|
||
![]() PSİKOLOJİDE EKOLLER Psikolojinin bir bilim olarak ortaya çıkmasına en büyük katkılardan birini sağlayan ekoller ve onların kuramcıları psikoloji tarihi içinde çok önemli yerlere sahiptirler. Ekoller, insan davranışını anlamaya ve açıklamaya çalışan bilim adamlarının ortaya attıkları kuramlarla yetişerek bugünkü haline gelmiştir. İnsan davranışlarını değişik şekillerde açıklayan ve en çok taraftar bulan kuramlar şunlardır ; Behaviorizm (Davranışçılık) : Birinci Dünya Savaşı sıralarında behaviorist denilen bir grup Amerikan psikoloğu, yapısalcılığa ve işlevselciliğe karşı çıkmışlardır. Bilincin iç gözlem yöntemi ile incelenmesine kuşku ile bakmışlardır. Bilinç hallerinin değil, ama davranışların, gözlenebilir durumların incelenmesi gereklidir. Psikolojinin bilim haline gelebilmesi için gözlenebilir, ölçülebilir fenomenlerin doğa bilimlerinde kullanılan objektif ve bilimsel yöntemlerle incelenmesi gerekir. Gerek yapısalcıların, gerekse işlevselcilerin kullandıkları iç gözlem yönteminin kullanılması bilime aykırıdır. Davranışçıların önde gelen temsilcileri Watson, Pavlov ve Dashil'dir. Bunlar bilinç kavramını bir yana bırakıp davranışları incelemişlerdir. Davranışçılara uyaran (stimulus)-tepki (response) psikologları da denir. Davranışçılara göre objektif tekniklerle gözlenebilen sadece çevresel uyarıcılara, insanların bu uyaranlara karşılık gösterdikleri tepkilerdir. Davranışçılar, gözlem ve deney yöntemini kullanırlar. Davranışçılar, organizma ve çevre ilişkilerinin insan ve hayvanlarda birbirinin aynı olduğu kanısındadırlar. Bu nedenle hayvanlar üzerinde psikolojik araştırmalar yapmışlardır. Örneğin Pavlov koşullu öğrenme deneylerini köpekler üzerinde yapmıştır. Bilişsel Yaklaşım : Bilim ve biliş (cognition) olguları hep insanın ilgisini çekmiş, değişik yaklaşımların konusu olmuştur. Bilgi edinme ve bilinçli duruma gelme sürecinin öğrenme, davranış üzerindeki etkileri psikolojinin konusunu oluşturur. Çağdaş biliş anlayışında iki yaklaşım göze çarpar. Bunlardan biri Bilgi işlemi yaklaşımdır. Bunda düşünceyi ve usavurma (akıl yürütme) süreçlerini açıklamak amaçtır. Bu yaklaşım insan zihnini çeşitli programlara göre bilgi edinmek, bilgiyi işlemek, depolamak ve kullanmak üzere tasarlanmış gelişkin bir bilgisayar sistemi olarak ele alır. Diğer yaklaşım Jean Piaget'nin çalışmalarına dayanan yaklaşımdır. Gelişme psikolojisi alanındaki çalışmaları ile tanınan Piaget, çocuğun yetişkinliğe değin bir dizi zihinsel gelişim evrelerinden geçtiğini savunmuştur. Piaget, çocukta dört gelişim evresi saptamıştır. Piaget'nin gelişme ile ilgili görüşleri eğitim anlayışında değişiklikler getirmiştir. Belli kavramların özümlenebilmesi için zihinsel gelişmede belli aşamaların tamamlanmış olmasının gereği anlaşılmıştır. Öğretmenin görevi çocuğa yalnızca bilgi aktarmak değil, ona dünyayı keşfetmesinde rehberlik etmektir. ABD'li psikolog ve eğitimci Jerame S. Bruner, küçük çocuklarda algı, öğrenme, bellek gibi biliş biçimleri konularındaki çalışmaları ile eğitim anlayışında etkili olmuştur. Çalışmaları, ders programlarının yeniden düzenlenmesini sağlamıştır. Bruner'e göre; bütün çocuklarda doğal bir merak ve değişik konulara ilgi vardır. Hangi gelişim amacında olursa olsun her çocuğa uygun biçimde verilmesi koşuluyla her konuyu öğretmek mümkündür. Biyolojik Yaklaşım : Buna psikobiyolojik yaklaşım da denilebilir. ABD'li psikiyatr Adolf Meyer`in öncülüğünü yaptığı Psikiyatri Okulu`nun yaklaşımıdır. Meyer, insanı bütünselliği olan biyolojik bir birim olarak kabul eder. İnsan davranışını anlayabilmek için psikoloji ve sosyolojiden yararlanmak gerekir. Meyer'e göre zihinsel bozukluklar organik ve kalıtsal etkenlerin karmaşıklaştırdığı gerçekçi olmayan beklentiler ve yanlış alışkanlıkların sonucunda ortaya çıkar. Fonksiyonalizm (İşlevselcilik) : William James, James B. Angell ve John Dewey gibi Amerikan filozoflarının ve eğitimcilerinin oluşturduğu ekoldür. Fonksiyonalistler, yapısalcıların görüşlerine karşı çıktılar; onlara göre bilincin ne olduğundan çok, ne için olduğunu bilmek önemlidir. Yani bilincin amacı ve işlevini bilmek asıl amaç olmalıdır. Bunlara göre insan davranışlarını anlamak için sadece bilinç olaylarını çözümlemek yoluyla incelemek yeterli değildir. Bilinç incelenmelidir ama bunun yanında insanın çevresine uyumunda yardımcı olacak, öğrenme gibi duyum davranışları da incelenmelidir. İşlevselcilik davranışı, çevreye uyum süreci olarak tanımlamıştır. Bu ekolün amacı algılama, düşünme, duygulanma gibi içsel eylemlerin, hayatta karşılaşılan çeşitli problemlerin çözümlenmesine nasıl yardım ettiğini açıklamaktır. İşlevselciler eyleme ve yararcılığa dönüktür. Fonksiyoncular, yöntem olarak içgözlem ve gözlemi kullanmışlardır. Davranışları özel olarak da öğrenmeyi açıklamaya çalışmışlardır. Gestaltçı Yaklaşım : Max Wertheimer, Kurt Kofka, Kurt Lewin gibi Alman psikologlarından oluşan psikoloji ekolüdür. Algı ve bellek konusunda inceleme yapmışlardır. İç gözlem, gözlem ve deney yöntemlerinden yararlanmışlardır. Görüşleri özellikle eğitim alanında kullanılmıştır. Gestalt psikolojisinin temsilcileri davranışların bir bütün olduğunu, bunun parçalara ayrılamayacağını savunmuşlardır. Gestalt psikolojisine göre parçaların bir bütünlük içinde anlam kazanması önemlidir. Örneğin bir tablo, tuval, boya ve renklerin toplamından çok daha farklı bir şeydir. Tek tek anlamı olmayan parçalar bütünlük halinde anlam kazanır. Hümanist (İnsancı) Yaklaşım : Çağdaş bir psikoloji akımıdır. Kurucuları Gestaltçılardan etkilenmiştir. Varoluşçu felsefe akımının görüşlerini benimsemişlerdir. Bu yaklaşımın öncü ve temsilcileri Rogers, Maslow, Sartre, Charolette Bühler, Frankl, Binswagner'dir. Davranışçı ve psikanalitik yaklaşımlara karşı görüşleri vardır. Özellikle insanı ele alışları açısından öteki ekollerden ayrılırlar. Bu yaklaşıma göre insan kendine göre bir değerdir, belli bir toplum düzeninin yada iş örgütüdür, aracı haline getirilmemelidir. İnsan kendisinden, davranışlarından, oluşturacağı kimliğinden kendisi sorumludur. Hayatı kendisi için yaşamaya değer, anlamlı bir hale getirmek kişinin kendisine düşer. Ölümlü olan insanın hiçbir yaşantısı tekrar etmeyecektir. Geçmiş ya da gelecek değil, içinde yaşanılan an önemlidir. İnsan için bilim amaç değil, ancak araç olabilir. İnsanı tanırken dogmatik görüşlerden kaçınmak gerekir. İnsan davranışlarını denetim altına almak yerine, daha çok özgürlüğe yer verilmelidir. İnsanı anlamak için onun iç yapısını bilmek gerekir. Bunun için iç gözleme baş vurmak zorunludur. İnsan cansız bir nesne olmadığından, dıştan bakılarak davranışları yordanamaz. Bu akım insanı inceleme yöntemini getirmiştir. Psikolojiyi bir bakıma yeniden felsefeye yaklaştırmıştır. Psikolojinin amaçlarından biri insan davranışlarını kontrol etmektir. Oysa Hümanistik yaklaşımda olanlar, psikolojik kontrolün insanlığın zararına kullanılabileceği inancındadırlar. Örneğin, iyi insan yetiştirmek doğru amaç gibi gelebilir. Ancak bu konuda çok çeşitli görüşler ortaya atılabilir. Psikodinamik Yaklaşım : 19. yüzyılın sonunda Sigmund Freud öncülüğü ile bir grup doktor, akıl ve ruh hastalıklarını psikolojik açıdan incelemeye çalışmışlardır. Zira bu hastalıklardan bir çoğunun fiziksel veya organik kaynakları bulunamıyordu. Hastalıkların kaynaklarının bulunmasında önce hipnoza başvurulmuştur; daha sonraları da psikanaliz yöntemi geliştirilmiştir. Freud, akıl hastalıklarının psikolojik nedenlerini incelerken "Bilinçaltı" nı keşfetmiştir. Freud ve arkadaşları psikoz ve nevrozların çoğunun, kişinin çocukluktan itibaren tatmin edilmemiş olan arzu ve ihtiyaçlarının baskı altına alınmasından, bilinç dışına itilmesinden meydana geldiğini öne sürmüşlerdir. Kliniklerde yaptıkları deneylerde bunu kanıtlamaya çalışmışlardır. Freud'a göre içsel yaşantılar bilinçlilik bakımından birbirinden farklı üç düzeyde bulunurlar. Bunlardan tam bilinç düzeyinde kişi, anılar, düşünceler, duygular gibi içsel yaşantıların farkındadır. Bilinç tam olarak aydınlıktır. İkinci düzey bilinç öncesidir, burası bilince yakın olan anıların, arzuların bir deposu gibidir. Kişi bunların farkında değildir, ama istediği anda bilinç alanına çıkabilir. Üçüncü düzey ise bilinçaltıdır. Burada kişinin istediği zaman bilinç alanına çıkaramadığı varlıklarından bile haberdar olmadığı duyguları, düşünceleri, anıları, dürtüleri bulunur. Bilinçaltında bulunan bu düşünceler yok olmazlar. Kişiyi rahatsız eder, davranışlarını şu ya da bu şekilde etkilerler. Bilinçaltı düşünceleri rüya ve hayallerde ortaya çıkar. Freud'a göre anormal davranışlar, aslında insanların ruhsal çatışmalarından kurtulabilmek için başvurdukları çabalardır. Bu nedenle bu davranışlar asla anlaşılmayacak olan davranışlar değildir. Normal davranışlarla aralarında yalnızca bir derece fark vardır. Freud, ayrıca kişilik konusunda da yeni bir görüş getirmiştir. İnsanın id-ego-süper ego denilen üç yanını ve bunların etkileşimini incelemiştir. Özet olarak psikanalitik psikologlar (Freud, Adler ve Jung) akıl hastalıklarını ve bilinçaltını klinik yöntemlere ve gözleme başvurarak incelemişlerdir. Psikolojinin bulgularını hekimlik alanında kullanmışlardır. Strukturalizm (Yapısalcılık) : 1879'da Wilhelm Wundt'un psikoloji laboratuarını kurması ile deneysel psikolojinin temelleri atılmıştır. Wundt, ilk çalışmalarında duyum ve imgeleri araştırdı. O ve izleyenler karmaşık zihinsel yaşantıların yapısını incelemeye çalışmıştır. Bu nedenle bu ekole yapısalcılık denir. Örnek aldıkları bilim dalı kimyadır. Kimyada, nasıl birleşik maddelerin yalın elementlerden oluştuğu çözümleme ile anlaşılıyorsa karmaşık bilinç olaylarının yapısal açıdan çözümlenmesi ile de psişik olayların daha iyi anlaşılıp açıklanabileceğini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre psikolojinin amacı, bilincin karmaşık yapısını çözümlemek, zihnin en yalın öğelerini araştırmak ve bunlar arasındaki ilişkileri bulup yasalar halinde formüle etmektir. Artık duyumlar, algılar, anılar laboratuarda incelenmeye başlanmıştır. Yapısalcıların araştırmalarında kullandıkları yöntem iç gözlem ve deneydir. Temsilcileri Wundt ve Titcher'dir. Çebenizm : Bunların hepsini çöpe at hiç bi işe yaramaz. |
||
|
||
Alıntı Çebenizm : Bunların hepsini çöpe at hiç bi işe yaramaz. En büyük Çeben başka büyük yok! Gel vatandaş sen de gel katıl aramıza, Bırak bu boş işleri hepsi maval okumakta, Çebenizm demek herşey demek, Aç gözünü artık hayatın anlamı burda. Çeben'e :cicek: |
||
|
||
Merak ediyorum bu akımların hangisinin istatiksel olarak daha fazla ve KALICI başarı sağladığı araştırılmış mı? Çebenizmin farkını bir de alsak bayım.
|
||
|
||
| vatandaş ; :maske: ha ne? aaa bak bu çebenizm iyiymiş.. :evet: acaba diğerleri ney :islik: hatta Hasret Gültekin şööle demiş; Bir insan ömrünü neye vermeli Harcanıp gidiyor ömür dediğin Yolda kalan da yürüyen de bir Yakılıp gidiyor ömür dediğin neyse ben vatandaş olayım, tırstım şimdi,,, :maske: |
||
|
||
| Öncelikle çebenizmin güzel üyelerini burdan selamlıyorum , yaşasın çebenizmin psikolojik ideolojileri. Yaşasın çebenizmin ölmeyen yükselişi. geçelim sorulara Soru : Merak ediyorum bu akımların hangisinin istatiksel olarak daha fazla ve KALICI başarı sağladığı araştırılmış mı Cevap : Şu an dünya üzerinde yaygın olan psikoterapilerin temelini bu etmenler oluşturuyor. Yani kimisi psikanalizin temel manifestosu , kimisi psikofiziğin kimisi de anksiyetik rahatsızlıkların. Bunların başarılı olduğu bi çok yön var tabi ama bir o kadar da aksadığı yada eksik kaldığı yada bir fikri dahi olmadığı hususlar var. Soru :Çebenizmin farkını bir de alsak bayım Cevap : Gayet tabi şöyle aktarayım. İlk önce diğer tüm yöntemlerin reddi gerekiyor . Yanlız psikanaliz hariç ki psikanaliz çebenizme devredilen bir kibrit ateşidir. Çebenistler ise o kibrit ateşini büyütüp gelmesi gereken noktaya getirene kadar çalışıp araştırmalarıyla besleyeceklerdir onu. Yani Freud bize bıraktı biz başkasına bırakıcaz. Çebenizm biraz karmaşık ve uzun bi etmen. Gün geçtikçe yazılardan kavranabilir. İlk reddi muhalefetimiz şu, aynı tedavi yöntemini birden fazla kişiye kullanan zihniyetlere hayır. Çebenizm derki ; " bir psikoterapik tedavi unsuru ya bir şahıs için olur yada tüm insanlık için " |
||
|
||
| İlk dört akımda insan doğanın içinde kaybolmuş bir parça gibi duruken son dört akımda insan özgün bir yapı olma kimliğine kavuşmuş sanki ,ancak psikodinamik yapıda psikoloji esas özgün içeriğine kavuşmuş ,diğer biçimlerden daha gelişmiş sistemli bir bakış açısıyla insan psikolojisi incelenmiş. İnsancı yaklşım adı üstündeki tarzıyla aslında ilk etapta daha ılımlı ve yararlı gözüküyor oysa çözüm üretme alanı kısıtlanmış. Yapısalcı ya da Gestaltçı tavır da ne sadece bütün ne de parça olan insanın bir yanı hep boşlukta kalıyor. Evet,insan benlikleri birbirinden farklıdır ve onların içdiline girip sorunlarını çözecek dilde farklı olmalıdır. Kısaca... " bir psikoterapik tedavi unsuru ya bir şahıs için olur yada tüm insanlık için " sözü yapıcı bir anahtar içini çözmeye çalışan insanın bilimi psikoloji açısından. |
||
|
||
Alıntı Evet,insan benlikleri birbirinden farklıdır ve onların içdiline girip sorunlarını çözecek dilde farklı olmalıdır. Kısaca... " bir psikoterapik tedavi unsuru ya bir şahıs için olur yada tüm insanlık için " sözü yapıcı bir anahtar içini çözmeye çalışan insanın bilimi psikoloji açısından. 6 milyar farklı insan - 6 milyar farklı sorun - 6 milyar farklı tedavi önermesidir esas doğruluk sahibi olan. Ama herşeyin olduğu gibi bunun da bir simetrik yansıması var ki o da şöyle 6 milyar aynı insan - 6 milyar aynı sorun - 6 milyar aynı tedavi işte bu noktada bu simetrinin elemanları devreye giriyor. Ben diyorumki dünya üzerinde tedavi edilemeyecek hiç bir psikolojik rahatsızlık yok. Tıpın tanımladığı psikiatrik rahatsızlıklar da dahil. süreç açısından en umutsuz olan vakaalar bile tedavi edilebilir. ilaç kullanılmadan sadece konuşarak ve kişinin kendisini görmesini ve yüzleşmesini sağlayarak. Bu ayrı bir teknik ve adı da Çebenizm -_-
|
||
|
||
| 1) İleri derecede şizofren bir hasta da sadece konuşarak tedavi edilebilir mi? -denemeden nasıl bu düşüncenin sağlaması yapılabilir bir de elbette- 2) 6 milyar insanı en azınddan gruplara indirerek tanımlamasını kolaylaştıran ve tedaviyi bu gruplar üzerinden seçen bir psikoloğun işinden çok daha zor değil mi ,herkesin duyabileceği özel dili -tedaviyi bulmak? Yoksa herkesi için bir yöntem mi?
|
||
|
||
| İleri derecede şizofren olan hastalar tedavi edilemezler ama ileri derecede şizofren olan hastaların , ileri derecede şizofren olmaları engellenebilir. Hemde rahatça ve zorlanmadan. engellenebilinecek hastalıklar içerisine soydan gelen psikoanksiyetikler de dahil (manik depresyon vb. gibi) denemeden olduğunu kimse söylemiyor. Denediğimi de kimse söylemiyor. Bende bilmiyorum tam deneyip denemediğimi. Ama elbetteki bunun için çalışmalar yapıldı. her hastalık bir sorudur. ve cevabı olmayan soru yoktur sorulmayan soru vardır. Mesela ilk sende deneyebiliriz şizofren tedavisini ![]() Bak herkes için alınan TIBBİ bir yönteme örnek vereyim sana. Araştırmalar göstermişki baz istasyonlarında yapılacak bir teknoloji yenilemesi ve alınacak bir kaç önlemle beyin tümörü kanser riski oranı %70 azalacak. Ama bu kimin umrunda ? ben söyliyim GSM operetorlerinin hiç umrunda değil.. Örnekler bu şekilde ama bizim örnekler bu kadar basit değil biraz karmaşık ve bayrak yarışı gibi . Çebenizmde herşey domino dizaynı gibidir. ilk dominonoya vurursun hepsi yıkılır. ama sistem o kadar çürükki dominolar arasında fark olduğu için devreye fazlasıyla girip oyunu baştan başlatmak gerekiyor. buna da benim ömrüm naaakafi.. |
||
|
||
Alıntı denemeden olduğunu kimse söylemiyor. Denediğimi de kimse söylemiyor. Bende bilmiyorum tam deneyip denemediğimi. Ama elbetteki bunun için çalışmalar yapıldı. her hastalık bir sorudur. ve cevabı olmayan soru yoktur sorulmayan soru vardır. Mesela ilk sende deneyebiliriz şizofren tedavisini Benim tımara ihtiyacım yok ki... :huh: ![]() Kimlerin tımara ihtiyacı olduğunu ölçecek kadar hasss bir görüsü var mı peki bu çebenizmin...diye sorma gereği duydum birden.
|
||
|
||
demekki varki tımar edebilecek birilerini gecenin saat 12 sinde bile bulup gel seni de tımar edelim teklifini götürebiliyor çebenizm ![]() deme gereği duydum birden
|
||
|
||
Niye tımar olalım ki , burada hayat güzel.. Bence siz de biraz gayret edin ,bize katılın!
|
||
|
||
burdan bakınca orası pek bi kuyuda görünüyo belki ordan bakınca burası da fazla yukarda görünüyodur ondan gözün korkuyodur yukarı bakmaya yada güneş gözünü alıyor sanırım
|
||
|
||
| Ben bu kuramlardan bazılarına kendimi çok yakın buluyorum. Örneğin davranışçılığı uzun süre temel alarak insan davranışlarını yorumlamaya çalıştım. Daha sonra Freud ile tanıştım ve düşüncelerim biraz yön değiştirdi. Daha sonra Jung ve Adler'in araştırmalarını okudum. Senin yazdıklarına bakarak insancıl ve yapısalcı yaklaşımlara da çok sempatik bir duruşum olduğunu anladım.Burada her görüşün bir yerinden beni yakaladığı gibi bir duyguya kapılıyorum. Benim merak ettiğim bir konu var, bu konuyu kızımla da çok tartışıyoruz. Yardımcı olursan sevinirim. Bir çocuğun yetişmesindeki etkenleri incelediğimizde, bilimsel kaynaklar, doğumundan başlayarak dış etkenlerin çocuğun kişiliğini oluşturmada temel olduğunu, anne babanın düşünce, konuşma ve davranış biçimlerinin birleşerek toplumsal kurallar, din, gelenek görenek gibi kavramlarla harmanlanıp kişiliği oluşturduğunu söylüyor. Burada sanki çocuğu bir hamur gibi şekillendirmeden söz ediyoruz. Bazı davranış biçimleri ve hastalıkların, fiziksel özelliklerin genetik olarak çocuğa aktarıldığı da ayrı bir gerçek. Soru şu; kişiliğin oluşumunda genetik etkenlerle, anne baba vb. etkenlerin oranı nedir? |
||
|
||
| Aslında bizler o büyüme ve gelişme aşamasını ilk beş sene için yorumlarız. Ve şöyle bir gelişim labirenti oluşur. Babanın genleri kişiliğini annenin genleri ise cinsel temelli davranışlarını oluşturur... Çocuk doğduğu zaman bu temeller üzerinde dikilmeyi bekleyen bir kişilik binasıyla karşılaşır. işte o ilk beş sene içerisindede bilinç altına iyinin ve kötünün ne olduğu vb diğer unsurlar kaydedilir. Ama çocuk iyi bir babanın çocuğuysa , yada şöyle demeli, çocuğun genlerine aktarılan davranış kodları "iyi" yönlü davranış kodlarıysa , ve bu çocuk "kötü" diye adlandıracağım bir ortamda asıl gen aktarımını yapan baba ve annesinden uzakta bir ilk beş yıl geçirmişse bu onda daha farklı etkiler yaratır. Filmlerde hep görürüz yada gerçek hayatta da rastlamışızdır. Kötü adamlar da ağlar durumları , yani kim olursa olsun insan üst üste kötülükler yada bizim onamadığımız davranışlar sergilemeye başladığında , mutlaka kendisine sen ne yapıyorsun neden böyle yapıyorsun gibi sorular sorar. Yada bir ince teli vardır ve ona dokunulmasını bekliyordur. İşte bu her canlının yaradılışından kaynaklanan en temek genlerden ileri gelir. Her canlının bilincinin ve kalbinin en en en en derinliklerinde yatan iyi kavramının sıkı sıkıya işlenmesinden ileri gelir. Ben aslında bu konunun araştırmasını yeni bitirdim yani bilgilerim çok taze olduğu için yardımım çok daha fazla dokunur. Mesela anne baba cinselliğinin çocuk üzerine etkisi, müthiş bir etkidir. Aklın alamayacağı derecede çocuğu etkiliyor. Aydın anne babalar dışında diğerleriyle bu konuyu konuşmak biraz zor oluyor , yada çocuk psikolojisi için danışmana başvuran kişiler dışında. Çocuk yeni doğmuştur. Evli çift henüz daha yeni evlidir ve bebeği de kendi yattıkları odada yatırırlar. İnsanlar cinsel birliktelik sırasında çevrelerine elektriksel bi manyetik alan yayıyorlar. Bunun ölçümü yapıldı ve cinsel birliktelik anında insan vücudundaki elektrik akımının çok hızlı yükseldiği görüldü. Ve ortada varolan bir doğal + - (erkek-kadın) zıtlığıda buna eklenince ortaya birbirini iten bir elektrik akımından oluşan bir manyetik alan doğuyor. Bu biraz ütopik görünebilir ama gerçek. Çiftin birlikteliği anında aynı odada bulunan çocukta superego baskısı oluşuyor. ( superego: -kısaca- çocuğun gelişiminde ailesinden yada çevresinden aldığı ananevi temelli davranış yapılandırılması) ve bu da kişilikte + yada - etki yaratıyor. Yani kötü bir etkimi iyi bir etkimi onu henüz ne ben nede başkası çözdü ama kumar oynamaya gerek yoktur. Yani bir anne-babanın , sofraya konan bir sineğe karşı gösterdiği davranış bile çocuğun karakterine etki eder. Bu konuyu da şöyle açıklıyorum. Bir insan ve bir davranış ilişkisini denize attığım bir taşa benzetiyorum. Denize attığım taş denize düşer ve düştüğü an -kendisine göre- büyük bi hareket yaratır ve daha sonra o hareket azar azar azalır. Ama çevresine uzun bi süre dalga yayar. Yavaş yavaş hareket eden dairesel dalgalar. Şimdi bunu tutup insan davranışına simetrileyelim , hiç bir farkı yok !! ... İnsan bir davranışı sergiler - atıyorum sinirlenmek - davranışı sergilediği an manyetizmanın doruğa ulaştığı andır. Ve sinir yavaş yavaş azalı ve yokulur. Ama bu çevresine yaydığı olumsuz elektriğinde yokolucağı anlamına gelmez. bunun farkına somutsal olarak varamıyoruz malesef. Ama insan o sinirlendiği andan geçen belli bir süre zarfında etrafına sergilemiş olduğu davranışın - burda sinirlendi dedik- manyetizmasını yayar - her davranışın ayrı manyetizması vardır- .... Bundan en fazla etkilenen de işte çocuklar. Daha doğrusu şöyle bir arz talep eğrisi var burda. Yaş büyüdükçe etkilenme riski azalıyor.. |
||