|
||
Alıntı evet ben de "hala neden komunizm diye soranlardanım" ne o?cok mu köhnemis bi şey kominizm?
|
||
|
||
Alıntı evet aklı ortadan kaldırmak proleter yaratmak fikri düşünmeyi sadece belirli insanlara özgü bir oldu yapmak rbu insanlarda üst düzey yönetiiiler genelde de askerler olmuştur.. robot insan odun insan felsefesi... aynen bu ben bunu anlyoru.. zati rusyada k binaların yapısı.. ve çinde ky bisiklet... ne olmuş rusyadaki binalara? çindeki bisiklete?halbuki amerikadaki binalar, ülkemizdeki binalar, ne kadarda akıllı insan yaratmaya yöneliktir, bisikletlerimizle hergün birbirimizle yarışıp piyasa ekonomisinin ne kadar güzel birşey olduğunu haykırırız, değil mi? çok özgürlükçüdür amerikanın yüz katlı gökdelenleri. sabahtan akşama kadar eşşek gibi, nefes almadan çalışan binlerce insanı barındıran o binalar..dii mi. bahsettiğin ülkelerin komünist falan olmadığını anlatamadık ki. bu ülkelerdeki pratik için, farklılıklarından dolayı "reel sosyalizm" denilmektedir. |
||
|
||
| arkadaş kominizmden bahsettiği için sorun yok,ama kastettiği komünizm ise başka... efenim,bırakınız yapsınlar,bırakınız kötülesinler... |
||
|
||
| kötü her yerde kötüdür..pisliğini yiyen hayvanda domuzdur bidi bidi.. surupcuk sende git kapitalin ilk yüz sayfasını oku mantığınla 10 tane yanlış bul her akkıllı isanın yapabileceği gibi.. |
||
|
||
varsa o kitapta yanlislar, buyur dok bakalim...o kitap ABD'de ekonomi ogrencilerine dahil okutulmustur. Kapitalist kopekler Marksizme her turlu asagilamayi,yermeyi ve iftirayi atmistir, ama bak su ise ki Kapital hicbir zaman curutulememistir Curutmeye calismak zaten aptalca olur, zira o kitap bir doktrin degil de bir durumu aciklama niyetindedir... kapitalizmin profili cizilmistir... sen havlamaya devam et bu son mesajinda ki gibi yurdum insanina bayiliyorum bazen
|
||
|
||
| "Das Kapital" ın neresini,nasıl çürüteceksin? sen,iktisat profesörümüsün? sermayenin dolaşımını gayet bilimsel bir dille açıklar bu kitap,neresi saçma? | ||
|
||
| ÜŞENME OKU; dünya ölçeğinde, her satıhta devrimci kitle hareketlerinin örgütlendirilmesine ve yönetilmesine gebedir! Bu aynı zamanda varolan devrimci ve komünist partilerin, yaklaşan buhranların şimdiden görülmeyen yeni mücadele biçimlerini ortaya atacağı üzerine düşünmelerini de gerektirmektedir. Emperyalist-kapitalizmin "küreselleşme" saldırısı, -henüz kararlı ve ciddi biçimler almasa da- ideolojik olarak kendi içinde heterojen olan ve yer yer anti-emperyalist/anti-kapitalist özellikler gösterebilen, "küreselleşme karşıtlığı"nı doğururken, beraberinde bunun yeni mücadele yöntem, taktik ve stratejilerini de doğuruyor. Örneğin emperyalistlerin 21. yüzyıl için bir "Ayaklanmalar çağı" tespiti var. Bunun üzerinde düşünmek gerekiyor, muhtevasını açmak gerekiyor. Çünkü emperyalistler bu tespiti yaparken ne kadar gerçekcilerse, bu ayaklanma dinamiklerini "ilerden karşılama "temelinde yönünün saptırılması, içinin boşaltılması ve daha "potansiyel" aşamada iken bastırılması konusunda da o denli ciddi bir hazırlık içerisindedirler. Bu yüzden bizlerin bu konuda emperyalistlere oranla çok daha yetkin bir yoğunlaşmaya ihtiyacımız vardır. Ama durum böyle değildir. Ağırlıklı olarak emperyalistlerin yaptıkları "ayaklanmalar" tespitinin, hem kendi gerçekliğimizin hem de nesnel durumun ötesinde payelendirilmesi ve bu anlamda yüzeysel-propagandif temellerde veya abartılı ele alınışı sözkonusudur. Bu konuda emperyalistlerle aynı düzeyde bir yoğunlaşmanın çok gerisinde olunduğu kabul edilmelidir. 19. yüzyıl birçok aydın tarafından "TARİH YÜZYILI" olarak değerlendirilmişti. 20. yüzyıl ise bir "DEVRİMLER YÜZYILI"ydı. 21. yüzyılın adı henüz konulmadı ama emperyalizm bir önceki yüzyıllara damgasını vuran "TARİH VE DEVRİMLER" gerçeğini insan belleğinden yoketmek istiyor. Tarih ve devrim baskı ve şiddetin yanısıra, çok daha inceltilmiş, derinleştirilmiş ideolojik "öldürme" biçimiyle yokedilecek! Nasıl mı? "Tarih", postmodernizmin geçmişle her türlü organik ilişkiden yoksun bir tür "sürekli şimdiki zamanı yaşama"yı vaaz eden ideolojisiyle,"devrim" ise herşeyi reformlara indirgeyen "dönüşümcü" demokratizmle ve sivil toplumculukla yokedilecek! Ancak biliyorlar ki, buna karşı çıkan insanlar olacak. Nesnel koşullar tarih ve sınıf bilincini köreltmek, evcilleştirmek şöyle dursun, giderek berraklaştırıyor ve düzen sınırlarını zorlayan radikal biçimler almaya zorluyor. O zaman şu tesbiti yapıyorlar: 21. yüzyıl ayaklanmalar çağı olacak. Bize ait olmayan ama bir gerçeği dile getiren bu tesbitte "kışkırtıcı bir davet" var. Çok uzun olmayan bir gelecekte gerçekleşmesi muhtemel kesin hesaplaşmalardan sözediliyor. "Biz" diyorlar, "tarih ve devrimlere savaş açmışken", bunun karşısında direnenler olacağından ve direnenlerin ayaklanma girişimleriyle ya da buna varan devrimci kitle hareketleriyle kendilerini savunacaklarından adımız kadar eminiz diyorlar. Demek ki öncelikle söylenmesi gereken, emperyalist ideolog ve özel savaş doktrinlerinin bu tespiti boşa yapmadıkları; önümüzdeki yüzyılda gelişme potansiyeli olan militan-kitlesel halk hareketlerini ve genel direnişleri şimdiden öngördükleridir. Emperyalistlerin "ayaklanmalar yüzyılı" dediği, bizim (kısa-orta vadede) yeni biçimlerde militan-kitlesel halk hareketleri ve genel direnişlerin boyvereceği "DEVRİMCİ KİTLE HAREKETLERİ DÖNEMİ" adını vermeyi daha uygun ve doğru bulduğumuz gelişim süreci, aynı zamanda devrimci ve komünist partilerin kendilerini yeniden halklarla buluşturacakları, bu anlamda yeni nitelikler kazanacakları bir geleceği de temsil ediyor. Ayaklanma dinamik ve potansiyelleri (Devrimci Kitle Hareketleri) devrimci partilere sadece derlenişlerinde-yenilenmelerinde bir ivme kazandırmayacak, onlara yeni bir nitelikte verecektir. Parti, değişik ayaklanma, genel direniş, genel grev, halk hareketleri, yerel iktidarlaşma girişimleri ve biçimleri içinde toplumun yeni kimliği, moral ilkesi, temsil ve yürütme gücü olma şansını yakalayacaktır. Devrimci komünist partiler, 21 yüzyıl sosyalizmin muhtevası güçlendirilmiş manifestosunu devrimci kitle hareketlerinin içerisinden yaratacaklardır! Yeter ki dünya sathında metropol kapitalizminin devrimci kitle hareketlerine gebe olduğu kavransın ve buna uygun mücadele ve örgütlenme biçimleri üzerinde bugünden ciddi bir biçimde yoğunlaşma, pratikleştirme gerçekleştirilebilsin. ÖRGÜTLENMENİN TEORİSİ, TEORİNİN ÖRGÜTLENMESİDİR Marxistler yaklaşan buhranların şimdiden görülmeyen yeni mücadele ve örgütlenme biçimlerini ortaya atacağını bilirler demiştik. Bu anlamda bugün, uzun erimli devrimci mücadele stratejimize zorunlu, tamamlayıcı nitelikler eklenmesi ve bu anlamda güçlendirilmesi; somut durum ve ihtiyaçlara çok daha iyi cevap verebilecek duruma getirilmesi hayatidir. Türkiye solunun devrimci iktidar stratejisi genelde, ayrım gözatmeksizin, kim ne derse desin uzun yıllardır birbirini sabit konularda askeri, siyasi, ekonomik, kültürel düzeylerde zayıflatmaya çalışan, fiziki olarak biri diğerinden çok üstün iki eşitsiz güç arasında uzun, hareketsiz bir mevzi-konum savaşı biçimindedir. Gerilla savaşı yürüttüğünü söyleyenler açısından bile, mücadelenin bugüne kadar ki genel hattı, seyri ve birikimi düşünüldüğünde farkeden bir şey olmamaktadır. Bu durağan politik tarzdan kesinlikle kopuşmak gereklidir. Kendimizi başa alarak söylüyoruz; TDH'nin teorik-programatik gelişimi ile politik-taktiksel gelişimi arasında ve yine politik-taktiksel gelişimi ile örgütsel gelişimi arasında büyük boşluklar oluşmuştur. Bu "boşluklar" meselesi, herbirinin üzerinde ayrı ayrı durulması gereken çok temel bir problemdir. Burada şu önemli: Biz artık bir dönemin programları, stratejileri ve taktikleri tümüyle aşılmıştır demiyoruz ama yeni dönemde, elimizdeki verili program, strateji ve taktiklerin derinleştirilmesi, güçlendirilmesi noktasında kayda değer bir yoğunlaşmanın olmadığı da burada önemle belirtilmelidir. Biz bu çalışmamızda, emperyalistlerin "yönelim belirlemesi" vesilesiyle boşluklardan sadece bir tanesinin üzerinde, kitle hareketlerinin ve örgütlenmelerinin teorisi/güncel durum ve kısa/orta vadeli geleceği üzerinde duracağız. Dönem dünya sathında devrimci kitle hareketlerine gebe. Bununla birlikte yine tüm satıhlarda ilerici, devrimci, yurtsever ve komünist parti ve örgütlerin en fazla hazırlıksız oldukları, üzerinde yeterince düşünmedikleride budur. ÖRGÜTLENMENİN TEORİSİ VE (TEORİNİN ÖRGÜTLENMESİ!) Eksik olan bu. Aslında bu eksikliğin temel kaynaklardan biri, Türkiye solunun kendine özgü bir Marxist "siyaset teorisi" geliştirememesidir. Sol'un coğrafyaya özgü bir siyaset teorisi yaratamamış oluşu, yansımalarından birini örgütlenmede göstermektedir. Örgütlenmenin teorisi ulusal ve enternasyonel çapta zayıf, teorinin örgütlenmesi ise aynı düzlemde oldukça yetersiz ve sadece belirli alanlarda ve (devrimci) örgütlere bağlı, onları sarmalayan "çevresel yapılar"la sınırlı Marxist siyaset teorisi, devrimci iktidar teorisi ve güncel siyaset arasındaki bağların yetersiz kavranışı ya da bu dinamikler arasında diyalektik bir bütünsellik kurulamaması Türkiye devrimcilerinin politika siyaset ve örgütlenme eksenindeki başarısızlıklarının temel nedenidir. Ulusal ya da uluslararası tarihsel deneyimlerden kaynaklanan genellemelerin, güncel siyaset açısından belirleyici "ilkeler" ve "yasallıklar" olarak ele alınması siyasette ve kitle örgütlenmelerinde doğru tarz ve temponun yakalanamamasını getirmiştir. Oysa güncel siyasetin önceden belirlenmiş bir "kuram"ı ya da "ilkeler"i olamaz. Sadece temel "kurallar"ı olabilir. Bu anlamda güncel siyasete doğru devrimci tarz ve tempoyu yakalamanın, -gündelikçiliğin aşılmasının ya da güncelin çok üstünde "teorisist" bir devrimcilikten kurtulmanın- tek yolu, güncel siyasete, Marxist siyaset teorisinin incelikleri ve devrimci iktidar teorisiyle birlikte yönelmektir. Sosyalistler, güncel siyaseti de içeren geçişlerde ve ilişkilerde, içinde bulundukları ortamın bilimsel bilgisini edinirlerken, çoğu zaman iki sapmayı yaşıyorlar: Ampirizm ve pragratizm... Oysa pragmatik olmadan pratikle ilişkiyi sürekleştirmek ve ampirist olmadan. Bilimsel bilgi ile siyaset arasındaki bağı kurabilmek gerekiyor. Şu anda hemen hiçbir örgüt/parti, dönemsel/güncel sorunlara yanıt arama dışında sınıf savaşımının gelişmekte olan yeni dinamiklerine, önbiçimlerine ilişkin herhangi bir yoğunlaşma içerisinde değildir. Oysa tarihsel süreç, dönemsel özellikler, sınıfının bilinç durumu, halk gerçeği ve partilerimizin geldiği aşama bugün varolan çelişki ve sorunların olağan biçimlerde çözümünü mümkün kılmamaktadır. Devrimci öncülük rolünü yerine getirmede, halkların güncel ve tarihsel ihtiyaçlarına cevap olmada derin bir yetersizlik yaşanmaktadır. Lenin, "İki Taktik"te, "Kuşku yok, devrim bize öğretecek ve halk kitlelerine öğretecek. Fakat militan bir siyasal partinin şu anda yüzyüze geldiği soru şudur: Devrime herhangi bir şey öğretebilecekmiyiz?'' Bu yolaçıcı bir soru ve şimdi tam da kendimize sormanın sırasıdır. Bunu hangi vesileyle soruyoruz? Cevap başka bir soruda saklı: Biz neden "ayaklanmalar"la ya da daha doğru ve gerçekçi bir tanımlamayla "Devrimci Kitle Hareketleri"yle (DKH) şimdiden bu denli uğraşıyoruz? Şu içinden geçtiğimiz dönemin daha yakıcı sorunlarına rağmen hem de? Çünkü şimdiki emperyalist "global operasyon"un temel bileşenlerinden biri: KRİZLERDEN DEVRİMCİ DURUMLARA GEÇİŞİ ÖNLEME stratejileridir. Emperyalistlerin "ayaklanmalar çağı" tespitiyle kastettiklerinin asıl özü budur. Kriz'i, yeniden yapılanma programlarıyla aşamadıkları her durumda karşılarında halk hareketlerini bulacaklardır. Kaldı ki, krizin mayasında gün be gün bu hareketler filizlenmektedir. Kriz dönemleri, örgütsüzleştirmenin en yoğun yaşandığı ama buna mukabil örgütsüzleştirilenlerin de öfkelerinin doruğa ulaştığı, bir birleriyle daha kuvetli dayanışma bağları kurma ihtiyacının arttığı dönemlerdir. Burada kesinlikle sıkça yapılan abartılı kriz değerlendirmelerine yaslanma, bu tarz değerlendirmelere bel bağlama söz konusu değildir. Burada asıl olarak bu mantığı açmaya çalışıyoruz. Ortada ne ciddi bir militan-kitlesel halk hareketi mevcut ne de böylesi hareketlere öncülük yapabilecek güçte komünist partiler. Ama buna rağmen, ortada ciddi bir tespit var. Ayaklanmalar çağına girildiğinden sözediliyor. Demek ki derimci öncünün dönemin yıkıcı sorunlarının ötesinde düşünmesini gerekli kılan bir neden de budur. Devrimci öncü kendisini mücadelenin "olağan" dönemleriyle sınırlamamalıdır. O daha çok ve özellikle dikkatini ve hazırıklarını kitlelerin kabarış halindeki veya atılım halindeki dönemlerine ama bugün için bu potansiyellerin önbelirtilerine odaklanmalıdır. Şimdi böylesi bir "odaklama" beraberinde kimi kötü alışkanlıklarımızın da, -siyasette pragratizm ve ampirizm- panzehiri özelliğindedir. Örgütlenmenin teorisi diyoruz. Neden? Çünkü partilerimizin hiçbiri, "kitle ajitasyonu örgütü"nden bir "kitle eylemi örgütü"ne kendisini taşıramamıştır da ondan! Meselenin önemi buradan geliyor. Yine burada belirtilmesi gereken; örgütlenmenin biçimleriyle mücadelenin biçimlerinin içiçe ele alınması gerekliliğidir. Mücadelenin biçimi örgütlenmenin biçimini de belirliyor. Örneğin gericilik ve faşizm dönemlerinde profesyonel devrimcilerin gizli örgütleri; görece barışçıl dönemlerde işçilerin, köylülerin, öğrencilerin, kamu emekçilerinin ekonomik, siyasi, kültürel birlikleri; militan kitle eylemleri, ayaklanma ve genel grev-genel direniş dönemlerinde yarı yasal fabrika komiteleri, köylü komiteleri, grev ve barikat komiteleri vb. sözkonusu olmaktadır. Bu nokta gayet önemlidir. Devrimci kitle hareketlerinin organları olarak halkların ve emekçilerin demokratik ve devrimci öz-örgütlülükleri ve bunların biçimleri, aynı anda birden fazla biçim almak üzere ve yine yasal, yarı-yasal ama her halükârda "meşru" bir zemine sahip olmak üzere "özsavunma birlikleri"nden "ekonomik birlikler"e, "kültürel birlikler"den "halkın silahlı birlikleri"ne, "ayaklanma birliklerinden" "genel grev-genel direniş birlikleri"ne değin çeşitlilik arzedecektir. Ama tüm bu biçimler sınıf savaşımının seyri doğrultusunda öne çıkacaktır. Yani bu öz-örgütlülük biçimlerinin "mekanik bir ardışıklıkla" birbirini takip edeceği türünden bir dogmatizme düşmemek gerekmektedir. Şimdi yavaş yavaş günümüze geliyoruz. Önümüzde temel bir sorun var. Bu sorunda başarılı adımlar atmak bizi sadece işçi sınıfı ve emekçi halklarla daha fazla buluşturma yönünde değil, devrimci parti ve örgütlerin kendilerini "daha ileri düzeyde" örgütlendirilmesi yönünde de geliştirecektir. KENDİLİĞİNDENCİLİĞE KARŞI SAVAŞIM OLMADAN DEVRİMCİ KİTLE HAREKETLERİ ÖRGÜTLENDİRİLEMEZ! V.İ.Lenin "Ne Yapmalı?" adlı eserinde, "Gerçek şudur ki, yaşamdaki toplumsal kötülükler, çalışan yığınları heyecan doruğuna ulaştırmaktadır ama biz bu yaşam koşullarının düşündüğümüzden çok daha geniş boyutlara ulaştırdığı ve gürül gürül akan tek bir sel haline getirilmesi gereken halkın bütün bu öfke damlacıklarını ve dereciklerini, deyim yerindeyse, bir araya getirip yoğunlaştıramıyoruz" diyordu. Lenin bu sözleriyle halk gerçekliğinin "kendiliğinden" bilincini gözler önüne serip, peşisıra bu bilincin örgütlendirilmesi için kadrolara yönelik güçlü bir çağrı yapmaktadır. Halkın bütün öfke damlacıklarının gürül gürül akan tek bir sel'e dönüştürülmesi, bu damlacıkların bir araya getirilip yoğunlaştırılmasından geçmektedir. Burada ifade edildiği biçimiyle, "yoğunlaştırılmış öfke" ve "sel" bize birarada ama farklı düzeylerde örgütlenmenin teorisini vermektedir. Birincisi emekçilerin sınıf örgütlerinin teorisini, ikincisi ise devrimci kitle hareketlerinin teorisini anlatıyor. Burada görülmesi gereken bir üçüncü durum ya da "ikinci öfke","sel"i oluşturacak yoğunlaştırılmış öfkenin, profesyonel devrimcilerin örgütünce örgütlendirilememesine o dönemde duyulan leninist devrimci öfkedir. Bugün ülkemizde M-L'lerin duyması gereken devrimci öfke de bu olsa gerektir! Bırakalım bir halk seli yaratmayı, bu kabarışı sağlayacak basit ve ilk örgütlenmeler düzeyinde bile (derecikler) büyük yetmezlikler yaşanmaktadır. Toplumsal yaşamın olumsuzlukları ve kötülükleri kitlelerin "kendiliğinden" hareketini doğururken, özne etken,-ki bu parti'dir ve örgütlenmenin, örgüt olgusunun doruklaşmış teorisidir- bu süreci örgütlü bir biçime (iradi ve merkezi) çevirerek o hareketi daha bilinçli, amaç kesinliği olan, siyasal bir harekete dönüştürmek durumundadır. Hareketin kendiliğinden bilincini "kendisi için" bilince çeviren öznel etkendir; bu parti'dir, profesyonel devrimciler örgütüdür. Burada mücadelenin döngüsü: hareket (kendiliğinden) -örgüt-hareket (kendinde) biçimindedir. En basitinden en karmaşığına militan-kitlesel halk hareketleri, ayaklanma dinamikleri, genel grev ve genel direniş süreçleri bunların tümü, kaynağını bu dinamik döngüden, "Hareket-Örgüt-Hareket" silsilesinden alır. Sınıf mücadelelerinin ürünü olarak doğan, kendi içinde yükselip alçalan taktik aşamaları içeren bu dinamik döngü, Marxism-Leninizm'in, denilebilir ki tek gerçekleşme biçimidir. Siyasal mücadele ve bunun kadrolarını, araçlarını, örgütlerini yaratma eylemi devrimci ideolojimizin-sosyalizm- tek gerçekleşme biçimidir. Bu yüzdendir ki, Marxist siyaset teorisi ve bunun içinde örgütlenmenin teorisinden ve teorinin örgütlenmesinden bahsediyoruz. Teorinin örgütlenmesi, gelişmenin nesnel ve kendiliğinden karekteri ile M-L'lerin bilinçliliğinden doğmaktadır. Tüm ekonomist-sendikalist çarpıtma ve saptırmalara rağmen "kendiliğinden unsur" denilen gelişim, özünde,"tohum halindeki bu bilinçlenmenin yoğunlaştırılmasıdır. Ekonomist-sendikalist-reformist anlayışlar bu bilinçlenmenin kendi "evrim süreci"ne bırakılması gerektiğini vaaz ederler. Bu kendiliğindenlik önünde eğilmedir. Günümüzün gelişen en büyük olumsuzluğudur. Kendiliğinden hareket, nesnel doğasından kaynaklı olarak "en az direnme çizgisi"ni izleyen harekettir. Onun bu karakteri, eğer müdahale edilmezse, kendi evrimine bırakılırsa burjuva ideolojisinin egemenliğini pekiştirici bir gelişme neden olur. Burjuva ideolojisinin sosyalist ideolojiden köken bakımından hem daha eski ve gelişkin oluşu hem daha çok yayılma olanaklarına sahip oluşu, kendiliğinden hareketi evrimci siyaset tarzıyla "örgütleme"ye çalışanları süreç uzadıkça hakim sınıfların yedeği durumuna düşürür/düşürecektir. Sınıf mücadeleler tarihinin defalarca kanıtladığı bir gerçektir bu. Kendilindenliğe boyun eğiş, sadece sağ sapmaların alanına özgü değildir. Lenin'in bu konudaki belirlemesi şöyledir: "(...) Günlük tek düze savaşımı vurgulayanlar ile, bireylerden en özverili savaşımı bekleyenler arasında büyük bir fark var gibi gözükse de, aslında bu nitel bir fark değildir. Ekonomistlerle sol maceracılar kendiliğindenliğin yalnızca farklı uçlarına boyuneğmektedirler. Biri 'salt işçi hareketi" önünde, diğeri ise aydınların tutkulu öfkelerinin kendiliğindenliği önünde boyuneğmektedir. "(Ne Yapmalı?) Kendilindenliğe boyun eğme salt stratejik düzeylerdeki sağ ve sol sapmaların alanına girmez. Savaşım araç, plan ve yöntemlerini çok doğru ve bilimsel şekilde ortaya koyanların da zaman zaman içinde düşebileceği bir durumdur bu. Lenin, bu durumdaki yapılanmaların eksikliğini;" Bütün savaşım, araç, plan ve yöntemlerini "ilke" olarak kabul etmekle, belirli bir siyasal anda sıkı sıkıya uygulanan bir plan gereğince hareket yönünü belirleme istemini birbiriyle karıştırmamak gerekir." Şeklinde dile getiriyordu. Bugün taktik-politik düzeyde yaşanan yetmezliklerin nedenlerinden birisi budur. İlkelerle ve stratejisiyle, belli bir anda uygulanması gereken taktik politikalar arasındaki ilişkiyi doğru kuramamak, birbirinin yerine geçirmek. Bu yanlışın kendiside beraberinde, hiç istenmese dahi kendiliğindenciliğe boyun eğişi getirmektedir. Anlaşılacağı üzere hareketin kendiliğinden unsuruna bir bilinçli düzeyde boyun eğenler vardır, bir de sınıf savaşımının taktik aşamalarını doğru çözümlememeden kaynaklı olarak istemese de 'boyun eğme' vardır. Bizi her ikisi de ama daha çok ikincisi ilgilendirmelidir. Çünkü tohum halindeki kendiliğinden unsuru filiz haline ya da coşkun akan bir ırmak haline getirme iradesi ve gücünü gösterme dirayetine sahip olan sadece devrimci ve komünist parti ve örgütlerdir. Önce kendimizdeki "kendiliğindencilik'le savaşacağız! Bu savaşımı kazanmadığımız sürece, işçi sınıfı ve emekçi halkları sağ ve sol sapmaların etkisinden, hareketin kendiliğindenci nesnel doğasından kurtaramayız. Emperyalistler "Ayaklanmalar çağı" derlerken, bunu kendilerinden bile saklayamadıkları bir korkuyla mı söylüyorlar? Böyle düşünürsek çok yanılırız. Aslında bu mesele açık etmedikleri, büyük bir özen ve dikkatle gizledikleri çok önemli bir şey yok mu? Onlar, bir yandan ayaklanmalardan bahsederlerken, diğer yandan devrimci ve komünist parti ve örgütlerin metropol merkezli örgütlenme ve eylemliliklerine yönelik olarak yüksek teknolojili "avlama" sistemini ("Anti-milis Savunma Sistemi") ve "Meskun Mahalde Muharebe Stratejisi"ni (MMM str) geliştiriyorlar. "Anti-milis savunma sistemi" metropollerde illegal devrimci faaliyet yürüten örgütlerin, "yeraltı yerleşimlerine ulaşmak, hareketli hücre birimlerini avlamak" üzerine kurulu bir sistem. MMM str. ise, metropolde bir bölge ve alanı dışarıdaki tüm bağlantılarından izole ederek kuşatma altına alma, bu bölge ve alanı teslim alana kadar içeriden ve dışarıdan askeri, siyasi, ekonomik ve psikolojik muhasaraya tabi tutma anlamına geliyor. Bu sistem metropollerin büyük gecekondu bölgeleri dışında, (Gazi mah. gibi metropolle bütünleşmemiş, emekçi semtleri gibi) Kuzey İrlanda, Bosna, Kosova gibi etnik çatışmaların olduğu sorunlu coğrafyalar için de kullanılıyor. Yani şu demek oluyor: Büyük oranda devrimcisizleştirilen, öncüsüzleştirilen, ideolojik olarak silahsızlandırılan kitle hareketleri, ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, devrimci savaşım niteliğinden çok, umutsuzluk ve öç alma patlamaları niteliğindeki ayaklanmalardan ibaret kalacaktır! İçlerinde gizledikleri hesap budur. Onların gerçekleşmesini istedikleri ayaklanma biçimleri işte böylesi kendiliğindenci, merkezsizleştirilmiş, dağınık, kaynağını çaresizlikten alan biçimlerdir. Bununla başa çıkabileceklerine inanıyorlar; hatta kimi durumlarda bu şekildeki patlamalar sistemlerini pekiştirmede bile işe yarayacaktır. Bunun da hesabını yapıyorlar. Onların bugünden güvendikleri, gelişme potansiyeli olan değişik biçimdeki kitle hareketlerinin "kendiliğinden" karakteridir; bunun daha ileri bir düzeyde örgütlendirilmesinin önüne bugünden geçmenin yolu ise devrimcilerin ya imha ya da asimile edilmesidir. Ayaklanmalar çağı tespitinin kendi içinde taşıdığı asıl karşı-derimci saldırı konseptlerinden birisi budur. Kendiliğinden gelişeni seyrettiğin sürece niyetlerden bağımsız asimilasyonu kabul etmiş olacaksın ya da eğer müdahale etme cüretini gösterirsen imhayla yüz yüze geleceksin! Dayatılan budur. Demek ki öznel etkenin, bugün evrensel bir güncelliğe sahip olan devrimci kitle hareketleri dinamiğine, emperyalistlerin biçtiği tüm rolleri bilerek yüklenmeleri gerekiyor. Emperyalizmin "yeni tehlikeler, yeni tehditler" kapsamının en başına yerleştirdiği ve "global terörizm" olarak ele aldığı yurtsever, devrimci ve komünistlerin öncülüğündeki eylemleri ve siyasal ve toplumsal hareketleri daha "potansiyel" düzeydeyken imha etmeyi öngören bir stratejiyi; bu olmazsa, bu hareketlerden devşirilen kadrolarla "kontrol altında, denetimli bir kurumsal muhalefet" geliştirmek istediğini bileceğiz. Yinelemekte fayda var: Artık emperyalizmde bize yönelik ortaya çıkan kriter, "dolaylı saldırı" kavramının yerine tehlikeyi daha "potansiyel" düzeydeyken "doğrudan" imhayı amaçlayan açık saldırı aygıtlarının ideolojik-politik-fiziki düzlemlerde meşrulaştırıldığı bir "hukuki yapı" almaktadır. Tüm muhalif güçlerin rafine çizgilerde küçültülerek ve tecrit edilerek hedef tahtasına oturtulduğu, olağanüstü güç kullanımının meşrulaştırıldığı bir süreç... Tüm bunları bileceğiz ama işin özü sonuçta şudur: Ya kendiliğinden unsurun doğal akışına bırakılarak düzeniçileştirilmesine ya da kısmi patlamalarla sönümlenişine seyirci kalma ya da tohum halindeyken öncü müdahalesiyle yoğunlaştırma, bir üst düzeye taşırma ve gerçek bir derimci kitle hareketini örgütleme! |
||
|
||
PARTİ'NİN "ÖNCÜ SAVAŞIMI" DEVRİMCİ KİTLE HAREKETLERİNİN İÇİNDE GİZLİDİR! "YDD-küreselleşme" vahşetini hepimiz görüyor ve yaşıyoruz. Bu süreç üzerine amansız eleştiriler yapıyoruz. Bu sisteme karşı gücümüz oranında savaşıyoruz. Ama bu sistem içinde hala bir halk hareketi göremiyorsak, bunun çok temel bir nedeni de emekçi, ezilen, yoksul çoğunluk arasında ajitasyon, propaganda ve örgütleme yapmıyor olmamızdır! Emperyalist burjuvazinin üst-yapı alanında (ideoloji, devlet, kültür, hukuk, sanat, felsefe vb.) etkinliğini alabildiğine artırdığı koşullarda devrimciler açısından propagandaya derinlik ve nüfus edicilik kazandırma, ajitasyona güç ve zenginlik katma ve örgütlenmenin teorisini güncelleştirme ve teorinin örgütlenmesini pratikleştirme yönünde tüm kadroların en üst düzeyde seferber edilmesi gerekmektedir. Bu noktada "güç ve olanaklar sorunu"nun, bir "sorun"olarak öne çıkarılması kesinlikle kabul edilemez bir durumdur. Tarih sınıf ve parti bilinci böylesi "önşart" ya da "gerekçe"leri tüm dönemlerde reddetmiş, mahkum etmiştir! Ezilen halkların, emekçilerin içinde örgütlenmek, onlardan öğrenmek, onlara öğretmek... Bunun düşüncesi bile heyecan vericidir. Hiçbir önkoşul yoktur ki bu heyecanın önüne geçebilsin! Ve yine hiçbir ön koşul yoktur ki bizi bu yakıcı örgütlenme ve mücadele eyleminden alıkoysun! Temel sorunumuza giderek daha fazla yaklaşıyoruz. Gelişme ve büyüme istidadı gösteren kitle hareketlerinin yenilmesine izin verilmemelidir. Empryalizmin her alanında, siyasal sisteminde, ekonomisinde, askeri yapılanmasında, ideolojisinde yaşadığı krizi sürece yayarak aşmasına izin verilmemelidir. "Direne direne kazanacağız" sloganı, bu yüzden çok önemlidir. Sermaye saldırısının her taktik aşamasında karşısında bizlerden birini mutlaka görmelidir. Bu sağlanmalıdır. Çünkü dönemin gerçekten çok özgül ve ayırtedici özelliklerinden biri, bireysel ya da çok küçük gruplar düzeyinde bile olsa, eğer gerçekleştirilen eylem toplumun ezici çoğunluğunun özlemlerini dile getiriyorsa, kendi niceliksel gücünü umulmadık derecelerde katlayabilmektedir. Egemenler bunun bildikleri içindir ki, çapı küçük ama muhtevası derin anlamlar içeren eylem, mücadele ve örgütlenmelere çok büyük kuvvetlerle yönelmektedirler. Emperyalist kapitalistler, iç savaş, ayaklanma, halk hareketleri gibi devrimci durumların "kendiliğinden" patlamadığını çok iyi bilirler. Bu nedenle tüm dikkatlerini, güçlerini öznel etkenlerde yoğunlaştırırlar. Biraz önce belirttiğimiz gibi, bugün en sıradan, en reformist eyleme dahi neden böyle gözükaraca saldırdıklarının cevabı önemlidir. Öznel etken! Grev iptalleri, barış gösterilerinin yasaklanması, anaların F-tipi protestolarının engellenmesi, siyanüre-atoma karşı çıkan köylülere "yasadışı örgüte üye olma" davaları açmaları, hem PKK'nın yeni politikalarının hem de FP'nin siyasi taleplerinin yeni Cumhurbaşkanı A. N. Sezer'in söylemleriyle özdeşleştirilmesi girişimi, KHK'e karşı fax protestolarının bile önüne geçilmesi tüm bunlar, varolan ama henüz "eşik düzeyi"ne gelmemiş çok daha dinamik halk hareketi potansiyelinin "ilerden karşılanması" içindir. İşte tam şimdi söylenmesi gereken söylenmeli: Devrimci Kitle Hareketi'nin yaratılması, salt olgunlaşmış koşullara müdahale etme olayı değildir; daha çok, koşullardaki olgunlaşma yönündeki ön belirtileri, gelişmeleri güçlü bir öncülükle tespit edip ileriye götürme yeteneğidir. Öznel etkenin bugünkü görevi budur. Devrimci kitle hareketlerinin, olgunlaşmakta olan önbelirtilerinden başlanarak örgütlendirilmesini acil olarak önümüze koymalıyız. Bu aynı zamanda devrimci partilerin 21. yüzyıla giriş manifestosu özelliğinde olacaktır. Devrimci Kitle Hareketlerinin içinden kendini yeniden yaratma! Yani IMF ve Dünya Bankası'nın esnek üretim, "endüstriyel demokrasi" vb. politikalarla işçi sınıfının fiziki bütünlüğünü ve üretim birimlerini kendi içinde küçük parçalara ayırmasına, atomize etmesine karşı; devletin ve işbirlikçi tekellerin özelleştirmelerle, sendikasızlaştırmayla, sosyal güvencesizleştirmeyle ve tenkisatlarla işçi sınıfını işsizliğe, sefalete, açlığa mahkum etmesine karşı; yine IMF'nin ve emperyalist gıda tekellerinin tarıma yönelik "Doğrudan Gelir Desteği Modeli"yle, "Tarım Borsaları"yla, tarımsal KİT'leri yok pahasına gasp girişimiyle ve en son "Biyoteknoloji ve Gen Tasarımları" yoluyla küçük üreticileri, yoksul köylüleri, tarım işçilerini toplumdan dıştalamasına, adeta bir "fazlalık" derecesine indirgemesine karşı; devletin bir yandan sahte sendika yasasıyla, diğer yandan; YÖK'ün üniversiteli gençlik üzerinde oluşturmaya çalıştığı ideolojik hegemonya, tektipleştirme operasyonlarına ve üniversitelerin sermayeleştirilerek halk gençliğinin eğitim olanaklarının imkansızlaştırılmasına karşı; emperyalizmin ve işbirlikçilerinin Bergama'dan Akkuyu'ya, Zeugma'dan Hasankeyf'e, Nemrut'a değin, coğrafyamızın tarih, doğa ve kültür dokusunu yağmalamasına karşı; rejimin hapisanelerde "F Tipi/Oda Sistemi" adı altında devrimci tutsakları birbirinden yalıtarak sosyal izolasyona, tecrite tabi tutma girişimine, yani hücreleştirmeye karşı ve son olarak Kürt halkının ulusal/demokratik taleplerinin en asgari düzeyde bile karşılanmaını engelleyen, hâlâ geleneksel inkâr ve imha politikasını sürdüren baskıcı, asimilasyoncu, şovenist devlet politikasına karşı, tüm bunlara karşı devrimci ve komünist partilerin tüm ülke sathında bugünden yarına ellerindeki olanakları sonuna kadar zorlayarak "özsavunma" ve "Devrimci Direniş" komiteleri kurmaları gerekmektedir. Sayılan tüm bu dinamiklerin hiç de durağan olmadıkları, şu an için kendi kanallarında ve sınırlı da olsa hafifsenmeyecek bir hareketlilik içinde oldukları düşünülürse, dile getirdiğimiz olgu, -demokratik ve devrimci kitle hareketleri içinde kendini ve "örgütlü halk"ı yeniden yaratma- için somut durum ve nesnel şartlar oldukça uygundur. Tüm mesele hızla harekete geçerek sayılan dinamikler içinde öz-örgütlenmeyi gerçekleştirmek, içinde yeralanların mücadele azmini yükseltmek ve onları devrimci-demokratik eyleme sevketmektir. DKH'nin önbelirtilerinin örgütlendirilmesinin bugünkü politik muhtevası "özsavunma" ve "devrimci direniş"tir. Örgütel biçimler de buna göre şekillenmelidir. Kendiliğinden gelişen kitle hareketleri, bugün en fazla yıpratılan stratejik bir bağı, -parti ile devrim arasında olanı- yeniden yapılandıracak güçtedir. Politik maddi bir güç olmak ve kitleselleşmek için DKH ve öz-örgütlülüklere gereken önemi vereceğiz. Bu aynı zamanda Parti'nin öncülük savaşımıdır. Bugün "öncülük savaşımı" devrimci kitle hareketinin yaratılması savaşımıdır. Çünkü onun içinde gizlidir! Bu aşamada V.İ. Lenin'in şu özlü formülasyonunu da yeniden hatırlayacağız: Öncü savaşçı rol ancak en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirilebilir. Uluslararası düzeyde yaşanan pek çok örnekte, derimci kitle hareketlerinin yaratılması, istisnasız hep bir-iki sembolik ama niteliksel eylemle, duruşla başlamıştır. Tabiri caizse, nesnel koşullar bir kibritle tüm bir bozkırın tutuşturulmasına öylesine müsaittir ki, yapılması gereken sadece bunu görebilmektir. Ve görebilenlerce ve görmeseler de o eylemi, o duruşu yaratacağı sonuçlardan haberiz olarak gerçekleştirenlerce bir şekilde o kibrit hep çakılmıştır. Hindistan'a bağımsızlığını kazandıran Gandi'nin ilk eylemi pasaportunu yakmasıydı. Diyarbakır zindanında dört kibrit çöpüyle kendini Newrozlaştıran Mazlum Doğan, eylemiyle teslimiyeti durdurmakla kalmamış, direnişi kitleselleştirmişti. ABD'de ırk ayrımcılığının en yoğun yaşandığı Güney eyaletlerinden birinde, siyah bir kadın otobüste "beyazlara ayrılan" yerde oturdu ve kalkmadı. ABD'de 1960'lı yıllarda başlayan ırk ayrımcılığına karşı militan mücadele işte tüm bir ülkede sembolleşen bu eylemle start aldı. EZLN'nin 1 Ocak Chipas ayaklanması, MRTA'nın büyükelçilik baskını, PKK'nın 15 Ağustos "ilk kurşun" eylemi de böylesi örneklerdir. Bunlar çoğaltılabilir. Burada asıl görülmesi gereken, sınıf mücadelesi olsun, devrim süreci olsun hep bir eşikle karşılaştığıdır. Bu eşiği aşmada hareketin ve sürecin ortalama ivmesi ya da basıncı yeterli olmuyor. Eşiği aşmak için ivmesini ve basıncını önemli oranda yükselmesi gerekiyor. Bu noktada, eşik ilkesinin gerçekleşmesi kitlesellikten geçmiyor, daha çok eylemin sarsıcı muhtevasından geçiyor ve bu da küçük grupların ya da tek tek bireylerin kısa sürede toplumda sembolleşen eylemlerinde cisimleşiyor. Bu sadece eşiğin aşılmasının ilk hızı oluyor, daha fazlası değil. İlk hız ve hızla kitlesel basıncın yükselmesiyle eşik aşıldığında, toplumsal hareketin içeriği niteliksel bir hal alıyor Eğer eşik aşılmazsa hareket, eşiğe geldiği noktadan daha gerilere düşüyor. Yani ya karşı-devrim ya da restorasyon gerçekleşiyor. ULUSLARARASI PLANDA KİTLE HAREKETLERİNİN GÜNCEL DURUMU, GELİŞME OLANAKLARI VE GÖREVLERİMİZ Son iki yıl içinde kaynağını YDD politikalarından alan, beraberinde sınırlı demokratik mevziler elde edilmesini, kimi yerlerde hükümet değişikliklerini ya da en azından IMF ve Dünya Bankası'nın ekonomik yıkım programlarının engellenmesini getiren, ancak köklü demokratik kazanımlar elde edemeyen, muhtevası itibarıyla kendisini bir üst aşamaya sıçratamayan kitle hareketleri gerçekleşmiştir. Bu zaman zarfında Endonezya'da, Peru'da, İran'da, Ekvator'da, Guatemala'da, Arjantin'de, Sri Lanka'da, Filipinler'de ve Kolombiya'da kaynağını özelleştirmelerden haklar ve özgürlükler mücadelesine, ulusal para biriminin dolarize edilmesinden ulusal ve etnik çatışmalara değin bir dizi yakıcı sorundan alan, emperyalizm açısından "uyarıcı" nitelikte olan halk eylemlilikleri gerçekleşti. Zaman zaman militan ve kitlesel biçimlere de bürünen bu halk hareketlerinin genel özelliğini, ortak çerçevesini şöyle özetliyebiliriz: Devrimci bir önderliğin talimat ve çağrıları doğrultusunda düzenli-planlı ve organize biçimde silahlı olmayan; metropol-başkent merkezli, kısmi başlayıp zincirleme şekilde hızla diğer merkezi yerleşim birimlerine yayılıp büyüyen, bu anlamda bölgesel özelliklere bürünen; yer yer ciddi silahlı çatışmalara sahne olan ve günlere, haftalara yayıldıktan sonra gelişmesindeki aynı hızla sönümlenen; sonuç olarak halkın dağınık öfkesinin merkezileştirilemediği, kendiliğindenci karakterini aşamayan bu tablo, gelişen halk hareketlerinin genel ve ortak özelliğiydi. Seattle'den Davos'a, Washington'dan Melborn'e ve Prag'a "küreselleşme -karşıtı" eylemlilikler farklı bir kategoridir. Bunlar kaynağını, yoksulluğun küreselleşmesinden, doğanın çölleşmesinden; işsizliğin, özelleştirmelerin, sosyal güvensizliğin, evsizliğin eskisi gibi artık sadece metropol-dışı değil, metropol-içi birer olgu olmasından alan, bu tepkiyle harekete geçen; ancak emperyalist metropollerde henüz kararlı, ciddi sınıfsal biçimler alamayan, çok farklı muhalif ideolojileri içinde barındıran ama buna rağmen uzun yılların sessizliğinin ardından hafifsenmeyecek bir etkisi olan, bu anlamda devrimci ve komünist partilerin üzerinde ciddiyetle durması gereken bir gelişim dinamiğini oluşturmaktadırlar. Yukarıda sayılan ülkeler ve burada gerçekleşen kitle hareketleriyse, kaynağını emperyalizmin "perifer"deki ekonomik-sosyal-kültürel yıkım programlarından, jeopolitik-jeostratejik hegemonya siyasetinden alan; ulusal-sınıfsal boyutu daha derin, bu anlamda yaşadığı çelişkiler ve içinde barındığı potansiyelleri çok daha devrimci olan ama henüz kendiliğindenci karakteri aşıp, öncüsünü ve örgütlü gücünü istenilen düzeyde açığa çıkaramamış bir gelişim dinamiğine tekabül etmektedirler. Hem merkez hem perifer'in (çevre'nin) aynı anda ortak ya da benzer taleplerle uluslararası arenada boy göstermesi gayet anlamlıdır; ilerleyen süreçte birbirini daha fazla beleyecek potansiyeller içermektedirler. Emperyalizm şimdi, küreselleşme karşıtlığını, periferdeki kitle hareketlerinin çok merkezli kendiliğinden gelişimi yakın takibe almış, hatta masaya yatırmıştır. En tehlikeli gelişimin, bu dinamikler içinden devrimci kitle hareketlerinin doğabileceği olduğu üzerinde emperyalistler arasında bir hemfikirlik vardır. Sadece bu değil, devrimci ve komünist partilerin, ulusal kurtuluş hareketlerinin bu gelişim dinamiği içinden kendilerini yenileyeceklerinden, bu süreçten daha da güçlenerek çıkma ihtimallerinden büyük bir endişe duyulmaktadır. Doğrudur, partilerimizin yaşadığı taktik yetmezliklerin, ideolojik donanımsızlığın vb. temel sorunların aşılabileceği anlar ve mücadele dönemleri olarak öne çıkan temel bir devrimci pratiktir devrimci kitle hareketleri ve ayaklanma süreçleri. Büyüklü küçüklü, kısmi ya da zincirleme, merkezi ya da bölgesel ve iç savaşın yoğunlaştığı kimi zayıf halkalarda "genel" ve "silahlı" biçimlerde ayaklanma potansiyel ve dinamiklerini örgütlemeyi, bunları devrimci kitle hareketlerinin içinden çıkartmayı ve yönetmeyi önüne koymayan, bugünden bunun hazırlıklarını yapmayan partiler önümüzdeki dönemde sadece düşman için ciddiye alınır bir güç olmaktan çıkmakla kalmayacaklar, halkların ihtiyacı olmaktan da çıkacaklardır. "AYAKLANMALAR YÜZYILI" TESPİTİ İLE ASIL KASTEDİLEN NEDİR? Emperyalistler, "21.yüzyıl ayaklanmalar çağı olacak" derken, kastettikleri, "kısa vadede" devrimci iktidar değişikliğiyle sonlanma istidadı/potansiyeli taşıyan silahlı halk ayaklanmaları değildir. Bunu da hesap ediyorlar mutlaka, ama burada asıl üzerinde durdukları 4 temel şey vardır. Birazdan sırasıyla ele alacağımız bu olgular, emperyalistlerin ayaklanmalar tespiti kadar önemlidir ve yapılan tespitin kesinlikle bu olguların üzerini örtmesini izin vermemeliyiz. Birincisi, bu ayaklanma girişimlerinin kendi siyasal sistemlerini -ki bunun adı demokrasidir ama bir "ideoloji", bir "dünya doktrini" olarak YDD demokrasisi'dir- teşhir edeceğidir. Artık sosyalist kamp gibi kendi sistemlerini kıyaslayacakları, sözümona "üstün" yönlerini göterecekleri bir karşı, sistem de yoktur! Ekmeği, işi, özgürlüğü için; eşitlik, adalet ve demokrasi için ayaklananların özgüçlerinden başka arkalarında hiçbir şekilde dayanabilecekleri bir karşı-sistem/ideolojik merkez olmadığından, başlı başına bu durumun kendisi, dünya kamuoyunda "de facto" bir haklılık ve meşruluk sağlayacaktır. Arkalarında, geçmişteki gibi ne SSCB ne de dengeleyici bir unsur olarak Bağlantısızlar Hareketi, sadece ve salt özgüç temelinde bir devrimci-dogmatik hareketlenme ve bunun militan-kitlesel halk hareketleriyle ya da ayaklanma girişimlerine varan çok daha geniş çaplı kabarışlarla derinleştirilmesi sözkonusu olacak ki, asıl korkuları budur. Yeni ayaklanma potansiyelleri ve devrimci kitle hareketlerinin bu yönlü eğilimi, devrimci iktidara ulaşmaktan henüz uzaktırlar ama kendi içlerinde hem YDD demokrasisini olanca çıplaklığıyla teşhir etme, hem de yeni bir "kapitalizm-sosyalizm savaşı"nın zeminini örme gücüne sahiptirler. Gelecekte bir kapitalizm-sosyalizm savaşı, YDD'e karşı yeni yeni ideolojik merkezler, tomurcuk halinde karşı-sistemler oluşması anlamına gelecektir ki, en istenmeyen ve tehlikeli bulunan gelişim de budur. Kendi "demokrasi"lerinin ipliğini pazara çıkaracak, halkların devrimci demokrasisini yaşamsallaştıracak olmasından dolayı devrimci kitle hareketleri ve bunun içinden ayaklanmaların örgütlendirilmesi üzerinde bunca duruyorlar. İlk neden budur. Reel sosyalizm döneminde, sosyalist kampa karşı reformist bir "alternatif" olarak geliştirilen Avrupa sosyal demokrasisinin, ikinci kez, "Üçüncü Yol" doktrini ile, bu defa çok daha başka bir biçimde piyasaya sürülmesi ama bunun da kısa sürede iflas etmesi; öte yandan yine reel sosyalizmin çözülmesinden sonra, askeri diktatörlük ya da yarı askeri faşist diktatörlükle yönetilen ülkeler için geliştirilen "Düşük Yoğunluklu Demokrasi" modelinin de gelebileceği son noktaya ulaşması, emperyalistleri siyasal sistemleri konusunda büyük bir endişeye sevketmiştir. Üçüncü bir durum, Latin Amerika'da sosyalist kampın çözülüşünden önce devreye sokulan, daha çok gerilla örgütlerini yasallaştırma, düzeniçileştirme amaçlı "Radikal Demokrasi" modelinin de hiç de ABD emperyalizminin istediği biçimde Güney Amerika'da kendi hegomanyasını pekiştirecek bir sonuç vermemesidir. Latin Amerika'daki radikal demokrasi denemeleri her ne kadar kapitalist sistemi aşamıyor, bir karşı-sistem, bir ideolojik merkez yaratamıyorsa da seçimlerde elde ettikleri başarılar, emperyalizme karşı kolay kolay politik tavizler ve ödünler vermemeleri, IMF ve Dünya Bankası'nın "yapısal uyum programları'na direnmeleri, tüm bunlar halihazırda, radikal demokrasi modelinin daha gerici bir kapitalist demokrasiye evrilmesinin önünü engellediler. Kısacası, ABD emperyalizminin gerilla örgütlerinin yasallaşması karşılığında, geliştirilmesine gözyumduğu/bir bakıma bunu zorunlu da gördüğü radikal demokrasi çizgisi, bugün gelinen noktada ABD açısından "kabuledilebilirlik" sınırlarını zorlamakta, önüne geçilmek istenmektedir. Son yapılan analizler, Latin Amerika'da yeni bir sol aydın ve gençlik kuşağının doğumu için koşulların hızla olgunlaştığı yönündedir. ABD emperyalizminin "Plan Colombia" girişiminin önünde de bu vardır. Plan Colombia, salt FARC'a yönelik bir karşı-devrim programı olmanın ötesinde, FARC ve Kolombiya'daki militan-kitlesel halk hareketleri şahsında tüm kıtaya yönelik yeni bir bastırma stratejisidir. Buna rağmen, Latin Amerikada'daki devrimci-demokrat yapılanmalar sürgit bu dengenin devam edeceği yönünde iyimser olmamalıdırlar. Kaldı ki, ABD ile birlikte kıtanın işbirlikçi hakim sınıfları kapitalzmin krizini sol'a yönettirerek (Şili'de, El Salvador'da, Uruguay'da, Ekvator'da), orta vadede onların altını oymaya da çalışıyorlar. En büyük tuzak da bu. Bu koşullar altında yasallaşmış ve halen yasadışı mücadeleyi sürdüren gerilla örgütleri yakın gelecekte bir içsel devrim; kıta çapında bir devrimci enternasyonel oluşuma ve peşisıra köklü bir sosyalizm arayışına yönelmek durumundadırlar. Tarih ve sınıflar savaşımı bu yolu gösteriyor. Şimdiki "operasyonlar" bambaşka! ABD'nin biliniyor, bir de "Irak Planı" vardır. Hâlâ sürdürülüyor. Şimdi bir de "Plan Colombia"sı var. Bunların aslında "global demokrasi operasyonları" planlarıdır. Neden böyle? Çünkü emperyalist haydutların dilinde devrimci kitle hareketleri, ayaklanma girişimleri "global terörizm"dir; "yeni tehditler-yeni tehlikeler" kapsamının başında gelmektedirler. Plan Irak, Plan Colombia, Plan Kürdistan vb. "global terörizm"e karşı uygulanması gereken uluslararası yaptırım ve komploların adlarıdır. KAPİTALİZM-SOSYALİZM SAVAŞIMI YENİDEN! Gerek reel sosyalizmin çözülüşünden sonra Doğu ve Güneydoğu Avrupa'da gerekse gerilla örgütlerinin yasallaşmasından sonra Latin Amerika'da "Bir daha asla" denilen/dedirtilen sosyalizm, bu cografyada olsun, yakın gelecekte çok daha güçlü temellerde Asya, Ortadoğu ve Afrika'da olsun yeniden halkların gündemine girme potansiyeli taşımaktadır. Emperyalizm son 10 yıldır hem kendi sistemini reel sosyalist sisteme karşı tanımlama lüksünden artık yoksun kalmıştır, -bu durum başlı başına kendi merkezindeki toplumsal muhalefeti güçlendirici etki yaratmaktadır- hem bir karşı-sistemin olmadığı koşullarda kapitalizme karşı çok daha köklü devrimsel atılımların önünü almak için desteklediği sosyal demokrat, reformcu sol denemeler öngördüklerinden çok kısa sürede çözülmeye başlamıştır ve hem de "perifer"de düşük yoğunluklu demokrasi doktriniyle geliştirmeye çalıştıkları sivilleştirilmiş-muhafazakâr rejimlere karşı çevre halkların hoşnutsuzlukları ve öfkesi artmaktadır. Dünya sathındaki bu sistem ve rejim krizinin kısa-orta vadede yeniden kapitalizm-sosyalizm savaşı potansiyellerini açığa çıkaracağından büyük endişe duymaktadırlar. Şimdiki olağanüstü geçişsellikte bir tür "demokrasiler savaşı" var ve bundan fazla korkmuyorlar, ihtiyatla çok yakından izliyorlar. Ama bu "demokrasiler savaşı"nın ayaklanma girişimleri ve militan-kitlesellik halk hareketleriyle kendi içinden yeniden olası bir kapitalizm-sosyalizm savaşını çıkaracağı gerçeği, bunun er geç olacağı onların şimdiden kabusu durumuna gelmiştir. Emperyalizm, sosyalizme karşı kendi emekçilerini reformize etmek için geliştirdiği Keynesçi sosyal devleti neoliberalize ettiği için, ister istemez kendi imtiyazlı emekçi yığınlarını da, metropollerde giderek yığılan "üçüncü dünya" halklarıyla aynı eksende buluşturmuştur. Böylece perifer'in (çevre'nin, Güney'in) toplumsal, ulusal, sınıfsal, çelişkileri merkez'e-kuzey'e taşırmıştır. Peki bu yeni gelişim neyi getirecek? Bu konuyu güncel iki örnekle açarak ilerletmekte fayda var. İlki ABD'den. İşte "Seatle Ruhu"denilen olgu. 31 milyon yoksulun yaşadığı ABD'nin merkezinde gerçekleşti. Fazla söz etmeye gerek yok, biliniyor. Bunun dışında Al Gore'un seçim yarışında İspanyolca konuşması ya da Clinton'un siyah hareketin lideri ve öncü hareketleriyle gerçekleştirdiği büyük yürüyüş, ABD'de yaşayan siyahlara, hispanik halklara ya da 'çokkültürlülüğe" saygının mı, yoksa bu dışlanmış kesimlerde varolan anti-kapitalist öfkenin reformize edilmesinin mi bir gereğiydi? Küba'ya yapılan "Elian jesti" de aynı kapsamda değerlendirilmesi gereken bir halkla ilişkiler operasyonuydu. İkinci örnek, daha kapsamlısı: Avrupa ve gelişen ırkçı-sağcı hareket. Avrupa'da Avusturalya'nın ırkçı Özgürlük Partisi'ne yönelik üçüncü yolcuların demokrasi cihadının arkasında yatan gerçek neden neydi? Avrupa burjuva ve sosyal demokrasisi göçmenleri, mültecileri, yabancı işçileri çok mu seviyor ya da Avrupu demokraisi kendi "evrensel" hukuk değerleri üzerinde titizlikle duracağını, bunlara halel getirmeyeceğini mi ilan ediyor? Öncelikle neoliberal politikaların refah devletini küçülterek alt sınıfları yoksullaştırması, "küreselleşme"nin yerel küçük-orta sermayeyi olumsuz etkilemesi ve soğuk savaşın ardından yaşanan kimlik bunalımının etkisi, Avrupa'da ırkçılığın güçlenmesinin asıl nedenleri olarak ortaya konulmalıdır. Bu anlamda Avrupa'daki emekçi yığınlarda geleceğe ilişkin toplumsal umutsuzluğun giderek artması, Haider ve benzerleri için alabildiğine verimli bir vasat oluşturmuştur. Avrupa'da ırkçılığın, Nazizmin, faşizmin yükselişinin maddi-toplumsal temeli budur. Ekonomide "küreselleşme", siyasette "YDD" ve ideolojide "postmodernizm-nihilizm" Avrupa'daki toplumsal umutsuzluğun, yeni yoksulluğun, kimlik bunalımının asıl nedenidir. Mutlaka görülmesi gereken bir durum var: Avrupa'da on derece muhafazakâr, geriye dönük, yabancı düşmanı, demogojik bir orta sınıf ideolojisi gelişiyor. Başı Avusturya, Almanya, Norveç, İsviçre çekiyor. Bu ideoloji aynı anda hem emekçilere, onların eşitlik, özgürlük, demokrasi taleplerine düşman hem de büyük sermayenin küreselleşmeci politikalarına muhalif. Bu anlamda sorun sadace Avusturya'da değil, Avrupa pusuda bekleyen Haider'lerle dolu. Almanya'da en son çıkarılmaya çalışılan neonazi yasaları, Norveç'te büyük oy patlamasını gerçekleştiren İlerleme Partisi bu yönelimi desteklemektedir. Türkiye'de ise iktidarlar. Haider aslında tam konulmasa da Avrupa'da yeni bir Thatcherizm, ABD'de yeni bir Reganizm "ayaklanmalar çağı"na karşı hazır ve nazır olarak elde tutulmaktadır. Böyle bir dalganın beklenmesi için hiçbir sebep yok. Avrupa'lı liderler şimdilik sözümona Haider ve benzerlerine "sert tepki" göstererek ne kadar demokrat olduklarını kanıtlıyorlar. Oysa Haider karşıtlığı, uç bir örnek olarak, Avrupa'nın "kırılgan" ve hep "tehdit altında" olan imtiyazları "yoksullara karşı korunmalıdır" anlayışının üzerini örttüğünden oldukça işlevseldir de! Bu anlamda Haider ve onun İsviçre'deki, Norveç'teki, Almanya'daki benzerleri Avrupa'nın yiten demokratik meşruiyetin yeniden tahkim edilmesinin araçları konumundadırlar. Ama öyle basit, sıradan, alelade birer araç değildirler; her an şu an için uzlaşarak geri adım attıkları konumlarını terkederek ileriye fırlayabilecek potansiyeller içermektedirler. Yani Avrupa'lı burjuva demokrat ve sosyal demokratlar açısından ırkçı-sağcı partiler üzerinden kendilerini tahkim etme girişimleri sadece bir atımlık baruttur. Ya sonra? Avrupa'da ırkçı-sağcı-neonazi-yabancı düşmanı partilerin yükselişi Avrupa sosyal demokrasisinin, üçüncü yolunun, liberal demokrasisinin iflasının kanıtıdır aslında. Tüm biçimleriyle Avrupa demokrasisi kendi halklarına geleceğe ilişkin umutlu hedefler sunma becerisinden yoksunlaşmıştır. Haider, biçimselleşen, taktik bir silaha dönüştürülen Avrupa demokrasisinin namusunun, -şimdilik- kurtarılmasında kişiliğinin ve partisinin bir maniplasyon aracına dönüştürüldüğünün çok iyi farkındadır. Avrupa'daki tüm Haider benzerleri kendileri üzerinden bir "demokrasi cihadı" yapıldığının farkındadırlar. Ama bu bir gösteri. Çünkü orta yerde çürüyen, kokuşmuş bir demokrasi var. Kendilerine yönelik tepkilerin çürümeye yüztutmuş bu cesedi diriltmeyeceğini ama bu ceset üzerinden kendilerinin yükselebileceğini çok iyi biliyorlar. O yüzden de acele etmiyorlar. Kendileri açısından koşulların henüz oluşmadığını çok iyi tahlil ediyorlar. Şimdi durum budur. Bir yazarımız Haider'in ve diğerlerinin Avrupa'daki seçim başarılarının ardından şöyle diyordu: "Küreselleşme/YDD canavarını harekete geçirenler. Şimdi kendilerini edimlerinin daha kötü sonuçlarından korumaya çalışıyorlar." Bunu başarabilirler mi? Şimdiden uzlaşmışlardır. Bu aşamada anti-faşist Avrupa emekçi dinamiğinin önüne büyük görevler koyması gerekmektedir. Bu damar henüz cılız ve çok parçalıdır. Asıl konumuza dönersek, görüldüğü gibi, kendi merkezinde çürüyen, alabildiğine biçimselleştirilmiş, ırkçı hareketlerle uzlaşma manevraları yapan bir demokrasi; periferde, geliştirmeye çalıştıkları ama başarısız olan, çok çabuk ipliği pazara çıkan "dönüşümcü, düşük yoğunluklu, yönetilebilir" vb. sivilleştirilmiş-muhafazakâr rejim denemeleri, özgün bir durum olarak Latin Amerika'da emperyalizm açısından "kabuledilebilirlik "sınırlarını zorlayan demokrasi denemelerinin yarattığı hoşnutsuzluk; öte yandan Rusya'da "Demokrasi yasaların diktatörlüğüdür" diyen Putin ve yeni Rus doktrinin soğuk savaş dönemindekine benzer politikalara geri dönme isteği... Görülüyor ki bu gerçekler ışığında "kapitalizm-sosyalizm savaşı yeniden!" demenin objektif koşulları hızla olgunlaşmaktadır. Devrimci Kitle Hareketleri ve bunun içinden devrimci partileşmelerin kendilerini yeniden yaratmaları görevi üzerinde şimdiden durmamızın bir önemli nedeni de işte bu objektif durumun kendisidir. Reel sosyalizmin çözülüşü Rusya, Doğu Avrupa ve değişik derecelerde olmak kaydıyla dünya sathındaki çeşitli komünist partiler ve ulusal kurtuluş hareketleri kadar, ABD'nin, Avrupa'nın kapitalist dünyasını da aynı oranda "ideolojik-kültürel" açıdan tüketmiştir. Daha kötüsü her zaman iki taraf bugün ideolojik-kültürel yeniden üretim noktasında boşlukta gözükmektedirler. Emperyalist ideologlar bugün haklı olarak soruyorlar: Bundan sonra nereye gidiyoruz? Aslında bu soruyu herkes soruyor. Aydınlar, yazarlar, sanatçılar, felsefe ile, bilim ile uğraşanlar ve sokaktaki en küçüğünden en büyüğüne insanlar. onlara söyleyelim, ideolojikleşmeyle, kitlelerin devrimci ve demokratik öz-örgütlenmelerinin yaratılmasıyla, militan, kitlesel halk hareketleri dinamiklerinin örgütlendirilmesiyle, örgütlenmenin doruk ilkesi Leninist Parti'nin bu yüzyılda da kendini daha ileri bir düzeyde örgütlemesiyle hzla yeniden kapitalizm-sosyalizm savaşına ilerleniyor. Sosyalist kamp çöktüğünde Gorbaçovlar, Haveller, ülkemizde Devrimci Yol, TKP ve bir sürü aydın, yazar ve sanatçı demokrasiyi yeniden keşfederlerken, daha o dönemlerde emperyalist ideologların önemlice bir kısmı hiç havaya girmeden şunu söylüyorlardı: "Lenin'in kolektivizmi şimdilik yıkılmış olabilir ama kolektivizm şu ya da bu şekilde aramıza dönerek başarısızlıklarımızı suratımıza çarpacaktır, hem de kendi sandığımızdan daha erken". Evet, sandıklarından daha erken, -Çözülüşünün üzerinden henüz 10 yıl geçmişken- yere-göğe sığdıramadıkları "YDD"lerinin her alanda, tüm satıhlarda çivisi çıkıyor. Seattle'de, Washington'da, Davos'ta, Bangkok'ta, Okinova'da, Melbourn ve Prag'da "Kapitalizm ölümdür!", "Dünya bir meta değildir!" haykırışları yükseliyor. Bu sayılan yerler hep emperyalist merkezler. Buralarda böyleyse Perifer'in daha fazla ezilen, daha fazla sömürülen halklarının gelecekteki tepkisi elbette daha şiddetli ve amansız olacaktır. KISACA DİĞER NEDENLER Emperyalistlerin ayaklanma potansiyeli ve girişimleri üzerinde durmalarının ikinci nedeni, çokuluslu tekellerin, burjuva orduların, devlet aygıtlarının şimdiden bu "tehlike" karşısında organize olmaları gerektiğinin bildirilmesidir. Jeostratejik-jeopolitik konseptler, sermaye birikim ve denetim modelleri, dış politikaya ilişkin öngörü ve tasarımlar, iç savaş olasılığına yönelik tedbirler vb. hazırlanırken bu yeni "tehlike" gözönünde bulundurulmalıdır. Şimdiden ön hazırlıklarını tamamlamaları gerektiği söyleniyor. Örneğin ülkemizde IMF'nin ve Dünya Bankası'nın "yapısal uyum programları"nın "Öteki Türkiye" diye bir potansiyeli açığa çıkarabileceği uyarısı yapılıyor. Yine ülkemizde MGK, Kürt sorununun "siyasallaşması" tehlikesine ısrarla vurgu yaparak, olası yeni serhildanlara karşı, -barışçıl dahi olsa!- 107 maddelik bir "ekonomik-sosyal" yıkım ve asimilasyon programı hazırlanıyor. Ve yine olan DKH'lerinin öncüsüzleştirilmesi için devrimci-kominist parti üyelerine F Tipleri hazırlanıyor. Ön hazırlıklarından, ön tedbirlerden kasdedilen bu ve benzeri programlardır. Tüm bunlar özetle, başlı başına güç büyütme ve yoğunlaştırmanın gerekçesi olmuş oluyorlar. Ayaklanmalar tespiti, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin güç büyütme ve yoğunlaştırma mekanizmalarını harekete geçirmelerinin gerekçesi yapılmaktadır. Burada görülmesi gereken gayet önemli üçüncü durum, emperyalizmin bu ayaklanma potansiyel ve girişimlerini kendi sistemini pekiştirmenin arasına, kendi rejiminin "kaçınılmazlığı"nı meşrulaştıran olaylara dönüştürüleceği, bunun imkanlarını kesinlikle zorlayacak olduğudur. Çünkü şimdiden sözkonusu ayaklanma potansiyel ve dinamiklerin nasıl yapıpta içini boşaltırım, kaotik sonuçuz bir kargaşa içinde boğuntuya getiririm diye hesap yapmaktadır, bu muhtevadaki kitlesel halk hareketleri her zaman için emperyalizmin içine girip saptırabileceği özellikteki süreçlerdir. Bizim bugünden yarına üzerinde en fazla duracağımız meselelerden birisi budur. Emperyalizme böylesi fırsatlar verilmemelidir. Emperyalistlerin ayaklanmalar üzerine bu denli yoğunlaşmalarının son nedeni, kendi silahlanma, savunma ve güvenlik gerekçelerini rasyonelize etme çabalarıdır. Başını ABD'nin çektiği emperyalist haydutluk ve korsanlık sisteminin geliştirdiği yeni askeri stratejiinin unsurları bu "rasyonalizasyonun" içeriğini, asıl gayesinden ne olduğunu ortaya sermektedir. Silahlı kuvvetlerin "küçültülmesi"; kuvetlerin "esnek" bir biçimde ve "seçilerek" kullanılması; Kara Kuvvetleri'nin tümüyle "Tugay Sistemi"nde örgütlendirilmesi; NATO'nun "saabit mevzi" savunmasından, "esnek ve hareketli" müdahale (=saldırı) stratejisine geçişinin öngörülmesi; NATO'nun "Doğu'ya doğru"genişletilmesi; Doğu'ya doğru genişlemenin askeri aparatlarının süratle oluşturulması, bunun için "Barış için ortaklık" (BİO) projesinin Güney Akdeniz Gücü, Balkan Gücü, Kafkas Barış Gücü ve Karadeniz Açık Müdahale isimleri altına örgütlenmesi; Global bir bilgi sistemi ile istihbarat-enformasyon ağıyla güvenlik ve savunmanın, savaşın elektronikleştirilmesi (elektronik bilgi harbi); ABD Hava Kuvvetleri'nin "Hava-Uzay Kuvetleri'ne dönüştürülmesi; Anti-balistik füze sistemleriyle öncelikle kendi ülkesinden başlamak üzere, müttefiklerinin coğrafyalarında da "savunma kalkanı" oluşturulması; Avrupa'da "güvenlik" konusunun millileştirilmesinin önlenmesi (AGSK'nın NATO'ya alternatif, ondan bağımsız bir güç olmasının önüne geçilmesi); Askeri teçhizatın, "yeni tehlikeler-yeni tehditler" olarak belirtilen: -"Bölgesel ve etnik çatışmalar", -"Kitle imha silahları/uzun menzilli füzeler" -"Köktendincilik" -"Uyuşturucu ve silah kaçakçılığı" ve -"Uluslararası terörizm"e yönelik olarak yeniden düzenlenmesi, modernize edilmesi. "Yeni tehditler-yeni tehlikeler"in daha "potansiyel" düzeydeyken imha edilmesini öngören bir stratejiye geçilmesi; Körfez krizi ve Yugoslavya'ya yönelik emperyalist saldırıda top mermilerinde, Cruse füzelerinde, anti-tank mermilerinde "seyreltilmiş uranyum" kullanımına geçiş; Metropollerdeki devrimci ve kominist hareketlerin illegal örgütlenme ağına yönelik olarak "Anti-milis Savunma Sistemi"nin geliştirilmesi; Yine metropollerde büyük gecekondu-varoş bölgelerine ve belirli ülke gruplarına yönelik olarak, Nazilerin, Yahudiler için geliştirdiği "getto'larda izolasyonla sindirme taktiğine benzer "Mekun Mehalde Muharebe" stratejisinin geliştirilmesi; Orta-uzun vadede Çin'in "başdüşman" olarak lanse edilmesi; "Saddamsız Irak", "Kaddafisiz Libya", "Talibansız Afganistan", "Ayetullahsız İran", "Plan Colombia", "Öcalansız Kürdistan" gibi "global demokrasi operasyonları"nın devreye sokulması; Avrasya hakimiyeti için öncelikle Azerbaycan, Gürcistan, Ukrayna ve Ermenistan'ın istikrarsızlaştırılarak düşürülmesi, emperyalist hegemonyanın yörüngesine sokulması... Sayılan tüm bu unsurlarıyla emperyalizmin yeni askeri stratejisini kendi yayılmacılıklarının, pazar savaşlarının, silahlanma-güvenlik ve savunma gerekçelerinin rasyonilize edilmesine yöneliktir. İnsana, doğaya ve tüm topluma düşman bir bilimsel teknolojik gelişim sözkonusudur bugün. Lenin, zamanında boşuna, "gerici teşebbüsler bilimin gelişmesinin kendisinden doğmaktadır" dememişti. |
||
|
||
| zati rusya da da yüzlerce stalin heykeli var... | ||
|
||
| Usenmedim, okudum. Bu yazinin Kapital'in icerigi ile ne alakasi var? Orgut sorunlarindan bahsedilmis burada, Kapital ile ne alakasi var??? Rusyada stalin'in degil, benim heykelim de olsa\olmasa neyi degistirir o kitap baglaminda??? |
||
|
||
| bir de alinti yaptigin zaman kaynak belirtirsen sevinirim... | ||
|
||
| kapital diyorum sana kapital! o yazıyla ne ilgisi var? ESAS SEN ÜŞENME OKU! stalinizm eşit değildir komünizm&marksizm bu kadar yeter sana... |
||
|
||
| Soyle bir ironi vardir Orwell'in 1984 kitabiyla ilgili; o kitap SSCB'de yasanan sozde Marksci rejime karsi yazilmistir, fakat gunumuzde bir degerlendirme yaparsak, kapitalizmi elestirir durumdadir... o denetim mekanizmalari, kitlesel "BBG" vs..., bunlar sosyalizmden cok kapitalist dunyayla uyusan durumlar. Komunizm denilince toplumda hep gri renk akla gelir...renksizlik, tek tiplestirme... fakat gri olan komunizm degil, tam tersine kapitalizmdir! Kitabi bence bir daha oku ve tekrar degerlendir...poponla degil, gozlerinle oku ve beyninle dusun sakin! | ||
|
||
| üşeniyorum okumadım. fakat sosyalizmi, stalinle, maoyla, kuzey koredeki kim il jung muydu neydi onla, pol potla falan özdeşleştiremezsin. zira bırak kamboçyayı, çini, koreyi, rusya gibi diğer saydıklarıma göre sanayileşmiş ve burjuvaziyi oluşturmuş bir ülke bile, sosyalist bir düzene geçmek için yeterince uygun koşullara sahip değildi. yani marksizm açısından konuşursak. zira burjuva meclisi bile komünist devrim için yeterli koşullar oluşmadığını düşünen sosyal demokratların sayesinde kurulmuştu. belkide, bolşevikler sosyalist devrimin gerekli olduğunu düşünüp iktidara el koymasalar, örgütlü işçi sınıfı ve burjuva meclis, herhangi burjuva diktatörlüğünden daha özgürlükçü bir yönde gelişip daha iyi bir taban oluşturabilirdi sosyalizme ve bu bütün sosyalist pratiklerin kaderini değiştirirdi. tabi bu yalnızca bi ihtimal. fakat leninin, tek parti diktatörlüğüne yol açabilecek olan "demokratik merkeziyetçilik" anlayışı ve partinin öncü rolünün vurgusu, zamanında rosa luxemburg gibi sosyalistlerin de korktuğu şeyi insanların başına getirdi. sscb ve çin güdümündeki diğer devletleri fazla önemsemiyorum, "sosyalizm modeli" direkt kopyadır çünkü. ve devrimle falanda olmamıştır bunlar. mesela küba, bir işçi devrimi, komünist devrim olmamıştır orda. biraz da dünyanın içinde bulunduğu durum kübanın yolunu belirlemiştir. zira devlet "sosyalist" çizgiye, devrimden sonra devam etti. peki eğitimdeki, sağlıktaki başarısı yadsınabilir mi? yadsınamaz, fakat "sosyalist" fazla geniş bi sözcük olur. koşulların gelişmemiş olduğu ülkelerde, sanayileşme, tarımda kolektivizasyon vs. doğal olarak komünist parti diktası altında gerçekleşir. bir yanda bütün dünya karşında, bir yanda onların ulaştığı gelişmişlik derecesine ulaşma zorunluluğu(teknolojik ve bilimsel açıdan), bir yanda, halka vaadedilenin verilmesi zorunluluğu. normal de bunun zaten toplum tarafından gerçekleştirilmesi gerekir fakat "öncü parti" mantığı söz konusu olduğu için ki bunu mesela ülkemizde TKPnin kullandığı dilden bile anlayabilirsiniz, toplumun yönetimi katılımı havada kalmaktadır. çin, kuzey kore, vietnam, kamboçya vs. bu ülkelere bakacak olursanız, bunlarda esas vurgu "yurtseverlik" üzerine olmuştur. zira bu devletler aynı zamanda emperyalizme karşı mücadeleler vermişlerdir. hatta kuzey koreye bizde ülke olarak o dönemde asker gönderdik ve türkiyenin askerleri orda emperyalizmin maşası durumuna sokuldular. orda türk askeride kandırıldı. herneyse yani demek istediğim, bi kaç anti-komünist kaynakla, bütün bir düşünce sistemini yerin dibine sokamazsın. iktisatla çok ilgili bir insan değilim fakat eğer bakarsan, marksist iktisatın genel olarak bütün dünyada ne kadar önemli olduğunu görürsün. ayrıca keynesçilikle, devletçilikle sosyalizmin karıştırılması, aslında "toplumsal mülkiyet" ve "devlet mülkiyeti" kavramlarını, böyle olmadıklarını bildikleri halde neredeyse eşitleyen stalinist partilerin yarattığı, kapitalistlerin de pek bi memnun olduğu bir söylem yüzündendir. aslına bakarsan, devletçilik, ekonomiye devlet müdahalesi, kapitalizm yüzündendir. devletçiliği kapitalizm doğurur. nedeni, piyasa ekonomisinde gizli. |
||
|
||
| bu arada, hayvan çiftliğinin güzel bir reel sosyalizm eleştirisi olduğu fikrimi yinelemek istiyorum. hatta özgürlükçü açıdan bir eleştiri. ve o noktayı görebilene, totalitarizmin sağının solunun(insanının hayvanının) olmadığını gösteriyor. sonundaki mesaj biraz sosyal demokrasi koksada sağlam bir eleştiri. |
||