|
||
| Kendi tanımıyla hayatını türk irfanına adamış bir fikir işçisi.Ölene kadar şakirt.Fransızlardan çok etkilenmiş dönemdaşı bir çok insan gibi.Fazlasıyla karamsar(doğrumuyum?).İsminin olmaması garibime gitti.Paylaşalım... | ||
|
||
| kimdir nedir napmış anlatır mısın fikir önderi olacak kadar eseri düşüncesi eylemi varmıdır şahsen ben hiç duymadım da anlatırsan seviniriz yoksa çöpe göndercem ![]() burda tarihte sembol olmuş önderlerine mi yer vermeli ? yoksa herkes etkilendiği beğendiği kişileri yazmalı mı ? bunuda tartışmak gerekiyo galiba... |
||
|
||
| Cemil Meriç büyük br adamdır. Anarşizm üzerine yorumları şöyle: Anarşizm 'in Babası Proudhon. Devletin insan zekasını ve hürriyetini boğduğunu söyler. Devlet '' Bir sınıfın öbür sınıfı istismar vasıtası ''Her anarşizm sosyalisttir, Her sosyalizm anarşist değildir. Anarşizm = Hürriyet insanın tam bir serbestlik içinde kendi kafasıyla düşünmesi, kendi kalbiyle sevmesidir. Bütün dogmaların, bütün otoritelerin karşısındadır. Mutlak hürriyettir, düşüncenin her isyanına hayat hakkı tanır. Hatta Bakunin'in dediği gibi hürriyete aykırı düşüncelere dahi hürriyet hakkı tanır. Proudhon önceleri anarşist olmakla övünürken, sonraları federalist olduğunu söylemeye başlar. Sosyalizmlerde devlet ortadan kalktığı için, bütün sosyalizmler neticeleri itibariyla anarşisttir. Proudhon 'un sosyal ihtilal dediği ihtilal, politik'in yerine ekonomik'in geçmesidir. Anarşistler göre daima bir katılaşma, bir nasırlaşmıştır. Hiçbir devlet kendi arzusuyla iktidardan vazgeçmez. Anarşistler için burjuva devleti ile proletarya devleti arasında bir münasebet yoktur. Anarşizm yalnız yıkıcı değil, yapıcıdır da, başlangıçta, 1- Ferdiyetçi anarşizm, stinner ( 1806-1856 ) 2- Toplumcu , sosyeter anarşizm, proudhon , Bakunin Her anarşizm ferdiyetçidir. Önce fert vardır. Cemiyet bir tercihtir. Ama ne kadar ferdiyetçi olursa olsun, fert tek başına yaşamayacağına göre, bu anarşizm de sosyalisttir. Anarşizm hakim sınıfları bütün dünyada ürküttüğünden, zamanla kelime kullanılmaz olur. Aynı mesleklere sahip insanlar federation'lar şeklinde birleşeceklerdir. Proudhon'un küçük burjuva şakirtleri mütüelizm kelimesini kullanırlar. Öbür sosyalistlerden farklı libertaire olmasıdır. Anarşistler kendilerine '' Socialiste libertaire '' derler, otoriter sosyalizm ve komünizm proletarya diktasına dayanır, Yukardan aşağıya doğrudur. Devlet tek hakimdir. Liberter sosyalistler de devlet kanserli bir hücredir, daima zalimdir. Bakunin, '' Devletin başına bir Saint Vincent De Paulü getirseniz, kısa zamanda bir Guizot veya bir Metternich olup çıkar.'' der. Hegel reel olan herşey rasyoneldir, rasyonel olan herşey reeldir. formülünü meister Eikchart ve Jacob Böhme'den alır. Onlarda İskenderiye mektebinden almışlardır. |
||
|
||
| Cemil Meriç Cumhuriyet sonrası yetişmiş en büyük fikir insanalrından biridir. maalesef ona sadece muhafazakarlar sahip çıktığı için doğru anlaşılmamıştır. | ||
|
||
| DENİZ dikkat ediyorsan cemil meriç anarşizm üzerine ansiklopedik bilgiler veriyor fikirlerini belirtmiyor, yaşasa da sorsak ağzımızın payını alsak... | ||
|
||
Kimdir![]() Yazar ve mütercim. 12 Aralık 1916’da Hatay Reyhanlı’da doğdu. Ailesi Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’dan göçmüştü. Fransız idaresindeki Hatay’da Fransız eğitim sistemi uygulayan Antakya Sultanisi’nde okudu. Bir süre ilkokul öğretmenliği ve nahiye müdürlüğü, Tercüme kaleminde reis muavinliği yaptı. 1940’da İstanbul Üniversitesi’ne girip Fransız Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. 1941’den başlayarak İnsan, Yücel, Gün, Ayin Bibliyografyası dergilerinde yazmaya başladı. 1942 ve 45 yılları arasında Elazığ lisesinde, 1952 ve 54 yılları arasında ise İstanbul`da Fransızca öğretmeni olarak çalıştı. Daha sonra İstanbul üniversitesi Edebiyat fakültesinde yabancı diller okutmanlığı görevinde bulundu, Sosyoloji bölümünde dersler verdi. Mükemmel düzeyde Fransızca okuyup yazan Meriç, İngilizceyi anlıyor, Arapçayı, kendi ifadesiyle, “söküyor”du. 1955’de gözlerindeki miyobunun artması sonucu görmez oldu, ama olağan üstü çalışma ve üretme temposu düşmedi. Talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. 1974 yılında İstanbul üniversitesinden emekli oldu ve yıllarının birikimini ardarda kitaplaştırmaya girişti. 1984’te, önce beyin kanaması, ardından felç geçirdi, 13 Haziran 1987’de vefat etti. Cemil Meriç`in ilk yazısı Hatay`da Yeni Gün Gazetesi`nde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Türk Edebiyatı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Hisar dergisinde “Fildisi Kuleden” başlığıyla sürekli denemeler yazdı. Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugo`dan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Bati medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu ve sansüre, anarşik edebiyata şiddetle çattı. alıntı |
||
|
||
| eee sende cemil meriç üstüne ansiklopedik bilgiler veriyosun nedir bu adamın sınıflar savaşında tutumu onu da bi söyle bakalım | ||
|
||
Eserleri![]() İlk telif eseri Balzac üzerine küçük bir incelemeydi. Hint Edebiyâtı(daha sonra "Bir Dünyanın Eşiğinde" başlığıyla iki kez daha basıldı), Saint Simon- Ilk Sosyolog, Ilk Sosyalist-, Bir Dünyânın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Fâciânın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir. Bu Ülke (1974, 5 baskı), Ümrandan Uygarlığa (1974, 2 baskı), Mağaradakiler (1978, 2 baskı), Kırk Ambar (1980), Bir Facianın Hikâyesi (1981), Işık Doğudan Gelir (1984), Kültürden İrfana (1985). Balzac’tan yaptığı çevirilerin ilki 1943´te yayımlandı. Fransız edebiyatından yaptığı çevirilerin yanı sıra, Uriel Heyd’in Ziya Gökalp, Türk Milliyetçiliğinin Temelleri (1980), Thornton Wilder’in Köprüden Düsenler (1981) ve Maxime Rodinson’un Bati’yi Büyüleyen İslâm (1983) adlı eserlerini de Türkçe’ye kazandırdı. İletisim Yayınları Cemil Meriç’in “Bütün Eserleri”ni toplu halde basarken, daha önce yayımlanmamış üç kitabını daha yayımlandı: Jurnal 1 (1992), Jurnal 2 (1993), Sosyoloji Notları ve Konferanslar (1993). “Bütün Eserleri” dizisinden “gözden geçirilmiş yeni baskı”sı yapılan kitaplar ise şunlardır: Bu Ülke (1983), Bir Dünyanın Eşiğinde (1994), Saint-Simon, İlk Sosyolog İlk Sosyalist (1995), Ümrandan Uygarlığa (1996), Mağaradakiler (1997), Kırk Ambar - Cilt 1 - Rümuz-ül Edeb (1998). Aldığı ödüller:Ümrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defâ Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Kırk Ambar adlı eseriyle "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneği'nin"Yılın Yazarı", Kayseri Sanatçılar Derneği'nce, "İnceleme", Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği "Yılın Fikir Eserleri" ödüllerini aldı... |
||
|
||
| ‘Kaynaklarından kopan bir intelijansiyanın kaderi, bir mefhum hercümerci içinde boğulmak. Umrandan habersizdik, medeniyete de ısınamadık. İnsanlığın tekamül vetiresini ifade için kendimize layık bir kelime bulduk: uygarlık. Mazisiz, musîkisiz bir hilkat garibesi.’ Cemil Meriç UMRANDAN UYGARLIĞA Umran, tarihi ve insanı bir bütün olarak ifade eden kelime, bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, Mukaddime yazarı İbn Haldun tarafından sosyolojinin temelleri atılırken kullanılmış. Umrandan Uygarliğa kitabını okurken üstadın engin analiz yeteneğini keşfedecek ve düşünce sınırlarınızın zorlandığını hissedeceksiniz. Günümüzde tarihin hiç bir aşamasında olmadığı kadar hızlı tekamül eden sosyolojik değisimleri kavramada yardımcı olacak olağanüstü bir kitabı ellerinizde tuttuğunuzu çok geçmeden farkedeceksiniz. Kitap, eski Yunan’ın bir mit halini almış olan mirasının eleştirisiyle başlar, Meriç tek cümlede öldürücü darbeyi vurmuştur: ‘İnsanlık, en rezil çocuğuna düşkün çılgın bir anne.’ Medeniyetlerin ölümünü anlatırken ise Yunan’ın tarihi misyonu olarak ‘güzel’i yarattığından bahisle hakkını teslim eder. Çok çarpıcı olan bu girişten sonra okur kendisine yaşamı boyunca sunulmuş bazı kavramlarla hesaplaşmaya hazırdır. Sırada üstadı yarı aç, yarı sarhoş bırakan Atilla İlhan’dan bir hatıra vardır: Genç bir ozan hatırlıyorum. Yumruğunu göğsüne vura vura ‘Ben, demişti, Türk olmak istemiyorum. Çevremde gördüğüm her şey kızgın bir demir dehşetiyle etime yapışıyor. Sanatımla ve duygulanma gücümle başka ve Batılı bir ortama aidim ben’; Ne kadar da tanıdık geliyor değil mi? Hele ki ulaşılabilecek tek güzelin Avrupa Birliği olduğu, bir takım tarihi fırsatlar kaçarsa insanlık hafızasından silinecek bir toplum olduğumuz tehditlerinin ayyuka çıktığı şu günlerde. Bundan sonra uzunca küstah Avrupa, hayalperest Tanzimat, medeniyet ve kültür konuları işlenir. Üstad güçlü bir yorumcu ve sabırlı bir kütüphaneci kimliğiyle kelimelerin ardındaki sırları ifşa etmeye başlamıştır. Okur üstadın cümlelerine çoktan aşık olmuştur: ’Çağdaş Avrupalı, ya ümitsizlik, ya iman diyor. Baska yol yok. Zavallı büyücü çırağı, uyanışın biraz geç olmadı mı?’ Medeniyetlerin ölümü bölümünde seçilen zirve kaçınılmaz olarak Nazizm’dir. Avrupa hastadır, hürriyet, sonraki nesillerin kullanımına bırakılmış bir lükstür; haydutlardan korunabilmek için en azgını ile anlaşmaktan başka çare kalmamıştır, masum Avrupa günah keçileri Hitler ve Mussolini yi bulmuş ve rahat bir nefes alabilmiştir. Artık üstad, Araftakiler bölümüyle her iştihaya açık bir ‘miri’ malı olan Mukaddime ve yazarının kutsanmasına hazırdır. İbn Haldun sosyolojik analizleriyle medeniyet tarihini anlamakta dev bir adım atmaktadir, eserinin yüzyıllar boyu sürecek bir sessizliğe gömüleceğinden habersiz. Politikacının sırlarını ifşa etmekten başka günahı olmayan Machiavelli, mutlak iktidarı savunan Hobbes, insan davranışlarının sebeplerini araştıran Weber, ideoloji ve Marx eşsiz bir üslup tadıyla yapılan gezintinin diğer duraklarıdır. Üstad kitabı Victor Hugo’nun Asırlarin Efendisi adlı destan-eserinin ilk parçası olan Guernasay’ın çevirisiyle bitirir : ‘Maziden, uçurumdan, karanlık esere intikal eden nedir? Soluk bir takım izler..’ Türker Tekten |
||
|
||
| "Her insan bir imparatorluktur." Mevlâna Mağaradakiler Cemil Meriç, kendine vaadettiği insanı inşa edebilmiş nadirattandır. Boş iade edilmiş bir istidat görülmez ömür kağıdında.. Zorlu kimlikler üstün bir hünerle aynı gövdede ustalıkla harmanlanır.. Muhassala tatmin edicidir. İnsan, aydın, entelektüel, mütercim, münekkit, yazar, hoca, derviş, gezgin, estet, kâşif, baba, eş, sevgili.. Bir aşka bütün imkânını boşaltan şair yüreği, sevmekten ve ıstırap çekmekten yılgısız, kimseye pervası olmayan cesaretiyle ayrımlı.. Berraklığı ve namusuyla saygıdeğer.. İnsan ve gerçek dostu.. Geniş ve zengin dünyasının kapısı her ilim taliplisi için aralık, yüce gönüllü bir rehber.. Kaderin yetmişbir yıllık Cemil Meriç sorusu hayli zordur. Meriç'in karşılığı kitaplarıdır. Elleri iki yanına çokça düşer. Aşk inkisarları Jurnal'leri içindir belki. İç dünyasının görkemi, varoluşla iletişimin kesiştiği bölgeden yeteri kadar geri ışıma alamayışının sıkıntısıyla yükselir. Sınırını aşıp mahiyetini zıddına dönüştüren kara hüzün, sayfalarda cıvıldayan kelimelerin beyaz kanatlarıdır. Kavganın gerçekte kelimelerle kelimeler arasında geçtiğini bilen Meriç, Mağaradakiler kitabında, tefekkür dünyasını temellendiren kelimelerle enikonu yüzleşir. Kelimelerin ülke insanı üzerine bıraktığı etkinin yıkıcılığıyla başedebilmek için, öncelikle onları saydamlaştırmak, içlerini görmek, günlüklerini tutmak gerekir. Hafızasını, vicdanını, onurunu, heyecanını kaybetmiş, değerleri darmadağın olmuş toplumunun restorasyonunda Cemil Meriç, gecikmiş kayıtları tutmakla, bir aydın olarak öncülük ödevini yerine getirmiş olur. Mağaradakiler kitabının Meriç'in objektifinden genel uzanımıyla entelektüel soyunun geldiği yere kadar ki görünümünü içine alan tarihi bir fotograf değeri vardır. Albümdeki tek fotograf bu değildir kuşkusuz. Mağaranın dışı ve mağaradakiler bölümlerinde kelimelerin, tariflerin, kavramların, aktörlerin duruşları, geçmişlerini özümsemiş, tanışları olmuş bir sanatçı karşısında hem artistik hem nettir... Mağaradakiler sayfalarını bezeyen söyleyiş güzelliği, fikir lirizmi okuyucuyu sermest eder. Kitap, içerdiği tek bir cümlesi ile, yazarını hayranlıkla selamlamaya yetecek kadar sanat değeri taşır. Düşünceyle şiirin vuslatıdır. Nesrin mahpesinden kurtulmuştur tefekkür. Hükümler keskindir, ağırdır, ama kelime düzeni zariftir, incedir. Okuması hiç bitmesin ister, kitabın son yapraklarını ağırdan alır okuyucu. Doğrunun bile "güzel" ifade edilememesi, muhakemenin estetik işlememesi ne fakirliktir! Doğruyu bile güzel anlatamamak... Meriç'i doğru düşündüğü için değil, güzel düşündüğü için eskitmeyecektir zaman... Allah dilerse, "Mağaradakiler"in yazarı, artık "güzel"in dolaşımındadır. Bilgeliğin getireceği erinç bakımından, Mağaranın içinde olmamakla olmak arasında büyük fark sunulmaz gerçekte entelektüele... İdeale daha yakın bir yarın adına, halihazırın sahipleriyle ihtilafa düşmelidir, itiraz etmelidir, uzlaşmamalıdır, rahatını kaçırmalıdır. Gölgelerin yüzörtüsünü indirmiştir, hakikati, -kendini- kendinden bilmiştir, fakat mağarada karanlıkta kalanlar varbulunduğu sürece gerginliği eksilmemelidir. Çünkü karşılaşma, gölgenin yanılttığı insanla değil, gölgenin ta kendisiyledir. Son gölge sahneden çekilinceye değin bu kutlu huzursuzluk yaşıyacaktır. Bilmiyor olmanın rahatı, biliyor olmanın rahatsızlığıyla karşılıklı dengelenir. Entelektüelin varlık nedeni, bilmeyenin haketmediği huzurunu kaçırmaktır önce. Aydın cevapların insanıdır, entelektüel soruların... Soru, cevap öncesindedir. Türkiye insanına özür borcu ve vebali olan aydının özeleştiriye, günahını üstlenmeye ihtiyacı vardır. Nedameti, tevbeyi, ilk üzerinde deneyimler Meriç... Aldanmıştır ama aldatmaya kalkışmaz... Samimi öfkesi, vazifesini kötüye kullanan kaypak aydınadır... Yalancılara, mürailere, kandıran, ayartan dimağ avcılarınadır. Fakat aydınını dünyaya getiren cemiyet de büsbütün masum sayılabilir mi? Kimin çocuğudur onlar? Geçmişini ve geleceğini ilgilendiren uyarılara kulağını tıkamayı yeğler bir toplumun, sesini çığlıklara yükselten hayırlı evlatlarına sahip çıkmaması şaşırtıcı değildir. Meriç zamanı, dinlediği masalların toplumun uyanıklığını zaafa uğrattığı zamandır. O gün Meriç olabilmek, yani hakikatlerin hakkını egemenlere, farklıyı aforoz eden yazın derbeylerine, kirli elleriyle şahsiyetlerin doğumlarını enfekte eden halka karşı, irfandan başka silah olmaksızın müdafaa edebilmek, ne direnç ve ne kararlılık gerektirir! Çığlığı değil masalı seçer bir toplumla hakiki aydının arasının açık olması bu anlamda tabiidir. Ama, ilk ihanet de aydından gelmiştir. İlk küçümseme, ilk reddiye... Saygı da sevgi de görmez olur insanından sonrasında. Eşi zor görülür bir kumpasla yüzyüze gelen olgunlaşmamış, adeta hazırlığını bile yapamamış kendini savunamaz; özgüvenini, medeniyet bayrağını eline geçirmiş kıta karşısında yitirmiş, kendine yardımcı da olamaz topluluğuna el verecek, elini taşın altına koyacak zaman diliminde yan çizer, haysiyet bakımından toplum ortalamasının gerisine düşer. Lâzım olduğunda üzerine düşeni yapamayan aydın topluluğu, dekoratif öneme sahiptir bu toplum içindir artık. Aydın, cemiyetinden en kestirme kopuşun dil ile bir uzaklık oluşturmak suretiyle gerçekleştiğini bilir ve bu kirli yöntemi uygulamaktan vazgeçmez son yol ayırımda da. Ontolojik yalnızlığına, seçilmişler için çoğunca mukadder yalnızlığına, toplumuyla ortak endişeleri ortak hedefleri ayrıştığı için kimsesizliği de eklenmiştir böylelikle. Katmerli yalnızlığı, yüzyıl kapsamındaki öyküsünü acıklı hâttâ dramatik bir hale dönüştürür. Uğruna gözünün karardığı Batı "kapı gerisinde konuşmaları dinleyen" söz verildiğinde olsa olsa yarım yamalak kekeleyip, kendini de artık hatırlamayan bu aydın garibesini kaale almaz, yüz vermez. Belleğini yitirmeyen Meriç'in taşıdığı türden parlak bir aydın saygınlığı, önce kim olduğunu bilebilmekten hakedilir. Cemil Meriç, soyunun bermutadı, yanarak aydınlattı. Zekâ ile gönlü önce idrakinde sonra üslubunda birleştirdi. Doğu Batı adlı düşman kardeşlerin ülkesindeki bir arabulucusu da kendisi olabilsin istedi. Medeniyetler birbirine sıla-i rahim yapabilsinlerdi. Özüne kavgalı, yazgısına kavgalı güzel adam, birleştirdi; barıştırdı ve efsane söyledi uykuya daldı... |
||
|
||
| "Daha bir asır Türkiye'de Saint-Simon yazacak çikmaz ve ben eserimi tâbi tâbi dolastýrmayacak kadar magrurum, kendime ve Saint-Simon'a saygým var" dedigi eser üzerine iki yýl emek harcayan Cemil Meriç, önceleri eseri basacak yayýncý bulamaz ve çileli bir ugrastan sonra 1967 yýlýnda eserini okuyucusuna ulastýrýr. Lâkin basýmýn diyeti de vardýr: yayýnevinin politikasý geregi kitap sadelestirilerek basýlýr. Ancak kitabin basýlmasý ile sorunlar nihayete ermez; 1964'te Hint Edebiyatý'ný basip, 'sag' yaftasý yiyen Meriç'i bu kez 'sol' yaftasý bekliyordur; halbuki, bu eseri kaleme alýrken Meriç'in tek derdi, 'putlarý kýrmaktýr'. Kimdir Saint-Simon ve Niçin Hakkýnda Bir Kitap? "Yirminci asýr, ondokuzuncunun entelektüel fetihlerini asamadý, hâlâ Nietzche, hâlâ Kierkegard, hâlâ Marx.."(s.8) Meriç'e göre çagýmýz Saint-Simon'la baslar; o, hem Comte, hem Durkheim hem de Marx'ýn hocasýdýr. Dolayýsýyla, Saint-Simon anlasýlmadan ne Marksizm ne de Sosyoloji tam olarak anlasýlabilir. 1967 yýlýnda basýlan eserine yazdýgý önsöz'de su satýrlara yer verecektir Üstad: "Batý, elli yildýr tarihiyle hesaplasmaktadýr. Derslerini yeni bastan dinlemek istedigi iki hoca var: Saint-Simon'la Proudhon. Biz de seslerini yeniden dünyaya duyurmaya baslayan o iki yol göstericiye kulak kabarttýk ve anladýk ki Saint-Simon bir asrý dolduran düsüncedir." (s.10). Meriç böylece, Saint-Simon'un Batý düsüncesini anlama açýsýndan merkezi konumuna isaret eder. Batý cephesine bu sekilde degindikten sonra bizde ki durumu aktarýr; Tanzimat'a kadar Kur'an tek rehberimizdi, yüzümüzü Avrupa'ya döndükten sonra ise sayýsýz kitap ile karsýlastýk ne ki pusulasýzdýk: "ne Comte'u ne de Kant'ý anlayabildik … Düsünmedik ve düsünemedik ki Marksizm batý düsüncesinin bütünü degildir." (s.9) O dönemde Türkiye'de etkin olan Marksizm'in kökenlerine inme; Meriç'in bu eseri kaleme almasýnda önemli bir saiktir. Kurtulus Kayalý hocanýn Meriç için tespit ettigi üzere; Cemil Meriç, "Saint-Simon çalýsmasýyla da o dönemde etkin olmayan sosyoloji ile etkin olan sosyalizm konusunda bir inceleme yapmaya yönelmistir." (s.13) Yine o dönem Fransa'sýndaki fikri hareketliligin ve özelde önce Durkheim ve sonra Gurvitch'in Simon üzerine egilmelerinin ve Sosyoloji`ye katma çabalarýnýn da Meriç üzerine etkisi oldugu söylenebilir. Simdi, Saint-Simon'un biyografisini vermemiz faydali olabilir. Önemli bir soydan gelen Saint-Simon 1760'da Paris'te dogar. Aldýgý ihtilalci egitim ile genç yasta dini inancini yitirir. Buna ragmen babasi onu manastýra kapatir. Çok geçmeden on yedisinde tegmen olur. 19 yasýnda yüzbasýlýga yükselir. Amerika'da dört yýl asker olarak bulunur. Mühendislik okuluna kapak atar, fizikten fizyolojiye kadar bir çok bilimi okur. Bu bilimler daha sonra kendi sosyal teorilerini gelistirmesine basamak teskil edecektir. Fýrtýnalý Fransa'ya yakýsýr bir dalgalý hayat sürmüs ve buna karsýlýk bir fikri degisim yasamýstýr: liberal, ilimci, barýsçý, sosyalist, yeni-Hiristiyan… Bir çok kez yokluk ile mücadele etmek zorunda kalmýs olan Saint-Simon, eserlerine karsý gösterilen ilgisizlikden dolayý hayatýnýn sonuna dogru ümitsizlige düser ve birgün, kafasýna tabancayý sýkar. Ölmez, sag gözünü kaybeder. Bir çok dergi, kitap yayýnlamýs ve devrim sonrasý Fransa'sýnda fikirlerinden yargýlanmýs olan Saint-Simon, 1825'de 65 yasýnda ölür. Sosyalist selefleriyle alay eden Dühring, Fourier'in "fou"(deli) Saint-Simon'un ise "Saint"(veli) oldugunu söyler. Meriç bu tespiti olumlayarak yerine oturtur: "Saint-Simon gerçekten de 'saint'di: Bütün veliler gibi tanýnmadan yasadý, küçümsendi ve ölünce ýsýk oldu."(s.36) Saint-Simon, Ilk Sosyolog, Ilk Sosyalist Eser, Mahmut Ali Meriç'in hazýrladýgý bir giris yazýsýyla baslar. Bu bölüm, hem kitabin genel bir özet ve degerlendirilmesinin sunulmasý, hem de bir çok çagdas Sosyolog ve Cemil Meriç'in eserlerinden yapýlan alýntýlar ile genel baglamýn sunulmasý açýsýndan kitabý besleyicidir. Ayrýca; Mahmut Ali Meriç, kitaptaki alýntýlarýn kaynaklarýný saptamýs ve zaman zaman dipnotlar ile metinlerin arka planýný sunmayý amaçlamýstýr. Cemil Meriç, bu eserini yazarken çagdasý bir çok düsünürden istifade eder. Örnegin, kitabýna isim olacak Saint-Simon'u 'ilk sosyolog, ilk sosyalist' olarak nitelendirirken, Durkheim'ý izler. 'Çagdas sosyolog' Gurvitch, 'çagdas bir Fransýz Marksist' Garaudy, 'sosyal düsünceler tarihçisi' Maxime Leroy kitabýn sayfalarý arasýnda fikirleriyle sýk sýk karsýlasacagýnýz düsünürlerden bir kaçý. Eser, dört bölüm seklinde sunulmustur: Hayatý, Ilk Sosyalist, Sakirtler ve Ilk Sosyolog. Bu bölümlerin kisa bir özetini sunmanýn eser hakkýnda okuyucuya iyi bir fikir verecegini düsünüyorum. Ilk Sosyalist Emek kavramýný yücelten Saint-Simon'a göre toplum çalýsanlar ve aylaklar olmak üzere ikiye ayrýlmýstýr. Böylece, tembellik bir asillik unsuru degil aksine küçümsenecek bir olgudur. Adam Smith ve bütün liberaller tüketiciyi dikkate alýr; oysa, Saint-Simon için esas olan üretimdir; herkes harcadýgý emege göre karsýlýk alacaktýr. Saint-Simon, özel mülkiyetin çogunlugun faydasýna yeniden bölüstürülmesini istemektedir ve böylece iktisat için yeni bir görev biçer: 'fakirleri göz önüne alarak toplumu yeni bastan düzenlemek.' (s.74) Bu bölümü okudukça, Saint-Simon'un nasýl liberalizmden yavas yavas koptugunu ve sosyalizmi gelistirdigini göreceksiniz. Sakirtler: Comte, Saint-Simoncular, Marx Cemil Meriç, genç Comte'un üstadý Saint-Simon'a karsý "hiçbir borcum yok" iddiasýna karsý oldukça acýmasýzdýr: "Eflatun vefasýz sakirdi Aristo'yu, anasýnýn memelerini kuruttuktan sonra, ona tekmeler savuran bir taya benzetir. Benzetis, Aristo'dan çok Auguste Comte için dogru. Comte, düsünce tarihinde Ödip kompleksinin en saheser örnegi." (s.87) Meriç'e göre Comte, ihtiyar filozofu belli noktalarda geçecek kadar zeki bir sakirttir ama, nihayetinde sakirtdir: "Yani veren degil, alan." (s.82) Ikisi de ayni hedefe yönelmislerdi, yani ilmi metodu sosyal hayata uygulamak. Fransýz demir yollarý, Süveys kanalý ve Panama kanalý gibi büyük tesebbüslerin arkasýnda bir avuç mühendis, tarihçi, ahlakçý, idareci vardýr: Saint-Simoncular. Hayatýnýn son yýllarýnda fil disi kulesine çekilmek yerine sakirt yetistiren Saint-Simon'un ölüm dösegindeki son sözleri, azizleri andýran, 'birbirinizi seviniz' olmustur. Saint-Simon'un son eseri olan Yeni-Hiristiyanlýk, ölümünden sonra sakirtleri arasýnda yeni bir din gibi algýlanýr. Meriç'in burada uzunca ele aldýgý önemli bir soru sudur: Saint-Simon'un gönülle kafayý kaynastýrmaya çalýsan düsüncesi nasýl ve niçin kadýna yönelir ve 'kahkahalar arasýnda kaybolan yarý sehevi, yarý mistik bir komedi' olup çýkar? Meriç' göre Saint-Simon'un gerçek sakirdi, sanýlanýn aksine, Comte degil Marx'týr. Her ikisinin doktrini de tarihle iktisada dayanýr, 'ikisi de üretimi artýrmak için toplumu ekonomik planda yeniden düzenlemek ister.' Iki filozofu birlestiren bir çok nokta vardýr: birinin "sosyal fizyoloji" dedigine öteki "sosyal praksis'in tetkiki" der. Yabancýlasma, sosyal gerçegin kollektif üretim olmasý, devlet ve ekonomik toplum arasýndaki münasebette ekonomiye verilen öncülüktür… Iki filozof arasýndaki belli baslý ayrýlýklara gelince; biri hümanist bir panteizme yönelir, öteki çatýsmaya. Birinde diyalektik yoktur, digerinde vardýr. Bütün bunlara ragmen Gurvitch'e göre, Saint-Simon olmasa, bugünkü Marx'tan söz edilemeyecegi gibi, Proudhon'un düsüncesi bugünkü biçiminden çok farklý olurdu. Meriç bu bölümde Saint-Simon'un 'ilmi Sosyalizm'in kurulusundaki rolünü ele almýstýr. Burada Meriç'in dikkat çektigi bir noktaya deginmekte fayda mülahaza ediyorum. Saint-Simon'un yazýlarýndaki dagýnýklýk ve sistematikten yoksun olusu, onun anlasýlmasýnda önemli bir engel oldugu gibi, eserlerinden yapýlan degisik seçmeler, düsünce dünyasýnda degisik Saint-Simon'lara ve dolayýsýyla farklý sakirtlere kapý aralamýstýr. Ilk Sosyolog Saint-Simon, sosyal gerçegi inceleyen bilime 'insan ilmi', 'sosyal fizyoloji', 'hürriyet ilmi' der; Comte bu gerçege 'Sosyoloji' adýný daha sonra verecektir. Toplumun gidisatýnýn iki kaynagý vardýr; biri alýskanlýklar öteki yenilik özlemi. Saint-Simon'a göre Sosyoloji ilmi hareket halindeki toplumu inceler. Sosyal determinizmler ile insan hürriyeti arasýndaki etkilesim Sosyoloji`nin konusudur. Bu bölümde, Saint-Simon Sosyoloji`sinin genel hatlarý ve elestirisi sunulur. Sýnýflar, Saint-Simoncu panteizm ve iyimserlik, tarih, bilgi sosyolojisi, devlet ve iktisadi hayat, ahlak bu bölümde ele alýnan konulardan bazýlarýdýr. Sonuç Yerine: Devrim sonrasý Fransa'sýnda yasamýs Saint-Simon ile devrimler sonrasý yasamýs Meriç'in birlikte kendi toplumlarýnýn dertlerine derman olabilecek düsünceye uzanýslarý olarak da okunabilir bu eser: yirminci ve on dokuzuncu yüzyýl düsüncelerinin temellerine yapýlan bir seyahat… Üstad Meriç'in bu eseri, hacimce küçük fakat içerik yönünden okuyucuyu zorlayacak derecede zengin ve yogun bir incelemedir. Buna ilaveten eser, konularýn dizilisi ve alt baslýklardan tutun da tespitlerin net bir sekilde ortaya konulmasýna, oradan düsüncelerin gerekçelendirilmesine kadar örnek bir akademik çalýsma hüviyeti tasýmaktadýr. Sýglýgý býrakýp, günümüzdeki görüngülerin altýnda yatan derin düsüncelere dalmak isteyen okuyucuyu beklemektedir eser… |
||
|
||
| Mağaradakiler'in Giriş Bölümü Bir magara düsün dostum. Girisi boydan boya gün isigina acik bir yeralti magarasi. Insanlar düsün bu magarada. Cocukluktan beri zincire vurulmus hepsi; ne yerlerinden kipirdamalari, ne baslarini cevirmeleri kabil, yalniz karsilarini görüyorlar. Arkalarindan bir isik geliyor.. uzaktan, tepede yakilan bir atesten. Atesle aralarinda bir yol var, yol boyunca alcak bir duvar. Gözbagcilari seyircilerden ayiran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklalari sergilerler, öyle bir duvar iste... Ve insanlar düsün, ellerinde esyalar: Tahtadan tastan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, bicim bicim. Bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konusarak, kimi susarak. Garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. Dogru.. O esirler ki ömür boyu baslarini ceviremeyecek, kendilerini de, arkadaslarini da, arkalarindan gecen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Simdi de magarada seslerin yankilandigini düsün.. Disaridan biri konustu mu, esirler gölgelerin konustugunu sanir, öyle degil mi? Kisaca onlar icin tek gercek var: Gölgeler. Tutalim ki zincirlerini cözdük esirlerin, onlari vehimlerinden kurtardik. Ne olurdu dersin, anlatayim.. Ayaga kalkmaga, basini cevirmege, yürümege ve isiga bakmaga zorlanan esir, bunlari yaparken aci duyardi.Gözleri kamasir, gölgelerini görmege alistigi cisimleri taniyamazdi. Biri, ona: " Ömür boyu gördüklerin hayaldi. Simdi gercekle karsi karsiyasin" diyecek olsa, sonrada esyalari bir bir gösterse,"bunlar nedir" diyecek olsa, sasirip kalir, magarada gördüklerini, simdi gösterilenlerden cok daha gercek sanirdi. Bir de düsün ki tutsagi magaradan cikarip dik bir patikadan günesin aydinlattigi bölgelere sürükledik. Bagirdi, yanip yakildi, öfkelendi... Kulak asmadik. Gün isigina yaklastikca gözleri daha cok kamasti. Hicbirini secemez oldu gercek nesnelerin. Sonra, yavas yavas alisti aydinliga. Önce gölgeleri fark etti, arkasindan insanlarin ve cisimlerin suya vuran akislerini. Aksam olunca göge cevirdi bakislarini, ayi gördü, yildizlari gördü. Zamanla günesin suya vuran akislerine bakabildi. Nihayet gökteki günese cevirdi gözlerini. Ve düsünmege basladi. Ona öyle geldi ki mevsimleri de, yillari da günes yaratiyor, görünen dünyanin yöneticisi o. Esirlerin magarada gördükleri ne varsa onun eseri. Ve eski günlerini hatirladi. Ne kadar yanlis anlamislardi bilgeligi. Mutluydu simdi, magarada kalan arkadaslarina aciyordu. Eski hayatina, eski vehimlerine dönmemek icin her cileye katlanabilirdi. Adamin magaraya döndügünü tasavvur et. Karanliga kolay kolay alisabilir mi? Dostlarina hakikati söylese dinlerler mi onu? Agzini acar acmaz alay ederler: "Sen disarida gözlerini kaybetmissin arkadas. Sacmaliyorsun. Biz yerimizden cok memnunuz. Bizi disari cikmaga zorlayacaklarin vay haline.." Iste böyle aziz dostum. Sana anlattigim hikaye kendi halimizin tasviridir. Yer altindaki magara: Görünürler dünyasi. Yücelere cikan tutsak, meseller(idea'lar) alemine yükselen ruh.. |
||
|
||
| Bu ülkeden alıntılar Sol ve sağ... Çılgın sevgilerin ve şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrit... *** Gerici, ilerici... düşünce hürriyeti bu mülevves kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar, düşünce hürriyeti ve düşünce namusu. *** Kâmus bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kâmusa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı göstermiş: kâmusa. *** İzm'ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri. İtibarları menşe’lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı. *** Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce ile çığlık bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. Yabani bağırır, medenî insan konuşur. Bu çocuklar yıllarca konuşturulmadı. Hınçlarını üç beş kelime ile suratımıza tükürüyorlar. İdeolojilerini yasakladığımız için hısımlarına uğradık. Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverligi, yalanların en nâmussuzu. Bahsedilen hürriyet, ölmek ve öldürmek hürriyeti. *** İrfan asaletini kaybetti. Hafızaya çakıl tası gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: kültür. *** Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? kitap sevene kitap delisi diyoruz, kimseye at delisi dediğimiz yok. *** Kalktığını iddia ettiğimiz Kapitülasyonlar ruhumuzda yaşıyor, hem de bütün habasetiyle. Alafrangalık, zevki ve tefekkürü dumura uğratan bir kabuk. *** Polemik zekâların savaşıymış. Zekâlar birbiriyle savaşmaz. Kinlerin, pesin hükümlerin, gizli çıkarların savası polemik. Hiç kimseyi ikna etmeyen bir lâkırdı tufanı. *** Bir çağı bütünüyle kötülemek, bütünüyle yüceltmek kadar yanlış. *** Tanzimat sonrası Türk aydınına en çok yakışan sıfat müstagrip. Edebiyatımız bir gölge-edebiyat; düşüncemiz bir gölge-düşünce. Üç edebî nevi itibardadır: taklit, intihâl, tercüme. *** Türk düşünce tarihi, ülkesiyle göbek bağını koparan bir intelijansiyanın dramı. Bu bahtsız kafilenin, bayrağını taşıyacağı içtimaî bir sınıf yok. Vatanında gariptir. Alkışlayıcısı: ekalliyetler ve Avrupa. *** Edebiyatımızda yunanperestlik Yahya Kemal'le baslar. Yahya Kemal ve Yakup Kadri ile. İran’dan Yunan'a geçen iki dost bu yolculuktan altın meyvelerle dönerler. Ama anlarlar ki gurbet tehlikelerle dolu... Bâkî'leri, Galip'leri, Hâmit'leri yetiştiren bir şiiri, Yunân-i kadîme bağlamak, ummanı ırmağa bağlamaktır. *** Cellini bir adam öldürür. Papa'ya şikâyet ederler. Kaşlarını çatar Kudsiyetmehab: "Bizim kanunlarımız avam içindir" der, "dâhiler için değil". *** İnsanından kopan bin intelijansiyanın kaderi suya nakışlar çizmek. *** İrfan düşüncenin bütün kutuplarını kucaklayan bir kelime. İrfan kemâle açılan kapı, amelle taçlanan ilim. İrfan bir mevhibedir. Cehtle gelişen bir mevhibe. *** Altı yüzyıl beraber ağlayıp, beraber gülmek. Sonra bu muhteşem rüyayı korkunç bir kâbusa kalbeden mesûm bir salgın; maddecilik. Tarihin dışına çıkan Anadolu, tarihin ve hayatin. Heyhat, bu çöküşte kıyametlerin ihtişamı da yok, şiirsiz ve şikâyetsiz. *** Gerçek akil, ilâhî bir mevhibedir, aşka sonsuza, feragate kanatlandırır bizi. İnsani maddeye ve rakkama zincirleyen bir miskin meleke, yabancı bir Tanrıdır: düşmanlarımızın Tanrısı. *** Sakson köleleri boyunlarında bir tasma taşırlarmış: efendilerinin adi yazılırmış bu tasmaya. Aydınlarımız da onlara benziyor; her biri bir şeyhin müridi. *** Düşünceye sınır çizilemez. Şüpheden bile şüphe. *** Beşeriyi temsil edecekmişim, niçin? Kendi kendime yetmek, kendi kendimden hoşnut olmak biricik görevim. *** Kanun, eski Yunan'dan beri "büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçüklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağı" Avrupalı için. *** Şiddeti yok eden şiddet, yalanların en alçakçası değilse, vehimlerin en şairanesi. Her kavganın ezelî mazereti: son kavga olmak. *** Büyük adam kucağında yasadığı toplumun üvey evlâdı. Dünkü, yarinki, ötelerdeki bir toplumun çocuğu. *** Büyük adam, kalabalığı tekme ile uyandıran kılavuz. Sonra uyanan Caliban efendisini parçalar. *** İnsanları eskisi kadar sevmemek. İnsanları ve eşyayı. Galiba ölmek bu. *** Dahi münzevî bir yıldız; anasız doğan çocuk, anasız doğan ve zürriyetsiz ölen. Zirveden zirveye akseden şarkı. *** Bir adamı tanımak için düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lâzım, hiç değilse. Hayatin maddi olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. Kronoloji: aptalların tarihi. *** Fikir adamı için namus, abeste direniş değil, hakikate teslimiyet. *** Senin yıldızların kelimeler, söyle raksetsinler, alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin. Kelime ormanda uyuyan dilber; şair uzaklardan gelen şehzâde. Kelimeler benim sudaki gölgem, okşayamam onları, öpemem. Bir davet olarak güzel kelime ve dualara muhterem, gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven. Kelime kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem. *** Kuşlara benzer kelimeler, odana dolarlar bir akşam. Nereden gelirler bilinmez. Kâh çığlık çığlığadırlar, kâh sesleri işitilmez. Çiçeğe benzer kelimeler: turuncu, erguvan, beyaz. Bir rüzgâr sürükler hepsini. Bulutlara güvenilmez. *** Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kâğıda geçirmek istiyorsun; kâğıda, yani ebediyete. Zavallı çocuk, bilmiyorsun ki ebediyet sümüklüböceğin izleri kadar aldatıcı. *** Ruh yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gülümser, konuşan yalnız kitap. *** Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar. *** Kime yazıyorsun bu mektubu. Elinde hiçbir adres yok. Domuzlar kutsal kitaplarla beslenmez. *** Zekâ rüzgârda unutulan mum, bencillik fânus. Senin fânusun yok. Ve şuurun hasta bir hayvanın korkularını aksettiren kırık bir ayna. *** Önce sükût vardı kelâm değil. "tanrı sükûttur" diyor bir Hint bilgesi. Söz, iki sonsuz arasında bir çırpınış. Hayat gibi sıcak ve dost. Kutupların sessizliğinden bana ne? *** Münakaşa eden iki insan, ayni graniti yontan iki heykeltraş, hakikati arayan iki yol arkadaşı. Hedefi tahrip değil terkiptir bu kavganın. Mağlubun muzaffer olduğu tek yarış. *** Büyük adam, bir devin sırtına tırmanan cüce. Dev, halk. Şuursuz, sevimsiz, tehtidkâr. Yığın kadındır. Irzını teslim edecek bir zorba arar. Çobansız rahat edemeyen kaz sürüsü. |
||
|
||
| Kırk ambardan alıntılar Yaşarken herkes seni alkışlıyorsa adın hayranın olan nesillerle birlikte unutulup gidecektir... *** İmanını kaybeden bir çağın dini hümanizm... sözünü dinletmek isteyen her felsefe bu kaftana bürünmek zorunda... *** Sirenlerin şarkısını engin denizlere açılmayanlar duyamazlar ki... *** Merhamet gösterisine kalkmamızın bir sebebi de kendimizi beğenmektir... daha doğrusu çok defa kendimize acıdığımız için başkalarına da acırız... *** Yalnızdılar... terk edilmiştiler...açıkça bir düşmanlığa maruz kalmak kolay... onlar anlayışsızlıkla savaşmak zorundaydılar... *** Toplumun çözülüşünü üzülerek seyretmek yetmez... onu yeni baştan nasıl kuracağımızı düşünmeliyiz... *** Tanrıya inanmayan bir dünyanın çocukları için aşk herhangi bir jest... *** Ufukta güdük ve çıkarcı bir istikbal belirmişken yarına dur demek ve yıkılan bir mazinin köhne değerlerine ihtişam kazandırmak dile kolay... hele bu ulvi çılgınlıkların en büyük düşmanı da adaletle iktidarın temsilcileriyse... *** Kahkahası çok kez ümitsizliğin umursamaz çığlığıydı... *** Hürriyetin olmadığı yerde hakikat şiirin ve hikayenin tüllerine bürünür... *** Kopacaksın adsız ve ruhsuz kalabalıktan... ufuksuz iştahlarıyla yavan ve kendini beğenmiş insanlardan uzaklaş... yalnızlık mana dünyası fatihlerinin ortak kaderi...başkaları ne düşünür aldırma... Tanrı ne düşünüyor ona bak... *** Horace Walpole der ki: Hayat düşünen için bir komedidir... hisseden için trajedi... *** Büyük adamın kaderi put kırıcılık... bu putlar bir dönem onun da mabudu olmuştur... ve bilir ki yeni bir dünyanın daha güzel bir dünyanın yolunu açmak için bu sevimli oyuncakları parçalamak zorundadır... *** Ormanı görmedin... ağacı görmedin... rüzgarın önüne savurduğu birkaç kuru yaprağı insan zekasının bütünü sanıyorsun... *** Dahi hocasını iyi seçendir... *** Yüreklenmek için gülünür... zindana ve ateşe meydan okumak için kahkaha atılır... ağlamamak için sırıtılır... *** Yeni tarz düşünce ürünleri karşısında eski zihniyetin takındığı tavır önceleri kötülemek susturamayınca kendisine katmak... *** İnsan ancak yaşadığı kadarını görür... gerçek hayatında ve rüyalarında yaşadığı kadarını... *** Çıkar konusunca vicdan susar... *** Herkes dünyayı gördüğü gibi anlatıyor... ama görülen dünya aynı değil ki... *** Gözünü kırpmadan atıldı kavgaya... samimi olduğu için kahraman olabildi... belki aldatıldı ama kimseyi aldatmadı... *** Bataklığa taş fırlatıp kurbağaların keyfini kaçırmak var... *** Kin sevgiden daha vefalı... ne kadar düşmanın varsa o kadar yaşıyorsun... *** Ülkücünün dramını yapan gerçekle rüya arasındaki uyuşmazlık... *** Yarayı dağlamak... iyi ama yara kalbimizde... *** Tevfik Fikret: Acı şeyler Haluk... fakat gerçek diyoruz... *** Bu zifiri karanlıkta ateş böceklerinin parıltısı bile muhterem... *** İlk yazar ilk kitabini tamamlar tamamlamaz ilk tenkitçi ile ilk kütüphaneciyi bulmuş karşısında... birincisi kötülemiş kitabi... ikincisi okuyuculardan gizlemiş... *** Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, tercih seçer. Aydın, kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını aydın yapan: Uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs. |
||
|
||
Sosyoloji Notları ve Konferanslar Bir ülkede şair ne kadar çok çıkarsa o ülke düşünce bakımından o kadar geridir... *** İnsanlar mecbur kalmadıkça düşünmezler... *** Aydın yanarak aydınlatabilir... ama yıldızlaşacağını bilirse yanar... bir kova suyla söndürülen yangın olmak hazindir... *** Ancak kültür insani gündelik kavgaların dışına çıkarır... *** Eski Yunanda Rabelais: 'Tanıdığım en dürüst hakim zar atarak idam ya da beraat kararı verirdi' der... *** Her şey halk için hiçbir şey halkla beraber değil der Voltaire... *** Her asırda yalnız birkaç kişi düşünür... gerisi düşünenleri düşünür sadece... *** Ulu ağaçlar fırtınalı bölgelerde boy atar... *** Yerinde sayanlar yürüyenlerden çok patırtı eder... (Cenap Şehabettin) *** 'Su İsa masalı da amma çok isimize yaradı' diyen papa 10. Leon frengiden ölür... *** Dinin vicdanlarda mutlak hüküm sürdüğü devirler felsefenin sustuğu devirlerdir... felsefe şüpheden doğar... şüphe imanın zıddı... *** Emerson: 'Fikir adamı egoist olmak zorundadır der... kalabalıklar alışkanlıklarını bozanı ve kendinden ileriyi görenleri sevmezler' *** Rabelais: 'Ben hakikat aşığıyım... ama dar ağacına kadar' *** Virgilius; çağdaşlarının eserlerinden parçalar alıp eserine koyarmış... bunu söyleyenlere 'evet onlara böyle bir şeref bahsettim... incileri gübreler arasından çıkardım' dermiş... *** Descartes Tanrının varlığını şöyle ispatlar: 'şüphe ediyorum... şüphe etmek mükemmel olamamak... mükemmel olmadığımı bilmek ancak mükemmel olduğuna inandığım bir varlığın bana bu mükemmeliyet fikrini vermiş olmasına inanmaktır' *** Comte: 'Dirileri idare eden ölülerdir' *** Gündüzleri elinde fener dolaşarak insan arıyorum diyen Diogen onu huzuruna çağırtan İskender’e: 'Onun sarayından benim fıçıma olan mesafe benim fıçımdan onun sarayına olan mesafeye eşittir' der... *** Çalıştığı halde karnını doyuramayan insan düşünemez... vakti yoktur düşünecek... *** Durkheim: 'Eğer insanları mutluluğa kavuşturmayacaksa sosyolojiyle bir saat uğraşmaya değmez' *** Fertler felsefe yaratırlar... sınıflar dünya görüsü... *** Güneşte leke bulmak hepimizi bir parça sevindirir... *** Ibidem: 'Filanca beş harflik bir salak değil on iki ciltlik salaktır' *** Biz tarihin kördüğümlerini kılıcımızla kesmişiz... *** İnsanlar çizmesini yaladıkları bir şefin sonradan suratına tükürecek kadar aşağıdırlar... kurtlar ihtiyar kurtları parçalarlar ama onlara hakaret etmezler... oysa insanlar karşısında küçüldükleri insanı affetmezler... *** İnsan akil dışı hareketlerini akla uygunmuş gibi gösterir... bunun için ideolojiler uydurur... *** Düşünce bir bedduadır... rahatsız eder yaralar... fert planında bir felakettir... Eski Yunanda tanrılar kendilerine benzeyenleri kıskanırlar... *** Hafızanın kanunu aşkın kanunudur... insan ancak sevdiğini öğrenir, unutmaz... *** Hegel: 'Felsefenin kuşu alacakaranlıkta uçar' *** Vico: 'Halkın sırtına bindiği için büyük görünür başbuğlar' *** Mekanik materyalizm gökyüzü boş der... gökyüzünü tarayan teleskoplar orada Tanrıyı bulamadılar... *** Napolili bir asilzade Aristo, Dante'den büyüktür diye defalarca düello eder... nihayet yaralanmış ölecektir... yahu demişler sahiden de Aristo daha mı büyüktür... Allah ikisinin de belasını versin der adam... ne birinden ne diğerinden tek satır okudum... bizde de sağ-sol böyledir... *** Valery: 'Politika insanları kendilerini en yakın ilgilendiren problemlerle meşgul etmeme sanatıdır' *** İnananlar kardeştir... inananlar yani hakikati birlikte arayanlar... *** Her namuslu adam daha namuslu bir dünyanın kurulması için bir lağım banyosundan geçmek zorundadır... *** İktidardaki sınıflar halihazırı ideal olarak gösterirler... çöken sınıflar geçmişteki bir altın çağdan bahsederler... yükselen sınıflar ise bir ütopya sahibidirler... *** Pascal: 'İnsan ne melektir ne hayvan... felaket şurada ki melekliğe özendiği zaman hayvanlaşır' *** Kalabalık kendi peygamberlerinin farkına varamaz... İsa 12 havari yaratabilmişti... *** William Blake: 'Hakikati söyle... bırak yalancı-alçak-hainler senden uzaklaşsınlar' *** Karşı olmak kabul etmektir... *** Mazisinden utanan ve Avrupalı dostları gücenmesin diye hazinelerini gübre ile saklayan gafil bir çocuktur Türk aydını... *** Yobaz yolun başında teslim olan sorumluluklarını bir kiliseye tevdi eden insandır... gördüğü ilk pırıltıyı güneş sanır... *** İbni Sina: 'İdrak edemediğini idrak eden idrak etmiştir' *** Türkiye'de sağ-sol yoktur... dürüst olan ve olmayan insanlar vardır... *** Hiçbir hakikat kendi insanimiz tarafından söylenince itibar kazanmıyor... *** Ebedi ve ilahi hakikattir... güneş doğunca yıldızlar söner.. . *** Kerpiçle Süleymaniye kurulmaz... *** Hatibi yaratan dinleyicileridir... peygamberlerin havarileri ve sahabeleri vardı... *** Hayali ve ciddi menfaatler, hayali ve ciddi hesaplar yolunu kesiyor dostluğun... *** Vakit geçmiyor diye şikayet ederiz... neyin geçmesini istiyoruz? hayatın... ve hepimiz ölümden korkarız.... *** Yayılmak ıstırap çekmektir... ne kadar çok insan seversen o kadar ıstırap alanın genişler... |
||