SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Modern Felsefe

Konu: Feminizm ve Tarihsel Gelişimi

Sayfa: [ 1 ]

asya 23.04.2008 23:07:22
Genel Olarak

Feminizm, Fransız Devrimi döneminde tarih sahnesine çıkan ve iki yüz yılı geçen bir süredir etkili olan bir akımdır. XX. yüzyılın ikinci yansında bu akım daha da güçlenmiştir. Ancak feminizmin ortaya çıkmasından beri tartışılan temel konu kadın - erkek eşitsizliği olmuş, bu eşitsizliğin nasıl giderilebileceği sorunu üzerinde durulmuştur. Kadınların sosyal, siyasi ve hukuki bakımdan niçin eşit olmayan konuma geldikleri üzerinde durulmadan feminizm akımının anlaşılması mümkün değildir. Bu nedenle kadın sorununun ilk önce tarihsel bir perspektiften ele alınıp incelenmesinde yarar bulunmaktadır. Tarihsel gelişim çizgisinin incelenmesi, bu konuda savunulan değişik görüşlerin değerlendirilmesi, feminizmin güncel bir konu olarak aydınlığa kavuşturulması bakımından gereklidir.

Feminizm bir yandan kadınlara erkeklerle eşit haklar ve fırsatlar tanınmasını ve kadınlara karşı olan ayrımcılığın ortadan kaldırılmasını, diğer taraftan kadınların erkeklerden farklı olduğunu ve bu farklılığın göz önünde bulundurulması gerektiğini savunan sosyal, politik ve hukuki akım olarak tanımlanabilir. Günümüzde feminizm, değişik görüşleri benimseyenler tarafından bütün dünyada yoğun biçimde tartışılmakta ve eğerlendirilmektedir.

Feminizm, sosyoloji, politik akım ve etik alanlarından oluşur, temeli ya da temel endişesi daha çok kadın özgürlüğüne dayanmaktadır. Bazı versiyonları geçmiş ve şimdiki toplumsal ilişkilere karşı eleştireldir. Çoğu toplumsal cinsiyet (gender) ve cinselliğe (sexuality) ilişkin toplumsal inşa olduğuna inandıkları unsurları analiz etmeye odaklanmıştır. Yine çoğu feminist cinsiyet eşitsizliği ve kadın hakları, ilgileri ve kadın sorunlarını araştırmaya odaklanmıştır.

Feminist teori toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin doğasını anlamayı amaçlar ve toplumsal cinsiyet politikaları, iktidar ilişkileri ve cinsellik üzerine odaklaşır. Feminist hareket içinde kadın ve erkeğin eşitliğini savunan gruplar olduğu gibi kadının biyolojik ve duygusal olarak erkeğe üstün ve erkeğin "tamamlanmamış kadın" olduğunu savunan daha radikal gruplar da yer almaktadır.

Feminizmin Kökeni


Modern anlamda bir felsefe ve bir hareket olarak feminizmin kökeni kadının eğitimi hakkını savunan Lady Mary Wortley Montagu ve Marquis de Condorcet gibi özgür düşünürlerin de içinde yer aldığı Aydınlanma dönemine götürülmektedir. Kadınlar için ilk bilimsel topluluk Hollanda Cumhuriyetinin güneyinde yer alan bir şehir olan Middelburg'de 1785 tarihinde kurulmuştur. İngiliz kadın yazar Mary Wollstonecraft'ın feminist olarak adlandırılabilen A Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Müdafaası) (1792) adlı eseri bu konuda ilk çalışmalardan biridir. Feminizm 19.yüzyılda kadınlarda adaletsiz davranıldığına ilişkin inanç arttıkça organize bir hareket haline geldi. Feminist hareketin kökleri ilerlemeci hareket özellikle de 19.yüzyıldaki reform hareketi içinde yer almaktadır. Harekete féminisme adını veren kişi ütopyacı sosyalist Charles Fourier'dir(1837). Fourier, 1808 gibi erken bir tarihte kadın haklarının genişletilmesini tüm tüm toplumsal ilerlemenin genel prensibi olduğunu öne sürmüştür. İlk kadın hakları toplantısı New York, Seneca Falls'da 1848 yılında yapılmıştır. 1869 yılında John Stuart Mill The Subjection of Women (Kadınların Köleleştirilmesi) kitabını yayınlamıştır. Adı geçen kitabında Mill, "bir cinsin diğer bir cinse hakimiyeti yanlış....ve....insanoğlunun gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biridir.." demiştir.

Pek çok ülke 20.yüzyılın ilk yıllarında özellikle de I.Dünya Savaşı 'nın son yıllarında kadınlara oy hakkını tanımıştır.


Kadın Haklarında Tarihsel Gelişim

Matrimonyal (anaerkil) toplum modelinin grup egemenliğinin görüldüğü toplum tipinden sonra ortaya çıktığı savunulmuştur. Matriyarkal toplum, kadının sosyal bakımdan egemen olduğu bir hayat biçimini ifade etmektedir. Bu teori ananın ve anadan doğan çocukların etkinliğine dayanan bir görüşü temsil eder. Doğum olayı nedeniyle kimin ana olduğu bilinir. Dolayısıyla nesebin ve verasetin kadına ve onun akrabalarına göre belirlenmesi mümkün olur. Bu durumun kadına sosyal hayatta üstünlük sağladığı ileri sürülmüştür.

Bununla birlikte bu teoriyi destekleyen çok güçlü kanıtların var olduğu şüphelidir. Ancak bazı topluluklarda nesebin ve mirasın matrimonyal (anaerkil) olarak değerlendirilmesi dikkati çekmiştir. Ancak kadının sosyal bakımdan tam anlamda güçlü olduğu bir toplum modelinin var olduğu bilimsel olarak kanıtlanabilmiş değildir.

Hititlerde kadının oldukça geniş haklara sahip bulunduğu tahmin edilmektedir. Bunun kanıtı kadın hükümdarın siyasi hayatta geniş yetkilere sahip olması, antlaşmalarda kralın ve kraliçenin imzalarının birlikte bulunmasıdır .

Heredot da, Etrüsklerde ve Giritlilerde kadının üstün konumda bulunduğunu, Amazon kadınlar bakımından da aynı durumun geçerli olduğunu savunmuştur . İlk tanrıçaların erkek değil kadın olduğunu gösteren değişik bazı kanıtlara rastlamak mümkün olmaktadır. Ana tanrıça Kibele gibi tapınılan kadın heykellerinin erkek tanrı heykellerinden önce görüldüğünü, ancak daha sonra kadın tanrıça heykellerinin yanında erkek tanrı heykellerinin ortaya çıktığını arkeolojik araştırmalar göstermektedir. Henüz erkek tanrıların görülmediği dönemde üremede erkeğin rolünün anlaşılması ve ekonomide sapan aracılığı ile toprağın işlenmeye başlanması ile birlikte patrimonyal (ataerkil) düzen ağır ağır yerleşmeye başlamıştır. Bu değişimin M.Ö. 6000-3000 yılları arasında gerçekleştiği tahmin edilmektedir .

Ancak ataerkil düzenin yerleşmesinden sonra kadınların hukuki bir statüye ve varlığa sahip olmadıktan anlaşılmaktadır. Atina sitesinde Hesiodos "Her erkeğin çocuklan ve kadınları üzerinde kural koyma yetkisine sahip olduğunu" söylemiştir. Oysa Sparta sitesinde kadınların Atina sitesine oranla daha iyi bir statüde bulundukları görülmektedir . Platon, kadının erkekten daha aşağı bir statüde olduğunu kabul ediyordu. Aristoteles de erkeklerin yönetici, kadınların yönetilen olmasının doğaya uygun olduğunu, kadınların akıl ve ahlak bakımından erkekten daha aşağı bir düzeyde olduklarını, bu durumun doğada ve toplumda varlığını gösteren hiyerarşinin sonucu sayılması gerektiğini ifade etmişti .

Eski Türk topluluklarında bilinen tarihsel kayıtlar arasında hiçbir kavim Türkler kadar kadın cinsiyetine hak vermemiş ve saygı göstermemiştir."  Gene bazı bilgilere ve bulgulara göre, kadın yönetimde hakanın ortağı sayılmakta, kendisine Türkan veya Bilge Hatun sıfatları verilmektedir. Buyruklarda "hakan ve hatun buyuruyor ki" şeklinde ifadelere tesadüf edilmektedir.

Roma'da kadının durumu iç açıcı olmaktan uzaktı. Kadınların kamusal hayat bakımından gerekli erdemlere sahip olmadıkları kabul ediliyordu. Erkeğin aile başkanı olarak karısı, çocukları ve köleleri üzerinde hak sahibi olması doğal sayılıyordu. İlk önceleri kadınların tıpkı çocuklar gibi haklarının korunması için vesayet altında olduktan görüşü egemen olmuştu. Roma'da kadınların israfını ve renkli elbiseler giymelerini yasaklayan Opia Kanununun (Lex Oppia) kaldırılması tartışmaları sırasında senatör Cato, M.Ö. 195 yılında kadınların vesayet altında tutulmasının Roma geleneği olduğunu, kadınlar vesayetten kurtulur ve genel hayata katılırlarsa onların erkeklerle eşit konuma geleceklerini, daha sonra da erkeklere egemen olmak isteyeceklerini söylemişti. Ancak Senato sonunda Opia Kanununu (Lex Oppia) yürürlükten kaldırdı. Roma hayatında kadının durumunun nispeten de olsa iyileşmesinde tabii hukuk düşüncesi yanında Romalı kadınların çalışmaları da rol oynamıştır .

Ortaçağda Avrupa'da kadının durumu ıstırap verici idi. Adem’in cennetten kovulmasına şeytanın kandırması nedeniyle Havva'nın sebep olması şeklindeki dini inanç kadına kötü gözle bakılmasının temel nedenlerinden birisi olmuştu. Kadın "fesat kaynağı", "mezar taşı", "cehennem kapısı" gibi sıfatlarla nitelendiriliyordu. Ünlü Katolik düşünürü Saint Thomas Aquinas, kadının erkekten noksan yaratıldığım, erkek derecesinde hak sahibi olamayacağını kadının erkeğe itaat etmesi gerektiğini savunuyordu. Katolik inanışı boşanmayı kabul etmemişti. Çünkü evlenme Tanrı tarafından kutsanan bir birlik olarak değerlendiriliyordu. Ancak boşanma yasağının kadının yararına olduğunu iddia etmek de mümkün değildi. Çünkü boşanma yasağı çökmüş bir ailede erkeği olduğu kadar kadını da maddi ve manevi bakımdan olumsuz etkiliyordu.

 Ancak  Hıristiyan Ortodoks inancının egemen olduğu yerlerde kadının durumu daha da kötüydü.
Ortaçağ feodal Avrupa düzeninde büyük etkinliğe sahip olan senyörün 14 yaşına gelen kızları evlendirme hakkı olduğu kabul ediliyordu. Senyör kendi egemenlik alanında bulunan evlenecek kızla ilk geceyi geçirme hakkına sahipti. Başka bir deyişle kızın bekareti senyöre aitti. Evlenecek çift senyöre "kızlık vergisi" veya "gerdek vergisi" adı verilen bir vergiyi öderse senyör ilk gece hakkından vazgeçmeyi kabul edebiliyordu .

X. ve XI. yüzyıllarda Avrupa'da kadınlar şatolarının ve arazilerinin sahibi olarak asker toplama, vergi alma gibi bazı yetkilere sahip bulunuyorlardı. Kral ve prenslerin eşleri, kardeşleri ve kızları da oldukça geniş yetkilerden yararlanıyorlardı . Ancak merkezi nitelikli krallıkların kurulması, feodalizmin etkinliğini yitirmesi, kadınların fieflerini yönetme konusundaki haklarına önemli sınırlamalar getirilmesine neden olmuştur.  Ortaçağda, kadınlar Avrupa'da ikinci derecede statüleri olduğu halde loncalara girme imkanına sahip olmuşlardı. Lonca kayıtlarından kadınların doğramacılık, marangozluk gibi işler yaptıkları anlaşılmaktadır. Ancak daha sonra kadınların loncalarla ilişkilerinin kesildiği görülmüştür. XIV. yüzyılda Fransa'da ve XVII. yüzyılda Almanya'da kadınların ticaret yapmalarının yasaklandığım resmi kayıtlar göstermektedir . Katolik Kilisesinde hiyerarşinin yerleşmesinden sonra
çok sayıda kadın büyücülükle suçlanarak cezalandırılmıştır. A. Michel’e göre XIV. yüzyılda kadının aile içindeki durumu belirgin şekilde kötüleşmişti . Fransa'da hukukçular patriyarkal aile düzeninin meşrulaştırılması için Roma hukuku terimlerini kullanmışlardır. XVI. yüzyılda evli kadın hukuki bakımdan kısıtlı bir kişi haline dönüşmüş ve kocanın yetkileri büyük ölçüde çoğalmıştır.

Reform hareketi, Avrupa'da kadının durumunda Protestanlığın etkili olduğu ülkelerde belirli bazı iyileşmelere neden olmuştur. Luther, evliliği doğal bir ihtiyaç olarak nitelendirmiş, rahipler dahil herkesin evlenebilmesinin uygun olduğunu, kadının da boşanmayı talep edebileceğini, boşanan kadının yeniden evlenebileceğini belirtmiştir .

İslam öncesi Arap toplumunda, Cahiliyye olarak isimlendirilen dönemde kız çocuk diri diri gömülebilir ve evlendirmede bir mal gibi satılabilirdi. Kadınlar mirasçı olamazlar, mülkiyete sahip olamazlardı. Miras erkeğe geçerdi . İslamiyet öncesinde erkekler sınırsız sayıda kadınla evlenme hakkına da sahip bulunuyorlardı. Boşanma hükümlerinden de anlaşılacağı üzere İslam uygulamasında kocanın ailede üstün bir konumu vardır. Erkek, islam anlayışına göre, kadının kayyımı durumundadır. Erkek kadının işlerine bakar, kadının korunmasına özen gösterir. Ancak kabul etmek gerekir ki islamda kadının durumu cahiliyye dönemine göre çok yüksektir. Kadın kocasına itaat ile yükümlüdür. Kocanın izni olmadan onun malından kimseye bir şey veremez. Kan sebep olmadan meskeni terk edemez, kocasına karşı çıkamaz. İslamiyet aralarında adalet icra edebilmesi şartıyla birden fazla kadınla evlenebilmeyi kabul etmiştir. Koca karısına iyi muamele etmeye mecburdur. Karısına giyecek, mesken tedariki ile yükümlüdür. Karısının kendi malları üzerinde tasarrufuna koca müdahale edemez . Bununla birlikte islamiyet ataerkil bir aile düzenini öngörmüştür. Kur'an'daki Nisa suresinin 34. âyeti
şu ifadeyi kapsamına almıştır: "Allanın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin mallarından sarf etmelerinden dolayı erkekler kadınlar üzerinde hâkimdirler. Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet hafifçe dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerinde yol aramayın" . Bu âyet ilke olarak kadının erkeğe itaat etmesinin istendiğini göstermektedir. Ancak islamiyet erkeğin kadına karşı şiddet kullanmasını kabul etmemiştir.

Boşanma hakkı kocanın elindedir. Fakat kocanın bu hakkı dikkatli kullanması gerekir. Bundan başka kadın boşanma (talak) hakkını kendisi için şart koşabilir. Ancak islam toplumlarında da zaman zaman kadına karşı önyargılı davranıldığını gösteren örnekler vardır. Abbasiler döneminde kadın "şer ve fenalığın tuzağı" olarak nitelendirilmiştir. Gene Abbasiler döneminde bir şair "bir avretin kabir ile setrinden daha büyük bir nimet görmediğini" ifade etmiştir. Fatımî halifesi Hakim Biemrullah kadınların evden çıkmalarını, hamama gitmelerini men etmiştir. Nizamülmülk de kadınların devlet işlerine karıştırılmamasının uygun olacağını belirtmiştir .

Türkiye'de Osmanlı döneminde çok kadınlılığın olmadığı genel geçerli ilkenin tek kadınla evlilik olduğu söylenebilir. Yabancı seyyahlar Osmanlı toplumunda tek kadınla evlilik ilkesinin geçerli olduğuna tanıklık etmektedirler. Halk şairleri de birden fazla kadınla evlenmeyi doğru bulmamışlardır.
XVII. yüzyıl Türk halk ozanı Karacaoğlan diyor ki: "Bir yiğide bir yar yeter. İki seven deli olmamı" .
Osmanlı yönetiminin özellikle İstanbul'da kadınlarla ilgili bazı sınırlamalar getirdiği çıkarılan fermanlardan anlaşılmaktadır. Örneğin kadınların belli meydanlarda dolaşmamaları, ezan saatinden sonra dışarıda bulunmamaları konularında yasaklar getirildiği gibi kullandıkları feracelerin biçimleri ve renkleri konusunda da uyarıldıkları anlaşılmaktadır. Bununla birlikte göçebe hayatı yaşayan yörük kadınlarının erkeğe her işte yardımcı oldukları bilinmektedir. Kırsal kesimde kadınların peçe kullanmadıkları, başlarını örtme ile yetindikleri Türk toplumuna ait gerçeklik olarak kendisini göstermektedir .

Ancak Ortaçağ hayatında inancın etkinliği semavi dinlerde musevilikte, hıristiyanlıkta ve islamiyette kendisini göstermektedir.  Semavi dinlerin kadın konusundaki yaklaşımında patriyarkal (ataerkil) görüşün rol oynadığı ve bu görüşün çağımız feminizminin söylemleri ve amaçlan ile bağdaşmadığı söylenebilir.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları
wikipedia


Sayfa: [ 1 ]