|
||
| Kendisini sonsuza adamış insanın, sonlu bir ana akar gözyaşları. Gözyaşlarını bir kaba akıtıp, toplayarak sözcükleri elde eder. İşte edebiyat, gözyaşlarının sözcüklerle ifade edilmesidir. Sonlu olan ama yine de sonsuzu arayan insan, her eylemine bir anlam yükleyerek kendini üzerinde yaşadığı yeryüzünde yurtsar. Edebiyat, bu nedenle yurtsuz bir bilincin yurdudur. On da herkes kendi olmanın bir adım ötesindedir. Gözyaşlarını var eden duygular asla tam olarak aktarılabilir değildir ve edebiyatçı hep o duyguların çevresinde dönenir durur. Duygular kapalılıklarıyla, açılmayı bekleyen birer gizdirler. O gize eşlik eden şey, aynı zamanda felsefenin de konusudur. Felsefe duyguları aşıp onları kavramlara bağlar ve açık kılmaya çalışır. Belirsiz olan yaşanımlar belli ilkelerle genellenir. Ham bir deneyiminin aktarılması ve yeniden biçimlenmesi gerektiğini düşünen felsefe, ona gereksindiği nesnel anlatımı kavramsallaştırarak verir. Felsefe soru sorarak ve bu soruları belli bir bağlam içinde düşünerek, kendini edebiyattan dizgesel olmaya yönelimiyle ayırır. Bu yönelimine karşın felsefe her zaman edebiyattan beslenmiştir. Aynı zamanda edebiyatta felsefeden. Gizli olanı açık kılmak için ne olursa olsun hep aynı yönelime iyedirler. İnançlarının maskesi kaldırıldığında çıplak kalan insan, çıplaklığını felsefede giyinir. Edebiyatla ise çıplak kalmayı öğrenir. Kendi yaşanımları içerisinde insan, soluk bir imge olarak yitmeye yazgılı durur. Bir imge olarak onu sonsuza bağlayan, felsefe ve edebiyat arasındaki uyumdur. İkisi de insanın bu dünyayı yurtsaması ve kendinin kılması çabasında birer araç gibi dururlar. Oysa ikisi de bir araç olmanın ötesinde bir yerdedirler. Tam da bu yer, felsefenin edebiyatla buluştuğu metinlerde görünür olur. Felsefenin edebiyatla buluştuğu yer de, edebi metinler sonsuza daha yakın bir anda devinirler. Bu an, bedenin usu, duygularımızı aşındırıp, keskin bir esriklikle bilince yerleştirir. Bu an insanın gözleri kapalı görmeye devam ettiği tek andır ve yaşanılan acılar, sevinçler, hüzünler, kaygılar, heyecanlar... uçucu varoluşlarını yenip felsefenin dokunuşuyla kavramlarda donup, sanki yeniden varolmayı bekler halde sonsuza ererler. Bu sonsuz insanın düşüncelerinde vardır, uzamsal değildir, zaman dışı ve arıdır. Yalnızca ona eşlik edecek insanlar varolduğu sürece vardır. Duygular ve düşünceler metin yoluyla bize akıp gelir. Yapmamız gereken kitabın sayfasını açıp, metinde yitmeyi becermektir. Arı düşünce ve aynı olmayan deneyimler. Bayağılık ancak farklı olmaktan korkmayan kişilerce aşılır. Edebi felsefeden anladığımız, evrensel insan deneyimine katılmaktan sakınmayanları ilgilendirir. Tüm insanın, acıları denli sevinçleri de sınırsızdır. Edebiyat ve felsefe bu katılımın en temel iki uğrağıdır. Edebi felsefede, bu katılımın en katıksız görünür olduğu alandır. kynk: http://www.mevsimsiz.net/eser.php?e=2249 |
||
|
||
| İnançlarının maskesi kaldırıldığında çıplak kalan insan, çıplaklığını felsefede giyinir. Edebiyatla ise çıplak kalmayı öğrenir. (mevsimsiz) | ||
|
||
Yapmamız gereken metinde yitmekse somut olarak hiçbir ifadem yok benim. Ama edebiyat kalma'yı öğretir. Doğru. İşte sorunda burda, kalıverirsin öyle!
|
||
|
||
Metinlerde yitmek diyince metinlerde varlık ya da yokluk çıkıyor ortaya bunu düşündüğüm an imkansızlığına düşüyor fikirlerime. Somut cümleler elbette olamaz çünkü bu iki kapı ardında duran hiç bir tanımlama bir kesinlik içermiyordur. O halde kalıverirsin derken biçilen sınır ne ola ki (?)
|
||
|
||
| Sonsuzluk; geliverip uzanır insanın içine, içine, kendiliğinden... Adanmışlık ilk durak, son durak yok..! |
||
|
||
| Gülün rengi neden kırmızıdır?... Güllerin aşkı sessiz olur, bülbüllerin ise şarkılı. Sualin cevabı, sözlü karşılık alamadığında özünü kurban etmede saklı. Gece boyu sevdiceğine seranatlar yakan, ilan-ı aşklar eden, methiyeler dizen bülbül-ü şeydâ, hiçbir sescik, hatta bir aks-i sada bile alamadığı gülün aşkından vecd ü istiğraka gelir ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yeryüzünü kaplayan sarı-kırmızı renkler arasından nötr haldeki güle bakınca, kendini tutamaz ve onun kollarına atıverir. Atar atmasına ama özlemle tutuşan yanaklarını gülün yapraklarına dokundurduğu aynı ateşin noktada, göğsü de gülün dikenlerine hedef tahtası olur ve dikenler onun kalbine saplanıverir; derken, beti-benzi atmaya başlayan bülbülün kalbinden ince ince süzülen kanlarla gül kırmızıya boyanır, allar giyer, nihayet bülbül gülün dallarındaki yeşil yapraklarla örtülü tabut içinde ölüme taburcu olur. Edebiyatımızın meşhur bir yorumu bu. Asıl değil, fasıl önemli. Hikmetler, ibretler, işaretler ve öğretilerle dolu böylesi bir kurguda insan psikolojisinin bir yanı açığa çıkıyor; sessiz sevgililere sesli sevgililerin kan bağışı yapmaları. Bülbülde okunan cümle şu: Demek kemal mertebedeki gerçek sevgi, kanını, canını, varlığını sonsuza dek sevgiliye armağan edebilmektir, hatta ettiğini bile büsbütün unutup hiçbirşeyin farkında olmamaktır, tamamen sevgilide kaybolmaktır, yok olmaktır. “Canım sana kurban olsun” sözünü sadece söz olarak dilde değil, belki öz olarak da yürekte duyabilmektir, o özün emrinde yaşayabilmektir. |
||
|
||
| Elemde seda, sonsuza nakş eder nameyi, Zevk; alemde bu gamla, yol alıyor bak..! |
||
|
||
Alıntı sahibi: mylia Metinlerde yitmek diyince metinlerde varlık ya da yokluk çıkıyor ortaya bunu düşündüğüm an imkansızlığına düşüyor fikirlerime. Somut cümleler elbette olamaz çünkü bu iki kapı ardında duran hiç bir tanımlama bir kesinlik içermiyordur. O halde kalıverirsin derken biçilen sınır ne ola ki (?) Bir şey anlamaya çalıştım ama uzağa doğru meyl oldum. Metinin hakikati şu olsaydı, unutuverirdi yitirilişini ve onu yitiren kapadığı zaman gözlerini, uyanık bırakırdı gönlünü. "Ey yolcu, zevkle iç yalnızlığını ve iyi şeyler düşün! Evvela şunu düşün, herşey birbrininde daha lüzümlüdür." |
||
|
||
| Hangi yalın durum iyiyi vaadeder ve sorgusuz geçiştirilir(?) Ki her sorgu yeni bir kavram için sonrasına halkadır,, Etrafını saran çember genişledikçe sonsuzluğa adanır kişi. Yalın, yalancı bir sonsuzluğa... Dendiği gibi belkide buna olan inanç maskesi aralandığında çırılçıplak bir halin artığı oluveririz. Baktığını göremeyen göz kapandığında açık kalan gönül neylesin bir kez duyumsamayı beceremeyene.. |
||
|
||
Alıntı sahibi: mylia Metinlerde yitmek diyince metinlerde varlık ya da yokluk çıkıyor ortaya bunu düşündüğüm an imkansızlığına düşüyor fikirlerime. Somut cümleler elbette olamaz çünkü bu iki kapı ardında duran hiç bir tanımlama bir kesinlik içermiyordur. O halde kalıverirsin derken biçilen sınır ne ola ki (?) Bir şey anlamaya çalıştım ama uzağa doğru meyl oldum. Metinin hakikati şu olsaydı, unutuverirdi yitirilişini ve onu yitiren kapadığı zaman gözlerini, uyanık bırakırdı gönlünü. "Ey yolcu, zevkle iç yalnızlığını ve iyi şeyler düşün! Evvela şunu düşün, herşey birbirininde daha lüzümlüdür." Birbirini bilen lüzum aramaz...İki kapı her zaman açık olmalı, tek kapı yoktur yaşamda... fakat, yol ve yolculuk silindiği zaman ancak açılır bu iki kapı! Hangi yalın durum iyiyi vaadeder ve sorgusuz geçiştirilir(?) Ki her sorgu yeni bir kavram için sonrasına halkadır,, Etrafını saran çember genişledikçe sonsuzluğa adanır kişi. Yalın, yalancı bir sonsuzluğa... Dendiği gibi belkide buna olan inanç maskesi aralandığında çırılçıplak bir halin artığı oluveririz. Baktığını göremeyen göz kapandığında açık kalan gönül neylesin bir kez duyumsamayı beceremeyene.. Yalın olan; bütün düğümleri kendi içinde çözmüştür, bütün bağlardan kopartıp kendi, her zerresini uçurmuştur... İyiye vaat, her kötülüğün içinden çıkıp gelir...iyilik, vaat edilmeden gerçekleşir zira..! Çemberler kırılmadıkça silinemez nesne ve uzayamaz sonsuza değin en ince ışık bile..! -Yalın-, "yalanım bu" der ve rahatsız olan da en çok kendisidir..! İnsan, en çok ta kendinden arta kalandır belki de... Görememekten şikayet edilmediği zaman işte, aralanıverir tülden bir incecik perde......................... |
||