SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Atatürkçülük

Konu: Cumhuriyeti Pusuda BEkleyen NUrculuk

Sayfa: [ 1 ]

Sino AtriaL 04.05.2008 19:05:48
Ulu Önder Mustafa Kemal, yok edilmeye çalışılan bir milleti tekrar ayağa kaldırmış ve onu millî bilinçle yoğurarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Türk Milleti’nin yapısına ve doğasına en uygun rejimin cumhuriyet olduğunu söylemiş ve bu rejimi Türk Gençliğine emanet etmiştir. Fakat daha o zamanlarda, Türk Milleti’nin özünü yansıtan bu rejime muhalif olanlar çıkmış, “sürü burada, çoban nerede” diyerek cumhuriyeti yıkmaya çalışmışlardır. O zamanlar Kubilay’ın başını kesen bu cumhuriyet düşmanı şeriatçıların daha neler yaptığını merak edenler 31 Mart Olayı’nı incelesinler.

Cumhuriyet kurulduktan bu yana, açık ve gizli şekilde cumhuriyeti yıkma çabaları sürüp gitmektedir. Bu çabalar hiç bitmemiştir, her zaman en büyük tehdit olarak ülkemizde var olmuştur. Bazen sesleri kesilmiş, gizliden gizliye planlar yaparak bu düşmanlıklarını sürdürmüşler, bazen de alenen ortaya çıkıp cumhuriyete karşı olduklarını haykırmış ve cumhuriyeti yıkmak için çalışmışlardır. Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda milleti galeyana getirip hilafet bayrağını açmak, milleti köle yapmak isteyen, çağdaşlaşmaya karşı alerjisi olan zevatların bugünkü torunları nurculardır. Nurcular, dedelerinin öğütlerini tutarak, her türlü üçkâğıtla, takiyeyle, sahtekârlıkla ve yalan – dolanla cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığını beyinlere ve zihinlere yaymaya çabalıyor.

Ne yapmaya çalışıyor bu nurcular? Nurcular; Türk’e ait laik, çağdaş, uygar ve kutsal Türkiye Cumhuriyetini yıkarak yerine şeriata dayalı bir devlet düzeniyle yönetilen hilâfet devleti getirmek istiyorlar. İran’da yapılan şeriat devriminin bir eşini bu kutsal topraklar üzerinde yaparak, Türk Milleti’ni güdülmeye mecbur bir sürü hâline getirmeyi amaçlıyorlar. 31 Mart’ta attıkları slogan “sürü burada, çoban nerede” idi. Bugünkü mantıklarında da hiçbir değişiklik yoktur. Aynı kafayla devam etmektedirler fakat bugün izledikleri yöntemler farklıdır. Dün silahla, topla, tüfekle cumhuriyeti yıkmak istiyorlardı, bugün devlet sathına yayılarak, önemli noktaları ele geçirerek bu amaçlarına ulaşmayı hedefliyorlar.

Nurcuların tarihini ele alırsak, karşımıza çıkan tablo şüphesiz kanımızı donduracak kadar korkunçtur. İşe, nurcuların peygamberi olan Said-i Kürdi’den başlamak yerinde olacaktır. Cumhuriyetten sonra, Atatürk’ten korkusundan adını Sait Nursi olarak değiştiren Said-i Kürdi, Bitlisli bir kürttür. Bütün hayatı Türklere düşmanlık ederek geçen Said-i Kürdi, cumhuriyete karşı yapılan 31 Mart ayaklanmasına katılmıştır. Bundan başka, Kurtuluş Savaşı yıllarında, İngilizler tarafından kurdurulup desteklenen Tealiî İslam Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almıştır. O Tealiî İslam Cemiyeti, 16 Eylül 1919’da İkdam Gazetesi’nde bir bildiri yayınladı. Altında, Tealiî İslam Cemiyeti’nin kurucuları arasında olan Said-i Kürdi’nin de imzasının olduğu bildiri şu şekildeydi:

“Ey Anadolu’nun masum ve mazlum ahalisi!

Bir zamanlar ne kadar şen ve bahtiyar idiniz. Hemen hepiniz çoluğunuz ve çocuğunuzun yanında tarlalarınızın, bağlarınızın başucunda çiftinizle, çubuğunuzla uğraşıp vaktinizi hoşça geçirir idiniz. Bir müddetten beri size ne oldu? Niçin böyle boynunuz bükük, tıpkı bir yetim gibi mahzun duruyorsunuz. Acaba şu halin neden ileri geldiğini biliyor musunuz? Bunun için cümlemizin yani aziz milletimizin ve mukaddes vatanımızın bir vakitten beri başına gelen belaların esbabını size biraz anlatayım. Selanik dönmeleriyle aslı nesli ve mezhep ve meşrebi belirsiz ecnası muhtelife türedilerden mürekkep olan bu cemiyet, istibdadı kaldıracağız, meşrutiyet ve hürriyet getireceğiz, hükümet ahaliye zulmetmeyecek diye bizi aldattılar. Bu hainler, bu hinoğlu hinler memleketin başına kendi elleriyle getirdikleri her belada, her muharebede âlemi ölüme teşvik etmek, halkı kırdırarak kendi canlarını beslemeyi çok iyi biliyorlardı.

Nitekim bu defa da Anadolu’da Mustafa Kemal ve Kuvay-i Milliye maskaraları Yunan askerlerinin önünden nâmerdane bir surette kaçarken, zavallı saf ve gafil ahali ve askerden cem ettikleri kuvvetleri düşmanla harbe tutuşturarak yalanlar ve hilelerle savuşup kaçtılar.

Biçare millet!

Bu yankesicilerin hilelerini, desiselerini hala tamamen anlayamamıştır. Yazık bin kere yazık ki, gerek harb içinde, gerek mütarekeden sonra memleket bunların fitne ve fesadı uğruna milyonlarca evladını telef ediyor da Enver, Cemal, Mustafa Kemal vesaire beş on eşkıyanın vücudunu ortadan kaldırmak için icab eden küçük fedakarlığı göze almıyor.

Millet hala kendisini aldatan bu heriflere niçin diyemiyor ki: Ey hainler! Ey Allah’tan korkmayan ve Peygamberden haya etmeyen mahluklar, muharebe ettiniz başımızı bin türlü belalara soktunuz, mağlup oldunuz, şimdi niye tekrar, gücünüz yetmediğini ikrar ve imza ettiğiniz devletleri yeniden kızdırarak üzerimize husumet ve gazaplarını davet ediyorsunuz?

İngilizleri kızdırdınız, üzerimize Yunanlıları musallat ettiler. Harpte mağlup olduktan sonra uslu oturmak ve mağlubiyetin neticesine katlanarak telafisini sabr-u sükun ve akl-u tedbir dairesinde izale etmekten başka çare var mıdır? Düşünmüyor musunuz ki Yunanlılara fazla zayiat verdirmek bile bundan sonra bizim için hayırlı ve menfaatli bir şey olmaz. Hem sizler ey yalancı ve deni şâkiler!

Kendinize ne hakla, ne yüzle Kuva-yı Milliye adını veriyorsunuz? Utanmaz hainler, artık yetişir, yakamızı bırakın. Cenab-ı Hakk’ın gazap ve laneti sizin üzerinize olsun!

Şimdi sulh imzalandı Kuva-yı Milliye belasının tevlid ettiği mecburiyetle galip devletlere karşı yeniden taahhüt altına girdik. Devletler şimdi bize Eğer Anadolu’da Kuva-yı Milliye isyanını bastırmazsanız İstanbul’u da elinizden alacağız diyorlar.

Ey Anadolu’nun mazlum ve muhterem ahalisi!

Elinize aldığınız bu fetva-yı şerife göre, bu katil canavarları (Atatürk’ü ve Kuvvacıları kast ediyor), daha ziyade yaşatmamakla memur ve mükellefsiniz. Allah’ını, Peygamberini ve padişahını seven bu tarafa gelsin...”

Görüldüğü gibi nurcuların peygamber kabul ettiği, her sözünü şartsız, kuralsız, düşünmeden ve sorgulamadan kabul ettiği Said-i Kürdi, Kurtuluş Savaşı yıllarında İngilizlerin emriyle Atatürk’ün ve Kuvay-i Milliye’nin hakkında bol bol kara propaganda yapıp, kinini ve nefretini kusuyordu. Açık açık yurdumuzu işgal eden düşmanlara teslim olmamız gerektiğini savunan İngilizlerin kurdurduğu Tealiî İslam Cemiyeti, yani Said-i Kürdi ve arkadaşları, müridleri olan şeriatçı kürtlere de Mustafa Kemal’i ortadan kaldırmaları için emir veriyordu.

Bugün değişen ne oldu? Sadece nurcuların hedeflerine ulaşmaktaki seyrettikleri yol… Bugün hedeflerine, devlet yönetimine sızarak ulaşmayı planlıyorlar. Önemli noktaların hepsini ele geçirerek, şeriatı devletin içine sızdırmaya uğraşıyorlar. Bunun için gece – gündüz çalışıp, Hocaefendileri Fethullah’tan aldıkları talimatları uyguluyorlar. Bu talimatlar öyle korkunç talimatlar oluyor ki, beyni körpecik olan, pırıl pırıl Türk evlatlarını alarak mankurtlaştırıp, emirlerindeki birer köle hâline getiriyorlar.

Adına nurculuk denen, resmi ve yasal dayanağı olmayan bu illegal irticai hareketin bugünkü elebaşısı, Said-i Kürdi’den bayrağı devralarak yürümekte olan Fethullah Gülen adlı gizli vatan haini ve Amerika ajandır. Türkiye’de bulunduğu sürece iç içe olmadığı siyasi lider kalmayan Fethullah, sonunda Ecevit ile birlikte çalışmıştır. Fethullah, 12 Eylül öncesinde komünistlerin önderliğini yapan Bülent Ecevit ile liseli aşıklar gibi resimler çektirmiş, Ecevit’in dizinin dibinden ayrılmamıştır. Oysa daha düne kadar komünistlerin önderliğini yapan kişi de yine aynı Bülent Ecevit’tir. Tabi nurcu müridlere göre bunda bizim anlayamadığımız çok gizli sırlar vardır. Biz kim oluyoruz ki Hocaefendi(!)’nin yaptığı işlere akıl erdirebileceğiz? O her şeyin en iyisini bilir. Demek ki Ecevit’le sarmaş dolaş olmasının da vardır bir kerameti.

Fakat tuhaftır bu keramet çabuk söndü. Fethullah, hakkında tutuklama kararı çıkınca Ecevit’i bırakıp kaçtı ve soluğu Amerika’da aldı. Bir de bahane uydurdu; güya ölümcül hastalığı varmış da, o yüzden Amerika’dan çıkamıyormuş, Amerika’da tedavi oluyormuş. Eğer bu hastalığı mani olmasa Türkiye’ye gelecekmiş, vatanını çok özlüyormuş vs. Peki bu hastalık ortaya çıkmak için Fethullah’ın hakkında Türkiye’de yakalama kararı çıkmasını mı bekliyordu? Bunları, aklı başında her fert oturup düşünebilir ama nurcular düşünemez…

Nurcuların, her ilde en az 10 - 15 tane öğrenci evleri var. Resmi olarak bir dernek, teşkilat ya da kuruluş olmayan nurcular, gayri resmi olarak bu evlerde bir örgüt faaliyeti gösterirler. Evlerinde, öğrencileri bedava beslerler, okuturlar ve bütün masraflarını karşılarlar. İlk bakışta çok cazip geldiği için genellikle kırsaldan Büyükşehre gelen, ailesinin maddi durumu kötü olan öğrenciler bunlara kanıp yanlarına giderler. Öğrencilik hayatları boyunca büyük kısıtlamalarla bu gayri resmi öğrenci evlerinde kalmalarına müsaade edilir. Bu evde kaldığı sürece bu öğrencinin okul dışında hiç bir yere gitmesine izin verilmez, Zaman, Vakit gibi irticacı gazeteler dışında herhangi bir gazete okuması, sigara içmesi, televizyon izlemesi, müzik dinlemesi, kız arkadaş edinmesi ve onunla haftasonu sinemaya gitmesi, bir pastanede oturup iki kola içmesi de hep yasaktır. Bunları yapan öğrenci, her ne olursa olsun direk gayri resmi olan bu evden atılır ve tek başına bırakılır.

Gelelim okuldan mezun olduktan sonraki duruma; bu evlerden birinde kalıp okuduktan sonra mezun olan bir kişi, mesleği ile ilgili olarak ve parasal yönden nurculara destek olmak mecburiyetindedir. Evlerinde okuyan bu kişi hakkında, ilerde şantaj yapabilecekleri bazı bilgileri alırlar ve mezun olduktan sonra kendilerine destek vermemesi ve yardım yapmaması durumunda şantaj başlar. Bu sayede kişi, istese de istemese de onlara destek vermek zorunda kalır. İşte bu yüzden bunların aralarına bir kere karışan bir daha yakasını kurtaramıyor.

Kafaları kurcalayan bir merak konusu da bu evlerin hangi parayla geçindiğidir. El alem bir karısını, iki de çocuğunu geçindirecek kadar para bulamıyor, nurcular Türkiye genelinde binlerce ev besliyorlar. Üstelik öğrenci besliyorlar. Yani öyle böyle değil, ciddi anlamda masraflı bir iş. Bunca öğrenci ne yiyip içiyor? O evlerin giderleri, faturaları kim tarafından karşılanıyor? Sadece Türkiye’de de değil, yurtdışında da çok sayıda evleri ve okulları var nurcuların. Yurtdışındaki okullar nasıl açıldı? Nasıl işletiliyor? Bütün bunlar korkunç bir maddi güç ister, hayli yüklü miktarda para ister. Ha deyince bulunacak parayla bunca iş yapılmaz, bunca ev ve okul açılmaz. Acaba nereden geliyor bu değirmenin suyu? Bence Amerika’dan geliyor ama bunu bir nurcuya sorarsak herhalde gökten indiğini söyleyecektir. İnsan bir kere akıl denen nesneden mahrum kalmayagörsün, nelere inanmaz ki…

Nurcular, yurtdışında açtıkları okullarla övünüp dururlar. Güya Fethullah, Türkiye’yi temsil etmek için açıyormuş bu Türk(!) Okullarını… Düşünmekten ve muhakeme etmekten münezzeh insanlar, her işi, her olayı önlerine sunulduğu gibi kabul ederler. Yorum yapmazlar, neden diye sormazlar. Ama biz böyle yapmıyor, düşünüyoruz. Ve ulaştığımız sonuç şu:

Amerika, müslümanları avucuna almak ve avucunda tutmak istiyor. Bunu yaparken de “her tilkiyi kendi bölgesinin tazısıyla avla” mantığıyla ortaya bir adam atıyor. Bütün dünyadaki müslümanların gözünde, ortaya attığı bu adamı “islam’ın halifesi” olarak gösteriyor. Böylece Amerika tarafından ortaya atılan bu adamın her sözü, müslümanlar arasında tartışmasız kabul edilecek. Bu adamın her söylediğine bütün müslümanlar inanacak ve ona göre hareket edecek. Gerçekten zekice bir yöntem ama bunu bize değil cahil Arap ve Farslara yutturabilir.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; Kurtuluş Savaşı yıllarında cumhuriyeti yıkmak için Atatürk’e ve Kuvay-i Milliye ordusuna karşı çıkıp onları yok etmesi için müridlerine emir verenler, bugün de ellerini kollarını sallayarak, o beğenmedikleri ve istemedikleri ülkede yaşıyorlar. Bu ülkenin kurucusu olan Ulu Önder Mustafa Kemal’e ve bu yolda çarpışan askerlere kin ve nefret kusanlar hâlâ görev başındalar. İnsanların kalplerinde olan kutsal değerleri, dini, imanı, inancı, mezhebi alıp kullanarak, kendilerine sermaye yaparak pirim yapmaya çalışan bu yobazları tarih kesinlikle affetmeyecektir.

Din, insanlığın başlangıcından bu yana vardır. İnsanlar istediği dine inanabilir, inandığı dinin ibadetini de yapabilir. Buna kimse karışamaz. Fakat Fethullah ve nur tarikatı gibi insanların kutsal değerlerini sömürerek, bu değerler üzerinden şahsi menfaat sağlayanların varlığı, laik Türkiye Cumhuriyeti’nde olmaması gereken şeylerdendir. Dinler, inançlar, mezhepler, ibadetler vs. insanların kalplerinde kalır. Bunlar dışa vurulduğu ve hele üzerlerinden çıkar elde edildiği zaman kutsallığını kaybeder ve günlük siyasi tartışmalardan hiçbir farkı kalmaz. Zaten Amerika’nın tam olarak amaçladığı şey de budur. Fethullah’ı bütün dünyada “islam’ın halifesi” yapıp, Fethullah aracılığıyla, Müslümanları ve müslümanlığı tekeline alarak dünyadaki müslümanların hepsini yönetmek ve yönlendirmek. Tabi bir de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin içine süzülerek her yeri ele geçirmek.

Türkiye’de yaptıklarına bakarsak, ne kadar sinsi olduklarını anlamak çok da zor olmayacaktır. Çocukları alıyorlar, bedava okutuyorlar, daha sonra bu çocukların geldikleri mevkilerden çıkar elde ediyorlar. Şeriatı işte böyle usulca devletin içine, hem de en kilit noktalarına sızdırıyorlar. AKP hükümeti iktidar olduktan sonra yapılan müthiş kadrolaşma hepimizin malumudur. Camideki imamı alıp okula müdür yapacak kadar esriyenlerin elbette tek amaçları, şeriatı ülke sathına yaymaktır…

Ülkemizde bunca iş olurken, Fethullah Amerika’daki evinde arkaya yaslanıp izliyor ve gülüyor. Müridlerinden hiç birisi de “yahu müslümanlık için çarpışıp onca uğraşan Fethullah, nasıl oluyor da müslümanlığın en büyük düşmanı olan Amerika’da yaşayabiliyor” diye sormuyor.

Buğra Şad

03 Haziran 2007

Sapiens 04.05.2008 19:23:34
Nurculuk 20 den fazla oluşumun üst kimliği İlhan selçuk un kankası  Sabık cumhur reisimiz  Süleyman demirel i Kutsal kişi sayan  ve  Sayın eski cumhurbaşkanınında kutsal kişi olmaktan  pek rahatszılık duymadığı hatta böyle sanılmak içinde bazı atraksiyonalra girdiği herkesce bilrini (bkz  60-70-80 lerin basınına özellikle yeni asya agzteesine özellikle bakılamlı)

SerpantiN 11.05.2008 14:51:08
Hayatım boyunca okuduğum en ilginç yazı dersem Yalan söylemiş olmam gerçektende. Bu foruma ilk girişim ve ilk mesajım olması nedeniyle benim için anlamı büyük.

Yazıyı başından sonuna kadar okudum, gerçektende neresinden tutarsanız tutun elinizde kalacak, hiçbir tarihsel gerçeği yansıtmayan ve tamamen din düşmanlığı güdülerek kaleme alınmış; insanların milli duygularını galeyana getirerek din düşmanlığı yapılmış bir yazı olmuş. Bir insanı, Bir camiayı, Bir cemaatı,  Bir oluşumu eleştirmek herkesin en doğal hakkıdır yazara bu noktada saygı duyuyorum. Fakat bu eleştiriye başlamadan evvel araştırmak eleştirmenin en büyük vazifesi olmalıdır. Tamamen fantazi ürünü ve kişisel korkularından yola çıkarak eleştiri yapılamaz.

Bu yazıda nurculuk eleştirilmiş. Cumhuriyet'i yıkmak isteyen nurcular var denilmiş. Dakika bir gol bir. Halbuki nurculuğun kurucusu olan Said-i Nursi Hazretleri "Euzü billahimineş siyaset" sözünü etmiştir Yani "Siyasetten ALLAH'a sığınırım" demiştir. Nurculuk bir tarikat değil; bir cemaattir. Tarikat ve cemaat kavramından bile bihaber olanlar bu insanları en son eleştirmesi gerekenlerdir.

Nurcuların peygamberi!!! sözünü edebilen daha peygamber kimdir? nedir? necidir? cemaat lideri kimdir? yada bir imam kimdir? bunun farkında olamayan, aradaki farkı bilemeyen insanlar; nurcuları en son eleştirmesi gereken insanlardır. Mukaddesatı her şekliyle eleştiren, ama DİN'in hiçbir vecibesi hakkında en ufak bir bilgisi olmayan insanlar bence nurcuları hiç eleştirmemelidir. Veyahutta açık açık dini inanışlarını yazabilmeli, Ben hristiyanım yada ben ateistim diyebilmeli bu açık yürekliliği gösterebilmelidir.

Said-i kürdi yani kürt said diyerek kişinin etnik kimliğini ön plana alarak Kürtleri küçümsemeye çalışmak abesle iştigal değilmidir? Ben Türk'üm ama türk olmayı ben tercih etmedim bu bana ALLAH'ın bir nimetidir. Sormak lazım yazının yazarına "Türk olmayı senmi seçtin?" Türk'lük çarşıdan pazardan alınan birşey değil tamamen insanın kaderinde yazılı olan birşeydir. Kendi tercihi bile olmayan birşeyden ötürü diğer etnik kimlikteki insanları aşağılamaya çalışmak tamamen yanlış birşeydir.

31 mart vak'asında said nursinin halkı kışkırttığını söylemek ise tamamen tarih bilgisinden yoksun olmak, veyahutta olaylara tek pencereden bakmak, taraflı olmanın alametidir. 31 Mart 1909 ayaklanması esnasında Said Nursi, yayınladığı makaleler ve askerlere yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, olaya karıştığı iddia edilerek tutuklandı ve Divan-ı Harb-i Örfi'de, idam talebiyle yargılandı. Daha sonra; İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi adıyla neşredilen savunmasının ardından beraat etti. Sözkonusu savunmalarıda kısacık bir araştırma sonucunda elde etmek mümkündür. Yazının devamında said nursiye ait oldugu ifade edilen konuşma ise said nursiye değil; Şeyh Said'e ait bir konuşmadır. Said nursi ile Şeyh saidi karıştırmak ceviz ile karpuzu karıştırmak gibi gülünç bir durum ortaya çıkartır.


Nurculuk; "Risale-i Nur" ismindeki, Kur'an-ı Kerim tefsirini okumak, yazmak, yaymak ve tebliğ etmek felsefesi üzerine kurulmuş bir cemaattir. Hiçbir şekilde hakiki nurculukta siyaset ve benzeri oluşumlar sözkonusu olamaz. Temel felsefesi kur'andır onun emir ve yasaklarıdır. Hiçbir şekilde ne said nursiye nede bir başkasına "Peygamber" sıfatı yüklemez. Bunu söyleyen büyük bir cehalet içerisindedir. Şu zamandada nurculuğu temsil hakkı kimsede yoktur ne Fethullah gülen Nede bir başkası çıkıpta "Ben nurculuğun reisiyim önderiyim" türünden beyanatlarda bulunamaz.


Kısaca said nursi hakkında Bilgileri sıralayacak olursak;

1878 ;de Bitlis'in Hizan ilçesinin Nurs köyünde doğan Bediüzzaman, ilk eğitimini ağabeyi Molla Abdullah'tan aldı. Beş yıl süren tahsil hayatı boyunca, bir çok medresede kısa sürelerle bulunarak ders aldı. Sonunda, Doğu Beyazıt'ta bulunan Şeyh Mehmet Celali'nin medresesinde üç ay süren bir eğitim neticesinde, İcazet aldı.

O dönemin medrese alimleri arasında gelenek halinde olan ilmi münazaralarda elde ettiği başarılar ve mütalaa ettiği kitapları kolaylıkla ezberine alması gibi özellikleri sebebiyle, kendisine Bediüzzaman lakabı verildi.

1893 yılında Miran aşiret reisi Mustafa Paşa'yı yöre halkına yaptığı baskı ve zorbalıktan vazgeçirmek için Cizre'ye giden ve burada bir müddet kalan Said Nursi, 1894'te Mardin'e geldi. Burada bir müddet kaldıktan sonra Bitlis'e gelen Bediüzzaman'a, Vali Ömer Paşa, Vilayet konağında bir oda tahsis etti. Bitlis'te geçirdiği iki yıllık süre zarfında Konağın büyük kütüphanesinden istifade eden Bediüzzaman, ilmi açıdan ulema ve nüfuzlu kimseler arasında hatırı sayılır bir şöhret kazandı.

İki senelik Bitlis hayatından sonra Said Nursi, Vali Hasan Paşan'nın daveti üzerine gittiği Van'da on yıl kadar kaldı. Konağın kendisine ayrılan bölümünde uzun süre kalarak çalışmalarına devam eden Bediüzzamanı'ın zihninde, eğitim esasları ve yönetim şekliyle Medreset'üz Zehra adını verdiği bir üniversite projesi teşekkül etmişti. Valinin konağında okuduğu gazetelerin birinde, İngiltere'nin Sömürgeler Bakanı Gladstone'un Avam Kamarasında, elinde bir Kur'an-ı Kerim ile kürsüye gelerek; Bu Kur'an Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, bu Kur'an-ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. Yahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız; dediğini duymuş ve buna karşılık Kur'an-ın bu asra bakan manevi mucizesini insanlara ispat ederek gösterme kararını vermişti. Said Nursi, idealindeki üniversite düşüncesini hükümete iletmek maksadıyla, 1907 yılının başlarında İstanbul'a gitti. Hükümet, Üniversite ile ilgili dilekçeye ilgi göstermedi. Ancak İstanbul uleması, talebeleri, medrese hocaları ve siyasetçileri Bediüzamana olan ilgisinden rahatsız olunca, Bediüzzaman'ı önce Tımarhaneye daha sonra da hapishaneye gönderildi. Doktor Said Nursi'de hiçbir bozukluk bulamadı ve raporuna şöyle yazdı: "Eğer bu adam akıl hastasıysa, dünyada akıllı insan yoktur."

Said Nursi'nin serbest bırakılmasından kısa bir süre sonra 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilan edildi. Meşrutiyetin 3. gününde, Sultanahmet'te ve daha sonra Selanik Meydan'ın da tekrarladığı ve metnini birçok gazetenin yayınladığı ;Hürriyete Hitap adlı nutkunda, meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslâmiyet'e aykırı olmadığını anlatıyordu. Yine Doğudaki aşiret reislerine Bediüzzaman imzasıyla telgraflar çekerek meşrutiyetin ve anayasal sistemin İslâmiyet'e aykırı olmadığını anlatıyordu.

31 Mart 1909 ayaklanması esnasında Said Nursi, yayınladığı makaleler ve askerlere yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, olaya karıştığı iddia edilerek tutuklandı ve Divan-ı Harb-i Örfi'de, idam talebiyle yargılandı. Daha sonra; İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi adıyla neşredilen savunmasının ardından beraat etti.

Bediüzzaman 1910 yılı baharında Van'a döndü. Hakkari, Bitlis, Muş, Diyarbakır ve Urfa yörelerini dolaşarak, bölgedeki aşiretleri ziyaret etti. Onlara Meşrutiyet ve meşveretin İslami temellerini anlattığı bu seyahat notları, Münazarat adı altında yayınladı.

1911 yılı başlarında Şam'a gelen Said Nursi, alimlerin daveti üzerine Emeviye Camii'nde bir hutbe verdi. İslam dünyasının siyasi, ekonomik ve sosyal sorunları ve çözüm yollarını anlattığı hutbesi Hutbe-i Şamiye adı ile neşredildi.

Şam'dan İstanbul'a geçerek Sultan Reşad'ın Rumeli seyahatine Şark Vilayetlerini temsilen iştirak etti. Üsküp Üniversitesi'nin temel atma törenine katıldı. Balkan Savaşları yüzünden yapımı duran Üsküp Üniversitesi için ayrılan tahsisatın, Medreset-üz Zehra projesine aktarılmasını hükümete kabul ettirdikten sonra İstanbul'dan ayrılarak Van'a döndü. Medreset-üz Zehra'nın temeli 1913 yılının yaz aylarında Van Gölü kıyısındaki Artemit'te atıldı. Ancak bu defa da I. Dünya Savaşının başlaması bu projenin de ertelenmesine sebep oldu. Said Nursi de talebeleriyle birlikte Doğu Milis Teşkilatı'nı kurdu ve Van-Bitlis cephesinde gönüllü alay komutanı olarak Ermenilere ve Ruslara karşı savaştı. Bu savaş esnasında, İşarat-ül İcaz adındaki tefsirini telif etti. 1916'da Bitlis savunması sırasında bir çok talebesi şehid oldu, kendisi de yaralanarak Ruslara esir düştü ve Kosturma'da ki esir kampına götürüldü.

Şubat 1917'de başlayan Rus ihtilalinin sebep olduğu bu karışıklıktan istifade eden Said Nursi firar etti. Kosturma'dan Petersburg'a geçerek Varşova'ya gitti. Buradan da Viyana'ya geçti ve Alman makamları tarafından düzenlenen bir belgeyle de Sofya üzerinden İstanbul'a geldi.

Enver Paşa, İstanbul'da kurulma aşamasında olan Darül-ül Hikmet-il İslamiye'ye onun da aza olarak tayin edilmesini hükümete teklif etti. Şeyhülislam Musa Kazım Efendi'nin teklifi ile de Sultan Vahidüddin tarafından kendisine İlmiye'de Mahreç payesi verildi.



 

13 Kasım 1918'de İstanbul'un Müttefik Kuvvetler tarafından işgal edilmesinden sonra İngiliz yanlısı kamuoyu ciddi kuvvet kazanmıştı. Bunun üzerine Bediüzzaman, ulema çevresinden de İngiliz propagandalarına destek verenlerin etkisini kırmak ve halkı uyarmak için Hutuvat-ı Sitte adlı eserini yayınladı. Bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Harrington'ın emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep oldu. Anadolu'da başlayan İstiklal Savaşın'nın ve Kuva-yı Milliye'nin aleyhine çıkarılan Şeyhülislam fetvasına karşı bir de fetva yayınladı. Bediüzzaman, yazı ve makalelerinde de İstiklal Savaşını cihad, Kuva-yı Milliyecileri de ;mücahid ilan ederek Anadolu'da ki İstiklal mücadelesini destekledi.

Bediüzzaman'ın çalışmalarını ve mücadelesini yakından takip eden Mustafa Kemal ve arkadaşları, müteaddit defalar çektikleri telgraflarla Bediüzzamanı' ısrarla Ankara'ya davet ediyorlardı. Eski Van valisi Tahsin Bey gibi dostlarının da ısrarlı davetleri sonucu, 1922 yılının Kasım ayı ortalarında Ankara'ya gitti.
Bediüzzaman, 25 Kasım 1922'de BMM'nde düzenlenen resmi hoş geldin merasimiyle karşılandı. Said Nursi, II. Meşrutiyet döneminde Van'da temelini attığı fakat savaş yüzünden inşaatı başlatılamayan üniversitenin yeniden kurulması için mebuslara bir kanun teklifi hazırlattırdı. Bu teklif mecliste bulunan 200 milletvekilinden 163'ünün imzasıyla kanunlaştı. Mecliste bir beyanname yayınlayarak namazın önemini anlattı ve onları dinin emirlerine riayet etmeye davet etti. Meclis Başkanı Mustafa Kemal bundan rahatsız oldu ve aralarında sert tartışmalar yaşandı. Bu olay, Bediüzzaman ve yeni rejimin kurucuları arasındaki görüş farklılıklarının ilk işaretleri idi.

Ankara'da ki çalışmaları sırasında yeni rejimin önde gelenlerinin bambaşka bir yolda olduğunu anlayan Bediüzzaman, Şark Vilayetleri Umumi Vaizliği ve mebusluk tekliflerini reddederek 1923 yılının Mayıs ayı başlarında Van'a gitti.

1925 yılında patlak veren Şeyh Said isyanına destek vermemesine ve hatta Onu isyandan vazgeçirmeye çalışmasına rağmen hükümet, Bediüzzaman'ı 1925 yılının Mayıs ayı ortalarında Burdur'a sürgüne gönderdi.

Said nursi hayatının hiçbir döneminde devlete millete silah kaldırmamış ve hiçbir şekilde isyan çıkarmamıştır. Rejimi yıkma teşebüsünde bulunmamıştır. Bunun aksini iddia etmek abestir ayıptır günahtır.

Cemaat evlerinin nasıl geçindiğini, nasıl yaşadıklarını merak edenler, o insanların arasına bir girselerdi keşke. Lafa gelince "çağdaşlaşmaktan korkan karanlık çevreler, Gerici yobazlar" yaftasını yapıştırdığınız o mütedeyyin insanlar; "Ben laik'im, çağdaşım , modernim" nutukları atan insanlar gibi paralarını diskolara meyhanelere, pahalı fransız şaraplarına, viskilere aktarmayıp; dişlerinden tırnaklarından artırdıkları paraları öğrencilerin tahsiline harcamaktadırlar. Fakir fukaranın okutamadığı çocuklarına, konfor içerisinde bir eğitim imkanı sunmaya çalışmaktadırlar. Birileri gibi "Haydi kızlar okula" kampanyası düzenleyip okul kapılarında kızlara zorla başlarını açtırmaya çalışmamaktadırlar.

Özetleyecek olursak; bu tür yazı ve yazarlar, maatteessüf sadece nurculukla yada süleymancılıkla değil İSLAM'ın bizzat kendisi ile mücadele etmek için yazılmıştır ama bunu açıkça yazamazlar. Kendi dünya görüşlerini ve meşreplerini gizlemek sureti ile mukaddesat ile savaşmaktadırlar. Her devirde musa'lar da firavunlarda olmuş ve olacaktır. Hak ile batıl'ın mücadelesi sonsuza dek sürecektir....




Sayfa: [ 1 ]