|
||
| [ara]neyzen teyfik[/ara] efsane adam bir kıssayla anlatılır bence neyzen teyfik yürüyüşe çıkmış ve yolda [ara]mithat paşa[/ara] ile karşılaşmış mithat paşa neyzen teyfiği seven bir zatmış ve neyzene gel sana sarayda bir katiplik işi verelim daha düzgün bir yaşam sürersin demiş neyzen sonra demiş paşa katiplikden müdürlüğe yükselirsin sonra demiş neyze paşa sonra nazır olursun belkide paşa sonra demiş neyzen sonra belki sadrazam olursun ya sonra demiş neyzen paşa düşünmüş sonrası padişahlık kendisinin bile hayal edemediği bir makam ve neyzene dönmüş demişki hiç ne olacak ki demiş neyzen cevabı yapıştırmış sonrasında hiç olacaksak bunca zahmete ne gerek var ki demiş... |
||
|
||
| ab1 adam zaten rak1 alem falan nr isi olur katiplikle | ||
|
||
![]() 24 mart 1879’da bodrum’da doğan neyzen tevfik’in asıl adı tevfik kolaylı’dır. babasının memleketi bafra'nın kolay nahiyesi olduğu için soyadı kanunuyla "kolaylı" soyadını almış. babası rüştiye mektebi muallimi hasan fehmi bey, annesi emine hanım’dır. kendine özgü yergileri ve yaşam biçimiyle adını duyuran neyzen tevfik, babasının görevli bulunduğu urla kasabasında, usta bir neyzen olan berber kâzım'la tanıştı ve ondan ney dersleri almaya başladı. aynı günlerde de, ilk sar'a nöbetini geçirdi. bu arada okulu bırakan neyzan tevfik’i babası yatılı olarak “izmir idadisi”ne yazdırdı. ancak sar’a nöbetlerinin yeniden başlaması üzerine okulu tamamen bıraktı. ney’e duyduğu derin sevgiyle izmir mevlevihanesi’ne girdi. neyzen tevfik, burada tokadizade şekip, tevfik nevzat, ruhi baba, ve şair eşref gibi pek çok ünlü isimle ile tanıştı ve onlardan türkçe'nin yanı sıra arapça ve farsça dersleri aldı. şair eşref, yalnızca dostu ve hocası olarak kalmayarak ona hicvin kapılarını da açtı. ilk şiiri bu günlerde, 13 mart 1898'de “muktebes” dergisinde yayımlandı. 1898 yılında, babası medrese öğrenimi için neyzen’i istanbul'a gönderdi ve fethiye medresesi'ne yerleştirdi. ama neyzen tevfik, zamanını daha çok galata ve yenikapı mevlevihanelerinde geçirdi. bu arada mehmet akif ersoy'la tanıştı ve mehmet akif, dönemin seçkin müzisyen ve edebiyatçıları ile tanışmasını sağladı. 1901 yılında, medrese giyimi olan cüppe ve şalvar yerine akif'in verdiği setre pantolonu giymesi, akşamları medrese dışında kalması ileri-geri konuşmalara yol açınca, fethiye medresesi'nden ayrıldı. önce fatih'teki şekerci hanı'na, sonra da çukurçeşme'deki ali bey hanı'na yerleşti. bu arada babasını tanıyan ve daha sonra şeyhülislam da olan musa kazım efendi onu kendi derslerine kabul etti. onun sayesinde neyzen tevfik, ahmet mithat efendi, muallim naci, şair şeyh vasfi gibi edebiyatçılarla tanıştı. mehmet akif'le dostluğu süren neyzen, mehmet akif'e ney öğretti; mehmet akif de neyzen'e arapça, farsça ve fransızca öğretti. dost çevresi içinde artık ibnülemin mahmut kemal, tevfik fikret, uşakizade halit ziya, ahmet rasim, tanburi cemil, hacı arif bey, yunus nadi de vardı. 1900 yılında, gramofon ticaretini ilk yapanlardan gülistan plâk mağazası sahibi hâfız Âşir bey'le bir plâk doldurma girişimi oldu. neyzen aşırı içkili olduğu için güçlükle doldurulan plâklar yine de basılıp piyasaya verildi. 1949'da yayımlanan azâb-ı mukaddes'e yazdığı önsözde belirttiğine göre, "yüze yakın plâk" doldurmuştur. öte yandan istibdata karşı olan gençlerle sirkecideki istasyon gazinosu ve güneş kıraathanesi'nde bir araya gelir; yurt sorunlarına ilişkin ve istibdat karşıtı konuşmalar yaparlardı. güneş kıraathanesi'ne gelip gidenlerden ziya şakir, bir gün, sözü eşref'ten açıp jön türk hareketinin önderlerinden ahmet rıza'ya getirerek neyzen tevfik'i konuşturdu ve tüm düşüncelerini öğrendi, ardından da ihbar etti. gözaltına alınan neyzen, sıkıntı dolu bir sorgulamadan geçirildi. bu arada, daha önce tam otuz beş kez jurnal edilmiş olduğunu öğrendi. on beş gün sonra da serbest bırakıldı. serbest kaldıktan sonra kendisini beyoğlu meyhanelerine attı. bu esnada sütlüce bektaşi tekkesi'ne devam ederek şeyh mümin baba'dan nasip aldı. siyasi baskının artmasından sonra yurt dışına gitmeye karar verdi ve 1902 yılında mısır'a gitti. neyzen tevfik'in mısır'da geçen yıllarına ilişkin olarak gerçekle gerçek olmayanı birbirinden ayırmak neredeyse imkansız. ama geçimini neyi ile sağladığını ve hicvetmeye devam ettiği biliniyor. mısır’da bir arkadaşı ile neyzenler kahvehanesi açıp işletti. özbekiye saz bahçesi'nde çalarken plâk da doldurdu. jön türklerle ilişkili, bir dost toplantısında sarhoşlukla tabancasını ateşlediği ve duruşmada yargıca "haksızlık yapıyorsunuz" dediği için altı ay hapse mahkûm edildi. ancak yaptığı itiraz kabul edildiği için bir buçuk ay yattıktan sonra özgürlüğüne kavuştu. bu arada feride adlı lübnanlı bir kadınla iki ay birlikte yaşadı. ıı. abdülhamit için yazdığı "abdülhamid'in ağzından bir nutk-ı hümâyun" adlı hicvini istanbul kıraathanesi'nde okuyunca tutuklanmak istendi fakat çevrenin işe karışması ile kurtuldu. "türk aydınlarının mısır hidivi hakkındaki düşünceleridir" başlığı ile gazetelerde yayımlanan yazı nedeniyle hakkında tutuklama kararı verildi. kurtulmak için de "kaygusuz sultan" adlı bektaşi tekkesine sığındı. ıı. meşrutiyet'in ilânıyla mısır'dan ayrıldı ve izmir'e döndü. daha sonra da istanbul’a geçti. çemberlitaş'ta bir han odasına yerleşen neyzen tevfik, seyretmek için gittiği ve ferah tiyatrosu'nda sergilenen "sabah-ı hürriyet" adlı oyunun ittihat ve terakki'ce yasaklanması üzerine yaptığı konuşma yüzünden tutuklandı. ardından kısa bir süre sonra da serbest bırakıldı. neyzen tevfik 1910 yılında "sarıklı bir zâtın kızı olan cemile hanımla", kardeşinin ve babasının karşı çıkmasına karşın, annesinin ısrarı ile evlendi ve bir kızı oldu. ancak yürümeyen evliliği, kızı leman henüz üç aylıkken kayınbabasının eşini alıp götürmesiyle son buldu. ı. dünya savaşı yıllarında, askeri müze'nin kurucusu muhtar paşa'nın emrinde ve mehterbaşı olarak askerlik yaptı. düzenle başı hoş olmayan neyzen tevfik, herhangi bir meseleden dolayı muhtar paşa ile kavga etti ve askerden çıkarıldı. daha sonra, dönemin harbiye nazırı enver paşa'nın yalısında mehter takımının verdiği konseri izleyen almanya'nın romanya'daki kuvvet komutanının ilgisini çekti. bazı kaynaklarda da onun çağrılısı olarak romanya'ya gittiği yazılır. romanya'da piyano eşliğinde konser verdi. 1919 yılında, ilk kitabı “hiç”i yayınlandı. 1923 yılında ankara'ya gitti ve kardeşi şefik kolaylı'nın yanında 4-5 ay kaldı. ulusal kurtuluş savaşı'nı ve mustafa kemal'i yücelten şiirler yazdı bu sırada. 1924 yılında, arkadaşı hasan sâit çelebi'nin de yardımları ile yazdıklarını “azâb-ı mukaddes” adı altında forma forma yayımlamaya kalkıştı ancak girişim başarılı olmadı ve iki formadan sonra noktalandı. 1926 yılında atatürk'le tanışan neyzen tevfik, 1927 yılında sa'ra nöbetleri ve alkol yüzünden artık sık sık gideceği toptaşı tımarhanesi ve zeynep kâmil hastanesi'nde tedavi görmeye başladı. 1928 yılında, ski dostu mehmet akif'i görmek için tekrar mısır'a gitti ve bir yıla yakın bir süre yanında kaldı. 1930’lu yıllarda, ekonomik destek olsun diye, vali ve belediye reisi muhiddin üstündağ'ın girişimi ile konservatuvar'da görevlendirildi. 1940’lı yıllarda doktoru olduğu kadar dostları da olan mazhar osman ve rahmi duman'ın aracılığı ve valiliğin oluru ile bakırköy akıl hastahanesi'nin 21 nolu koğuşu ona ayrıldı. istediği zaman gelir, yatar, dinlenir ve çıkar giderdi. rahmi duman, neyzen tevfik'le ilgili şunları yazmış; "onu yakinen tanımak mazhariyetine 1932’de erdim. o tarihte genç bir asistan olarak bakırköy akıl hastahanesi'ndeki 18 numaralı serviste (ehline) açmış olduğu şiir ve felsefe kürsüsünün hevesli ve usanmak, yılmak bilmeyen bir talebesi olmuştum." 9 mart 1946'da, basın yararına düzenlenen bir konserde ney çaldı ve yaptığı taksimlerle izleyicileri büyüledi. 1949 yılında, dostlarından ihsan ada, neyzen tevfik'in eserlerini, onun gözetimi altında, “azâb-ı mukaddes” adı ile kitaplaştırdı. 1951 yılında “onu affettim” adlı bir filmde önemli bir rolde gözüken neyzen tevfik, “ağlayan şarkı” adlı bir başka filmde ise, suzan yakar'la oynadı. 1952 yılında, arkadaşlarının ısrarı ile şehir komedi tiyatrosu'nda jübilesini yaptı. 1930'larda istanbul belediye'sinin bağladığı yardım aylığını saymazsak neyzen'in düzenli bir geliri hiç olmadı. neyzen tevfik'in söylenceleşen yaşamı 28 ocak 1953'de son buldu. cenaze namazı beşiktaş'ta sinan paşa camii'nde kılındı. caminin avlusundan taşan kalabalık; ana caddeleri, kahveleri, yolun karşısında ki barbaros bulvarını doldurdu. memurların, profesörlerin, ileri gelenlerin yanı sıra kılıklarına çeki düzen vermeye çalışmış sarhoşlar, sokak serserileri ve bin bir çeşit insan bir arada uğurladılar neyzen'i bilinmeyene. kim bilir belki de hiçlikten hepliğe… ne hayatı, ne dünyayı, ne de kendisini "hiç" kavramıyla ifade etmek değildi onun yaptığı. o, karşıtlıkların birbirini var ettiği algılayışımızda, var oluş derinliğinin sarhoşluğu içinde arayışını sürdürürken “hiç” olanı fark etmişti. para-pul, mal-mülk, şan-şöhret elinin tersiyle ittiği şeylerdendi. adaletsizliğe, çıkarcılığa, kör inançlara, baskıya, otoriteye, din istismarına sert ve etkili bir üslupla hicivlerinde ve hayatında baş kaldırdı. boynunda eski yazıyla “hiç” yazardı. ne ararsın tanrı ile aramda sen kimsin ki orucumu sorarsın? hakikaten gözün yoksa haramda başı açığa neden türban sorarsın? rakı, şarap içiyorsam sana ne yoksa sana bir zararı, içerim ikimiz de gelsek kıldan köprüye ben dürüstsem sarhoşken de geçerim. esir iken mümkün müdür ibadet yatıp kalkıp Atatürk'e dua et... senin gibi dürzülerin yüzünden dininden de soğuyacak bu millet. işgaldeki hali sakın unutma Atatürk'e dil uzatma sebepsiz sen anandan yine çıkardın amma baban kimdi bilemezdin şerefsiz. deli gönül neyi özler durursun, acınacak dostun cananın mı var? dünya yansa yorganın yok içinde, harab olmuş evin dükkanın mı var? hatır gönül bulamazsın birinde dama dedin dişisinde erinde dünya dedikleri şu yangın yerinde insanlığa hala imanın mı var? Göründü memleketin iç yüzü,çöktüyse temel. Simdilik harice karsi yüzümüz olsa dahi Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdâdimizin. 1943 Felsefemde yok ötem,çünkü sirr-i vâhidim. Cem-i kesrette yekûnen sifir-i mutlak olmusum. Yoklugumla âsikârim,ehl-i beyt'e âidim. Secdemin seklindeki ism-i Muhammed sâhidim. 1950 Kime sordumsa seni dogru cevap vermediler Kimi alçak, kimi hirsiz, kimi deyus dediler. Künyeni almak için partiye ettim telefon, Bizdeki kayda göre, simdi o mebus dediler Hayliden hayli kalinlasti yobazlik yeniden, Softalik zorlu anirti ile aldi yürüdü. Kara bir kinle taassub pusudan çikti yine, Yurdu sâhâne cehâlet yeni bastan bürüdü. Kim demis kanun alinmistir ayaklar altina, Böyle bir halin vukuunda hamiyyet çignenir. Devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede, Kaldirim olmazsa kanun-i hükümet çignenir |
||
|
||
| İbret aldın , okudunsa şu yaman dünyadan , Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan . Niyyet-i hilkatı bul aşk-ı cihan aradan , Önü yokdan , sonu boktan , bu kuru da'vadan Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer . Ne şeriat , ne tariykat , ne hakiykat , ne türe , Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre ! Ma'rifet mahkemesinde verilen hükme göre , Cennet iflas eder , efsane-i Adem de geçer . Serseri Neyzen'in aşkınla kulak ver sözüne , Girmemiştir bu avalim , bu bedyi' gözüne. Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne. Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne , Hak olur pir-i mugan , sohbet-i hemdem de geçer *** "Dinleyen her zerreye bir hitabım var benim Kâinat isminde hiçten bir kitabim var benim. Ya hitabımdan okusun ya kitabımdan beni, Yazdığım efsânede on altı bâbim var benim! Hey etimde müttefik magrible maşrik, veche yok, Gayr-i mer i zerrede bin aftâbim var benim`" *** Yine içkili olduğu bir gün sokakta yürürken bir topluluğa : "Ulan ! O.... çocukları!" Herkes Neyzen'e bakar , O ise gülerek cevap verir : "Haha ! Ne kadar da çokmuşsunuz." *** Ulu Tanrı'm, akıl ermez sırrına, Binbir ismi hakda pinhan edersin. İçirirsin sabrın peymanesini, Hikmetini sonra ayan edersin. Gizlenirsin bir nüvenin içinde, Ademin de şeytanın da cinin de, Her milletin ayrı ayrı dininde Şirke, küfre, rayhi bürhan edersin. Aşk olursun, gönlümüzü yakarsın, Leyla olur karşımıza çıkarsın, Rakıyb olur canımızı sıkarsın, Vuslatını bize hicran edersin. Bozuktur düzenin, olmazsın akort, Tavşana kaç dersin, tazıya aport, Haham, papaz, hoca ettikçe zart zurt, Alay eder, güler isyan edersin. Sen indirdin yere şu dört kitabı, Ayrı ayrı her birinin hisabı, Her bir dinin sensin putu, mihrabı, Yalanına kendin iman edersin. Zerdüşt olmuş görünmüşsün ateşte, Brahmen'in Vişno'sısın güneşte, Bir parlayış parladın ki Kureyş'te Mahbubunu zatına şan edersin. Hem goncasın, hem bülbülsün, hem diken, Hem canansın, hem de çileyi çeken, Hikmetine def'ineler açıkken Seyyah, derviş olur selman edersin. Yok olmadan var olmanın yolu yok, Kendin gibi seni arayan pek çok, Hiç şaşırmaz kaderden attığın ok, Sevdiğini aşka nişan edersin. Çiftçi olur, öküzünü haylarsın, Ağa olur, hizmetkarı paylarsın, Yersin, göksün, yıllar, günler, aylarsın, Asırları toplar bir an edersin. Görünürsün her velide, delide, Mustafa'da Avram'da Pandeli'de, Bir maymuncuk gibi her bir kilide Hem uyarsın hem de bühtan edersin. Neşve olur, gizlenirsin şarabda, Helal, haram yazılırsın kitabda, Sevdalarla şu inleyen rebabda, Sensin, aşıkları nalan edersin. Zincir olur mecnunları bağlarsın, Görür, acır, karşısında ağlarsın, Irmak olur dere tepe çağlarsın, Tufan olur, dehri viran edersin. Bir ot idin, kamış oldun, ney oldun, Feryadına karşılık hey hey oldun, Su, kök, filiz, asma, üzüm, mey oldun, Her katranı bana umman edersin. Çıban olur, enselerde çıkarsın, Yanar canın yine kendin sıkarsın. Kendin yapar, kendin yakar yıkarsın, Sigortadan ne kar, ziyan edersin? Maymun olur, ısırırsın kralı, Hala Yunan canevinden yaralı, Yıldızını o yar sardı saralı, Venizelos'musun devran edersin, . Bir iraden adam yapar eşeği, Azlolurken batar ona döşeği, Gazabındır şu felaket şimşeği, Her nereye çaksan suzan edersin. Çıkmayan bir candan umut kesilmez, Rahmetinden zerre bile eksilmez, Gözümüzü senden başkası silmez, Güldürmeden önce giryan edersin. Şımartırsın bir sonradan görmeyi, Öğretirsin halka çorap örmeyi, O çalarken tam gözünden sürmeyi, Yakalarsın, hapse ferman edersin. Zengin olur kasaları kitlersin, Fakir düşer garip başın bitlersin, Deri, kemik, beden bizi ciltlersin, Hicranlara canlı divan edersin. La'netin mi şu Şin İslam kapısı, Yedi cehennneme bedel yapısı, Zebanilerde mi bunu tapısı? Bu çeteyi sen perişan edersin. Dar-ün Nedve midir şu Dar-ül-hikme Savurdular birbirine çok tekme. Kuyruğu sakattır, pek hızlı çekme, Eşeklerle bizi handan edersin. Kudururlar arpalıkla, tiridle, Girişirler kafa, göz, yüz, dividle; Geğirirler, anırırlar, tecvidle, Harf-ı meddi yular, kolan edersin! Fitne için yeter İzmir'li Cüce, Yelken takar devedeki hörgüce, Kürek çeker akıntıya her gece, Boklu dereye mi kaptan edersin? Uçarken havada gaflete daldım, Fena suretinden bir buse aldım, Süleyman tahtının altında kaldım, Cibril'i şaşırtan o Burak benim. HUU ... |
||
|
||
| Tevfik’in şiirleri güzelse de hiçbir zaman neyinin önüne çıkamamıştır. Hazır cevaplılığı, küfürleri, vurdumduymazlığı onun gerçek kimliğini saklayan birer kıyafet vazifesi görmüşlerdir. Bir türlü yaşama alışamayan Neyzen teneffüse çıkan çocuklar gibi hayata sık sık ara verip akıl hastanesine kaldırılmış ve uzun tedaviler görmüştür. Tevfik’i cebindeki paraları köpeklerin boyunlarına takarken, çingene çocukları onun hizmetinde pervane olurken, köşklerde aranan bir simayken, alkol komasına girmişken, tımarhanede tedavi olurken, şiir yazarken, önüne gelene küfür ederken, insanlara yardım elini uzatmışken ama en çok neyine üflerken görebilirsiniz. Neyine yani aşkına. “.. Arif Bey’in evinde bir saz aleminde Tevfik’in neyle taksim ederken neyi çatlattığını bilirim.Karamürselli Tahir’in buna çok canı sıkıldı. ‘Ulan dedi ne vardı neyi çatlatacak kadar üfleyecek’ Neyzen güldü ‘Aman efendim! Ben o ney vazifesini boş bira şişesine de yaptırırım, sen o demleri, o nameleri o ahları kamış mı yapıyor zannediyorsun? Onları bu fakirin dudakları yapıyor.’ Masaya uzandı şişede kalan birayı bardağa boşaltıp yuvarladıktan sonra şişeyi eline aldı ve mükemmel bir taksim yaptı. alıntı |
||
|
||
| Canan Sevdalı akşamlar tekin değildir, Pek dolaşma gönül viranesinde Gururlu güneşler boyun eğildir, Şaka yoktur aşkın efsanesinde. Çok mutlu yıldızlar çıktı çığırdan, Farkı yoktur aşıkların sağırdan, Önce dumanları başlar ağırdan, Bir cezbeyim aşkın pervanesinde. İhtimal vermezsin, hem inanmazsın, Ateşler sarmıştır, sen uyanmazsın, Mestolduktan sonra artık yanmazsın Gönlüm gibi hikmet peymanesinde. Taptığın mihraplar çöker bir anda, Her şey olmuş bitmiş gibi meydanda Tutuştu çırağlar, sevda devranda Yanıyorum sazın teranesinde. Bir serseriyim ki dur aman bilmem, Kalbinden başka bir mekan bilmem, Gök kandil olmuşum, asuman bilmem Bu mavi gözlerin meyhanesinde. Karanlık zülfünü bir görmek için, Gök kanat oldum cin melek için, Bana yeter artar buselik için Hatıra telleri dil sanesinde. Gönül rebabında olamaz düzen Aşkım bu yıldızı yüzünden süzen, Buluşuruz yarın, geceye Neyzen Cananın kalbinde, gam lanesinde. (Azab-ı Mukaddes adlı kitabından alınmıştır.) Anladın mı? Hicran destanını kendinden oku, Mecnun'dan duyup da rivayet etme. Aşkın Leyla'sını gördünse söyle. Söz temsili bulup hikayet etme. Yüz bin Leyla doğar alemde her gün, Senin aradığın zevk, sefa düğün. Tutacağın işi önceden düşün; Daha ilk adımda nedamet etme. Sevdanın oduna pek güvenilmez, Tutuşurşan eğer kolay sönülmez. Bu yolun hükmüdür geri dönülmez, Canına kıymazsan seyahat etme. İyi bak kabına, olmasın delik, Boşuna taşırsın ,gider gündelik. Anında olmalı, ettiğin iyilik, Alem duysun diye, inayet etme. Kabe'den maksadın varmaktır yara, Kör gibi tapınma, kara duvara, Hızır'ı ararsan kendinde ara, Bulamadım gibi rezalet etme. Muhabbet herkesin aklını çelmez, Gönül viranesi kolay düzelmez. Alemden çekinme bir zarar gelmez, Sen kendi kendine hıyanet etme. Şen şatır gönlüne hicran dolmasın, Gençliğin gülşeni gamla solmasın. Neyzen gibi aklın yarda olmasın, Özründen çok büyük kabahat etme. Geçer Izdırabın sonu yok sanma , bu alemde geçer , Ömr-i fani gibidir , gün de geçer , dem de geçer , Gam karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer , Devr-i şadi de geçer , gussa-i matem de geçer , Gece gündüz yok olur , an-ı dem adem de geçer , Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi , Çağlıyan göz yaşı mı , yoksa ki hicran seli mi ? İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi ? Çevrilir dest-i kaderle bu şu'unun filimi , Ney susar , mey dökülür , gulgule-i Cem de geçer , İbret aldın , okudunsa şu yaman dünyadan , Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan . Niyyet-i hilkatı bul aşk-ı cihan aradan , Önü yokdan , sonu boktan , bu kuru da'vadan Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer . Ne şeriat , ne tariykat , ne hakiykat , ne türe , Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre ! Ma'rifet mahkemesinde verilen hükme göre , Cennet iflas eder , efsane-i Adem de geçer . Serseri Neyzen'in aşkınla kulak ver sözüne , Girmemiştir bu avalim , bu bedyi' gözüne. Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne. Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne , Hak olur pir-i mugan , sohbet-i hemdem de geçer. Sahne-i Ömrümden Nefs-i Emmareye Hitabım Âlemin bağ-zârını...eyim Sünbül ü verd ü nârını...eyim Andelib-i nizârını...eyim Hâsılı nev-baharını...eyim! Bana yoktur lüzumu gülşeninin, Şeb-i tarîk ü rûz-ı rûşeninin Ne gulâmının ne de zenninin Hepsinin tâ mezarını...eyim! Ağlamam ben, ben erkeğim erkek, Hayli güçtür bana cefâ etmek, Minnet etmem bu ömre de felek, Atını al, tımarını...eyim! Güççedir bu fakiri aldatmak, Yüzdürüp sonra kündeden atmak, Gözünü aç da sen bana bir bak, Ben senin i'tibarını...eyim! Saki-i mâh-rûyına...ayım, Gülünün reng ü bûyuna...ayım, Mutrîbin hâyâ-hûyuna...ayım, Sâgar-ı neşvedârını...eyim! Yok sâfâsı hezâr-ı dem-gerinin, Gül-sitanda şükûfe-i terinin, Bezm-i sahbâ-yı rûh-perverinin Neşvesiyle hümârını...eyim! Feleğin uğradımsa vartasına, S..ayım ağzının ta ortasına, Bunu yazsın cihan da hartasına, Kıta'at ü bihârını...eyim Neyzen Tevfik Hicran Kucaginda Hicran kucaginda tuttugum sirdas Çaglamis bulanmis durulmus olsun Sözüne sazina güven de yanas Kulagi ezelden burulmus olsun Bos kafa gezdiren seyyahlar gibi Keskülünün delik çikmasin dibi Ariften anlasin seçsin garibi Hakikat yolunda yorulmus olsun Taban tepmis olan gam kervaninda Dostunu konuklar tatli caninda Koçlar gibi duran bir meydaninda Arslanlar yurdundakurulmus olsun Gel dese de bakma nâkes asina Bir sirsat erer de kakar basina Dostun namerd dehrin mehenk tasina Felâket pazarinda vurulmus olsun Duysun askin elindeki rebâbi Okusun alninda çile kitâbi Neyzen gibi günahinin hesâbi Mezara girmeden sorulmus olsun |
||
|
||
| Felek Yamansın her zaman aldattın beni, Kâh düşürdün kâhi kaldırdın felek! Mecnun'sun diyerek Leylâ peşinden, Issız vâdilere saldırdın felek! Rehbersin dedin ben ise kördüm, Elimle başıma çok çorap ördüm. Kendimi bıraktım âlemi gördüm, Hesapsız günahlar aldırdın felek! Şifadır dedin zehir tatdırdın, Gençliğin okunu boşa attırdın, Körlerin yurdunda ayna sattırdın, Çıkmaz sokaklara daldırdın felek! Barışmadı gönlüm merd ile zenle, Ne bir iş bilenle, ne boş gezenle Hicran köşesinde bozuk düzenle, NEYZEN'e her telden çaldırdın felek! |
||
|
||
| Bir gün Neyzen arkadaşı çaycı Hacı ile İbrahim Pasa Hamamına gitmişlerdi. Keyif bu ya, hamamda âlem yapma arzusuna kapıldılar. Yani hamamda rakı içmek, birkaç gün ardı ardına demlenmek istediler. İki dost ufak bir damacanaya o devrin çok meşhur rakılarından olan ve Büyükada'daki manastırda bir papazin çektiği rakıdan-- ki o yıllarda buna "papazin düzü" derlerdi-- doldurttular. Bardak, kadeh, fincan alma lüzumunu görmediler. Hamam tasları ne güne duruyor? Rakıyı da kurnalardan birine döktüler, başına geçip taslarla içmeye başladılar. Neyzen çaldı, Hacı okudu. Hacı okudu, Neyzen çaldı. Böylece günü geçirdiler. Rakı tükenince getirttiler. Üçüncü gün peştamalları da attılar. Çırılçıplak, ney çalarak, okuyarak, şiir söyleyerek günü geçirdiler. Hamamın sıcaklığı da onları bol bol terletiyor ve bu yüzden içki tutmuyor, adamakıllı sarhoş olamıyorlardı. Ne yapmalı? Neyzen hemen kararını verdi, sırtına bir peştamal alarak sokağa fırladı. Direkler arasındaki Sokrat eczanesine koşarak büyük bir sise eter aldı. Hamama dönünce eteri, rakıyı kurnaya döker. Başlarlar içmeye. Taslar çoktan kurnanın dibinde, rakının içinde, kim çıkaracak? Esasen tasa ne hacet var, beygir gibi eğilip içmek dururken??? eğilip lakır lakır içerler. Bu cümbüş dört gün sürer. Nasıl oluyorsa, iki kafadar Adem, Havva, Şeytan ve Cennet hakkında bir bahse, bir münakasaya giriyorlar. İki çıplak Adem in cennette nasıl gezdiğini, elbisesini, donu olup olmadığını konuşuyorlar. Ve nihayet Adem inde cennette kendileri gibi çıplak yaşadığına hükmediyorlar. Madem ki Adem Babamız çıplak gezerdi, onlar niçin gezmesin?"Gezerim, gezemezsin" derken Neyzen fırlayarak "Ben gezerim, iste Şehzadebaşı'na gidiyorum!" diyerek hamamın kapısından sokağa uğruyor. Neyzenin çıkamayacağına inanan Hacı, belki dışarıda, soğuklukta gizlenmiştir düşüncesiyle Neyzen in peşinden -kontrol kaygısıyla- çıkıyor. Fakat Neyzen in sokağa çıktığını öğrenince, o da fırlıyor. Neyzen önde Hacı arkada, ikisi de çıplak, sakallar uzamış Şehzadebaşı'na kadar geliyorlar. "Dinleyen her zerreye bir hitabım var benim Kâinat isminde hiçten bir kitabim var benim. Ya hitabımdan okusun ya kitabımdan beni, Yazdığım efsânede on altı bâbim var benim! Hey etimde müttefik magrible maşrik, veche yok, Gayr-i mer i zerrede bin aftâbim var benim`" "1950'lerin başında bir gece beyoğlu meyhanelerinden birine, elinde bir ney muhafazası taşıyan, 25-30 yaşlarında,iyi giyimli bir genç girer. şöyle bir etrafı kolaçan ettikten sonra,boş bulduğu bir masaya ilişip,havalı bir el hareketi ile garsonu çağırır; -şişşşt,bakar mısın buraya. garson seyirtir hemen masaya doğru; -buyrun beyim? -bir fahrettin kerim bana.biraz buz,az da badem. fahrettin kerim,o zamanların istanbul valisinin adı ile anılan minik rakı şişesi. büyüklerim bilir, hani "mini mini valimiz,ne olacak halimiz" sözleriyle anılan. -başüstüne beyim. sipariş gelmeden daha,mekanın sahibi gelir masaya; -delikanlı,bakar mısınız? delikanlı afili bir bakış atar; -buyurun? -o masadan kalkmanızı rica edecektim,şu arkadaki masaya alsak sizi. -ne münasebet efendim,boştu masa ben geldiğimde. -üstadın masasıdır bu,buraya gelen herkes bilir,kimse oturmaz! -ne üstadı imiş bu? patronun gözü masadaki neye ilişir ve gözüyle işaret eder; -üstad neyzen tevfik,tanıyor olmalısınız. -ben benden başka üstad tanımam, benim üstad diyeceğim adam bu aleti benden iyi üflemeli... patron sinirlenmeye başlar,iki de fedai hareketlenir masaya doğru. tam o sırada,az önce meyhaneye girip tartışanların haberi olmadan duruma şahit olan neyzen tevfik el eder patrona"bırak kalsın" anlamında.ne de olsa son demleridir artık hayatının,durulmuştur artık gençlik ateşi.yavaşça ilişir arkadaki boş masaya,bir fahrettin kerim de o söyler,az da badem. delikanlı ikinci şişeyi de bitirdikten sonra,neyi çıkartır muhafazasından,dudaklarına götürür. patron artık dayanamaz acele seyirtir masaya; -delikanlı ayıp yahu,üstadın yanında..herşeyin bir edebi,usulü var yahu! arka masadan kısık bir ses duyulur; -şşşşt bırak efendi,tamamdır. patron üstada hürmetten,geri geri çekilir karanlığa doğru,delikanlı başlar bir taksim üflemeye.herkes bırakır çatalı,bıçağı,kadehi;kulak kesilir.ustadır delikanlı hakikaten. ustadır da,çok tizden girmiştir,hem caka satma merakı,hem de içkinin tesiri ile.tıkanır kalır.. tam fısıltılar başlamışken,ilahî bir ney sesi duyulur üstadın masasından,delikanlının çıkamadığı perdeden almış,devam etmektedir.şaşırır delikanlı,hem zordur o perdeye çıkmak,hem de alıcı gözle baktığı halde,ney görememiştir üstadın elinde o ana kadar. arkasına döner...bakar...gördüğü yeter ona.. alelacele,kıpkırmızı bir suratla.. çeker gider. üstadın elinde ney değil,boş bir fahrettin kerim şişesi vardır,ona üflemektedir ney yerine." "Dostlarım hırsızlar, yankesiciler, esrarkeşlerdi. Yenicami'de Arnavut İsa'nın kahvesinde gece işçileri, dızdızcılar, mantarcılar arasında yattığım zamanlar, hayatımın en mesut zamanlarıydı. Orada efsanevi bir hayat sürdüm. Bir padişah, bir derebeyi gibi yaşadım. Rakımı, mezemi hep bu adamlar temin ediyorlardı. Çalıyorlar, çırpıyorlar, bana bakıyorlardı... Ya, ben onlara ne yapıyordum, hiç... Birkaç taksim, işte o kadar," |
||
|
||
| iyi kalpli adamin bir tanesi bi gun neyzenin parasiz pulsuz gezdigini bilerek ona para vermek ister ama neyzenin dillere destan hazir cevapliligi onun gozunu korkutmaktadir ve parayi neyzenin arkasindan atarak; -neyzen paran dustu der. neyzenin cevabi ise su olur. -o dusen benim param degil. zaten bende para ne gezer. o dusen senin altin kalbindir. |
||
|
||
iki başlık var neyzen tevfik adıyla , gözden kaçırmışım , ilgilisi ilgilenir artık
|
||
|
||
| UGraSHAMAN affına sığınarak soruyorum aport ne demek? | ||
|
||
iki başlık var neyzen tevfik adıyla , gözden kaçırmışım , ilgilisi ilgilenir artık ![]() Teşekkür ederim UGraSHAMAN gerekli birleştirilme yapıldı.. |
||
|
||
Ma'rifet mahkemesinde verilen hükme göre , Cennet iflas eder , efsane-i Adem de geçer .. |
||
|
||
| Koşma Dudağında yangın varmış dediler, Tâ ezelden yayan koşarak geldim. Alev yanaklara sarmış dediler, Sevdâ seli oldum; taşarak geldim. Kapılmışım ak oduna bir kere, Katlanırım her bir cefâya, cevre Uğraya uğraya devirden devre Bütün kâinatı aşarak geldim. Yapmak, yıkmak senin bu gamlı ömrü. Ben gönlümü sana verdim götürü. Sana meftûn olduğumdan ötürü Sarhoş oldum Neyzen, coşarak geldim. |
||
|
||
| Fıçı Neyzen Tevfik'e doktor içkiyi men etmişti.Fakat Peyami Safa bir gün üstadı ziyarete gittiğinde odanın bir köşesinde bir fıçı şarap gördü. -Bu ne bre üstad? Diye sordu. Hani sen artık içmeyecektin? -Ne yaparsın, oğul, içmezsem kuvvetten düşüyorum. -Peki, içkinin faydası oluyor mu? -Ne diyorsun olmaz olur mu? Mesela bu fıçı buraya ilk geldiği zaman yerinden kımıldatamıyordum, şimdi iki elimle kaldırabilirim.. Fasulyeye benziyor İkinci Meşrutiyet döneminde nazırlığa getirilen bir zat, çok geçmeden yeğeninin vali olarak atanmasını sağlar. Karşılaştıklarında, Neyzen: --Maşallah, kardeşinizin oğlu tıpkı fasulyeye benziyor. --Genç yasta vali oldu, neden fasulyeye benzesin? --İşte bende onun için benzetiyorum ya. Fasulye de sırığa sarılarak büyür. **Üstad iyide mizah yaparmış** |
||