin, şiirlerin ana teması oluyordu. Aslında katı kilise dogmatizminin kalkmasıyla belirli bir eşitlik anlayışı kadını da kapsıyordu, ama bu eşitlik sürekli kapalı tutulan ve hapsedilen, özellikle de cinsel anlamda tabulaştırmalara maruz kalan kadının bu yönlü daha rahat hareket etmesine yönelik kısmi hareket etme alanının genişlemesine dayanıyordu. Zihniyet bir bütünen değişmiyordu, bu nedenle ‘yeniden doğuş’ta da kadını devre dışı ve yedekte bırakmanın kılıfları iyi hazırlanıyordu. Aslında ilerici bir hareket olarak başlayan bu dönemdeki tabuların yıkılması, ileride farklı kılıflara bürünecek ve kapitalizmde metalaştırılan kadın gerçeğinin ön aşamalarını oluşturacaktı. Analitik zekanın şahlanışıyla atağa geçen Rönesans, Aristo’nun kadının duygusal olmasından ötürü zihinsel eksik olduğu görüşünü bu kez modern görüşlerle öne sürüyordu. Dönemin en önemli düşünürlerinden biri olan J. J. Rausseau “kadın hoşa gitmek ve kendisin temsil etmek için yaratıldığından, kendisini erkeğe sevilmeye değer göstermeli ve onu kışkırtmamalıdır. Kadının gücü çekiciliğindedir, bu yolla erkeği kendindeki güçleri keşfetmeye ve kullanmaya zorlamalıdır. Bu gücü uyandırmanın en etkili yolu onları karşı karşıya koymakla gerekli hale getirmelidir” diyordu. Kadın yine sömürü sisteminin en temel nesnesi haline geliyordu. Erkek akıl zirveleşirken, kadının aklını kullanmasına izin verilmiyordu. Çünkü kadın aklıyla var olacaksa, ya erkek gibi düşünecek ya da düşünmesine izin verilmeyecekti. Hatta bu dönemde bazı düşünürler ‘kadının beyin dokusunun daha yumuşak ve nazik olduğunu, bu yüzden fazla işlevli olamayacağını’ ileri sürüyorlardı. Doğal olarak Rönesans çağının düşünsel anlamda ulaştığı düzeyden, insan ufkunu genişleten gelişmelerden kadın nasibini alamazdı. ‘Olguları doğru ele alıp tespit edemez, yargılayamaz, karar veremezdi.’ Platon’un kadının doğayı taklit ettiği görüşü bu dönemde farklı izahlara bürünmüş, fakat erkeğin doğa üzerindeki tahakkümünün aynısı onu ‘taklit’ eden kadın üzerinde de aynı biçimiyle devam etmişti. Erkek Rönesans’la birlikte bir iradeleşmeyi yaşamaya başlarken, kadın yine iradesizleştirilmeye mahkum kılınıyordu. Erkeğin özgürlük ve irade felsefesinin reçetesi, kadının bağımlı ve yedekte tutulması gereken bir figüran yaratımının içeriğini taşıyordu. Cadılık suçlamalarıyla kadınların diri diri yakılması kalkmıştı elbet, ama yeni ahlaksal reçete kadının mücadele etme koşullarını da gittikçe daraltmıştı.

Diğer taraftan kadın, ressam ve heykeltıraşların eserlerinin en önemli konusunu oluştururken, bu kadına Rönesans devrinde biçilen misyonu da ortaya koyuyordu. Kadın tabulaştırılmaktan ve dört duvar arasından çıkartılıp verili bir özgürlük alanı sağlanıyordu. Ama rolü bundan daha fazla ileriye gidemiyordu. Zihinsel olarak bir katkı sunması düşünülemezdi elbet, o zihni ve bedeniyle yine başka bedenlerin hükmü altında kalmaya mahkumdu. İnsanın gerçeğe ulaşma arayışı sakat kalmakta, bir tarafın aydınlığa çıkması engellendikçe gerçek giderek uzaklaşmaktaydı. Çünkü Rönesans ve aydınlanma döneminde de erkek egemen ideolojinin kadın hükümranlığı kendisinden ödün vermemiş, kökenlerinden bağını koparmadan geleneği yeni renk ve biçimiyle sürdürmüştü. Hümanizm en fazla dem vurulan kavramlardan birisiydi ama, genel bir insancılık kadını da kapsamalıydı. Halbuki kadın, bu insancılığın yine yedeğinde kalıyordu.

Bu dönemin aydınlanmaya başlayan yüzünden çıkış yapmaya çalışan kadınlarda olmuştu elbet. Fakat bunların sesleri cılız kalmış, gerçek bir kadın aydınlanmasını doğuramamıştı. Aslında ilkel feminizm diyebileceğimiz ufak- tefek kadın hareketlilikleri de başlamıştı. Ama bu kadınlar özgürleşmenin simgesi olarak erkeği gördükleri için, özgürlük ölçüleri de erkek gibi olmaktan geçiyordu. Yine de Maryy Astel ve Mary Wollstonecrafft gibi kadınlarda vardı ve bunlar seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Mary Wollstonecrafft 1700’lerde kadın hakları mücadelesinin öncülüğünü yapıyordu. Tüm insanların eşit, bağımsız ve özgürlük hakları ile doğduğunu, fakat politik ve siyasal düzenin bu hakları ellerinden aldığını savunuyordu. Wollstonecrafft; “kadınların haklardan pay almalarını sağlayın, onlar o zaman erkeklerle erdem konusunda yarışacaklardır. Eğer kadın ergin olursa, yetkin de olur. Yoksa sadece ödevlerle sınırlandırılmış bir yaratık ne olabilirse öyle olabilir” diyordu. 1792’de kadın haklarının savunulması bildirisini yazdı ve başta Rausseau gibi düşünürlerin kadın konusundaki görüşlerini şiddetle eleştirdi. Ama ne yazık ki bu kadın savunuculuğunun da şöyle bir yanı vardı, genele ulaşamıyordu. Kapsadığı kadın kesimi cüzi bir oranla sınırlı kalıyordu. Soylu, orta ve köylü-çalışan kesimdeki kadınların durumları birbirinden farklıydı ve hepsine ulaşılması oldukça zordu. Aynı çarkın dişlisinde dönmelerine rağmen, birbirlerinden habersiz olmaları ortak amaç için tek bir çatı altında birleşmelerini olanaksızlaştırıyor, imkanlar buna el vermiyordu.

Kadınca düşünmek, kadın gibi bakmak zaten olamazdı. Özgürlüğün ve aydınlanmanın kriterlerini erkek belirliyordu. Dahası erkek, bunların kendisi oluyordu. O halde kadın, erkek gibi olabilirse aklına güvenebilecek, ‘özgürlüğün’ kapıları kendisine aralanacaktı. Yani Rönesans’ın bir yüzü yine gerçek anlamda aydınlığa ulaşamayacaktı. Çünkü o da kadına sırt çevirmiş, aydınlığa çıkmayı erkek bazında ele almıştı. Ne gerçek bulunabilmişti ne de erdeme ulaşılabilmiş.  ‘Yeniden doğuş’ yarım kalmıştı. Ama aydınlığın ve gerçeğin önündeki karınlık yüz, tarihi ve geleceği yine kendi kalemiyle yazmayı uygun görmüştü. Çünkü; ‘kadının beyin dokusu yumuşak ve nazikti.’  

alıntı
 

deniz 01.02.2005 14:40:06
size göre:

avrupadaki reformlar ve rönesans arasında ne gibi ilişkiler vardır ?
rönesans asıl neleri değiştirdi ?
rönesansın harekete geçirici fikirleri nerelerden gelir ?
rönesansın türk ve islam tarihine etkileri neler oldu ?
rönesans hala devam ediyor mu ?
yeni bir rönesansa ihtiyaç var mı ?
var ise bu rönesansın dinamikleri neler olmalı/olacaktır

 

01.02.2005 14:59:34
Rönessans beyinleri değiştirdi.
Tanrı newtonu yaratıp onu tabiatın karşısına koydu
Bu kez insan sorgulayarak tabiatı yenebileceğini anladı.
Rönesans adamları türedi. Bir çeşit zevk geliştirdiler resimi,müziğiyle
Rönesansın harekete geçirici fikirleri içten ve dıştan gelir.Dış tarafından sıkıştırılmış aciz batı ve sefaletin kontrol ettiği arzulu gözler
Türk ve islam tarihi açısından kafirin uyanışıdır rönesans.Gavur artık eskisi gibi değildi ama biz eskisi gibi kaldık.Evliya Çelebi haritalaları gavur işi diye yaktıran şeyhülislamı dünyaya öküz gözleriyle bakmakla suçlar,kısaca özetler durumu işte.Toprağa bağlanmış hareket özgürlüğü olmayan tutucu bir toplum işte.
Rönesans benim için batıda sona ereli bi 400 yıl geçti.Bi rönesans varsa şu an oda doğunun rönesansıdır heralde,farkına varamıyorz belkide.

Tabi dinamikler konusu karışık, o zaman ki dinamikler bu zamana uymayabilir.

01.02.2005 19:40:06
ortaçağ böyle kötüdür
rönesans şöyle iyidir
abi antik çağla karşılaştırmak olmaz demiş kaynak en baştaki
ama ortaçağ uygundur demiş
nasıl ola bu?
erasmus bir ortaçağ insanı değil midir?
ya da rabelais?
bunların hepsi zamanlarının çok ötesinden insanlar değil miydi?
ortaçağın bir altkültürü yok mu sanılıyor?
bu adamlar nereden beslendi de rönesansın gemisini tutuşturdu.

deniz 01.02.2005 19:47:51
ben zaten rönesansın anlaşılmadığını düşünüyorum.
evet böyle bir dönem var ama buna katkısı olan olmayanlar ayrımı düzgün yapılmıyor ve buna sadece bir zaman aralığı olarak bakılıyor.

rönesansa yunan felsefesinin roma hukuğunun etkisi yok muydu ?

...

rönesansın ve benzer insanlık için dönüm noktalarının yaratıcı fikri özgürlük ve bunu amaçlayan felsefe, bilim, sanat, ekonomi ve siyasettir.

geleceğin rönesans hamleleri de yine aynı malzeme ile pişecektir.

02.02.2005 20:12:19
bis okl.da rönesansa kaynaklık edenler arasında şehir yaşamının da sayıldığını öğrenmiştik :unsure:

ortaçağlar dan farklı olarak ( ortaçağdaki toplum sistemi feodal lordlar, serfler, ve soylular arasından çıkmış zayıf kral ) ortaya çıkan tarım tabanlı dünya düzeninden kısmen bağımsız şehirler.
Bu dönemde italyada ortaya çıkan rönesans  venedik, milano, floransa, naples gibi bağımsız şehirlerde oluşuyor. ve bu oluşan süreç pek çok açıdan şehir hayatının gereklerine göre şekilleniyor.

bağımsız ve kendi kendini yöneten şehirler eski yunan şehir devletlerinin esinlediği oluşumlar olarak kabul ediliyor. bu kendi kendini yönetme, şehrin kendine ait bağımsız ordusu, insanın merkeze gelişi, sekülerizasyon, bireyselliğin ortaya çıkması, coğrafya keşifleriyle güçlenen burjuvazi modern devletin ve insanın temellerini atmıştır denebilir..

rönesans toplum yapısının sanata veya bilime yansımaları da  yaşamlarının değişimini paralel olarak ortaya çıkmıştır..

örnek olarak, toplum yapısında orta çağları değil eski yunan ve roma yı referans aldıklarına bakılırsa ( bu yüzden belki de ) bilimde kabul edilenler, 'skolastik ' düşünce değil deney ve gözleme yer vermeye başlamak gösterilebilir. . yani ' aristo hiç bir yerden okuyarak söylemedi bunları, demek ki biz kendimiz de doğaya bakıp gördüklerimizi söyleyebiliriz ' gibi bir düşünce tarzı..
yine sanatta şehirde yaşayan insanlara özgü bir şekilde, zengin burjuvanın patronajı sayesinde belki de ( eski anonim sanat eserleri yerine)  mikelanj, brunelleschi gibi bireysel yetenekler ortaya çıkmış..

 

02.02.2005 20:20:55
( yazdıkça aklıma yazıcak şeyler geliyor da Tongue )

yine rönesans düşününün şekillenmesinde önemli yeri olan yükselen üniversiteler ve eğitimleri de yeni bağımsız güçler olan şehirlerin armağanıdır..

rönesans dönemini yani böyle insanlar ortaçağı yaşayıp dururken birden akıllarında bir ampul yandı, eski yunan ı referans almaya başladılar, artık skolastik eğitimden bıkmışlardı, bir kaç müthiş yetenek çıktı, adamın biri geldi, sanatta 3boyut görüntüsü vermeye başladı..vs
gibi birden harika şeyler olmuş olan bir devir olarak görmememiz gerektiğini düşünüyorum. . rönesans o çağda, o şekilde gelişti, çünkü belki tarihin akışı buna zorlamıştı.
insanların yaşama biçimleri ve toplum düzenleri düünme biçimlerini de belirler, rönesans, o dönemde avrupa daki toplum düzeninin bi sonucuydu diye düşünür, ve bunun bireyselliği, modernliği tetiklediğini de hatırlarsak belki bu dönemi de tarihte mantıklı bir yere yerleştirebilirz ( belki tarihte değil de kafamızda )

bunlar düşünüldüğünde rönesans'ın neden o dönemde orada ortaya çıkıp da doğuda ortaya çıkmadığı açıklık kazanacaktır belki..
 

09.03.2005 18:50:52
Rönesans  insan için yaşamın büyüsünün dağılışına dönüştü.İnsan zihnini aydınlatma eylemini aydınlığa karşı sarhoş bir tutku olarak benimsemeye dönüştürdü.Zihin ne kadar hafif kavramlarla idare edebilirse o kadar niteliklidir düzeyini zorladı hatta.Sonra sıkıldı.Sıkıntısını ilahileştirdi.Derken kendini harcamak için poplaştı.Nefesi kesildiği yere de dinsel ihtiyaçlarını da karşılayacak karanlık sanat yetişti.Böyle kendi çevresinde dönüp durur tarih çoğu kez..bence...


Sayfa: [ 1 ]