|
||
| ECZACILIK TARİHİ -------------------------------------------------------------------------------- I- ECZACILIĞIN KÖKENLERİ Tıp ve eczacılığın kökenleri hakkında elimizde hiç bir kesin bilgi bulunmamaktadır.Tarihten önceki dönemlerde yaşamış olan topluluklardan kalan bazı kalıntılar ve bilhassa zamanımızda yaşayan bazı ilkel toplulukların yaşayış ve davranışlarından yararlanarak bazı sonuçlara varmakta isek de, bunların ne ölçüde doğru olduğunu saptamak olanağına sahip değiliz.. Belkide ilk insanlar bizim tahminlerimizden çok başka bir yaşayış şekline sahiptiler.Bununla beraber hastalığın en az insanlık kadar eski olduğunu kabul etmekte hiç bir sakınca bulunmamaktadır. Bazı hayvan kemik fosillerinden görülen belirtilere göre, hastalıklar ve hastalık amilleri insandan önce dünyada bulunuyordu. Bu nedenle çok eski çağlarda da, insanların hastalıklar ile savaşta bazı yöntemlerinin bulunduğunu kabul etmek gerekir. Bu dönemlerde de bazı şahısların diğerlerini iyi etmek için gayret sarfettikleri düşünülebilir. Bu ilk iyileştiricilerin "Büyücü" ( Afsuncu ) ler olduğu sanılmaktadır.Bunlar, hasta kişiyi iyileştirmek için yanlız "Büyü" ( sihir ) den yararlanıyorlardı, ve hiç bir maddi ( İlaç ) kullanmıyorlardı. Bu nedenle bu ilkel dönemlerde, eczacı veya ezcacılıktan söz edilemez. İlaçlar ile ilgili en eski bilgiler milattan 3000 yıl kadar önce yazıldığı saptanmış olan Sümer tabletlerinde bulunur. Daha sonraları, Mısır Papirüslerinde, Çin, Hint, Arap ve Acem yazmalarında bu konuda geniş bilgi vardır. II- ESKİÇAĞ'DA ECZACILIK Diğer alanlarda olduğu gibi eczacılık sanatının da uygar insanlığın beşiği olan , yakın doğu, ( Mezapotamya, Anadolu ve Mısır ) da doğduğu kabul edilmektedir. Eski çağda ilaçların genellikle bitkisel kökenli droglardan hazırlanması nedeniyle, bu dönemde eczacılık "Drogları tanıma ve bunlardan basit yöntemlerle , ilaç hazırlama" düzeyinde bulunuyordu. III- ORTAÇAĞ'DA ECZACILIK Avrupanın tam bir cehalet dönemi yaşadığı bu çağda, islam ülkeleri Eskiçağ uygarlığı dönemi bilginlerinin eserlerini koruma, kendi dillerine çevirme ve bunları anlama işlemlerini büyük bir başarı ile yapmışlar ve bilhassa anatomi, botanik, kimya, ve eczacılık alanlarında önemli ilerlemeleri gerçekleştirmişlerdir. A- AVRUPA Bu dönemde herşey gibi hekimlik ve eczacılıkta bir kargaşa ve gerileme içinde idi. Ortaçağda kiliselerde meydana gelen ( Manastır Tababeti ) eczacılığın yapıldığı ve ilerletildiği yegane kurum olmuştur. Manastırların bahçelerinde tıbbi bitkiler yetiştirilmiş, droglar elde edilmiş, ve hekim rahipler ilaçlar hazırlamışlardır. Bu dönemlerde hekimler hastanın kullanacağı ilaçlarıda hazırlamakla beraber, ilaçlarında hazırlandığı drogları ( kök ve otları ) toplama işini çok önceleri terketmişlerdir. Bu gibi bitkisel drogları toplayıp, kurutup, tam veya toz edilmiş halde satan bir esnaf gurubunun daha Romalılar döneminde ortaya çıktığını görüyoruz. "Rhizotome" veya "Herbarii" denilen bu esnaf bitkileri toplar, kurutur, drogları hazırlar, ve satışa arz ederdi. Bu esnaf osmanlı döneminde "Kökçü" olarak tanınan esnaf karşılığıdır. Bunların yanında "Pigmentarii" veya "Seplasiarii" denilen diğer bir esnaf gurubu daha bulunuyordu. Bunlar kendi ülkelerinde elde edilen drogların yanında, dış ülkelerden gelen drog ve baharatları da dükkanlarıda satıyorlardı. Bu gurup Osmanlı İmparatorluğunda "Aktar" lara karşılık olan esnaftır. Roma İmparatorluğu döneminde yukarıda sayılan drog satıcısı esnaf yanında bir de "pharmacopoles" denilen esnaf gurubu meydana gelmiştir. Bunlar ilkel maddelerden ilaç hazırlayıp hastalara verirlerdi. Bu esnaf, dükkan sahipleri ( Sellularii ) veya geziciler ( circulatores ) olmak üzere ikiye ayrılıyordu. İkinci gurubun dükkanı yoktu, sokak sokak gezerek, bu günkü seyyar satıcılar gibi hazırladıkları ilaçları gezerek satarlardı. Altıncı yüzyıldan itibaren hekimler ilaç hazırlama görevlerini hemen hemen terketmişlerdir. Bu dönemde hekimler reçete yazmaya, ve pigmentariuslarda reçeteye göre ilaç hazırlamaya başlamışlardır. Yani artık hekimler ilaç hazırlama sorumluluğunu bırakmışlar ve o zamana kadar yanlız ilaç ilkel maddesi drogları satan kişiler reçete doğrultusunda ilaç hazırlama işini de almışlardır. Bununla beraber bu ayrılık çok yavaş gerçekleşmiş, hekimlik ve eczacılığın birbirinden tam olarak ayrılması için yüzyıllar geçmesi gerekmiştir. İlk hastalık iyileştiricilerin ilaç kullanmaya başlamaları ile eczacılık mesleği doğmuş olmakla beraber, aynı şahsın hem hekimlik ve hem de ilaç hazırlama işlemlerini yapması nedeniyle bu iki mesleğin ayrılması çok uzun zaman almıştır. Hekimlerin ilaç yapımını terketmelerinden bir süre sonra, bir çok esnaf gurubu ilaç hazırlama işini üstlenmiş ise de bu işi de zamanla bilhassa ( Apothicaire ) denilen esnaf gurubu üzerine almıştır. Bunlar ilaçları hekimin reçetesine uygun olarak hazırlar ve hastalara verirlerdi. Bu nedenle bu zümre basit bir tacir değil bir sanat erbabı olarak kabul edilirdi. Alman imparatoru Friedrich II. ( 1211- 1250 ) nin 1230- 1240 yıllarında yayınladığı emirnamelerin eczacılık mesleği yönünden büyük bir önemi vardır. Bu emirnameler ile eczacılık mesleği, tıp mesleğinden belirgin bir şekilde ayrılmıştır. Paris Belediye reislerinden Etienne Boileau'nun 1268 yılında yayınladığı ( Livre des Metiers) meslekler kitabında Apothicaire'ler bağımsız bir meslek olarak gösterilmektedir. B- BİZANS Hıristiyan imanına dayanan Bizans tababeti dünyadan ümidini kesmiş, hasta, günahkar ve talihsizlere hitap eden dogmatik bir tababet idi. Hastalık ve ölüm genellikle tanrı işi kabul edilirdi. Allah yapacağını bilirdi. Ölüm saçmışsa demekki istediği öyle idi. Kul buna karşı gelme cesaretini nasıl gösterebilirdi ? Bu nedenle bu dönemde hastalığın seyrini tetkik etmeye ve ilaçlara önem verilmiyordu. C- İSLAM Bu devirde Bağdat'taki ilk halifelerin himayesi altında, Hippocrate, Galen, Dioscorides, ve diğer önemli tıp üstatlarının eserleri, grekçe asıllarından veya süryaniceden arapçaya çevrilmiştir.Bu çeviriler sayesinde asılları kaybolmuş olan bir çok Grek ve Roma eseri zamanımıza kadar gelebilmiştir. Müslümanlar tarafından ilk hastane El- velid bin Abdülmelik tarafından 706 yılında Dimaşk ( Şam) da kurulmuştur. Sonradan Mısır, Suriye, Irak ve Anadoluda bir çok hastane yapılıp çalışmaya açılmıştır. Bütün bu hastanelerin kurulma ve işletilmelerinin başlıca nedeni, fakir ve kimsesizleri, tıbbi imkanlara kavuşturmaktır. Bunlar aynı zamanda iç hastalıkları ve göz hastalıkları hekimleri, cerrah ve eczacıların çalıştığı birer tıp merkezleridir. Zamanla bu konuda öğretim de yapan müesseseler haline gelmişlerdir. Lokman Hekim, İslam aleminde, eczacıların piri sayılamktadır.İslam talabetinin ilerlemesinde Türk kökenli hekimlerin ( ibn- sina , Razi gibi ) de büyük katkıları olmuştur. ZAMANIN BAZI ALİMLERİ Dinaveri ( Dinavari )- Abu hanife Ahmed bin Davud ( 820 - 895 ) Dinaver İranda doğmuş, Basra, Küfe, ve İsfahan şehirlerinde yaşanmış ansiklopedik bir alimdir. Din, dil, astronomi, matematik ve botanik ile ilgili 20 den fazla eseri vardır. Abu Reyhan Biruni ( 973- 1051 )Hive Türkmenistanda doğup Gaznede ölmüş olan bir tabii ilimler bilginidir. 100 den fazla eseri bulunmaktadır. İbn Sina, Abu Ali (980- 1037 ) Buharalı büyük alim, filozof ve hekimdir. Batı aleminde Avicenna olarak tanınmaktadır. Al- Gafiki, Abu Cafer Ahmed bin Muhammed ( Ölümü - 1165 ) Devrinin en büyük eczacı ve nebatatçısıdır. IV. - XIX YÜZYILLARDA AVRUPADA ECZACILIK V- XVI. yüzyılda başlayan Rönesans ( yeniden doğuş ) hareketi, XVI. Yüzyılda bütün Avrupayı sarmış, ve her alanda olduğu gibi tıp ve eczacılık alanlarındada büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Eczacılık tıptan tamamen ayrılmış, tıbbın metodlarını terkederek kimya alanındaki çalışmalara yönelmiştir. Bu dönemde yalnız eczacılık sertifikasına sahip olanların eczane açabileceği, ilacın yalnız eczacı tarafından yapılabileceği, eczane işletmesinin yalnız eczacıya ait olduğu, hastanelerin yalnız hastanede yatan hastalara ilaç verecek eczaneler açabileceği gibi, bu günde geçerliliğini koruyan prensipler kabul edilmiştir. Diğer mesleklerde olduğu gibi, başlangıçta eczacılık mesleği de tamamen pratik olarak öğreniliyordu. Yani mesleği öğrenmek isteyenler bir ustanın yanına çırak olarak giriyor, uzun yıllar süren çıraklık döneminden sonra, kalfa ve nihayet bir pratik imtahandan geçirilerek usta ( Osmanlılar döneminde bu şahıslara eczacı ustası ismi veriliyordu. ) ünvanını alıyor ve eczane açma hakkını kazanıyordu. Avrupa ülkelerinde XVI. - XVIII. Yüzyıllarda çıraklık 14- 16 yaşlarında başlar ve 4- 10 yıl sürerdi. Eczacı çoğalmasını ve buna bağlı olarak rekabeti önlemek için, ustaların genellikle bir tek çırak almasına izin verilirdi. Bu nedenle mesleği öğrenmek için yanına çırak girilecek bir eczacı ustası bulmak pek kolay değildi. Çırak olarak genellikle zengin ailelerin ( çıraklık ücretini ustaya kolaylıkla ödeyebilmesi için ) hekim veya eczacıların çocukları veya bunların akrabalarının çocukları kabul edilirdi. Çırağın ayrıca, reçeteleri okuyup anlayabilecek kadar Latince bilmesi ve bundan başka dindar olması istenirdi. Genellikle 3-4 yıl içinde çırak kalfa unvanını alırdı. Bu dönemde kalfa ustasının gözetiminde çalışsa da, ustaya yardımcı olur ve bu nedenle ustadan küçük bir ücret alırdı. Kalfalık dönemi genellikle 6 yıldı. Çıraklık döneminin sonunda, ustasından başarı sertifikasını almış olanlar, şehrin tanınmış eczacıları ve Tıp fakültesinin bazı öğretim üyelerinden oluşan bir jüri karşısında, bir sınava alınırdı. İmtihan teorik ( reçete okuma, latince, ilaç hazırlama tekniği ) ve pratik ( tıbbi bitkileri ve drogları tanıma ) olarak yapılırdı. Bu imtihanları kazananlar, jüri önünde, yapılması ustalık isteyen bir ilacı hazırlayarak bu alandaki bilgi ve becerilerini gösterirlerdi. Yapılan ilaç ( şaheser ) kabul edildikten sonra, çırak eczacı ustası unvan ve haklarını kazanırdı. XV- TÜRKLERDE ECZACILIK Tıp ve eczacılık tarihi kitaplarında Arap, Çin, Hint ve İran Tababet ve eczacılığı hakkında etraflı bilgiler bulunurken, Türk eczacılığı veya Türk Tababeti hakkında hemen hemen hiçbir bilgi yoktur. Bunun başlıca nedeni bu konuya ait yayın ve materyal noksanlığı ve bu konuya ilgi duyan araştırmacıların azlığıdır. A- ORTA ASYA TÜRKLERİ DÖNEMİ Orta Asya Türklerindeki hekimlik ve eczacılık hakkındaki bilgilerimiz çok azdır.Bu konu ile ilgili en önemli kaynağımız, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi hocalarından merhum Ord. Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat'ın 1930- 1932 yıllarında Berlin de yaptığı yayınlara dayanmaktadır. R.R.Aratın yaptığı çevirilere göre Türk- Uygur döneminde Orta Asyada ki eczacılık hakkındaki bilgilerimizi aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz. 1- İlaç Şekilleri: Merhem, İnfüzyon, Dekoksiyon, Toz, Karışım, Usare, Macun, Hamur, Hap, Pastil, Süpposituvar. 2- İlaç Hazırlama Teknikleri: Ateşe gömerek, kaynatma, kaynatarak köpük elde etme, gölgede kurutma, belli bir miktara kadar uçurma, sıcak külde pişirme, hafif ateşte ısıtma, yanmayı önlemek için sürekli karıştırma, maddeyi yakarak kül elde etmek 3- Aletler: Elek, havan, kaynatma kabı, ateş kabı, ağırlık ölçüleri, bakır kap, kaynatma kabı, süzme kabı, kıyma tahtası, değirmen, kaşık, kevgir, süzgeç, çanak, tava, keten torba 4- Ölçüler: Türk- Uygurlar kendilerine has ağırlık ve hacim ölçülerini kullanıyorlardı. İlaçların alınacak miktarları içinde, kaşık, bıçak ucu, mercimek kadar, büyük bir kap kadar, gibi terimler kullanmışlardır. 5- Droglar: Bunlar bitkisel ( 60 kadar ) hayvansal ( 70 kadar ) ve anorganik ( 10 kadar ) kökenli olmak üzere 3 grup altında toplanmaktadır. Burada dikkati çeken husus hayvansal kökenli drogların bitkisel kökenli olanlarından sayıca fazla olmasıdır. Halbuki aynı dönemde Avrupa ve Doğu ülkelerinde, bitkisel drogların miktarı hayvansal drogların miktarından çok daha fazladır. Bu vesile ile Türk - Uygurların hayvancılıkla olan yakın ilgisi ile açıklanabilir. B- SELÇUKLULAR İLAÇLAR VE ECZACILIK Selçuklular döneminden eczacılık ve kullanılan ilaçlar hakkında bize bilgi veren en önemli eserler El- Biruni ile İbn El-Baytar'ın kitaplarıdır. Biruni'nin kitabının önemi devrinde kullanılan ilaçlar hakkında verdiği bilgiler yanında mesleğinin, etraflı ve gerçek, bir tarifini de vermesidir. İslam dünyasında, haklı olarak Eczacılığın Babası ünvanını almış olan Biruni ( 973- 1051 ) zamanımızdan yaklaşık bin yıl önce eczacıyı aşağıdaki şekilde tarif etmiştir. ' Saydelani veya saydenani ( eczacı ) diye; basit ilaçların ( drogların ) hangi nev'inin iyi olduğunu ve bunlardan hangisinin üstün tutulması ve seçilmesinin gerektiğini öğrenmeyi ve Tıp ilminin tanınmış kişileri tarafından ortaya konulup herkesçe kabul edilmiş bulunan terkipleri, en geçerli metod ve teknikleri kullanarak, en iyi şekilde hazırlamayı kendine san'at edinmiş kişiye derler. ' |
||
|
||
| C- OSMANLILAR İLAÇLAR: Osmanlı İmparatorluğunun ilk dönemlerinde hekimlik yapmak için bir hekimin yanında çalışarak bir şeyler öğrenmeye veya bir Tıp Medresesi' ne devam ederek bir belge almaya ihtiyaç yoktur. ' Mütetabbib ' denilen bazı şahıslar dilediği gibi hasta tedavi ederlerdi. Bunlar ilaç hazırlayıp hastaya verdikleri gibi tılsım ile de uğraşırlardı.Tedavi için hastalara şifa tası ile okunmuş sular içirir veya üzerinde dini yazılar bulunan gömlekleri hastalara giydirerek tedavi etmeye çalışırlardı. Bunların bir kısmı hekimliğin kendilerine babadan kalma bir meslek olduğunu da iddia ederlerdi. Hekimlik veya ilaçlar hakkında hiçbir geçerli bilgisi bulunmayan bu kişilerin hasta tedavi etmesini önlemek amacıyla 1573 yılında Sultan Selim II ( 1524- 1574 ) Hekimlik yapacak kişilerin hekimbaşı tarafından imtihan edilmesi ve imtihanı kazananlara bir belge verilmesine ve ancak belgesi olanların hekimlik yapabilmesine dair bir hüküm çıkartmıştır. Bir çok kişinin, halk sağlığına zarar verebilecek bir biçimde, mütetabbiblik yapmaya devam ettiklerinin görülmesi üzerine Osmanlı Tıp Meclisi toplanarak ' Tababeti Belediye İcrasına Dair Nizamname ' hazırlanmış ve bu tüzük 1861 yılında yürürlüğe girmiştir. Bunlar Osmanlı İmparatorluğunu döneminde Hekimlik ve Eczacılık sanatlarının yürütülmesine dair düzenleyici ilk tüzüklerdir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ilaç, ilkel maddelerin sağlanması ve halk ilaçlarının yapılması işi aktar denilen bir esnaf gurubu tarafından yürütülüyordu. Bunların miktarı 19. yy ortalarında, yalnızca İstanbul'da, 500 civarında idi . Drog ticaretinin merkezi İstanbulda Mısırçarşısı'nda bulunuyordu. Aktar ( Attar ): İlaçların yapılmasında kullanılan bitkisel, hayvansal ve madensel ilkel maddeleri ( drog ) satanlar için kullanılan kelimedir.Bu kelimenin arapçası ( Attar ) Güzel kokular satan kelimesinden geldiği bazı sözcüklerde kayıtlı ise de S. Ünver bunun doğru olmadığını, bu kelimenin akkar kelimesi ile ilgili olduğunu söylemektedir. Bizanslılar Döneminde drog ticaretinin merkezi İstanbul idi. Bu şehirde drog ticareti ile uğraşanlar kokucular ( bunlar koku, boyar madde ve baharat satma hakkına sahiptirler), aktarlar ( eczaneler ), baharatçılar ve kökçüler olarak sınıflandırılıyorlardı. Bunların kar hadleri devlet tarafından saptanıyordu. Saptanan kar miktarı, diğer esnaftan daha yüksekti.Mesela baharatçılara saptanan kar haddi % 16 iken kasap, balıkçı, mezeci ve fırıncılara saptanan kar haddi % 4 idi. Evliya çelebi xvıı. Yüzyılın ortalarında istanbul'da sağlık ile ilgili maddeleri satan dükkanların miktarı hakkında aşağıdaki adetleri vermektedir. Attar: 2000, ilaç suları satan : 500, macuncular: 300, gül sucular: 41, amberciler: 35, buhurcu: 25, ilaç yağları: 8, ayrıca birde ot bulucular esnafı bulunduğunu kaydeder. Mısır çarşısı: İstanbulun Eminönü semtinde bir kapalı çarşıdır. Bu çarşının yerinde Bizanslılar döneminde Makron emvolos adıyla bilinen bir kapalı çarşı bulunuyordu ve semtte yahudiler oturuyordu. Çarşının yapılmasıyla burada oturan Yahudiler buradan Balata nakledilmişlerdir. Çarşı, Yenicami ( valide cami )'nin yapılışı sırasında bu camiiye gelir getirmek amacıyla yapılmıştır. Camiinin yapılışı Sultan Murad III 'ün eşi ( Sultan Mehmed III 'ün Annesi ) Safiye Sultan tarafından başlatılmıştır.İnşaata 10 muharrem 1006 ( 1597 m ) tarihinde Mimar Davut ağa tarafından başlanmış ve uzun bir duraklamadan sonra Sultan Mehmet IV. Ün annesi Hatice Turhan Sultan tarafından Mimar Mustafa ağa'ya tamamlattırılmıştır( 1663- 1664 ). Çarşının hakiki mimarı Mustafa ağadır. Yeni camii külliyesine dahil olan Mısırçarşısı, sonradan ilave olmayıp, camii ile birlikte yapılmıştır. Bina önceleri medrese olarak kullanılmıştır.Burada yaşayan mollaların ayaklanması üzerine çarşıya çevrilmiştir.Mısırçarşısı L biçiminde bir bina olup 6 kapısı vardır. İlk devirde çarşıya Valide Çarşısı veya Yenikapı Çarşısı ismi verilmiş ise de 18.yy ortalarından itibaren Mısırçarşısı ismiyle tanınmıştır. Buna sebep burada satılan drog ve baharatın genellikle Mısır yoluyla gelmekte olmasıdır. Bina çarşı haline getirildikten sonra aktar ve pamukçulara tahsis edilmiştir. 6 kapısından 3 tanesi ( Yenicami, Haseki, Çiçekpazarı ) pamukçulara, 3 tanesi ( Balıkpazarı, Hasırcılar, Ketenciler ) aktarlara ayrılmıştır. Bu dönemde çarşıda bulunan 100 dükkandan 49 u aktarlara geri kalanları ise pamukçu ve yorgancılara verilmiştir. Aktarlara ait olan dükkanlar, iki kısımdan ibaretti. Önde ahşap o,parke halinde satış yapmaya ve drog kaplarını sıralamaya yarayan bölüm, arkada ise depo ve imalathane olarak kullanılan kısım bulunuyordu. Geceleri dükkanların önleri ahşap kepenkler ile kapatılırdı.Dükkanların önlerinde ahşap süslemeler bulunur, droglar ise özel biçimli cam kavanoz, toprak çömlek, tahta veya teneke kutularda saklanırdı. Bazı dükkanların saçaklarında dükkanların kolayca tanınmasını sağlayan bir sembol ( yangın kulesi, küçük bir kayık, devekuşu yumurtası, makas, püskül gibi ) bulunurdu. Bu semboller yardımıyla halk dükkanı kolayca bulabiliyor ve başkalarına tarif edebiliyordu. 2- ECZACILIK VE ECZANELER Anadoluda ilk eczaneler Selçuklu döneminde kurulan hastanelerde açılmıştır. Bunların ilki de Kılıç Arslanın kızı Gevher Nesibe Sultan ın vasiyeti üzerine, 1206 yılında Kayseride yapılmış olan Gevser Nesibe Sultan Şifahanesi'nde bulunmaktadır. Hastane eczanelerinde drog sağlamak ve ilaç hazırlamak işleri ile görevli uzman kişiler bulunuyordu. Hastane vakfiyelerinde bunların isimleri, görevleri, özellikleri ve aldıkları ücretler hakkında bilgiler vardır. Bursa Darülşifası vakfiyesi ( 1400 ) 'nde bu hastanede ilaç hazırlama işleri ile ilgili olarak saydalan , şerbetiyan, uşşaban olmak üzere üç unvan sayılmaktadır. Fatih ( 1470 ), Süleymaniye ( 1555 ) ve Edirne ( 1486 ) Darülşifalarının vakfiyelerinde drogları sağlayan, ilaç ve macunları yapan kişiler için Aşşab, Şerbetçi, Edviyeküp gibi meslek isimleri kayıtlıdır. Bu kişiler genellikle ilaç hazırlamakla görevli iseler de, yaptıkları ilaç şekline veya işe göre, isimleri değişmektedir. Yani ilaç hazırlayan kişiler arasında bir uzmanlaşma bulunmaktadır. Süleymaniye Darüşşifası'nın vakfiyesinde bu hastanede çalışanar arasında Eczacıdan başka Eczacı Kalfası , İlaç Kilarcısı, ve İlaç Vekilharcı gibi ilaçların yapımı, muhafazası ve satın alınması gibi işler ile ilgili kişilere de yer verildiğini görüyoruz. İstanbul'da Avrupadakilerine benzer ilk özel eczanelerin XVIII yüzyılın ortalarında yabancı uyruklu eczacılar tarafından açıldığını ve Kırım savaşı ( 1854 ) sırasında Avrupa devletlerinin orduları ile birlikte İstanbul'a gelen yabancı hekim ve eczacıların etkisi ile sayılarının arttığı sanılmaktadır. Bu tarihlerde İstanbul' da tamamı yabancı uyruklulara ve azınlıktan olan kişilere ait 45 eczane bulunuyordu. Bu eczanelerin çoğu Beyoğlu ( pera ) ve Galata semtlerinde toplanmıştı. İstanbul'da halen çalışmakta olan en eski eczane 1757 ( 1171 hicri ) yılında Bahçekapı semtinde ( Hamidiye cad. no: 32 ) açılmış olan ' İki kapılı eczahane ) dir. Bu eczanenin ilk defa kimin tarafından açıldığı bilinmemektedir.1891 yılında Eczacı Gorgi Tülbentçiyan'a geçmiştir. 1902 yılında ise Batis Gorgi Tülbentçiyan ( 1883 - 1957 ) ( Sivil Tıbbiye Mektebi, Eczacı kısmı 1902 yılı mezunu ) devralmıştır. Bu eczacı , eczanenin 1957 yılına kadar sahibi olmuş ve 1946 yılında Bahçekapıdan Talimhane semtine ( Aydede cad no: 8 ) nakletmiştir. Bu eczacını vefatı üzerine oğlu Jorj Tülbentçi ( İstanbul eczacılık okulu 1953 mezunu ) tarafından yönetilmeye başlanmıştır. İki kapılı eczane bugün Taksim, Talimhane semtinde ( Şehit muhtar cad. no: 13 ) halk sağlığına hizmet etmektedir. Eski döneme ait, isminden başka hemen hemen hiçbir şeye ait değildir. 1850 yıllarından önce İstanbul'da eczacılık genellikle, bir eczane idaresi için gerekli her türlü bilgiden yoksun, pratisyenler tarafından yapılıyordu. Bu tarihlerde Askeri Tıbbiye Mektebinin Eczacı sınıfında diplomalı eczacı yetiştiriliyor ise de, bunlar yalnız ordunun ihtiyacını karşılıyor ve bu nedenle de şehir eczaneleri usta- çırak usulune göre yetişmiş eczacılar tarafından işletiliyordu. 1831 yılında Beyoğlu semtinde çıkan büyük yangında bu bölgede bulunan hemen bütün eczaneler yanmış ve Askeri Tıbbiye Mektebi kimya hocalarından A. Celleja Bey'in Hekimbaşı Behçet Mustafa efendiye ricası üzerine, Beyoğlu ve Galata semtlerinde eczane sayısını 25 olarak saptayan fermanın çıkarılması sağlanmıştır. Bu ferman uyarınca bu bölgede uzun süre eczane miktarı 25 olarak muhafaza edilmiştir. Bu sınırlama sonucu olarak eczane açmak gedik usulü uygulanmaya başlanmıştır. Yani bu bölgede eczane açmak için burada eczanesi olan birisinden veya eczane sahibinin varislerinden eczane açma hakkını satın almak gerekiyor ve Ruhsat devri için bazen çok yüksek fiyatlar isteniyordu. 1852 yılından sonra bu bölgede gedik uygulaması zayıflamış ve sınırlamaya karşın yeni eczanelerin açıldığı görülmüştür. Bu dönemde eczacılık ustası ( Maitres en pharmacie ) miktarı fazlalaşmış ve bu nedenle de bu kişiler eczacılık yanında hekimlik de yapmaya başlamışlardır. Bu dönemlerde eczanelerde gece nöbeti uygulaması henüz uygulanmıyordu, ilaç ve drog fiyatlarıda fevkalade yüksek bulunuyordu. 2 şubat 1861 ( 22 Recep 1277 ) tarihinde yürürlüğe giren ( Belediye ispençiyarlık sanatının icrasına dair nizamname ) ( Reglement sur l'exercice de la pharmacie civile ) ile eczacıların çalışmaları bir nizama sokulmak istenmiş ve bunun için bir çok yeni hüküm ve zorunluluklar getirilmiştir. Bu tüzük ile Eczacılık bağımsız bir sanat ve meslek olarak kabul edilmiş ve eczanelerin Avrupa düzeyinde kurumlar haline getirilmesi ön görülmüştür. Bu dönemde eczaneler, reçete kabul ve ilaç yapım bölümü ( laboratuvar ) olmak üzere iki kısımdan ibarettir. İki bölüm arasında bulunan küçük bir pencere laboratuvar ile giriş kısmı arasındaki ilişkiyi sağlamaktadır. Reçeteler bu küçük pencereden laboratuvara verilir ve yapılmış ilaçlarda yine bu pencereden alınırdı. Droglar özel tahta kutularda veya çekmeceli dolaplarda saklanıyordu. Çekmeceler veya kutuların üzerinde drogların isimleri Latince veya Fransızca olarak yazılırdı. Merhemler ve ya hulasalar özel porselen kaplarda saklanırdı. Bunlar genellikle Fransada yapılmış, silindir biçiminde, üzeri yaldız yazılı ve kapaklı porselen kavanozlardır. Sıvı ilaçlar ve yağlar değişik şekilli cam şişelere konuluyordu. Bunların üzerilerine konulan etiketler genellikle Fransızca yazılmıştır. Her eczanede gram, miligram ve santigrama hassa olmak üzere 3 adet terazi bulunurdu. Kullanılacak maddenin hassasiyetine göre bu terazilerden birinde ölçüm yapılırdı. İlaçlar hazırlandıktan sonra, şekline göre, kutu veya şişeye konulur, ağzı veya kapağı, mühür mumu veya eczanenin özel mühürü ile, mühür bozulmadan açılmayacak şekilde, mühürlenirdi. Bu usul 1940 yıllarına kadar sürdürülmüştür. TÜRK ECZACILAR Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türk ve Müslüman eczacıların adedi çok azdır. Bunun başlıca iki nedeni bulunmaktadır. Birinci neden, Türk ve İslamların eczacılığı esnaflık kabul ederek bu mesleğe itibar göstermemeleri, ikincisi ise ' Eczacılık stajı ' için çalışılacak eczane bulmanın zorluğudur. 1890 yıllarına kadar İstanbul' da eczane sahiplerinin hemen tümü gayrimüslim idi. Bunlar yanlarına Müslüman çırak almayı kabul etmedikleri gibi, Müslümanlarda genç çocuklarını, çırak olarak, Gayrimüslim bir kişinin yanına göndermeyi arzu etmiyorlardı. İlk Türk eczane sahiplerinden Ethem Pertevde çıraklık yaparak staj belgesi almak için bir eczane bulmakta güçlüklerle karşılaşmıştır. Sonunda amcası, zamanının tanınmış hekimlerinden Dr. Hacı Nafiz Paşanın ( 1839- 1929) araya girmesi ile mesele halledilmiştir. Dr. Nafiz Paşa hükümet katında girişimlerde bulunarak Türk gençlerinin eczane stajlarını askeri ve sivil hastanelerin eczanelerinde yapabilmelerini sağlamış ve bu şekilde Türk gençleri de eczacı sınıfına girme olanağına kavuşmuşlardır. Askeri Tıbbiye Mektebinden 1840, Sivil Tıbbiye Mektebinden 1870 yılından itibaren, az miktarda Türk ve Müslüman eczacı mezun olmuş ise de bunlar genellikle ordu ve devlet hastanelerinde görev almışlardır. Bu nedenle de şehirlerdeki özel eczaneler uzun süre yalnız yabancı uyruklu ve ya azınlıklardan olan eczacılar tarafından açılmış ve yönetilmiştir. Türk eczacılar, İstanbulda özel eczahane açmaya 1888 yılından itibaren başlamışlardır. Bu yıl İstanbulda aşağıda isimleri yazılı, iki Türk eczacısı özel eczane sahibi bulunuyordu. Ali Kadri: Kumkapı no: 29 Arif Kalfa: Avrat pazarı no: 78 1890 yılında İstanbulda yaklaşık olarak 265 eczane bulunuyordu. Bunlardan, aşağıda isimleri yazılı, yalnız 4 tanesi Türktür. Eşref İbrahim: Kantarcılar no: 62 Hamdi, Ahmet: Zeyrek sokağı no: 1 , Unkapanı Reşit Mehmet: Salma Tomruk Sait Mustafa: Yeni mahalle no: 92, Hasköy 1885 nüfus sayımına göre İstanbulun nüfusu 873.565 kişidir. Buna göre bu dönemde İstanbulda yaklaşık 3300 kişiye bir eczane düşmektedir. Aynı yıl Anadolu illerinde bulunan eczane sayısı söyledir. Adana: 5, Ankara: 2, Bursa: 7, Diyarbakır: 8, Edirne: 7, Erzurum: 4, İzmir: 40, konya: 2 ve Trabzon: 3 10 yıl sonra, yani 1900 yıllarında, İstanbul'daki özel eczane sayısı 217 civarına düşmüştür. Bunlar arasında aşağıda isimleri yazılı, yalnız 10 eczanenin sahibi Türktür. Ahmet Hamdi: vezneciler Ali Haydar: bab-ı Ali caddesi no: 32 Ali Süreyya: Divan yolu no: 171 Beşir Kemal: Bahçekapı Cemal Mehmet Kazım: Üsküdar İskele Cad. Ethem Pertev: Aksaray no: 188 Hasan Rauf: Divanyolu Mehmet Kazım: Beşiktaş İskele sokağı karşışı no: 90 Lütfi İbrahim: Pangaltı , Çayır cad. Nüshet Ahmet: Divan yolu, no: 108 Not:İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi yayınlarından derlenmiştir. alıntı |
||
|
||
| ESKİ MEDENİYETLERDE ECZACILIK “MEZOPOTAMYA” Medeniyetin beşiği diyebileceğimiz Mezopotamya’da, bu çevrenin en eski sakinleri olan Sümerlerin, Konfederasyon şeklinde birleşmiş müstakil küçük sitelerde yaşadıkları bilinmektedir. İşte böle bir çevrenin ünlü şehirlerinden Ninova’ da; M. Ö. VII. yüzyılda Asurbanipal ve Sardanapal zamanında en eskileri, M. Ö. XXI. en yenileri de M.Ö. VII. asra ait olmak üzere ortalama 300.000 tabletlik bir kütüphane kurulmuştu. O çağlarda yazı pişmiş tuğla üzerine çivi yazısı ile yazılır ve tuğla piştikten sonra da bu metinler ölümsüzlüğe kavuşurdu. Bu kütüphaneye ait 1.000 kadar tıbbi tablet bugün kısmen Amerika’da Pennsylvania, kısmen de İngiltere’de British Museum’ dadır ki Pennsylvania Üniversitesi bunları İngilizce’ ye çevirerek yayımlamıştır. Bu tabletlerden 70.000 kadarı ise halen İstanbul Arkeoloji müzesindedir. İşte Mezopotamya tıbbı ve eczacılığı hakkında öncelikle bu tabletlerden bilgi almaktayız. Bu tıbbi metinleri şöyle sıralayabiliriz: 1. Dini, edebi, hukuki, hatta mektuplar gibi genel bilgilerle ilgili tabletlerdeki tıbbi metinler. 2. Hastalıklar ve tedaviye ait yani özel tıp ve cerrahi ile ilgili tabletler. 3. Öğretim için yazılmış tıbbi tabletler. 4. Reçeteler. Bunlardan öğreniyoruz ki eski Mezopotamya tıbbı animiste bir tıptır. Dini sebepler yüzünden insan bedenini araştıramayan eski Mezopotamya halkları, tıbbi anatomi konusunda zayıftır. Buna rağmen bu metinlerde pek çok hastalık yer almaktadır. Mezopotamyalılara göre hastalık bedene yukardan aşağı, baştan ayağa doğru yerleşirdi. Ruh hastalıklarının yeri ise kafa içiydi. Bu tıbbi tabletlerde göz, kulak, boğaz, kalp, mide, bağırsak ve üreme organlarına ait lokal hastalıklarla, cilt ve sinir sistemi bozuklukları hatta verem, sarılık ve çeşitli salgın hastalıklar kaydedilmişti. O kadar ki Mezopotamyalılar sarılığın bir karaciğer sorunu olduğunu bilirlerdi. Bu arada görme bozuklukları hakkında da fikirleri olduğu gibi bunların merceklerle teşhis edilebileceğini de biliyorlardı. Gene bu gibi merceklerle, küçük tabletler üzerindeki yazıları büyüterek okurlardı. Etiyoloji’ ye gelince hastalık sebebi olarak bugün nasıl kısmen mikroplar gibi gözle görülmeyen bazı cisimleri gösteriyorsak, o çağlarda da bedene giren ve gözle görülmeyen “cinleri” hastalık sebebi olarak görürlerdi. Hatta her hastalığa ayrı bir cinin sebep olduğuna inanırlardı. Bu cinlerden sadece 7 tanesi pek meşhurdu ve büyük korku salardı. İşte tedavi olarak bazen bedeni eziyetlere kadar gidilmesi, vücuttan bu cinleri kovmak içindi. O günlerde diğer bir hastalık sebebi de tanrıların öfkesiydi. Bu sebeple tedavide çok kere dualara da başvurulurdu. TEDAVİ: Mezopotamya’da tedavinin temeli bazı droglar(ilaç hammaddeleri) kadar dualara ve sihre yani telkin tedavisine dayanırdı. Mezopotamyalı hekimler drogların yanında sihir, muska gibi metafizik araçlardan da faydalanmaktaydılar. Örneğin, tıbbi tabletlerden biri: “Sihir yapacak kimse hastanın evine girdiği vakit” diye başlamaktadır. Sihirle tedavi edilen hastalar özellikle ruh hastaları, saralılar, hatta zihin yorgunlukları olan kişilerdir. Sihirle tedavide özellikle su ve ateş kullanılırdı. Çünkü ateş bir hastalık sebebi olan şeytanı kovar, su da hastalıkları temizleyen kutsal bir maddedir. Bu sebeple, “Su tanrısı Ea“ Mezopotamya’da bir sağlık tanrısı olarak da tanınırdı. Onun içindir ki aynı zamanda bir eczacı olan rahip-hekime; Sümerliler suyu bilen, su uzmanı anlamında “A-zu”, Akatlar da “A-su” derlerdi. Bugün için bildiğimiz en eski farmakope; Mezopotamya Farmakopesidir. 50 sene önce Nippur’ da bulunan bir tıbbi tablet ancak son senelerde çözülmüştür. M. Ö. III. yüzyıla ait olan bu tabletten öğreniyoruz ki Sümerler çoğunluğu bitkisel olmak üzere birçok hayvani, madeni, bitkisel droglar kullanmaktadırlar. Asıl şaşırtıcı olan ise binlerce sene önce kullanılan bu droglar neredeyse bugünkü gibi hazırlanmaktadır. Bu gibi tabletlerde drogların kullanılış yer ve şekli etraflıca verilmektedir. Örneğin: Drogun İsmi Hastalık İsmi İlacın Kullanış tarzı - Tatlı bitki kökü - Göğüs hastalıklarına - Yağ veya alkollü içkilerde - Güneş çiçeği kökü - Diş ağrısına - Diş üzerine konarak v.s. Demek ki sonraki uygarlıklarda olduğu gibi Mezopotamya’ da da tedavinin esası droglardır. 250 kadar bitkisel ve 120 kadar madeni ve hayvani drog ihtiva eden Mezopotamya kodeksinde: Aloes, Anason – anise, asafoetida, belladon, cannabis, cassia, colocynth, kişniş-coriandre, nane-ment, hardal-mustard, myrrh ile hurma, selvi, çam, çınar, şimşir, söğüt, zeytin, incir, badem, elma, armut gibi çeşitli ağaçların çeşitli kısımları; çilek, defne, meyan kökü, kamış, saz, safran, hindiba, salatalık, sarımsak, soğan, pırasa, turp, semizotu, gül, arpa, kaplıca, buğday, susam, fasulye gibi bitkilerin reçineye varıncaya kadar çeşitli yerleri; sığır, keçi, eşek, köpek, domuz, aslan, kurt, tilki, geyik, gazal, fare, çeşitli kuşlar, kaplumbağa, yılan ve çeşitli su hayvanlarının muhtelif kısımları; kunduz yağı-castor oil ve alçı, kireç, taş, kükürt, bakır, tuz, şap gibi madenler ilaç olarak yer almaktadır. Bu droglardan her birine Tanrı Ea tarafından bir hastalığa şifa olma özelliği sunulmuştur ki rahip hekim–eczacılar da drogların bu tesirlerini bilirlerdi. Bu ilaçların hazırlanmasında ise şarap, bira, yağ, zeytinyağı, bal, balmumu ve süt gibi maddeler ve bilhassa su kullanılırdı. İlaç endikasyonları da bugünkünün aynıydı. Mesela uyuzda kükürt, tahrişlerde ise hardal kullanılırdı. İlaçların miktarına da önem verilirdi ve hekim, hastaya verdiği ilacı ne miktarda alacağını ve kaç gün, günde kaç kere kullanacağını söylerdi. Rahip hekimler kullandıkları otları çoğu kere geceleri ay ışığında toplayarak, hastalar üzerinde ayrıca bir ruhani etki yaratmak isterlerdi. Bunun gibi psişik etkileri sağlamak için hazırlanan ilaçların ambalajlarını mühürlemek geleneği de gene Mezopotamya’da başlar. Benzer olarak İslam dünyasında da ilaç tabletlerinin üzerine ayetler, hadisler basılmıştır. Bugün çoğu kez reçetelerin başında gördüğümüz “Rx” işaretini ilk olarak kullananlar gene Mezopotamya hekimleridir. Çünkü bu işaret Tanrı Marduk’ un sembolü idi ve adeta besmele yerine geçerdi. Mezopotamyalı hekimin drog ve telkin dışında jimnastik, masaj gibi fiziki tedavi usullerinden de faydalandığı bilinir. Bu çağların son tedavi çaresi ise cerrahlıktı. Nitekim uzun yıllar sosyal toplumlarda hekim ve cerrahın yeri farklıdır. Hekim çok üstün tutulan ilim adamı, cerrah ise onun emrinde olan bir sanatkâr veya işçi idi. Bu sebeple ilk olarak tıbbi sorumluluk üzerinde duran Mezopotamya kanunlarında kutsal bir varlık olan hekim–eczacıya hiç bahsedilmediği halde, cerrah ve veterinerin sorumluluğundan çok sık bahsedilirdi. Bu çağlarda akıl-ruh hekimleri, cerrah hatta diş hekimleri dahi genel tıptan ayrı ele alındığı halde eczacıdan hiç bahsedilmemiş olması, hekim ve eczacının aynı kişi olduğunu gösterir ve bu hekim–eczacı birliği, tarihte uzun asırlar boyunca sürmüş, hatta yakın çağlara kadar devam etmiştir. Şifa tanrısının yeryüzündeki birer mümessili olarak tanınan hekim-eczacılar içinde bilinen en eski hekimin mührü veya kartviziti ele geçmiştir. Bir silindir şeklinde olan bu mühür yumuşak bir yüzeyde gezdirilince: Başında boynuzlu bir taç bulunan ve elinde bir ilaç kabı taşıyan Şifa Tanrısını, iki ilaç kabını, bir ağaca asılı cerrahi bir aleti ve hekimin ismini “Urlugaledinna” ile emrindeki cerrahın ismini görüyoruz. Tesadüfen biliyoruz ki bu hekim M. Ö. 2100 senelerinde yaşamış ve baba, oğul ve torun olarak üç hükümdara hizmet etmiş bir hekim ailesindendir. Bu da gösteriyor ki Mezopotamya’ da resmi veya saray doktor-eczacıları ve ayrıca serbest veya özel hekim-eczacılar vardı. Bunlardan biri A-zu gal yani Büyük Hekim, Saray Başhekimi olduğuna göre o çağlarda dahi hekimler arasında bir hiyerarşi olduğu anlaşılıyor. Hekimler özellikle her ayın uğursuz sayılan 7, 14, 19 ve 21 günleri çalışmazlardı ki bu da hafta tatilinin başı gibi kabul edilebilir. Bu antik toplumda ebeler genellikle kadındılar ve içi bilen manasında; Şa-Zu olarak adlandırılmışlardır. Bu kadın ebeler de hekim-eczacı kadar önemliydi ve özel bir eğitimden geçerlerdi. TEŞHİS VE ÖĞRETİM: Mezopotamya’nın bu tıp ve eczacılık bilgileri, sonraki asırlarda birçok komşu milletlerce; Etiler, Fenikeliler, İskitler, Beni İsrail, Eski İran v.s. tarafından benimsenmiştir ve bu tesir asırlar boyunca devam etmiştir. Mesela Mezopotamya’da bir teşhis aracı olarak kullanılan karaciğer falı yüzyıllar sonra Anadolu’da Etiler hatta İskitler tarafından da kullanılırdı. Karaciğer bu çağlarda depoladığı fazla kan dolayısıyla kan dolaşımının merkezi olarak kabul edilirdi; yani çok önemli bir organdı. Mezopotamya halkının inancına göre kuzu insanı işaret ettiğinden hastalar gerektiğinde mabette bir kurban keserler ve rahip hekim-eczacılar kesilen hayvanın karaciğerine bakarak bu şahsın hastalığının teşhisine çalışırlardı. Bunun için rahip hekim-eczacılar daha genç yaşta ustalarından karaciğer falına bakmasını öğrenirlerdi ve bu nedenle pişmiş tuğladan ve çok sonraları da tunçtan yapılmış karaciğer modelleri kullanırlardı ki bu modellerden bazıları halen savaş müzelerinde görülebilir. Mezopotamya’ da Din, Tanrılar ve Sağlık Tanrıları: Sümer dini bir tabiat bilhassa bir güneş kültüydü ve bütün ilkel dinler gibi çok tanrılıydı. Bu tanrıların büyük bölümü toprak ve ekilişle ilgiliydi. Çünkü Mezopotamya halkı ziraat ve hayvancılıkla geçinirdi. Bu sebeple tabiata, gök ve yeryüzüne çok önem verir ve onları daima incelerdi. Onun için zamanla asma bahçe diye adlandırılan Sümer mabetleri, Ziggurat’ lar toprak basamaklar şeklinde göklere yükselirdi ki en meşhurları Nippur, Ur, Uruk, Khafaje ve Kalah şehirlerindeydi. Her Ziggurat’ ın tepesinde kısmen kubbesi açık bir oda vardı ki burada gece gündüz gökyüzünü inceleyen bir nöbetçi rahip bulunurdu. Demek ki Zigguratlar aynı zamanda bir nevi rasathane idi. İşte bu nedenledir ki 6 kat olan meşhur Babil Kulesi 69 metre yüksekliğinde olup en tepesinde ayrıca 15 metre uzunluğunda bir Marduk heykeli vardı. Başlıca Sümer Tanrıları Ano veya Şamas (Gök veya Güneş Tanrısı): Baş tanrı idi. İnsanların kaderine o hükmettiğinden hayırlar güneş mabedine yapılır, davalar güneş mabedinde halledilirdi. Rahipler onun mabedinde kestikleri kurbanlarla hastaların falına bakar ve dertlere deva ararlardı. Ancak Babilliler’ in Sümerliler’ i yenmesinden sonra onların tanrısı Marduk, Şamas yerine baş tanrı olmuştur. Bel (Yer veya Ay Tanrıçası): Hayvanların kaderine hükmederdi. Tevrat’ ta, Kitab-ı Tekvin’ de yer alan bir Sümer inanışına göre yeryüzü Bel ile Su Tanrısı Ea’ nın birleşmesinden doğmuştur. Hatta bazı tanrılar ve şifa verici sekiz bitki de onların bu birleşmesinden doğmuştur; Ea bu otların hangi hastalıklara iyi geleceğini bizzat tayin etmiştir. Dumuzi (Bereket Tanrısı): Bitkilerin kaderini belirlerdi. Etiler’de bu kelime Tomuz ve nihayet dilimizde “Temmuz” halini almıştır. Zamanla Etiler arasında “İvriz” bunun yerine geçmiştir ki Etilerin bu tanrı adına diktikleri anıt halen Konya Ereğlisi’ nde bulunur ve dünyanın ilk ekiliş anıtıdır. Ea (Su Tanrısı): Sümer inanışına göre su aynı zamanda hastalıkları temizleyen kutsal bir madde olduğundan Su Tanrı’ sı, Sağlık Tanrısı olarak da tanınırdı. Sümer Tanrılar Evi’ nde bunlardan başka sağlıkla ilgili birkaç tanrı daha vardı. Hastalıkları ve lanetleri iyi eden tanrı Ninurta, ölüleri dirilten tanrıça Gula, Romalılar’ ın Afrodit’ ine karşılık olan İstar, doktor ve eczacıların beyi denilen tanrı Ninazu ile oğlu şifa tanrısı Ningişzida. Eski Yunanda Asklepyos ne ise Mezopotamya’ da Ningişzida odur ve onun da sembolü bir sopaya sarılmış çifte yılandır. Zamanla hayatın beyi ve hanımı ismini alan bu yılanlar da bizzat tanrılaşıyor ve Der şehrinde yılan, Sağlık Tanrısı olarak görülüyordu. Sümerlilerde bunlardan başka tanrıça Ninhursang’ ın yarattığı ağız, diş, kol, bacak, kaburga gibi vücudun her bir parçasının sağlığıyla ilgili sekiz küçük tanrı daha vardı. Bu bilgi, hekimlik alanındaki ihtisas dallarına bir işaret olması açısından önemlidir. Mesela Nin-Ti Kaburga Tanrısıydı. Sümerce Nin-hanım, Ti-kaburga ve hayat anlamına geldiğine göre Havva’nın Âdem’in kaburgasından yaratıldığı yolundaki efsanenin ilk şekli bu inanç oluyor. Bir Sümer inancına göre Tanrılar insanın kaderi ve hayatı ile doğrudan doğruya ilgilenmezler; sadece içlerindeki Me-Hayat suyuna, yaşam gücüne tesir ederlerdi. Bu tanrıların her birinin özel bir tören günü vardı. Mesela İsin şehrinde tanrıça Gula namına yapılmış bir tapınak vardı ki senede bir gün hekimler buradan Gula’ nın heykelini alarak daha kuzeydeki Nippur şehrine götürürler ve oradaki mabette yapılan törende altın kaplarla ilaç dağıtırlardı. Sümerler böyle yaparak birçok hastalığı önlediklerine inanırlardı. Bu törenden binlerce sene sonra bugün Anadolu’ da Manisa gibi bazı şehirlerde yapılan Mesir Atma törenlerini düşünürsek Mezopotamya’ nın bu geleneklerinin hala devam ettiğini görürüz. Bu etkilerin devamlılığına diğer bir örnek de camilerimiz üzerindeki ay, gerçekte boynuz işaretleridir. Boynuz Anadolu’ da binlerce sene önce yaşayan Etiler’ in büyük ilahı Teşüp’ ü işaret eden öküzün sembolüydü ve bugün de değişik bir şekilde halen kutsaldır. Mezopotamya’ da Tıp Sembolü Olarak Yılan: Görülüyor ki yılan Mezopotamya milletlerinden bugüne tıbbın sembolüdür. M. Ö. XXV. yüzyılda hatta daha önceleri tanrı Ningişzida’ yı işaret ederken, zamanla bizzat yılan da tanrılaşmış ve bütün hekimliğe simge olmuştur. Eski bir Sümer şehri olan Lagaş’ ta yapılan bir kazıda sanat bakımından çok değerli bir vazo bulunmuştur ki bu vazo hekimlik için de önemlidir. Çünkü üstünde kabartma olarak iki cin yani iki mikrop, iki hastalık göstergesi ve onların ortasında da bir ağaca sarılı olarak yılan yani Şifa Tanrısı Ningişzida vardır. Yine Sümer kahramanı Gılgamış’ a atfedilen bir efsanede Gılgamış’ ın büyük bir güçlükle bulduğu ebedi hayat otunu yemesi nedeniyle yılan sık sık deri değiştirir yani gençleşir. (Prof. Dr. Bedi N. Şehsuvaroğlu’ nun 1970 basımı “Eczacılık Tarihi Dersleri” kitabından, sadeleştirilerek ve günümüz Türkçe’ sine uyarlanarak Selçuk Ecza Deposu'nun üç ayda bir periyodik olarak yayınlanan DENGE DERGİSİ'nde yayınlanmıştır.) |
||
|
||
| hmm? bi eczacı daha gelmiş ..
|
||
|
||
eveeet, bütün bu eczacılık tarihi de bize gösteriyor ki, foruma yeni bir eczacı gelmiş
|
||
|
||
B- BİZANS Hıristiyan imanına dayanan Bizans tababeti dünyadan ümidini kesmiş, hasta, günahkar ve talihsizlere hitap eden dogmatik bir tababet idi. Hastalık ve ölüm genellikle tanrı işi kabul edilirdi. Allah yapacağını bilirdi. Ölüm saçmışsa demekki istediği öyle idi. Kul buna karşı gelme cesaretini nasıl gösterebilirdi ? Bu nedenle bu dönemde hastalığın seyrini tetkik etmeye ve ilaçlara önem verilmiyordu. Burada yazılanlar düşündürücü... Tipik Türk-islam sentezi anlayışıyla yazılmış bir eczacılık tarihi, yani kahpe Bizans, karanlık ortaçağ, bu dönemde ileri islam medeniyeti, büyük Türk-islam alimleri. Tamam, Bizans çok ileri bir medeniyet değildi, Hıristiyanlığın çok etkin ve dogmatik kuralların egemen olduğu bir yapısı vardı. Ama bu bilimin hiç olmadığı anlamına da gelmez, yani hastalar duayla da iyileştirilmezlerdi. Bizans döneminden kalma pek çok bilimsel yazıta rastlanabilir, bilmin olmadığı söylenemez. Fakat yine taraflı bir bakışla, dönemin ileri İslam medeniyetlerindeki yazıtlarda da, İslam imanıyla yazılmış, hastalıkların Allahtan geldiğini, Allahın takdiri olduğunu, pek kurcalanmaması gerektiğini söyleyen yazılar da bulabiliriz. Sonuçta ortaçağdan bahsediyoruz. |
||
|
||
| ben bu yazıyı istanbul üniversitesi eczacılık fakültesi yayınından alıntıladım dikkatini çektiyse. ben pek zannetmiyorum türk-islam sentezi anlayışıyla bunları derlediklerini. ama aksini iddia eden bir kaynağın varsa paylaşabilirsin mesela. biz de öğrenmiş oluruz. | ||
|
||
| Alıntı yaptığınızın farkındayım, size karşı bir şey söylediğim yok eczacı, ben yazıyı eleştirdim. Söylemek istediklerimi anlayamadınız sanırım. Bin yıllık, koskoca Bizans imparatorluğu için tıbbı ya da eczacılığı Hıristiyanlıkla sınırlandıramayız, burada bilmin olmadığını, hastalıkların tamamen Tanrıya havale edildiğini söyleyemeyiz. Burada da tıp alanında belli çalışmalar yapılmış, belli gelişmeler gösterilmiştir. Buna karşın, o dönemde ileri diye tabir edilen islam medeniyetinde de bu günkü gibi pozitif bir bilimin olmadığını unutmamalıyız. O zaman da islamiyet ve din adamlarının bilim üzerinde etkisi vardı. Bu gerçekleri göremeyen, Bizans'ı ve Avrupa orta çağını karanlıklara gömerken Orta Asya'dan tutup tüm Türk islam medeniyetini göklere çıkaran tarih anlayışı Türk-islam sentezidir. |
||
|
||
| Wikipedia'daki "Byzantine Medicine" isimli başlıktan Türkçe'ye çevirmeye çalıştım, çeviri yapacak düzeyde İngilizce bilmediğimden yanlışlar muhtemelen vardır. Ama bir kaynak olsun diye yayınlıyorum. Bizans’ta Tıp Bilimi Bizans tıbbı, İ.S. 400-1453 yılları arasında Bizans İmparatorluğundaki tıp çalışmalarını kapsar. Bu çalışmalarda çoğunlukla antik Yunan ve Roma kaynakları kullanılmıştır. Bununla birlikte, Bizans’ta tıp, Greko-Romen öncellerinden gelişme göstermiş birkaç bilimden biridir. Sonuç olarak, Bizans’taki tıp bilimi önemli oranda İslam tıbbını ve Rönesans dönemi boyunca yeni gelişen Batı tıbbını etkilemiştir. Bizanslı hekimler, medikal bilgileri genellikle kitaplarda toplar ve standardize ederlerdi. Bu kitaplar üzerinde dikkatle durularak önemli hastalıkları belirten, incelikle resmedilmiş örnekler ile hazırlanırdı. Bunlardan Aegina’lı Paul’ün önderliğinde yazılmış, 7 Kitaplık medikal incelemeler ansiklopedisi, özel bir öneme sahiptir. Bu inceleme 7. yüzyılın sonlarına doğru yazılmış, 800 yıl boyunca da standart ders kitabı olarak kullanılma özelliğini korumuştur. Bu çalışma pek çok yeni fikri barındıran, dönemin medikal bilgilerini içeren, toplu bir ansiklopedi niteliğindeydi. Bu özelliği ile Arap dünyasında da uzun yıllar kullanılan bir eserdi. Antikite’nin son dönemleri medikal bilimlerdeki devrime tanıklık eder ve pek çok kaynakta geçmişteki hastanelerden bahsedilir. İstanbul sahip olduğu coğrafi konumla, zenginliğin ve bilginin yoğunlaştığı bir yer olması dolayısıyla, kuşkusuz bu tür aktivitelerin de merkezi konumundadır. Tartışmalı olarak, ilk Bizanslı hekim, 515 dolaylarında imparator Olybrius için yazılan “Vienna Dioscurides” isimli metnin yazarıdır. Pek çok Bizanslı hekim gibi bu yazar da, materyal olarak Galen ve Hipokrat gibi antik otoritelerin çalışmalarını kullanmıştır, fakat bu, Bizanslı hekimlerin önceki büyük çalışmalara düzeltmeler yapmadıkları, katkıda bulunmadıkları anlamına gelmez. Oribasius, bu medikal bilgileri derleyen, sıklıkla eski metotlardaki yanlışlıkları not eden düzenlemeler yapan, belki de Bizans’taki en büyük derleyici kişidir. Diğer pek çok Bizanslı hekiminki ile birlikte, onun birçok çalışması Latinceye çevrilmiş, neticede, 17- 18. yüzyıllarda Fransızcaya ve İngilizceye tercüme edilmiştir. Bizans’ın bir diğer bilimsel eseri, 13 yüzyılda yaşayan Nicholas Myrepsos’un Dynameron isimli çalışmasıdır. Bu çalışmalar, yine antik Yunan yazıtlarından alınmış, fakat Galen ile sınırlı kalınmadan, bunlara eklemeler yapılarak geliştirilmiştir. Bu yapıt, Fransız tıp fakültelerinde 1651 yılına kadar temel farmasötik kodeks olarak kullanılmıştır. Yine 13. yüzyılda Bizanslı hekim Demetrios Pepagomenos’un gut hastalığı üzerine yazdıkları, 1517 yılında Venedikte, Büyük hümanist Marcus Musurus tarafından Latinceye çevrilmiş ve yayınlanmıştır. Son büyük Bizanslı hekim, 14. yüzyılın başlarında İstanbul’da yaşamış Actuarius’dur. İdrar üzerine çalışmaları, bu alanda ileride yapılacak çalışmalara temel teşkil etmiştir. 12. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren 1453 yılına kadar medikal bilimlerde çok az gelişme vardır. Bunun nedeni, büyük oranda imparatorluğun Latin istilasından sonra toparlanma sürecinde olması, savaşlar ve salgın hastalıklar yüzünden azalan nüfusu ile karışıklık içinde bulunmasındandır. Buna rağmen, Bizans tıbbı, bu dönemde yapılan buluşlarda ve antik yunan-roma bilgilerinin özenle korunup geliştirilmesinde, bu bilgilerin Rönesans İtalya’sına ve Arap dünyasına aktarılmasında yüksek derecede öneme sahiptir. Hastaneler Tıbbi yapılanmalara olanak sağlayan ilk imparatorluk olarak kabul edilmesi, Bizans’ın bu alandaki bir diğer önemli katkısıdır. Bu tür yapılar özel olarak kiliseler ya da devlet tarafından kurulurdu ve gelişirdi. Bunlar pek çok yönden, modern hastanelere benzerlik gösterirdi. Hastane benzeri yapılanmalar antik Yunan ve Roma medeniyetlerinde de kurulmuş olmasına rağmen, bunlar çoğunlukla askeri amaçlı kullanımları ya da yurttaşların daha huzurlu bir ölüm gerçekleştirmek için gittikleri yer olarak farklılık gösteriyordu. Bu hastane benzeri yapılar, belli başlı imparatorluk şehirlerinde (örneğin İstanbul ve sonraları Selanik gibi) bulunurdu. İlk hastane Basil Caesarea tarafından 4. yüzyılın sonlarında yaptırıldı. Daha sonra bu yapılar gelişme gösterdi, 8. ve 9. yüzyılda eyaletlere bağlı şehirlerde de görülmeye başlandı. (Bunun yanında, Jüstinyen’in düzenlemelerinde, özel doktorların senede 6 ay halk için çalışması, gerçek bir devrim olarak gözükmektedir)Bizans tıbbı tam olarak, hastaneler çevresinde veya seyyar dispanserlerde kurulmuştur. Hastane kompleksleri, başhekimleri (archiatroi), profesyonel hemşireleri(hypourgoi) ve diğer çalışanları (hyperetai) içeren bir hiyerarşi içerisindeydi. Doktorlar, çok iyi eğitim gördükleri ve büyük olasılıkla hizmet verdikleri Konstantinapol(İstanbul) üniversitesinde Bizans döneminin bilimsel konularıyla birlikte hekim olurdu. (Antikitede büyük hekimlerinin önemine karşın, Bizans’ta bilimin konumunun büyük gelişme gösterdiği görülür. ) Bu katı profesyonellik sayesinde (tıpkı devlet işlerinde görülen profesyonellikte olduğu gibi) pek çok özellik günümüzün modern hastanelerine taşınmıştır. Bu nedenle, 12 yüzyılda İstanbul’da içinde kadın doktorların da bulunduğu, uzmanlardan oluşan iki tane çok iyi organize olmuş hastane olduğunu biliyoruz. Burada farklı hastalık çeşitleri için bölümler ayrılmıştır ve sistematik tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Hıristiyanlık İmparatorluğun diğer tüm alanlarında olduğu gibi, Hıristiyanlık, hastanelerin yapımı ve sürdürülmesinde önemli bir rol oynamıştır. Pek çok hastane kardinallerin saygın yönetimleri altında kurulur ve yönetilirdi. Hastaneler her zaman kiliselerin yakınında veya çevresinde inşa edilirdi. İyileşmenin günahlardan arınma fikrine bağlı olması büyük önem arz ederdi. Tedavi başarısız olduğunda, doktorlar daima hastalarından dua etmelerini isterdi. Hıristiyanlık ayrıca, hayırseverlik fikrinin propagandasında da anahtar bir role sahiptir. Bu fikir, Bizans’ın geniş kaynaklarıyla birleşince, Bizanslı doktorların idaresi altında, tarihte ilk kez bir devlet kaynaklarını halk sağlığı sistemine harcamıştır. |
||