|
||
![]() Aşık Daimi 1932 - 17 Nisan 1983. İstanbul’da doğdu. Asıl adı İsmail Aydın’dır. Dedelerinin ikisinin de saz şairi olmasının etkisiyle küçük yaşta bağlama çalmasını ve aşıklık geleneğini öğrendi. Ancak ilk ustası Aşık Davut Sulari’dir. Yaklaşık 10 yaşında Davut Sulari’nin yanında çıraklığa başlayan Daimi, 2,5 yıl kadar birlikte dolaşarak geleneğe, şiire ve türküye ilişkin bilgisini pekiştirdi. Aşık Daimi, 1950 yılında İstanbul’dan ayrılarak Tercan’a yerleşti. Özellikle bu yıllar yörede duyulduğu ve sevildiği dönemdir. Aynı zamanda kendisinin de aşıklık geleneğini yörede pekiştirmesine fırsat oldu. 1962’den sonra yeniden İstanbul’a dönen Daimi ölümüne dek orada yaşadı. Geçmişi dolayısıyla Tercanlı Daimi olarak anıldı. Önceleri usta malı türküler söyleyen Aşık Daimi daha sonra kendi deyişlerine ağırlık verdi. 1948 yılında »Bir seher vaktinde indim bağlara« dizesiyle başlayan ilk şiirini yazan, müziklendiren ve yaşamı boyunca arşivlere yüzlerce türkü kazandıran Aşık Daimi, TRT tarafından açılan sınavı kazanarak kaşeli sanatçı oldu. Özellikle yaşamının son 20 yılında birçok genç aşığı etkiledi. Uzun yıllar birçok sanatçı ve aşığa bağlama dersleri verdi. Şiirlerinde sevgi, doğa ve her türden ayrımcılığı eleştiren, insan öğesini öne çıkaran konuları işledi. Türkiye ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde konserler verdi, birçok kaset doldurdu. Yadigar Aydın Orhan tarafından hazırlanan Daimi’nin tüm şiirleri/türkülerinin toplandığı kitap »Aşık Daimi, Hayatı ve Eserleri« (1999) adıyla yayımlandı. Leylam Aşkın tüfeğini taktım boynuma Avcıyım peşinde gezerim Leylam Bir gece üryan ol gel gir koynuma Leblerinden bade süzerim Leylam Sen içindir bana aşkın tasını Mevlam silsin gönüllerin pasını Yardan ayrılanlar tutar yasını Giyinmem alları çözerim Leylam Daimi’yim derdin söyler dostuna Maşuk isen girme aşık kastına Koyun beni yar yolunun üstüne öylece kazılsın mezarım Leylam Kurban Olduğum Gel bizim bahçeye gez seher vakti Ahu bakışına kurban olduğum Tercan seli gibi taşmış bendinden Coşkun akışına kurban olduğum Yarim bahçesinde esiyor yeller Değmesin hoyratlar esiyor yeller O kalem parmaklar kınalı eller İnci takışına kurban olduğum Sineleri aktır bir oğul balı Dile getiriyor ahrazı lalı Kuşanmış yeşili bağlamış alı Tavus nakışına kurban olduğum Bir ay gibi şavkı vurmuş obaya Seni gören aşık düşer sevdaya Çekmiş barhanayı gider yaylaya Keklik sekişine kurban olduğum Daimi’yim deniz misin ağ mısın Çiçek açmış bahçe misin bağ mısın Sen bir volkan mısın yanardağ mısın Beni yakışına kurban olduğum ****** Daimi´yem Her Can Ermez Bu Sırra, Gerçek Aşık Olan Erer O Nûra. Yusuf Sabır İle Vardı Mısır’a, Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama. ![]() Dadaloğlu 19'uncu yüzyılda yaşadı. Asıl adı Veli. Türkmen aşıklarının önde gelenlerinden. Kul Mustafa mahlasını kullanan Aşık Musa'nın oğlu. Az da olsa eğitim aldı. Avşar beylerinden Küçük Alioğlu ile Kozanoğlu'nun yanında imamlık, katiplik yaptı. Şiirlerinde göçerlik koşullarını, döneminde orta Anadolu'da hüküm süren aşiret kavgaları ve aşiretlerin Osmanlı ile savaşlarını yansıtır. Dili Anadolu Türkmen boylarının kullandığı halk Türkçesidir. Asıl ününü kavga türküleri ile yaptı. Yüz kadar şiiri sözlü kaynaklardan derlenerek günümüze kadar ulaştı. ASLIMI SORARSAN AVŞAR SOYUNDAN Aslımı sorarsan Avşar soyundan Ayrı düştüm aşiretten beyimden Pınarbaşı'ndan da beş yüz evinen Çıkıp da cana kıyanlardanım Çekerim çileyi böyl'olsun bugün Alırım mı sandın şol Kozan Dağın Biz bir kurt idik de Bozoklu köyün Ürkütüp sürüsün yiyenlerdenim Dadaloğlum der de böyle olmazdım Gördüğüm günlerin birini görmezdim Kavga kızışınca geri durmazdım Meydanda kardaşa kıyanlardanım. HER SABAH SEYRAN GEZERKEN Her sabah, her sabah seyran gezerken Iras geldim selvi boylu fidana Top top olmuş kirpikleri bölünmüş Hoş benzettim samur kaşlar kemana Al yanağın elmas m'ola kar m'ola Capraz vurmuş düğmeleri dar m'ola Acep mislin şu cihanda var m'ola İnsem gitsem Hindistan'a Yemen'e Eliftir kirpiği İra'dır kaşı Bu güzellik sana Mevla bağışı Arasam cihanda bulunmaz eşi Hiç mislin gelmemiş devr-i zamana Dadaloğlum der de, hûbların hası Ferhat'ın Şirin'i Mecnun Leyla'sı Aklım eğlencesi gönlüm yaylasi Bir yel esti başımdaki dumana KALKTI GÖÇ EYLEDİ AVŞAR ELLERİ Kalktı göç eyledi Avşar elleri Ağır ağır giden eller bizimdir Arap atlar yakın eder ırağı Yüce dağdan aşan yollar bizimdir Belimizde kılıcımız Kirmani Taşı deler mızrağımın temreni Hakkımızda devlet etmiş fermanı Ferman padişahın, dağlar bizimdir Dadaloğlu'm birgün kavga kurulur Öter tüfek davlumbazlar vurulur Nice koçyiğitler yere serilir Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir |
||
|
||
| Aşık Sümmani Ervah-ı ezelden levh ü kalemden Bu benim bahtımı kara yazdılar Gönül perişandır alev-i alemde Bir günümü yüz bin zara yazdılar Sümmani'nin gerçek adı Hüseyin olup, babası Kasımoğulları'ndan Hasan'dır. 1861 yılında Erzurum ili, Narman ilçesi, Samikale Köyü'nde doğmuştur. Kendileri bu köye Kafkaslar' dan gelmişlerdir. Babası köyde çobanlıkla geçimini sağlamakta idi Hüseyin 10-11 yaşlarına geldiğinde, babasıyla birlikte çobanlık yapmaya başladı. Hüseyin'in genellikle danalarını otlattığı yer Ablaktaş'tır: Bir gün Şekerli Düzü' ne hayvanlarını otlatmaya tek başına gider. Hüseyin, kendisine doğru bir atlının geldiğini görür. Atlı, Hüseyin'e selam verir ve adını öğrenmek ister. Çok aç olduğunu söyleyip ondan ekmek ister. Köylerinde nerede misafir olabileceğini sorar. Hüseyin üç arpa ekmeğinin yarısını atlıya verir. O' nun bu cömertliği hoşuna gider ve der ki: -Oğul, sana bir dua öğreteyim. Bu duayı kırk gün okuyacaksın. Yalnız yüz tane taş say, cebine koy. Her okuyuşta bir taş atarsın. Duayı kırk gün okur ve son gün Ablaktaş'a gider. Babası ise Cuma namazını kılmak için köyde kalır. Ablaktaş'taki çeşmenin yanında hayvanlarını otlatmaya bırakır. O da namaz kılmaya niyetlenir. Daha önce babasıyla burada namaz kılarlarmış Namaz vaktini anlamak için de kendilerine bir taş tespit etmişler. Güneş taşa isabet ettiği zaman öğle vakti olduğunu anlarlarmış, O gün de babasıyla yaptığı gibi kendisine taşı nişan eder ve Güneş'e bakarken uykuya dalar. Uykusunda, çeşmenin başında kırk yeşil güvercin görür. Güvercinler birden kaybolur ve karşısında üç derviş belirir. Dervişler Hüseyin'e abdest aldırırlar ve birlikte namaza dururlar. Hatta bir dörtlüğünde der ki: Vardım saf saf olup durmuş divana Ben de el bağlayıp geçtim bir yana Meylimi bağladım gari sübhana O güzel Allah'ı gözler gözlerim........... Daha sonra Hüseyin'i ortalarına alıyorlar. Hüseyin bakıyor ki. dervişlerden birinin elinde bir tabla, üç dolu bardak var. Derviş, bunları Hüseyin' in önüne getiriyor ve -Hüseyin, bu şerbetlerden bir tanesini iç bakalım. diyor. Hüseyin bardakların içindekileri şerbete benzetemiyor. Kendisini kandırdıklarını. Ona içki içireceklerini sanıyor. Ne kadar zorluyorlarsa da içmiyor Bunun üzerine birisi Hüseyin'in ellerini tutuyor. birisi de parmağını bardağa batırıp Hüseyin'in ağzına sürüyor. Tam bu esnada Hüseyin uykudan uyanıyor. Bakıyor ki, ne derviş var ne de şerbet. Fakat ağzında İnanılmaz bir lezzet hissediyor. - Öylece bir daha uykuya dalıyor. Uykuda yine karşısına dervişler çıkıyor Tam eline bardağı alıp içmeye hazırlanıyor ki, dervişler şôyle diyor: -Oğul, buna aşk badesi derler. Sevdiğin kız aşkınadır. Kızın adı Gülperi'dir. Bedahşah kentinde Şah Abbas'ın kızıdır. Sen Onun. O da senindir. Birbirinize aşık maşuk'sunuz. Dervişlerden biri Gülperi'nin cemalini gösterir. Üç bardak Hüseyin'e. üç bardak ta Gülperi 'ye verirler. Yeşil mürekkeple yazılı bir kitap okuturlar. Üç harf okuttular yeşil yapraktan Okudum harfini noktasın tek tek..... Hüseyin uykudan uyanır ki, ne Gülperi Han var ne de dervişler. Danaları da göremeyince köyün yolunu tutar. Köye varmaya yakın bir atlıyla karşılaşır, -Hüseyin, korkma oğlum, sen ereceğine erdin. Bundan sonra senin mahlasın Sümman, dünyada kavuşmak senin için haram, der. Sümmani, anlam olarak "Sonuncu, sona ait" demektir. Hüseyin köye varınca annesini,. babasını uyandırır. Babası da ertesi sabah. köylülere, çobanlığı bıraktıklarını söyler. Aradan otuz kırk gün geçer, günler geçtikçe aşkı da ziyadeleşir. Herkes. Onun hastalandığını, cin'e; peri'ye karıştığını sanır. O zamanlar sıra geceleri düzenlenirmiş. Bir akşam babasına yalvarır. gecelere katılmak İstediğini söyler. Babası da dayanamayıp götürür. Sıra Sümmani'ye gelince. bazı kimseler, O'nun çocuk olduğunu söyleyerek atlamak İsterler. Köylülerin teklifini kabul etmeyerek, türkü söylemek istediğini belirtir ve söze başlar: Uyandım gafletten oldum perişan Bir nur doğdu alemler oldu ürüşan Selam verdi geldi üç-beş dervişan Lisanları bir hoş sedasın tek tek Lisanları bir hoş eyler avazı Onlarda mevcuttur ilm-ü el fazı Dediler: Vaktidir kılak namazı Aldılar abdestin edasın tek tek Aldılar abdesti uyandım habran Aslımız yapılmış hak ü turabtan Üç harf okuttular yeşil yapraktan Okudum harfini noktasın tek tek Okudum harfini zihnim bu!andı Yalelerim göz göz oldu sulandı Baktım çar etrafa kadeh dolandı Nuş ettim kırkların mahlesin tek tek Nuş ettim badesin gördüm rengini Tam on sekiz saat sürdüm cengini Yar yüzünde saydım üç beş bengini Halhalın altında hırdasın tek tek Dediler: Sümmani gel etme meram Adamı çürütür dert ile verem Sen içün dünyada kavuşmak haram Hüdam böyle salmış kalemin tek tek Koşma bitince köylüler şaşırır. Onun badeli Aşık olduğu anlaşılır. Fakat henüz saz çalmasını bilmemektedir. Babası ile bir gün Erzurum ' a giderler. Burada aşık kahvelerine devam eder. Sazın perdelerini ve tezene tutmasını öğrenir. Her akşam köylüyü toplayıp saz çalar. Günler ayları, aylar yılları kovalar Sümmani köyde duramaz ve sevdiğini aramaya karar verir. Önce KafKaslar'a. oradan İran'a gider. İran- Turan illerini dolaşır. Bedahşah'ı tanıyan, Gülperi'nin adını duyan bir Allah kuluna rastlayamaz Hint, Afgan topraklarına gider. Onun bir gurbeti yaklaşık beş yıl sürmüştür. Günlerden bir gün rüyasında pirini görür. Piri O'na Kırım'a bir geziye çıkmasını söyler. Sümmani yanına sofusunu alıp Kırım yolculuğuna çıkar Kışı Kırımda geçirir. Yaz gelince tekrar köyüne döner. Artık şair, hareket kabiliyetini yavaş yavaş kaybederek duraklama dönemine girmektedir. Devrin büyük şairlerinden Erbabi'yi mat eder. Başarıları Erzurum Valisinin kulağına kadar gider. Bir süre sonra. Sümmani Pasof'a gider. Aşığı oradan Suskap köyüne Zülali'nin yanına götürürler. O sırada ünü Kars'ı, Ardahan'ı, Erzurum'u kaplamış olan Aşık Şenlik'te oradadır. Üçünden bir atışma İsterler. İlk sözü Sümmani söyler: Adem Sefiyullah makam-ı peder Cennet' te ihvan bir kere düştü ''Sürün'' dedi, mollam takdir-i kader Cennetten dünyaya bir kere düştü Şenlik: Hışm-ı nar içinde gülüstan gözü İbrahim Safa'ya bir kere düştü İsmail' e gelen koç kurban kuzu Cennet'ten Mina 'ya bir kere düştü Zülali: Türaptan bir avuç hak aldı kaddes Bu zemin Ierzeye bir kere düştü Beytullah yerine Beytü'l Mukaddes Kuruldu Kabe'ye bir yere düştü Sümmani'nin esas amacı, Şenlik ile meydan edilmekti. Günün birinde yine Samikale köyünden, Sefili isminde birisi, Aşık Şenlik'in yaşadığı. Kars'ın Çıldır ilçesinin Suhara Köyü'ne gider. Kendisini Aşık Sümmani olarak tanıtır. Fakat mat olup, sazını bırakarak köyüne geri döner. Bu olaydan hemen sonra Aşık Şenlik, Ardahan'a gider. Aşık Sümmani ile Ahmet Onbaşı da Şenlik'İn köyüne gelirler Orada. yöre İçinde önemli bir konuma sahip olan, Haşimoğulları 'ndan Celal Bey ve Şerif Bey'le karşılaşırlar. Her ikisi de, bir süre önce köye gelip kendisini Sümmani olarak tanıtan aşıktan, Onun Şenlik'le yaptığı karşılaşmadan bahsederler. O zaman, Sümmani kendi şanını kurtarmak için Aşık Şenlik'le karşılaşmak istediğini söyler. Şenlik, Ardahan'dan köye çağrılır. Neticede bir araya gelirler. Hem tatlı tatlı sohbetler ederler hem de atışırlar. Sonunda yenişemeyip, kardeş olduklarım ilan ederler. Birkaç gün sonra köyüne geri döner. Fakat zaman Gülperi'yi unutturamamıştır. Köylüleri ona rastlayıp konuşturdukları zaman, O, şu şiirini söyler: Ervah-ı ezelden levh ü kalemden Bu benim bahtımı kara yazdılar Gönül perişandır alev-i alemde Bir günümü yüz bin zara yazdılar Gönül gülşeninde har oldu deyu Hasretlik ismimde var oldu deyu Sevdiğim, sevdiğin pır oldu deyu Erbab-ı garezler yare yazdılar Dünyayı sevenler veli değildir Canı terk edenler deli değildir İnsanoğlu gamdan hali değildir Her birini bir efkara yazdılar Nedir bu sevdanın nihayetinde Yadlar gezer yarin vilayetinde Herkes diyarında muhabbetinde Bilmem bizi ne civara yazdılar Döner mi kavlinden sıdk-ı adıklar Dost ile dost olur bağrı yanıklar Aşk kaydine geçti bunlar aşıklar Sümmani'yi ''Derkenara'' yazdılar Aşık artık gerileme dönemine girmiştir. Bir gece rüyasında Gülperi. işaret almadan gurbete çıkmaması yolunda tembih eder. Bu duruma çok üzülür. Zaman zaman Erzurum'a gidip gelmektedir. Erzurum da bulunduğu günler kahvede otururken arkadaş ve dostları sözü eski günlerden açıp. Sümmani'ye Gülperi ile olan aşkını anlattırmak isterler. Artık ihtiyardır. Sazını eline alıp şu şiirini söyler. Tarih seksen dokuz on bir yaşımda Cem başımda iş birer birer On sekiz yıl sürdü yarin peşinde Akıttım gözümden yaş birer birer Görmedim dünyada bir şadlık demi Geçti civan ömrüm, gülmem encamı Her boyun sistemi, feleğin kahrı Vurdu her taraftan taş birer birer Sümmani'yim hani benim otağım? Gün be gün, bulandı dalım, budağım Devroldu devranım, çevrildi çağım Döküldü dihenden diş birer birer Bir gün gençliğini hatırlayıp aşk badesini içtiği Ablaktaş'a gider. Çobanlığı bıraktığından beri buraya hiç gitmemiştir. Orada oturur, uzun uzun düşünür, çalar, söyler. Artık, sadece kahvelerde çalıp söylemektedir. Bu sıralarda, Gülperi de Sümmani'den haber alamadığına üzülmektedir. Bir gün Bedahşah 'tan tellal çağırttırır. Sümmani'yi aratmak için iki kardeş görevlendirir Sümmani'yi bunlara iyice tarif eder. Aradan günler, ay!ar geçer İki kardeş Kafkas taraflarına gelirler. Birden gözlerine bir adam ilişir. Adamlara Sümmani adında birisi aradıklarını söylerler. Adamlar: -Biz Onun akrabalarındanız. Sümmani yakında öldü. Gülperi adında bir kızı sevmişti. Bu kızın aşkı için pir elinden bade verilmişti. İşte o vakitten beri. Sümmani Gülperi'nin aşığı olmuştur. Daha ölmeden bir kaç gün evvel rüyasını görmüştü. Günlerce ağladı, son dakikasına kadar Gülperi'nin acılarını çekti. Sonunda Ona hasret gitti. İki kardeş, Sümmani'nin ölümüne çok üzülürler. Köye dönerler ve doğruyu Gülperi'ye söylemeye karar verirler. Şah'ın sarayına yaklaşırlar, bakarlar ki bir cenaze kalkmaktadır. Bu Gülperi'nin cenazesidir. Sümmani, Samikale Köyü'nde, 5 Şubat 1915 tarihinde vefat etmiştir. Der Sümmani tamam oldu muhabbet Biz varalım, siz olasız selamet Kalktı bu karyeden çekildi kısmet Göründü gözüme yol yavaş yavaş Aşık Miskini (Sait Küçük) Sevenlere gönül verdim Yola çevirdiler beni Damla bile değil idim Göle çevirdiler beni Miskini'yi eğittiler Dane dane öğüttüler Dil bilmezdim öğrettiler Dile çevirdiler beni 1964 yılında Kars'ın Kağızman ilçesinde doğdu. Asıl adı Sait Küçük'tür. İlk ve ortaöğrenimini Kağızman'da yüksek öğrenimini ise Kars'ta tamamladı. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Sosyal Bilimler Bölümünü bitirdi. Kuzeydoğu Anadolu aşıklık geleneği ve şiiriyle büyüdü. Şiir yazmaya ve bağlama çalmaya ortaokul yıllarında başladı. İlk serbest şiiri 1984 yılında Milliyet Sanat dergisinde yayımlanarak "Genç Şairler Antololisi"'nde yer aldı. Sadık Miskini mahlasıyla Folklor, Edebiyat, Nefes, Cem, Türk Edebiyatı, Aşık Veysel dergilerinde halk şiirleri yayınlandı. Ayrıca çeşitli sanatçılar tarafından bestelenip söylenen şiirleri/türküleri özellikle 1990'lı yılların ikinci yarısından sonra Arif Sağ, Songül Karlı, Seher Dilovan, İsmail Özden gibi sanatçılar tarafından okunarak geniş çevrelerde duyuldu. Şiirle olan ilgisinin yanında yöre türkülerinin derlenmesi, yöre aşıklarının eserlerinin başka kaynaklara aktarılması gibi çalışmalarda da bulunmaktadır.Kağızman folklor derneğinin kurucularından ve başkanlarından olan Sait Küçük "folklor derneğinin sesi" isimli bir gazete çıkardı. Daha çok heceyle yazdığı şiirlerle bilinen Miskini, bunun yanında divan şiiri, serbest şiir gibi öteki türleriyle de ilgilenmekte ve yazmaktadır. Ayrıca her şeyi ile Kağızman'ı anlatan "Kağızmana Ismarladım Nar Gele" isimli kitabı hazırlayan üç kişiden birisidir Miskini. Evli ve iki çocuk babası olan miskini halen Kars'in Kağızman ilçesinde yaşamaktadır. 2004 yılında Sevenlere Gönül Verdim adlı bir şiir kitabı yayınlandı. Şiirleri Yalancı (Yeni) Telli Turnam Sürmedim Rüya Güzeli Laleler Hicivleri Ne Dersin (Yeni) Erbab-ı Cehalet (Yeni) Eserleri Sevenlere Gönül Verdim (Şiir Kitabı 2004) |
||
|
||
![]() Aşık Hüdai 1940 yılında Maraş’ ın Göksun ilçesinin Yoğunoluk köyünde doğdu. 11 yaşından itibaren irticalen şiir söylemeye başladı. Yaşlı ve usta aşıkların yanında kendisini yetiştirmiştir. Küçük yaşta babasını yitirir. Okumayı yazmayı birçokları gibi Hüdai de askerlikte öğrenir. İki yıl Konya da yapılan aşıklar bayramına katıldı. 1968 yılında şiir dalında birinci olarak Fuzuli ödülünü aldı. 1969 da atışma ve şiir dallarında ikinci olarak Dadaloğlu ve Yunus Emre ödüllerini kazanmıştır. Şiirleri iç dünyasını yansıtır. Tasavvufa yönelmiştir. Şiirlerinde kendine özgü bir incelik ve deyiş güzelliği vardır. 23 Kasım 2001 tarihinde aramızdan ayrıldı... Ayrı Duruyor Ey erenler yine bozuldu bendim Manalar dilimden ayrı duruyor Aşkın ateşine yandıkça yandım Dumanım külümden ayrı duruyor Bağbancı hasiret sümbül çiğdeme Bir od düştü yanar dertli sineme Seher vakti bülbül gelmez bu deme Bülbülüm gülümden ayrı duruyor Bu benim derdimin yok mu ilacı Bitip tükenmiyor çektiğim acı Gazel döktü şu ömrümün ağacı Yaprağım dalımdan ayrı duruyor Katlanayım dedim derde mihnete Gayrı gönül dayanmıyor hasrete Kader kısmet aldı attı gurbete Hüdai ilimden ayrı duruyor Ateş İcat Olup Ateş icat olup tütün tütmeden Aşkın ocağında biz yanıp tüttük Güller açılmadan bülbül ötmeden Mana aleminde şakıdık öttük Her kaynaktan akmaz böyle duru su Bu yer gerçek erenlerin korusu Duygu çiçeğinden ilham arısı Sevgiden bal yaptı önce biz tattık Gönül diyarında sevda elinden Hasret dağlarından çile çölünden Peygamber izinden Allah yolundan Yirminci asırda biz geldik gittik İrfan sofrasının altın tasıyım Muhabbet suyunun şelalesiyim Hüdai Yunus'un sülalesiyim Tasavvuf ilmini biz tamam ettik Anlamaz ki Aşık olmak bir alemdir Tatmayanlar anlamaz ki Her sözü bir mücevherdir Tartmayanlar anlamaz ki Kim ki haktan olsa cüda İbadetten almaz gıda Bu yolda başını feda Etmeyenler anlamaz ki Sil gönlünün kem pasını Gütme benlik davasını Daim hasretlik yasını Tutmayanlar anlamaz ki Hüdai'yim kalksın perde Aşk ateşi yanar serde Eyüp gibi dertten derde Batmayanlar anlamaz ki Kul Mustafa 17. yüzyıl halk şiirimizin asker ozanlarından biri Kayıkçı Kul Mustafa. Cezayir'den Bağdad'a dek çeşitli beldeler dolaşmış, savaşmış, savaşlara destanlar, yenilgilere, şehitlere ağıtlar düzmüş bir Yeniçeri ozanı. Kayıkçı Kul Mustafa'nın doğum ölüm yıllarını bilemiyoruz. Yaşamı üzerine de açıklayıcı bilgilerden yoksunuz. Ölümünün, Abaza Hasan Paşa'nın ayaklanmasını dile getiren destandan, 1659'dan sonra olduğu sanılıyor. Böylece Kayıkçı Kul Mustafa'nın 17. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı ileri sürülüyor. Kayıkçı Kul Mustafa'yla ilgili bilgilerimiz, onun şiirlerinden çıkarıldığınca şöyle özetlenebilir: Murat Reis'in ölümü (1609) dolayısıyla söylediği ağıt. Buradan "Kayıkçı" sanını Cezayir'de bulunduğu sırada, görevinden ötürü aldığı sanılıyor. Padişah 2. Osman'ın bir ayaklanma sonucu öldürülmesini anlatan şiiri, Şah 1. Abbas'ın Bağdad'ı ele geçirişi, 4. Murat'ın 1630'da Bağdad'ı kuşatması üzerine yazdıkları Murat Reis'in ölümünden sonra 4. Murat'a "kul" olduğu, olayların içinde yaşadığını, yaşadığı olayların da şiirini söylediğini açıklıyor. Bunların içinde en ünlüsü "Genç Osman Destanı"dır. "Genç Osman", 4. Murat'ın Bağdad'ı kuşatmasında bir birlik komutanıdır. Yapılan saldırı sırasında kaleden atılan oklarla yaralanıp, Dicle'ye düşmüş, boğularak ölmüştür. Kayıkçı Kul Mustafa'nın bu olayla ilgili olarak söylediği "Genç Osman" destanı kısa sürede bütün Anadolu'ya yayılmış, büyük ün kazanmıştır. Bugün bile "Genç Osman Destanı"nın etkisinin tümüyle silindiği söylenemez. Aslında, tarihlerin yazdıklarına göre Bağdad ancak 1638 yılında ele geçirilebilmiş, kale bedenlerine sancağı da Zor Mustafa Paşa dikmiştir ama bu olay kamuoyunda, Kayıkçı Kul Mustafa'nın dile getirdiği "Genç Osman Olayı"nın geniş etkisini silememiştir. Şiirlerinde kimi söylemelerde zorlamalar görülüyorsa da, döneminde halk beğenilerini zorlamayan, yalınlığı, içtenliğiyle geniş etki bırakmış, ozanları da bir ölçüde bu etki altına alabilmiştir. Kuşlar İçinde Bir Ak Kuş Kuşlar içinde bir ak kuş Eşim yok deyi çağırır Bu çarh-ı gerdun elinden Sinem çâk deyi çağırır Kumru eder canım hasta Gönül dosta gider dosta Ömrüm geçer bir kafeste Kurtar Hak, deyi çağırır Kartal eder dünya fani Alır bir gün tenden canı Kendi kanadımdır beni Vuran ok, deyi çağırır Bülbül eder ben söylerim Hafiften mânâ anlarım Öten kuşları dinlerim Enelhak deyi çağırır Leylâ'm eder Mecnun sayrı Düştüm âşinadan ayrı Baykuş yapılardan gayrı Viran çok deyi çağırır Deli gönül kaldı gamda Zira bazıları nemde Kul Mustafa iyi demde Yâran çok deyi çağırır Sevdasını Başımızda Sevdasını başımızda Görür nazlanı nazlanı Sülün gibi karşımızda Yürür nazlanı nazlanı Gözümden akan kan gibi Güzellere sultan gibi Hublar üstünde han gibi Durur nazlanı nazlanı Lebinden akar zülali, Güle benzer rüh-u ali Ben kuluna bir şeftali Verir nazlanı nazlanı Âşıkı mest eder sözün Bin kan eder elâ gözün Kâkülüyle ol mah yüzün Burur nazlanı nazlanı Mustafa metheder seni Terk ediben gitme beni Takip boynuma zülfünü Sürür nazlanı nazlanı Türkü Be yavrum, altın kadehten İçtikçe güzel olursun. Badenin rengi yüzüne Düştükçe güzel olursun. Boyun selviden çemandır, Aşıka cevrin yamandır. A yavrum, bilmem nedendir Kuçtukça güzel olursun. Padişahsın, bil kendini, Esirge derdimendini. Aşıka göğsün bendini Açtıkça güzel olursun. Mustafa der: Halime bak! Aşıklar çağırır elhak. Sana doludan zarar yok; İçtikçe güzel olursun... ![]() Davut Sulari Vardım Kırklar Kapısına Baktım Cennet Yapısına Tapmışam Hak Kapısına Allah Ey Vallah Ey Vallah... 17 yaşında mana aleminde bade içen güçlü bir aşık. 45 yılı aşkın bir zaman aşıklık geleneğini sazıyla sözüyle başarıyla yürütmüş, adını yurt içinde ve yurt dışında duyurmuş bir aşık. Erzincan'ın Çayırlı ilçesinde 1926 yılında doğdu. Büyükannesinin çocuğu olmadığı için babası Veli çocuğunu nenesine vermiştir. Nüfus kaydı Rindi Hanım'ın üzerine yapılmıştır. Dedesi Kaltık Mehmet Ağa tasavvuf şairiydi. Dedesi genç Davut'a saz çalma şiir söyleme ve türkü yakma zevkini aşıladı. Aşıklık geleneğinin halk şiirinin her türünde başarılı örnekler vermiştir. Davut Sulari'nin yaktığı türküler bugün dahi usta halk türküsü sanatçıları tarafından TV de ve kasetlerde okunmaktadır. Ankara ve İstanbul radyolarında 4 yıl usta bölge sanatçısı olarak çalıştı. Davut Sulari 1955 yılından itibaren Konya'ya gelir özel şiirli türkülü programlar sunardı. Aşıklar bayramının Konya'da yapılmasında emeği geçmiştir. Usta aşık türkü atışma güzelleme dallarında büyük bir yetenek sahibiydi. Doğu Anadolu da asırlardan beri dilden dile anlatılan efsaneleri menkıbeleri şiirleştirir sazıyla etkili bir makam ve deyişle dost meclislerinde sunardı. Bütün ömrünü aşıklık geleneğine sadık kalarak sürdürdü. Sulari yi sazından sazını Sulari den hiçbir zaman ayrı düşünmek mümkün değildi. 17 Ocak 1985 tarihinde Davut Sulari bir aşıklar meclisinde Erzurum'da yanık yanık türkü yakarken bu dünyadan göçtü. Eserlerinden bazıları: Yeter Şu havayı gönül payedarından Yarana elveda edelim yeter Yedi nar sunanlar yandı narından Cehennemde çıkıp gidelim yeter .......................................... Ben dervişem hoşça kervan düzmüşem, Gönlüm bahar yeli gibi sezmişem Dalgıcım aşk deryasında yüzmüşem Naz etme ey bülbül sedalım yeter Davut Sulari'yim mana-yı natık, Biz araf ehline uymuşuz artık İlm-i cavidandan mücevher sattık Gönül kervanını güdelim yeter Siyah Perçemlerin Siyah Perçemini Yar Yar Dökmüş Yüzüne, Salınarak Gelen Hümaya Bakın. Kimden Söz İşitmiş Yar Yar Düşmüş Hüzüne, Kader Yakışmayan Simaya Bakin. Yar Yar Yar Eylemem Men. Yaktın Yandırdın Beni, Zalım Aldattın Beni. Ne Dedim De Darıldın, Bir Pula Sattın Beni. A Göksün Üstüne Yar Yar Bir Bağ Dikilmiş, Bin bir Çeşit Çiçeklerden Ekilmiş. Dün Uğradım Bir Ücraya Çekilmiş, Bulut Mu Gaplamış şu Aya Bakın. Yar Yar Yar Eylemem Men. Elin Sitemini Yar Yar Ağlarken Gördüm, Gül Dibinde Kâh gül Sararken Gördüm, Bir Seher Akşamı Çağlarken Gördüm, Davut Sulari'deki Sevdaya Bakin. Vardım Kırklar Kapısına Vardım Kırklar Kapısına Baktım Cennet Yapısına Tapmışam Hak Kapısına Allah Ey Vallah Ey Vallah Evvel Allah Ahir Allah Dönemem Estağfurullah Bendeyim Allah Eyvallah İmanım Amentü Billah Eridi Dağların Taşı Akıttım Gözümden Yaşı Ali'dir İmamlar Başı Allah Eyvallah Eyvallah Pir Elinden İçtim Dolu Öğrendim Erkânı Yolu Emniyette Mümin Kulu Allah Ey Vallah Ey Vallah Davut Sulâr Canlar Canı Mevlana Mahmud Hayranı Pirimdir Veysel Karani Allah Eyvallah Eyvallah Çek Katarı Çek Katarı Ben Gelirim Peşine Ali Meydanına Varalım Hele Merhametin Yok Mu Gözüm Yaşına Pire Bağlı Olup Duralım Hele Ey Müminler Gerçek Erler Merhaba Ey Rehberler Gerçek Pirler Merhaba Hazır Dostlar Hazır Yerler Merhaba Sakiler Sazları Kuralım Hele Davut Suları'yım Gördüm Didarı Muhabbeti Baldır Kendisi Arı Hazreti Ali'nin Sır Zülfikarı İnkarın Boynuna Vuralım Hele Gahmut Yaylasından Aşarken Yolum Gahmut Yaylasından Asarken Yolum Gördüm Ki Yaralı Ağlar Bir Ceyran Avcı Vurmuş Kanları Yere Akar İniler Sızılar Ağlar Bir Ceyran Çifte Kuzusu Var Dağlar Maralı Kuduretten Kaşı Gözü Karalı Avcı Vurmuş Anaları Yaralı İniler Sızılar Ağlar Bir Ceyran Davut Sulari'yem Olmuşam Nöker Ceyran Avuç Avuç Gözyaşı Döker Bizim Yaylalarda Sürüler Yatar İniler Sızılar Ağlar Bir Ceyran Tercan Elleri Tercan Ellerinden Gelen Bir Güzel Açmış Ağ Göğsünü Yar Yar Sallanır Bir Hoş Kınalanmış Parmakların Ellerin Oturdu Yanıma Kız Anam Sallanır Bir Hoş Davut Sulari Der Bağrıma Akar Ateşin Hicranın Kız Anam Çok Canlar Yakar Can Alici Gözle Yüzüme Bakar Naz O Eda İle Kız Anam Sallanır Bir Hoş İste Yetimlerin Yetimi İste Yetimlerin Yetimi Benem Çok Cahd Ettim Gülemedim Ne Yazık Bu Dünyaya Geldiğimden Yoksulam Ben Neyim Bilemedim Ne Yazık Her Kimlere El Attımsa Koptu Dal Ne Takadım Kaldı Ne De Mecal Bir Yakınım Yok Ki Olam Hasbihal Fesat Hille Olamadım Ne Yazık Giden Gitme Mihnet Bırakmaz Peşin Gel Davut Suları Yok Ahbap Esin Yaren Akraba Tavlukat Kardeşin Dediğimde Duramadım Ne Yazık Efendiler Bağı Efendiler bağı yar yar beş gül ağacı Çiğdem bahçasında yar yar diktik erenler Pirim cemalin gören der hacı Hal bilmez elinden çektik erenler Benim cemalım Aşığım diyen çok kayıt olmadan Cemevine girsem zahit olmadan Cebrail ademe yar yan şahit olmadan Kandili kudrette tektik erenler Benim cemalım Davut Sulari dem bir ere tabi bir pire tabi Mesti elest ettik aşkın şarabı Çeşmeyi hikmetten doldurduk kabı Kaynaya kaynaya aktık erenler Benim cemalım Gız Senin Derdinden Derbeder Oldum Gız Senin Derdinden Derbeder Oldum Derdi Derunumu Sor Da Öyle Git Hasretinden Mecnun Misali Oldum Ne Hale Düşmüşüm Gör De Öyle Git Mâşuk Olan Âşığını Atar Mı? Gül Yerinde Kara Çalı Biter Mi? Aslan Yatağında Tilki Yatar Mı? Gözde On İkiden Vur Da Öyle Git. Ağrı Göl Dağı'ndan Gahmut Yaylası Han Gün İnersin Hoştur Havası Gel Ey Dürgün'üm Gel Çektirme Yası Sulari Kuluna Erde Sonra Git |
||
|
||
![]() Muhlis Akarsu Muhlis Akarsu, 1948 yılında Sivas'ın Kangal ilçesi Minarekaya köyünde doğdu. Küçük yaşlardan itibaren katıldığı muhabbetlerde ve cemlerde Alevi-Bektaşi kültürünü öğrendi;saz çalıp türkü söylemeye başladı. Kısa zamanda sesinin güzelliği ile fark edildi. Gençlik yıllarında geldiği İstanbul'da Mahzuni Şerif'in, Davut Sulari'nin deyişleriyle tanıştı. İlk söylediği deyişlerde gerek saz çalış gerekse okuyuş itibarıyla Davut Sulari'nin etkisi görülür. Davut Sulari'nin kendine özgü bol hançere hareketlerini içeren tavrından uzun süre kurtulamayan Akarsu, kendi deyişlerinde de bu tavrı-kısa bir süre de olsa- denemiştir. Daha sonraları deyişlerinde ve deyiş söyleme tavrında Sulari'nin etkisinden kurtulduğu görülür. 1970'lerden itibaren dönemin etkili aşığı Mahzuni Şerif'in izleri belirir Akasu'da...Uzunca bir süre Mahzuni'nin deyişlerini çalar, okur. Bu arada Alevi-Bektaşi aşık geleneğinden de kopmaz. Pir Sultan, Kul Himmet gibi büyük ozanların birçok deyişini geleneksel kalıplardan çıkmadan seslendirir. 1980'li yıllarda ise Akarsu, artık kendi kimliğini bulur. O güne kadar usta malı deyişlerle kendini gösteren Akarsu, 80'lerin başından itibaren deyişlerindeki anlatımı güçlü, bağlamasına hakim ve sesini deyiş tavrında kullanabilen bir sanatçı görünümündedir. Bu yıllar adeta parladığı yıllardır Akarsu'nun... "Muhabbet" serisinin her yapıtında yer alır. Eserleri çeşitli türlerde şarkı söyleyen sanatçılar tarafından okunur. Ancak sanatının en verimli ve olgun döneminde yaşama veda eder (2 Temmuz 1993, Sivas Madımak Oteli yangını) Ardında ise milyonlarca seveni ile birlikte 100'den fazla kırkbeşlik plak, 4 uzunçalar, 20 kaset ve yüzlerce deyiş bırakır. Muhlis Akarsu'nun yapıtlarına şöyle bir bakıldığında, tümünün lirik bir ifadeyle yapıldığı ve söylendiği hemen fark edilir. Repertuarının büyük bir bölümünde aşk ve sevda deyişlerine yer verdiği görülür. Akarsu'nun yar üzerine söylediği, feleğe çattığı, gurbete içerlediği, ayrılığa üzüldüğü yüzlerce deyişi vardır. Deyişlerinde toplumsal konulara da kayıtsız kalmaz;ancak bu, sevgi üzerine söylediği deyişler kadar çok öne çıkmaz. Birkaç deyişinde cahilliğe, köleliğe, yoksulluğa başkaldırdığı görülür. Alevi-Bektaşi edebiyatının ve müziğinin deyiş türüyle ünlenen aşığı Muhlis Akarsu'nun Pir Sultan Abdal ve Karacaoğlan etkisindeki tavrını her zaman hissetmek mümkündür. Muhlis Akarsu'nun eserlerini dinledikçe gerçekten de akarsu gibi çağlayan sesini hissedecek ve onu sevgiyle anacağız. Ruhu şad olsun. Nenni Nenni Bunca Gamın Bunca Derdin İçinde Yaşamak Bizlere Zor Nenni Nenni Sizden Umudumu Kesmem Erenler Elbet Bir Çaresi Var Nenni Nenni Üstümüzde Duman Vardır Dağ Gibi Her Yandan Kuşatmış Sanki Ağ Gibi Güz Gelince Bozulmuş Bir Bağ Gibi Ne Hallara Düştük Gör Nenni Nenni Eğil Gel Akarsu Gel Hakka Eğil Bir Kere Ağ Yara Vermedin Meyil Suç Bizim Sevdiğim Kimsede Değil Gelmişiz Dünyaya Kör Nenni Nenni Yoruldum Yorgunum Yoruldum Yorgunum Fazla Gidemem Neler Etti Kahır Beni Zulm Beni Kolay Değil Ben Bu Derdi Çekemem Zalimin Elinde Koydu Hal Beni Arsız Değilidim Arsız Ettiler Saldılar Gurbete Yurtsuz Ettiler Yardan Ayırdılar Yarsız Ettiler Şimdi Gizli Gizli Kınar El Beni Akarsuyu Aşka Yaktı Yaradan Ömür Bir Gün Gibi Geçti Aradan İşte Geldim Gidiyorum Dünyadan Oturmuş Bekliyor Kuru Sal Beni Pazarlık Edelim Alim Seninle Pazarlık Edelim Alim Seninle İki Cihan Senin Haydar Olsun Sen Benim Hayrını Gör İmanınla Dininle Hatmin Kur'an Senin Olsun Sen Benim Ayıp Değilmidir Ademe Minnet Başına Çalınsın Haydar Hurili Cennet Dostluk Pazarında Olma Muhannet Huri Kılman Senin Olsun Sen Benim Akarsuyum Böyle Vereyim Dursun Senin Aşkın Onu Yaksın Kavursun Anladım Alimsin Canımsın Nursun Kanber Selman Senin Olsun Sen Benim |
||
|
||
![]() Şah (İsmail) Hayati İran'da Safevi soyundan gelen bir Türk. Erdebil'de doğdu. Ana tarafından Uzun Hasan'ın torunu Bilki Aka'nın oğludur. Babası Haydar'ın ölümünden (1488) sonra dayısı tarafından iki kardeşiyle birlikte düşmanlarından kaçırılarak Şiraz'a gönderildi. Şiraz valisinin, üç kardeşi bir süre hapsettiği söylenir. Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakup'un ölümü üzerine oğlu Rüstem saltanat mücadelesinde onlardan yararlanmak amacıyla üç kardeşi hapisten kurtarır, Şah İsmail'in ağabeyi Sultan Ali, katıldığı iki savaşı da kazanarak Tebriz'e döndüğünde parlak bir törenle karşılanır. Ama üç kardeşin halk üzerinde manevi etkisi, Sultan Ali'nin kazandığı zaferler Rüstem Bey'i korkutur, onları ortadan kaldırmanın yollarını ararken durumu sezen Sultan Ali kardeşleriyle birlikte Erdebil'e kaçar. Sultan Ali yolda kendilerini izleyen Rüstem Bey'in askerleri tarafından öldürülür. Ama iki kardeşini yedi müridiyle Erdebil'e göndermeyi başarır. Şah İsmail ve kardeşi İbrahim burada müritlerince korunur. Sürekli izlendikleri için bir süre sonra Bağru dağına, oradan da Gilan, Gaskar, Reşt ve Lahican'a kaçırılırlar. Lahican'da Kar Kaya'nın evinde saklanan Şah İsmail ilk öğrenimini özel bir öğretmenden gördü. Babasının müritleri dört bir yandan onu görmeye geliyorlardı. Yakalanamadığını gören Rüstem Bey, Lacihan üzerine yürümeye hazırlanırken öldürülünce (1497), Şah İsmail harekete geçer. Müritlerini toplayıp Hazer kıyılarındaki Aravan'a (1500), oradan Erdebil'e gelir. Kendisine katılan Türk oymaklarıyla birlikte yeterince kuvvet topladığını görünce ilk olarak babasının ve Şiilere yapılan eziyetlerin öcünü alma yolunu tutar. Tebriz'e gelip taç giydiğinde (1502), babasının öcünü almış, Baku'yü zaptetmiş, Nehcivan'da Elvend Bey'i yenmiştir. Şah İsmail'in bundan sonraki yaşamı Şiiliği yaymak, Safevi devletinin sınırlarını genişletmek için yaptığı savaşlarda geçer. Devletin sınırları genişleyip Şiilik Anadolu'ya doğru hızla yayılınca Osmanlı'larla çatışır. Sonunda Çaldıran'da Yavuz'a yenilir (1514) ve kaçar. Bu yenilgiden sonra Tebriz'e döndüyse de eski gücünü yitirdiği gibi uğradığı ruhsal çöküntüyle de kendisini şaraba verir. Oğlu Tahmasb'ı yerine atabey olarak bırakır, her yılını ayrı bir kentte geçirerek yaşamını tamamlar. Azerbaycan'da iken ölür. Cenazesi Erdebil'e götürülür. Şah İsmail, Hatayi mahlasıyla şiirler yazdı. Sanatçı kişiliği çok zor koşullar altında geçen çocukluğu sırasında oluştu. Aruz ve heceyle yazdığı şiirler Azerbaycan edebiyatının Nesimi ve Fuzuli arasındaki döneminin en güçlü temsilcisi olduğunu kanıtlar. Özellikle heceyle yazdığı şiirler Anadolu'da gelişen tekke edebiyatını büyük ölçüde etkiler. Alevi -Bektaşi edebiyatının en güzel örneklerini sunar. Sadettin Nüzhet, şiirlerini dörde ayırıyor: a) Tasavvufi düşüncelerini içerenler, b) Aleviliği dile getirenler, c) Hurufiliğin ilkelerini yansıtanlar, d) Aşıkane olanlar. Aruzla yazdığı şiirlerinin ise daha çok tasavvufi olduğu görülür. Bu şiirlerinde kullandığı dil klasik şiirin dilidir. Hece ölçüsüyle koşma ve semai biçiminde yazdığı nefesler ise Yunus'un izlerini taşır. Ama Hatayi'nin kendine özgü şiir yolu oluşturduğu da belirtilmelidir. Hece ve aruzla yazdığı şiirlerini kapsayan Divan'ı basıldı (Sadettin Nüzhet Ergun, Hatayi divanı, 1956; bütün nüshaları karşılaştırılarak yapılan basımı için bkz. Aziz Aka Mehmedof, Şah İsmail Hatayi Eserleri 1, Bakü 1966). Ayrıca Dehname adlı Ali'yi öven bir mesnevisi (Baku 1946) ile yine mesnevi biçiminde yazılmış bir Nasihatnamesi vardır. Değerli araştırmacı Nejat Birdoğan Alevilerin Hükümdarı Şah İsmail Hatayi adlı yapıtında bu büyük ozanın yaşam öyküsünü, Osmanlı ve Safevi yanlarından topladığı şiirlerini daha geniş ve gerçekçi biçimde vermiştir. KİŞİLİĞİ Yaşamına can korkusu ile başladı. Daha altı yaşında iken dedesinin müritlerince kaçırılmasaydı öldürülecekti. Gilyan'da altı yıl gizlilik içinde yaşadı. On iki yaşında Ercuvan'da Taliş Mehmed Bey'in elinden zor kurtuldu. Bu yaşında yandaşlarına kalelerin nasıl alınacağını öğretiyordu. Ele geçmeden yandaş toplayabilmek için binlerce kilometre yol yapıyor, ayrı ayrı iklimlere, huyunu suyunu bilmediği topluluklar arasına giriyor, karşılaştığı herkesi inandırıp yanına alıyordu. Anadolu'dan binlerce, on binlerce kişi yalınayak bu genç adam için yollara düşüyordu. Bu yollara düşmede eski Türk inancının etkisi ve inancı olduğu kadar çocuk Şah'ın kişiliği de etkin rol oynuyordu. Osmanlı'da aradığını bulamayan Anadolu halkı, özellikle Erzincan, Sivas, Karaman Türkmenleri Şah'a doğru yola çıktılar. Bu gidiş yıllarca sürünce Yavuz'a verilen bir dilekçede "İşte bir zaman geldi ki Rum ülkesinin halkının çoğu Erdebil olup kafir oldu." denilecektir. Hoca Sadeddin, bu göçü ''Ol taifenin kalanı dahi terk-i diyar etmek istediler. Ölüsü, dirisine yüklenip cümlesi çıkup gitmek istediler.'' diye anlatır. Kuşkusuz bu gidişi, Anadolu'da kimsesiz kalan Türk'ün orada önem ve güven kazanma isteğine bağlayanlar da vardır. ''Ömründe ve diyarında kendüye adem dinmeyen bikarlar tuman (tümen) beyleri olup hadden ziyade itibar buldular. İşiten çıktı gitti. Yerinden ayrılup yurdunu terk idüp çiftin çubuğun dağıttı.'' Osmanlı ve Dulkadrlı önlemleri bu yürüyüşü durduramıyordu. Hac yerine Erdebil ziyaretini yeğleyenler, ''Biz diriye varırız, ölüye değil." diyorlardı. Bu bilgiyi Aşık Paşazade, bir söylenti olarak aktarıyor. Kuşkusuz bu oluk oluk akışın sonunda karşılaşılan kişi öyle sıradan biri değildir. Bir kez, kesinlikle çok iyi bir eğitim ve öğrenim görmüştür. Bu eğitim kavramında daha on iki yaşında iken değme babayiğitlerin katlanamayacağı bir gövde dayanıklılığı bulunmak tadır. Bu yaşta en kanlı boğuşmaların içine girip çıkmıştır. İyi bir dövüşçü ve avcıdır. 1500 yılında Tercan-Sarıkayasında bir mağarada yaşayan ve insanlara saldıran bir ayıyı okla vurup öldürecek kadar bilekli ve yüreklidir. O kış Erdebil yöresinde kuşların donup düştüğü havalarda adamlarına kardan kale yaptırıp kuşatıyor ve onları oyalıyordu. SANATI Şirvanlı Melikü'ş Şüera Habibi'nin öncülük ettiği Türkçe edebiyatın bir çok uğraşanları devletçe korunma altına alınmıştır. Şah İsmail'in kendisinin hece ve aruz ozanı olması ününü artırmış, bilime saygısı da duyulunca kimi bilginler Erdebil'e gelmiş, kimisini de kendisi getirtmiştir. O dönem kaynaklarında Şah İsmail'i sıradan bir hükümdar olmaktan çok, eski Hurremi'liğin, Babeki'liğin sürücüsü ve Turan düşüncesinin yeni temsilcisi olarak düşünmek mümkün. Bunun için Yavuz Selim, Şah İsmail'e "Afrasiyab -1 Ahd" diyecektir. İsmail'e olan sevgi ve sığınma yürüyüşlerine böylece sanat adamları da katıldı. Sultan Hüseyin Baykara'nın (rn. 1447 -1505) oğullarına hile ile ağır yenilgiler vuran Özbek hanı Şeybani'yi 1510'da ortadan kaldıran İsmail'e bu tarihte ilk sığınmalar oluyor. İsmail, bu sanatçıları saygı ile karşılayıp seçkin görevlere atıyor. Bu sanatçıların başında Kemaleddin Behzad (1455 -1535) vardır. Bu dönemin tarihçilerinden Hvodemir'in anlattığına göre "Üstad Behzad, dönemin en olgun nakkaşlarının ustasıdır. Bir süre, doğruluk örneği Emirin (Hüseyin Baykara'nın) yanında eşsiz işlerle uğraşırken şimdi yüce mertebeli Sahib Kıranın (Şah İsmail'in) yanındadır." Hvodemir, bu kitabını H. 904'te (rn. 1498) Ali Şir Nevai adına yazmaya başlamış, H. 905'te (rn. 1499) bitirmiştir. Böylelikle Kemaleddin Behzad'ın Şah İsmail'e sığınışı daha önceki yıllara geçiyor. Bu kitaba göre Nakkaş Ağa Mirek, Hüseyin Baykara yanında iken Kemaleddin Behzad, Şah İsmail'in yanındadır. Belki de Hüseyin Baykara, döneminin geleneğine uyarak Şah İsmail'e bir çok sanatçıyla birlikte Behzad'ı armağan etmiştir. Behzad, özel bir fermanla 1521'de nakkaşhaneye müdür ve sahib-i ihtiyar (yetkili) atandı. O güne değin dağınık olan Safevi nakşına artık bir biçim vermişti. Ağa Mirek, Muhammed Tebrizli, Hace Abdül Aziz, Muzaffer Ali Muhammed vb. bu okulun öbür öğretmenleri idi. Bu dönemde arta kalan kimi saray süslemelerinin yanı sıra son yıllarda bulunan "Cihan Ara-yı Şah İsmail Safevi" kitabındaki yirmi kadar minyatür de dönemine ışık tutması bakımından oldukça değerlidir. ESERLERİ Şah İsmail her şeyden önce bir şiir adamıdır, bir gönül adamıdır. Dönemindeki şiir türlerinin tümünü denemiştir. Ey Hatai zikr-i fikrin eyledin eş'are sarf Tuttu irfan defterini ehl-i divan şimdiden dediğine göre irfanının ululuğu dünyayı çok erken tutmuş. Mesnevi de olsun divan şiirlerinde olsun dönemin din ve edebiyat bilgilerine iyice egemen olduğu bir gerçek. Yapıtlarına Farsça ve Arapça eklediğine göre bu dilleri de biliyor. Cavidan-Name'den söz ettiğine göre Fazlullah'ı ve Hurufi'liği biliyor. Kur'an ayetlerine kafiyeli dizeler yazıyor. Ayetleri açıklıyor. Ebced'i biliyor. Özetle şiir bilgilerinde oldukça güçlü. Dehname mesnevisini 19 yaşında yazmıştır. Halk şiiri türlerini biliyor ve ustalıklı kullanıyordu. Hatai'nin aruzla yazdığı şiirlerini çıraklık ve ustalık dönemlerine ayırmak olası. Çaldıran vuruşmasından sonra bu büyük adamın duygularında geniş ölçüde değişmeler olmuş. O, gururlu ve kendini yenilmez sanan egemenin yerini daha durgun, yenilmiş ve gururu kırılmış bir adam aldı. Şiirleri de bu duygulara paralel olarak değişti. Böylelikle duygu yönü ağır basan şiirlerinde bir güçlenme görüldü. Diyarı aşka sultanam dila men de zamanılda Vezirimdir gam u gussa oturmuş iki yanımda Men ol şahbaz-ı kühsarem başeğmem gülle-i Kare Nice anka kimi yavru uçurdum aşiyanımda gazelinde en içli divan ozanının gücü görülür. Hatai, elbette bir Fuzuli değil. Şiir anlayışı değişik. Hatai'nin şiirlerinde düşüncelerini şiir diliyle yaymak isteyen bir Şah'ın çabalaması var. Şah için şiir bir araçtır. Hatai'nin iki katı yaşayan ulu ozan Fuzuli'de şiirin amaç olduğu açıktır. Hatai bir yandan boğuşurken bir yandan yeni bir devlet kuruyordu. Buna karşın kimi şiirlerinde kendisini güçlü görür: Çün tecella nurını görmek temenna eylerem, Şimdi Mansur'am meni bir dara göndermek gerek beyti herhalde benzerlerinin önünde yer alacak güçte. Şiirdeki gücü asıl hece ile söylediği deyişlerdedir. Bunlar, yüzyıllardır onun inancından olsun olmasın Türk halkının dil-ezberi olmuştur. Kimi törenlerde semahların, cüş havalarının, düvaz imamların hep bu deyişlerden seçildiğini herkes bilir. Türkiye'de hakkında ilk kez Rahmetli Sadeddin Nüzhet Ergun ciddi bir kitap yazar. Kitapta hece ile şiirlerinin yanı sıra, Nasihatname mesnevisinin tümü, ikinci bir mesnevi ve ''Dehname'' den kimi kısa bölümler alınır. Rahmetli Sadeddin Nüzhet kuşku yok ki alanının en yetkilisi. Kitabın sunuş yazısındaki incelemesi son derece değerli. Konuyu ve bu alandaki çalışmaları iyi incelemiş. Azerbaycan yayınlarının temelini Leningrad ve Taşkent nüshaları oluşturuyor. Düzenleyenler, Paris ve Londra nüshalarını da gözden geçirmişler. Hatayimdir Şah Hatai Amma adım Ömer dunır. Demek ki ''Şah Hatai'' veya yalnız ''Hatai'' adını kullanan başka başka ozanlar var. İlginçtir ki bunlardan birinin adı da Ömer. Kimi deyişler değişik yerlerde eksik dörtlüklerle yayınlanıyor. Azerbaycan ve Erdebil nüshaları tapşırmayı ''Hatai'', Napoli nüshası ile Sadeddin Nüzhet yayını ise ''Hatayi'' olarak alıyor. Geldi Cebrail çağırdı ya Muhammed Mustafa dizesiyle başlayan şiir Alevi cemlerinde çok söylenen ''Mihraçlama'' dır. Türkiye'de ise ilk kez Sefer Aytekin'in 1958'de yayınladığı Buyruk kitabında yer almış. Buyruk'un Şeyh Safi'ye ait olmadığının kesin kanıtı da kendisinden çok sonra yaşayan torununun bu şiirinin o yapıtta yer alması. Dehname'nin yalnız Leningrad müzesinde aslı vardır. Bu şiir Şah İsmail'in 19 yaşında yazdığı bir aşk öyküsü. 1532 ikiliden oluşmuş. Bölüm başlıkları Farsça verilmiş. Altlarında Azeri ağzıyla çevirileri var. Bu çeviriler Şah İsmail'in değil. Son bölümde, Hicrinde üç zid ü nun geçti Sin'din dahi bir füzun geçti dediğine göre ebcetle bu açıklama h. 911'i (m. 1506) gösteriyor. |
||
|
||
| Eserlerinden bazıları: 1 Muhammed Ali'nin Aldım Elini Hak Deyip Tuttuğum Elden Ayrılmam On İki İmamın Tuttum Yolunu Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam Mürşidin Nefesi Hak Nefesidir Mürşid Sözün Tutmayanlar Asidir Mürşidin Rızası Hak Rızasıdır Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam Mürşidin Gittiği Veli Yoludur Gitme Dediğine Gitmemelidir Zahir Batın Muhammed Ve Ali'dir Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam Hak Erenler Bir Araya Derilse Cümle Aşıklara Nasip Verilse Aşikare Hak Gözüyle Görülse Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam Şah Hatayi'm Hak Bil Tuttuğum Eli Zahirde Batında Hak Gördü Seni Gerçek Erenlerden Aldım Haberi Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam 2 Muhammed Ali'yi Candan Sevenler Yorulup Yollarda Kalmaz İnşallah İmam Hasan'ın Yüzün Görenler Hüseyin'den Mahrum Olmaz İnşallah İmam Zeynel'den Bir Dolu İçtim İmam Bakır'da Kaynayıp Coştum İmam Cafer'e Vardım Ulaştım Bundan Özge Yola Sapmaz İnşallah İmam Musa'dan Gelen Erenler Can Baş Feda Edip Cemler Görenler İmam Rıza'ya Zehir Verenler Divanda Şefaat Bulmaz İnşallah Bir Gün Olur Okuturlar Defteri Şah Oğlunun Belindedir Teberi Uyanırsa Taki Naki Askeri Açılan Gülümüz Solmaz İnşallah Hatayi Der Bu İş Bizi Bitire Özünü Kata Gör Ulu Katara Mehdi Şevki Bu Cihanı Tutar A Şah Oğluna Sitem Olmaz İnşallah 3 Serime Bir Sevda Geldi Muhammed Ali'den Beri Yandı Vücudum Kül Oldu Ta Kalubeli'den Beri Ali'nin Fatma Kanber'i Hırka Tutunur Önleri Severim On İk'imam'ları Atası Pirimden Beri Hasan'la Hüseyin'i Sevdim İkrarım Onlara Verdim Kafirleri Bütün Kırdım Halil-Ür-Rahman'dan Beri Zeynelabidin Yolları Açılır Gonca Gülleri Bakır İmamlar Serveri Severim Soyundan Beri Muhammed Dünyaya Geldi Şu Alem Nur İle Doldu Hacem İmam Cafer Oldu Okuram Kur'an'dan Beri Musahibim Musa Kazım Rıza'ya Bağlıdır Özüm Kolumda Şahinim Bazım Beslerim Zamandan Beri Taki'den Etek Tutmuşam Naki Sırrına Yetmişem Askeri'den Mey İçmişem Sarhoşum Zamandan Beri İkrarım Bendi Boşandı İndi Türaba Döşendi Mehdi'den Kılıç Kuşandı Bilirem Zamandan Beri Şah Hatayi'm Hakk'a Yalvar Sevdiğim Ali'dir Server Sorarlarsa Bizi Erler Gelirem Divandan Beri 4 Sufi Mezhebimin Nesin Sorarsın Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz Gözlüye Gizli Yok Ya Sen Ne Dersin Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz Eğnimize Kırmızılar Giyeriz Halimizce Her Manadan Duyarız Katarda İmam Cafer'e Uyarız Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz Her Kimin Ki Çerağını Hak Yakar Mümin Olanları Katara Çeker Aslımız On İki İmama Çıkar Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz Biz Tüccar Değiliz Alıp Satmayız Erkan Gözetiriz Yoldan Sapmayız Gönlümüz Ganidir Kibir Tutmayız Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz Muhammed Ali'dir Kırkların Başı Uralım Yezid'e Laneti Taşı Hünkar Hacı Bektaş Veli'dir Eşi Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz Baharda Açılır Gonca Gülümüz Ol Dergaha Doğru Gider Yolumuz On İki İmam İsmin Okur Dilimiz Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz Şah Hatayi'm Eydür Muhammed Ali Onlardan Öğrendik Erkanı Yolu Ali Muhammed'dir Muhammed Ali Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz 5 Hü Diyelim Gerçeklerin Demine Gerçeklerin Demi Nurdan Sayılır On İki İmam Katarına Uyanlar Muhammed Ali'ye Yardan Sayılır Üç Gün İmiş Şu Dünyanın Safası Safasından Artık Olur Cefası Gerçek Erenlerin Nutku Nefesi Biri Kırktır Kırkı Birden Sayılır İhlas İle Gelen Bu Yoldan Dönmez Dost Olan Dostuna İkilik Sanmaz Eri Hak Görmeyen Hakk'ı Göremez Gözü Bakar Amma Körden Sayılır Gerçek Aşık Menzilinde Durursa Çerağ Gibi Yanıp Yağı Erirse Eksikliği Kendözünde Bulunursa O Da Erdir Yine Erden Sayılır Şah Hatayi'm Eydür Bağdad'dır Vatan İkilikten Geçip Birliğe Yeten Erenler Yanında Kıyl Ü Kal Tutan Yolu Dikenlidir Hardan Sayılır 6 Serseri Girme Meydana Aşık, Senden Yol İsterler Kallaş İle Oturmadın İman Ehli Kul İsterler Bu Yola Giren Oturmaz Hak Söze Hile Katılmaz Bunda Hiç Hile Satılmaz Cevherinden Pul İsterler Bir Kılı Bin Pare Eder Bu Yolu İhtiyar Eder Şah'ım Bir Yol Kurmuş Gider Yol İçinde Yol İsterler Şah Hatayi Der Neylersin Her Müşkili Hal Eylersin Ansın Çiçek Derersin Yarın Senden Gül İsterler Aşık Pervani Karadeniz yöresinde çok sayıda halk şairi yetişmiştir. Sahil kesiminde mani, türkü ve destan söyleyen, kemençe ve tulum-zurna çalan şairler iç kesimlerde ise saz eşliğinde koşma, destan ve güzelleme söyleyen şairler çoğunluktadır. Sadece Artvin ve ilçelerinde 160 dan fazla şair yetişmiş olup bunların 60 dan fazlası halk şairidir. işte Aşık Pervani de bunlardan biridir. 5 Mart 1931 tarihinde Yusufeli`nin Havuzlu (Okar) köyünde doğan İsmail Çelik, 19. yüzyıl halk şairlerinden İkrari`nın torunudur. Babası Ali, annesi Ayşe olup, kendi köyünde çiftçilikle geçinirken köyün mazrası olan Satol Yaylasında çift sürerken uykusu geliyor. Bir yabanı armut (panta) ağacının gölgesinde yatıp uyuya kalıyor. Rüyasında Hızır, İlyas ve Kutup Nebi onu Mısır`ın Kenan ilinde asıl adı Ayşe, mahlası 'Nazlıhan' olan bir kızı gösteriyorlar. Pirlerin elinden bade içen İsmail onlarla yedi deryayı dolaşıyor. Bir susuz değirmen görüp bu değirmenin kime ait olduğunu soruyor: -Bu değirmen Narmanlı Sümmani`ye aittir. Yedi deryanın suyu bu değirmenden geçerdi. Kendisi öldü ve değirmen de artık dönmüyor, diyorlar. Sonra yeni yapılmış bir değirmen gösteriyorlar. Bu değirmenin kime ait olduğunu soruyor: -Oğlum bu değirmenin sahibi yoktur, diyorlar. O da: -İhtiyar baba, bu değirmen benim olmaz rnı? diye soruyor. Pir diyor ki: -Ya oğlum, bu değirmen senin için yapılmıştır. On iki hicapta 'perdede' bu değirmenin taşları sanki kanat bağlamıştır. Bundan öteye yol yoktur. Bundan ötesi karanlıktır... diyor. İsmail bakıyor ki değirmenin taşları sanki kanat bağlamış, öyle hızla dönüyor ki, şaşırıyor o anda: -Ne güzel dönüyor, ayni pervanaye benziyor, deyince pırlerden biri ona hitaben: -Bundan sonra senin aşıklar arasında adın Pervani`dir diyor. İsmail`e mantık ve imla öğrettikten sonra, Nazlıhan`ı ona, onu Nazlıhan`a nişanlıyorlar ancak Hızır Nebi: -Oğlum Pervani, eyvah ki göreceğin bundan ibarettir. Sana bundan sonra sevdiğine kavuşmak kısmet değildir deyip: 'Size destur demişiz' diyorlar ve kız oradan ayrılıp gitmeğe, Pervani de arkasından şiir söylemeğe başlıyor : Dön beri dön beri yüzün göreyim Bir dakika karşımda durda öyle git Eyledin cismimi hep kızıl yara Derin yaralarım sar da öyle git, Sevdiceğim ben karında ötüştüm Şirin dudu gibi lisan konuştum Göründün gözüme elimden kaçtın Bana bir teselli ver de öyle git. Bir telini vermem yüz bin liraya Neylerim ki perde geçti araya Cismimi düşürdün kızıl yaraya Yarama bir derman sar da öyle git PERVANİ`nin elden gitti cananı Gönül feryat eder eyler figanı Sevdiceğim bulam nerede seni Bari bir nişane ver de öyle git. diye seslenince, Nazlıhan durup ona karşılık veriyor: Dinle ey sevdiğim sefil Pervani Sana cemalimi görmek haramdır Erenler ki bize haram dediler Dünyada murada ermek haramdır Bu dünyada deremezsin gülümü Sümbüller kuşattı sağ ve solumu Sırma saçlarımı, ince belimi İnce beli sana sarmak haramdır Ara, görmek için düş gurbet ele Ben bir gülüm senin gibi bülbüle Sen bir bülbül oldun şol gonca güle Sana gonca gülü dermek haramdır, Od düştü de yakar benim içimi Sevdiceğim affeyle gel suçumu Gerdana dökülen sırma saçımı Senin için teli örmek haramdır Nazlıhan`ım bir murada eremem Haram derler pirler burda duramam Bu dünyada cemalini göremem Sana bir nişane vermek haramdır. Bu koşmayı söyledikten sonra kaybolur. İsmail, uyandığı zaman gece yarısı olmuş, çifte koştuğu iki öküz de uzaklaşmıştır. Henüz 18 yaşında olan İsmail köyüne dönünce Osman adlı bir marangoza dut ağacından bir saz yapmasını söylüyor, Osman Usta da: -Sen düğünlerde zurna çalardın, ne zaman saz çalmayı öğrendin? diye takılıyor ama dut ağacından da bir saz yapıyor. Genç Aşık İsmail Pervani, altı aylık bir bekleme süresinden sonra sazı eline alıp şiirler okumaya başlıyor. Köylüler onun gerçek bir aşık olup olmadığını anlamak için Zor (Esenyaka) köyünden ünlü aşık Huzuri (1887-1951) yi getirip onunla karşılıklı deyişmelerini istiyorlar. Huzuri, İsmail Pervani ile bir müşaarede bulunuyor ve ayrılırken: -Sümmani`nin yadigarı size mübarek olsun diyor. 1949 yılının bahar ayında yanına Osman Çolak adlı arkadaşını (Sofu) alan Pervani, önce Narman`ın Samikale köyüne gidip, aşık Sümmanl`nin mezarını ziyaret ediyor, mezarı başında bir koşma söylüyor: Hicret edip geldim Yusufelinden Haki payen yüzüm sürmeğe geldim Bülbül vaz geçer mi gonca gülünden Açılan gülleri dermeğe geldim Ben de meftun oldum kaşı alaya Halimiz ayandır Gani Mevla`ya Oltu`dan uğradım Samikale`ye Sümmani Baba`yı görmeğe geldim. Pervani eyledi derd ü figani Erenlerden almış lütfu ihsanı Aşıkların piri Baba Sümmani Huzurunda divan durmağa geldim. Erzurum, Erzincan, Sivas, Eskişehir, İstanbul demeyip 15 yıl gurbet elde gezen Pervani`nin elimizde 250 şiiri var. Yayına hazır olup himmet sahibi bir Karadenizliyi bekleriz. En çok Sümmani ve şair Huzuri`nin tesiri altında kalan Pervani, aşk şiirleri yanında tasavvufla ilgili şiirler de söylemiştir. Fuzuli`nin meşhur: Beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı? Felekler yandı ahımdan muradım şem`i yanmaz mı? diye başlayan gazelindeki söyleyiş güzelliğini şu semaisinde görüyoruz: Düşenler böyle sevdaya Yanıp ta püryan olmaz mı? Dalanlar muhit deryaya Coş edip umman olmaz mı? Çekerim aşkın narını Neylerim dünya varını Görenler Hak didarını Acaba hayran olmaz mı? Hakk`ı bilir halayıklar Hakk`ı zikreder sadıklar Aşk ile yanan aşıklar Bu dünyadan usanmaz mı? Var geçtim zevkle sefadan Gönül ayrılmaz Leyla`dan Pervani yandım sevdadan Cismim kana boyanmaz mı? Hz. Muhammet Mustafa için söylediği ilahı, yepyeni duygu ve düşüncelerle doludur: Geldi nebiler serveri Doğdu cihana Muhammet Saçıldı mü`minler nuru İndi lisanı Muhammet. Bunca seksen bin alemin Hem peri hem de ademin Cümle Arap ve Acemin Dini, imanı Muhammet O`dur nebiler Sultanı Kör olsun sevmeyen onu Cem`etti Osman Kur`an`ı Duyuldu şan-ı Muhammet Zir ü zemin, asumanın Biz gibi mahcur kalanın Ağlayan Aşık Pervan`ın Derdi dermanı Muhammet. Yunus Emre`nin şiirlerine de nazireler yapmış olan Aşık Pervani, son yıllarını tasavvufa vermiştir. İşte bir örnek: Misafirhanedir dünya İşte geldik, gidiyoruz. Geçen günler oldu rüya İşte geldik gidiyoruz. Emekler oldu nafile Çektiğimiz bunca çile İnsan-ı kamil bizimle İşte geldik gidiyoruz Kalır dünyada servetin Eğer verdinse zekatın Ameldir senin cennetin İşte geldik gidiyoruz Bu dünya sana kala mı? Mevla`dan yardım ola mı? Dilimiz mübin kelamı İşte geldik gidiyoruz. Üç günlük yalan dünyaya Emekler gitti havaya İşimiz kaldı kübraya İşte geldik gidiyoruz Ağlayanın yüzü gülsün Dünya malı sana kalsın Kalanlara selam olsun İşte geldik gidiyoruz Bu dünyaya konan göçer Yarap bizi etme naçar Hak Kerim`dir kapı açar işte geldik gidiyoruz. Pervani arttı ahımız Affet Yüce Allah`ımız Topraktır son durağımız İşte geldik gidiyoruz. Semai tarzında söylediği şiirler yanında ilahileri hiç de yabana atılır cinsten değil. Bir 'münacaat'ında Allah`a ihlas ile yalvarıyor: Aşkın ile eyle hasta Kavuşmak isteriz dosta Tevhid ile son nefeste Ölenden eyle Allah`ım. Aşk bülbülü eyler dadı Zikretmede binbir adı Felah bulmaktır muradı Olandan eyle Allah`ım. Zat-ı mutlaksın Yarabbi Resube olmuşuz tabi Olsam ayağın turabi Sürenden eyle Allah`ım. Pervani kulun kemterin Ümmetiyiz Muhhemed`in Yarabbi, hüsn ü didarın Görenden eyle Allah`ım. Görüldüğü gibi Yunus`un şiirlerinden geçen 'Dost' ve 'Kemter' kelimlerini Pervani de ustalıkla kullanmıştır. İlkokul tahsili olmasına rağmen, Hak aşığı olmanın verdiği ilham ve duyuşla şiirlerine ifade kuvveti katmıştır: Aman Yarab kusurumu Affetmek bir adalettir Sana karşı günahım çok Benim için rezalettir Düşmüşüm ah ile zara Aldandım nefs ü envara Elim boştur yüzüm kara Affolursam ne devlettir. Düşünüp de fikir etmek Birliğine şükür etmek Seni daim zikir etmek Bana lütf u saadettir. Pervani bu dünya fani Eyleme cürmü, isyanı Zikreyle Gani Yezdanı Şefaatçı Muhammet`tir. |
||
|
||
![]() Aşık Nihani Hazin hazin esen gece yelleri Bu ağır kış yaz olsun da geleyim Sevdiğimin pek müşküldür halleri Küskün gönlüm haz olsun da geleyim Gam bahrına daldım durmaz yüzerim Mecnun oldum Leyla ile gezerim Ey Nihan hakiki candan bezerim Hasretle derd ü gam sıralanınca Nihani, Erzurum ilinin Şenkaya eski adı Örtülü ilçesinin Bardız (Gaziler) bucağına bağlı Göreşken köyünde 1300 (1885) yılında doğdu. Babası demircilik yapan Recep Usta, annesi Mahbube Hanım'dır. Asıl adı Mustafa olan aşık, Soyadı Kanunu çıkınca "Gedik" soyadını almıştır. Onüç yaşlarında babasının davarlarını Göreşken köyünün yayla ve meralarında otlatmağa, başladı. Bardız deresinin bir yamacında kurulmuş olan Göreşken köyündeki köylüler hayvancılıkla geçinir, tarlalarında buğday ve arpa yetiştirirlerdi. Yazın kırlar ve dağlar binbir renkli çiçeklerle bezenir, ortalık yeşillikler içinde bir cennet havasına bürünürdü. Köyde sekiz ay kara kışı geçirdikten sonra yazın Göreşken yaylasına çıkarlar, yemyeşil çayırlarda kurdukları yayla evlerinde (damlarda) kalırlar, hayvanlarını otlatır, kuzularını büyütürlerdi. Küçük Mustafa, on sekiz yaşlarına kadar babasının davarlarını otlatmağa devam etti. Bir yaz günü, iki arkadaşı ile kırlarda yine babasının davarlarını otlatırken ansızın etraf, karardı. Sanki güneş batmış gece olmuştu. Genç köy delikanlısı Mustafa, davarlarını ararken bir şehit mezarı gördü. Birinci Cihan Harbi'nde Enver Paşa'nın ordusu ile geçtiği bu topraklarda, daha önceki yıllarda bazı savaşlar cereyan etmişti. Ahmet Muhtar Paşa 1877'de Ruslarla Zivin Harbi'ni yapmış ve onları yenmişti. Sonra Rusları Kars'a kadar püskürtmüştü. İşte bu harple ilgili bir şehit mezarının yassı taşının önüne oturup dinlenen Mustafa, daha sonra az ilerdeki çeşmeden abdest alıp iki rek'at namaz kıldıktan sonra tam teşehhüdde iken uykuya daldı. Derin uykuda iken tatlı bir rüya gördü: Önce gözünün önüne nürani yüzlü, beyaz sakallı derviş geldi. Ellerinde aşk badesi dolu üç tas vardı. Sonra bu üç derviş Mustafa'ya yaklaşıp: -"Evlat doğrul" dediler, "Al bu badeyi yar aşkına iç..." Genç Mustafa pirlerin verdiği ikinci badeyi "Allah aşkına" ve üçünüyü de "pir aşkına" içtikten sonra tatlı bir ses duydu. Dönüp de sesin geldiği tarafa bakınca sırtı kendisine dönük, saçları topuklarına değen, fidan boylu güzel yüzlü bir kız gördü. Kız, hem ağlıyor, hem de bir ağıt söylüyordu. Meğer, sevgilisini ölmüş sanıp, ona ağlarmış... Aslında bu peri gibi güzel kızın ağlaması genç Mustafa içindi. Dervişler, bu kızın Afganistan'da Emirhan'ın kızı Mihriban Sultan olduğunu söyleyip gözden nihan oldular, kayboldular. Kendisine "Nihani" mahlası işte o sırada, bu sebeple verilmiştir. Rüyasında görüp sevdiği ve uğruna üç tas bade içtiği sevgilisi Mihriban'a seslenmek isteyen Nihani'nin boğazı tıkanıyor, sesi çıkmıyordu. Bir süre sonra, ağladıkça yüzü göz yaşlarıyla ıslanan Mihriban dile geldi ve söylemeğe başladı. Aldı Mihriban: Aldım esen yelden yaman bir haber Yetirdim yüz bine bir telaşımı Sevdiğin dünyadan göçmüş dediler Zalim felek n'ettin can yoldaşımı Gülşenimi figan ile doldurdum Nevresteyken gonca gülü soldurdum Nasıl kıydın sevdiğimi öldürdün Elbette dökerim kanlı yaşımı Der Mihriban arttı ahım amanın Gör ne hale düşmüş bir perişanım Yarabbi al hemen benim de canım Alıp gidem bu sevdalı başımı Nihani, aşık olduğu Mihriban'a şu cevabı verdi İnanma sevdiğim hilaf habere Yaradan bozmadı daha işimi Ölsem de razıyım takdir kadere Nerye gitsen derdin koymaz peşimi Gülşen figan ile dolmamış hele Nevreste goncalar solmamış hele Mücdeler sevdiğim ölmemiş hele Bir iken bin etme ah ateşimi Nihani bu halde kalırsam eğer Arayıp yarimi bulursam eğer Gelip de yanında ölürsem eğer O zaman gel bekle mezar taşımı Bu deyişleriyle Nihani artık badeli bir aşık olmuştu ama köydekiler buna bir türlü inanamıyorlardı. Düşünüp taşındılar, sonunda Göreşken köyünün ihtiyarları Narmanın Samikale köyünde yaşayan badeli aşıklardan Sümmani'ye (d. 1862) iki atlı bir haberci göndermeğe karar verdiler. O sıralarda kırk yaşlarında olan usta Sümmani'ye Nihani davetiye şeklinde bir şiir de göndermişti : "Yevm-i mahşer ulu divan gözlerim." diye biten bu şiirdeki "gözler" kelimesini "özler, hasret çeker" şeklinde anlamalıyız. Narman'm Samikale köyüne varan yedek atlı haberci, Sümmani'yi ata bindirip oradan Bardız bucağını Göreşen köyüne getirdi. İki aşığın karşılaşması gerçekten halk edebiyatımız için unutulmaz bir sahneydi. Usta Sümmani, genç Aşık Nihani'yi güzelce imtihan ettikten sonra onun pir elinden bade içip aşıklar meclisine katıldığını; Aşkın temreniyle mermer taşını Vurup baştan başa yaranlardanız mısralarıyla ifade ediyordu. Gurbet Yılları Aşık Nihani, Yıllarca Doğu Anadolu'da gezdi. İllerinin 1877 de Ruslar tarafından işgal edilmesi üzerine çok ızdıraplar çekti. Sonunda, Kazım Karabekir Paşa komutasındaki III. Ordu'nun zaferiyle 29 Eylül 1920'de Sarıkamış 30 Ekim 1920'de Kars Rus işgalinden kurtuldu. O, zaferin heyecanı içinde: Son günde şad etti ehl-i imam Ordumuz kurtardı Kars, Kağızman'ı diyerek zaferin neşesini dile getirdi. Gurbet hayatından kurtulmak isteyen Nihani, maşukası Emirhan kızı Mihriban'a kavuşamayacağını anlayınca Göreşken köyüne döndü. Kendisinden üç yaş küçük olan, Mahmut Ağa ile Atife Bacı'dan doğan Perişan Hanım'la evlendi. Bu evlilikten; 1916'da Abdülmecit, 1918'de Mürsel, 1925'te Şerif, 1926'da Zahire ve 1929'da Nazire doğdular. Daha sonra 20.6.1931'de Zennure, 15.10.1934'te Zeliha doğdu ise de her ikisi de 1944 yılında 4 Nisan günü ölmüşlerdir. Halkevlerinin kuruluşunun onuncu yıldönümünde Ankara'ya çağrılan Nihani bu davete uymuş ve 1944 baharında Ankara'ya trenle gitmiştir. Halkevinde Sazı ile şiirlerini okuyan Nihani; Aşık Huzuri, İzhari, Sedai, İzni, İrşadi... ile karşılaşmalar yapmıştır. 14.3.1967'de İstanbul'da ölünce, Karacaahmet Mezarlığa defnedildi. Ruhu şad olsun. |
||
|
||
| KUL HİMMET Hayatı ve Şiirleri 16’ncı yüzyılın sonlarında Tokat Almus Güdümlü köyünde doğdu. 17’nci yüzyılın ilk yarısında öldü. Coşkulu deyişleriyle tanınan ve Hatayi ile Pir Sultan’dan sonra gelen üçüncü büyük Alevi-Bektaşı şairi. Pir Sultan ile yakın arkadaştı. Onun asılmasından sonra uzun süre saklandı. Şiirlerinde tarikat kurallarını her kültür düzeyinden Alevi-Bektaşilerin anlayabileceği bir yalınlıkla anlattı. Bazı şiirleri asıl isimleri İbrahim ve Hacik Kız olan "Kul Himmet Üstadım" takma isimli şairler ve başka Himmetlerin yazdıklarıyla karıştı. Kul Himmet’le ilgili bilgi ve şiirleri Cahit Öztelli, "Pir Sultan’ın Dostları" (1984) adlı kitabında derledi. SEYYAH OLUP ŞU ÂLEMİ GEZERİM Seyyah olup şu alemi gezerim Bir dost bulamadım gün akşam oldu Kendi efkarımca okur yazarım Bir dost bulamadım gün akşam oldu İki elim gitmez oldu yüzümden Ah ettikçe yaşlar gelir gözümden Kusurumu gördüm kendi özümden Bir dost bulamadım gün akşam oldu Bozuk şu dünyanın temeli bozuk Tükendi daneler kalmadı azık Yazıktır şu geçen ömre yazık Bir dost bulamadım gün akşam oldu Kul Himmet üstadım ummana dalam Gidenler gelmedi bir haber alam Abdal oldum şal giydim bir zaman Bir dost bulamadım gün akşam oldu **** Dün gece seyrim içinde Dün gece seyrim içinde Ben dedem Ali'yi gördüm Egildim niyaz eyledim Düldül'ün nalini gördüm Kanber'i durur saginda Salinir cennet baginda Ali, Musa Turdagi'nda Ben dedem Ali'yi gördüm Üç çerag yanar sisede Arslanlar gizli mesede Yedi iklim dört kösede Ben dedem Ali'yi gördüm Yüce daglar boran coskun Kul Himmet askina düskün Cümle meleklerden üstün Ben dedem Ali'yi gördüm **** Aklim fikrim yâr eyledim ben bana Aklim fikrim yâr eyledim ben bana Ögüt verdim deli gönül almadi Bir kilecigi var almis eline Dünyayi içine koydum dolmadi Almasi farz imis sünnettir selâm Hak nurdan yaratmis yaz dedi kalem Bir çiçek yaratti ol Rabb'ül-âlem Ani kokulayan mahrum kalmadi Var bir pire eris serseri gezme Gözet gözün önün yolundan kalma Degme bir dükkâna yükünü çözme Bunda çok bazergân assi kalmadi Gençlik yaza benzer kocalik güze Yüregim baslidir dertlerim taze Boynun eg de hizmet eyle üstâza Seytan benlik ile menzil bulmadi Kul Himmet'in deste gülü elinde Daima zikreder Hakk'i dilinde Bir güzel sevmisim Hakk'in yolunda Hayali gönülden zail olmadi KUL NESİMİ Hayatı ve Şiirleri 17'nci yüzyılda Anadolu'da yaşamış tekke şairi. Alevi-Beştaşi inançlarını dile getirdiği şiirleriyle tanınır. yaşadığı yer ile doğum ölüm yılları ve tarihleri konusunda bilgi yok. Şirleri Hurufilik, Caferilik ve Haydariliğe olan ilgisini yansıtır. Şiirlerinde hem hece hem aruz ölçüsünü başarıyla kullandı. Nefesleri Bektaşi ve Alevi'ler arasında çok tutulur. Bazıları günümüze kadar ulaşmıştır. Azeri asıllı Hurufi şair Nesimi ile uzunca sür süre karıştırıldı. Ama ikisinin ayrı şairler olduğunu ilk kez Cahit Öztelli ortaya çıkardı (Pir Sultan'ın Dostları-1984). YÂR BENİMDİR KİME NE Ben yitirdim, ben ararim yâr benimdir kime ne Gah giderim öz bağıma gül dererim kime ne Gah giderim medreseye ders okurum Hak için Gah giderim medreseye dem çekerim kime ne Kelb rakip haram diyormuş şarabın bir katresine Saki doldur ben içerim günah benim kime ne Ben mekamet gömleğini deldim, taktım eğnime Ar-u namus şişesini taşa çaldım kime ne Ah Yezid seccadeni al yürü mescid yoluna Pir eşiği benim kabem kıblegahım kime ne Gah çıkarım gökyüzüne hükmeder kaftan kafa Gah inerim yeryüzüne yâr severim kime ne Kelb rakip böyle diyormuş güzel sevmek pek günah Ben severim sevdiğimi, günah benim kime ne Nesimi'ye sordular, yârin ile hoş musun Hoş olayım hoş olmayım o yâr benim kime ne CANIM ERENLERE KURBAN Canım erenlere kurban Serim meydanda meydanda İkrarım ezelden kadim Canım meydanda meydanda Yanarım yoktur dumanım Gönlümde yoktur gümanım Al malım bağışla canım Varım meydanda meydanda Kellem koltuğuma aldım Kan ettim kapuna geldim Ettiğime pişman oldum Darım meydanda meydanda Münkir rakipten kaçın Müminim hülle don biçin Ben bülbülüm bir gül için Zarım meydanda meydanda Gerçek olan olur gani Gani olan olur veli Nesimi'yem yüzün beni Derim meydanda meydanda SORMA MEZHEBİMİZİ Sorma be birader mezhebimizi Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır Çağırma meclis-i riyaya bizi Biz şerbet bilmeyiz dolumuz vardır Biz müftü bilmeyiz fetva bilmeyiz Kıl ü kal bilmeyiz ifta bilmeyiz Hakikat bağında hata bilmeyiz Şah-ı Merdan gibi ulumuz vardır Bizlerden bekleme zühd ü ibadet Tutmuşuz evvelden rah-ı selamet Tevalla olmaktır bize alamet Sanma ki sağımız solumuz vardır Ey zahit surete tapma hakkı bul Şah-ı velayete olmuşuz hep kul Hakikat şehrinden geçer bize yol Başka şey bilmeyiz Ali'miz vardır Nesimi esrarı faş etme sakın Ne bilsin ham ervah likasın hakkın Hakk'ı bilmeyene Hak olmaz yakın Bizim Hak katında elimiz vardır YANDI YÜREK YÂR ELİNDEN Yandı yürek yâr elinden Bilmem yara ne edeyim Takatım yok dosta varam Çare bilmem ne edeyim Bir yara dışardan olsa Halk ona bir merhem çalar Benim yaram içerdendir Çare bilmem ne edeyim İki hekim geldi üstüme Biri dilli birisi lal Dilliye cevap veremedim Bilmem ki lala ne deyim Nesimi'ye dediler ki Derdine bir derman ara Bize derman Hakk'tan ola Çare bilmem ne edeyim UYKUDAN UYANMIŞ ŞAHİN BAKIŞLIM Uykudan uyanmış şahin bakışlım Dedim sarhoş musun söyledi yok yok Ak ellerin elvan elvan kınalım Dedim bayram mıdır söyledi yok yok Dedim ne gülersin dedi nazımdır Dedim kaşın mıdır dedi gözümdür Dedim ay mı doğdu dedi yüzümdür Dedim ver öpeyim söyledi yok yok Dedim aydınlık var dedi aynımda Dedim günahım çok dedi boynumda Dedim meh-tab nedir dedi koynumda Dedim ki göreyim söyledi yok yok Dedim vatanın mı dedi ilimdir Dedim bülbül müdür dedi dilimdir Dedim Nesimi Şah dedi kulumdur Dedim satar mısın söyledi yok yok Aşık Nimri Dede (İsmail Dehmenoğlu) ![]() İkilik Kinini İçimden Atıp Özde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim Taht Kuralı Ariflerin Gönlüne Sözde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim Serimi Meydana Koymaya Geldim Gör Ki Nimri Dede Şimdi Neyleyi Gerçek Aşkı Her Gönüle Söyleyi Her Türlü Sefaya Veda Eyleyi Sazda Ben Bir İnsan Olmaya Geldim Serimi Meydana Koymaya Geldim 1909 yılında Elazığ'ın Keban ilçesine bağlı Nimri (şimdiki adıyla Pınarlar) köyünde doğdu. Mahlasını köyünün eski adından almıştır. 12 yaşındayken baba ve annesini yitirdi. Kardeşleriyle birlikte yetim ve öksüz kaldı. 1925 yılında İstanbul'da yaşamakta olan uzak bir akrabası Nimri Dedenin yetimliğine acır ve kendisini İstanbul'a aldırır. Nimri Dede'yi İstanbul'daki Numune-i İrfan adlı bir okulda üç yıl okutur. Ne var ki okula geç yaşta başlayan Nimri Dede, yaşının büyüdüğü gerekçesiyle üç yıl sonra öğrenimden uzaklaştırılır. Aşık Nimri Dede'nin Hz. Mevlana'ya da bağlılığı bilinmektedir. Nimri Dede, çoşku ve cebze ozanıdır. Tasavvufta hal ehli sayılıp da şiirlerindeki kafa tutucu deyimleri hoş görülen aşıklarımızdan birisidir. Tüm deyimlerini, çıkış noktası ne olursa olsun kutsal inancın sağlam temellerinde oturmakta gecikmez. Düşünce ve felsefesi Pir Sultan'ların, Kaygusuz Abdal'ların etkisini taşır. Nimri Dede 1966 yılında Konya'da düzenlenen Türkiye Aşıklar Bayramlarına aralıklı olarak katıldı. (F. Halıcı) Eserlerinden bazıları: İnsan Olmaya Geldim İkilik Kinini İçimden Atıp Özde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim Taht Kuralı Ariflerin Gönlüne Sözde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim Serimi Meydana Koymaya Geldim Meğerse Aşk İmiş Canın Mayası Ona Mihrab Olmuş Kaşın Arası Hakkın İşlediği Kudret Boyası Yüzde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim Serimi Meydana Koymaya Geldim Bütün Mürşidlerin Tarif Ettiği Sadıkların Menziline Yettiği Embiyanın Evliyanın Gittiği İzde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim Serimi Meydana Koymaya Geldim Ben De Bir Zamanlar Baktım Bakıldım Nice Yıllar Bir Kemende Takıldım O Aşkı Mecazla Yandım Yakıldım Közde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim Serimi Meydana Koymaya Geldim Süregeldim Aşk Meyini İçerek Her Bir Akı Karasından Seçerek Varlık Dağlarını Delip Geçerek Düzde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim Serimi Meydana Koymaya Geldim Gör Ki Nimri Dede Şimdi Neyleyi Gerçek Aşkı Her Gönüle Söyleyi Her Türlü Sefaya Veda Eyleyi Sazda Ben Bir İnsan Olmaya Geldim Serimi Meydana Koymaya Geldim Elveda Ben kendi kendimi bulduğum dem dem, Küllü men aleyha fena elveda. Onda hak ile hak olduğum dem dem, Çar anasır keti nuna elveda. Çok raksettim bu elvanın faslına. Şimdi bütün yüzler döndü aslına, Can canan bir oldu misli misline, Artık inan, ikrar, dine elveda. Ayan oldu vahde-hu'nun esran, Habbelerde bile yoktur inkarı. Bu vech-i Hüda'nm yoksa kenan, Zaman, mekan, emr-i küne elveda. Mahlukat gafletle olunur ayan, Hak, halk ile oldu; halk kaldı nihan, Daim var göründü Hazret-i İnsan, Cehlimle gördüğüm ane elveda. Ey Dede maksud'un sensin hakikat, Bir yürümüş hakikatla şeriat. Var kendi kendine eyle muhabbet, Artık olsun namı şane elveda. |
||
|
||
Seyrani![]() Eski libas gibi aşıkın gönlü Söküldükten sonra dikilmez imis Güzel sever isen gerdanı benli Her güzelin kahrı çekilmez imis Seyrani'nin gözü gamla yaş imis Benim derdim her dertlere baş imiş Ben bağrımı toprak sandım, taş imiş Meğer taşa tohum ekilmez imiş XIX. yüzyıl gizemci halk şiirinin büyük ustası, kuşkusuz, Seyrani'dir(1807-1866). Dahası, yergiciliği, taşlamacılığı, bir bakıma, gizemciliğini bastıran, haksızlığa, rüşvete, kıyıcılığa, toplumsal dengesizliklere, kaba sofuluğa, ahlaksızlığa karşı gözünü budaktan esirgemeden, korkmadan, çekinmeden savaşım veren, bu arada inancının gereklerini de bir yana itmeden, şiirsel yapıdan, söyleyişten uzaklaşmadan, etkin, kalıcı şiirlerini sazıyla halk içinde sôyleyen güçlü bir ozan Seyrani. Şiirlerinin çoğunun bugün de güncelliğini yitirmemiş olması, halk katında büyük saygınlık kazanması, Seyrani'nin gücünü belirlemesi bakımından ilginçtir. Seyrani, Kayseri'nin şimdiki adı Develi olan Everek ilçesinde doğmuş, gene doğduğu yerde ölmüştür. Yoksul bir mahalle imamı olan Cafer Hocanın oğludur. Asıl adı Mehmet'tir. Bir saptamaya göre, 1807 yılında doğmuş, 1866 yılında ölmüştür. Ancak, bu tarihlerin doğruluğu üzerinde kuşkular da vardır. Medresede birkaç yıl okuduktan sonra ayrılmış, İstanbul'a gitmiştir. İstanbul'da yedi yıl kaldığı anlaşılıyor. İstanbul'da ''bilimsel ve kültürel öğrenim'' gördüğünü şiirlerinde söylüyor. Bir yandan da Alevi-Bektaşiliği seçmiş, tekkelere gitmiştir. Yergici, taşlamacı yanını acımasızca kullanmaktan çekinmemiştir. Anlaşılan odur ki Seyrani, doğasal olarak her türlü. yanlışlıklara karşı çıkmadan, olayları, kişileri yermeden edememektedir. Bu yüzden olacak İstanbul'da seçkinleri yerdiği için hakkında kovuşturma açılmış, o da bir dostunun yardımıyla İstanbul'dan kaçıp Develi'ye gelmiş, bir daha da İstanbul'a gitmemiştir. Özellikle Orta Anadolu'da gezdiği anlaşılan Seyrani'nin ''Aşık Toplantıları''na katıldığı, düzenlenen türlü sazlı sözlü yarışmalarda hep önde gittiği anlaşılıyor. Yaşamının sonuna doğru bir sinir hastalığına da tutulan Seyrani'ye son döneminde "Deli'' dendiği saptanıyor. Seyrani'nin yaşamı acılarla, yoksulluklarla geçmiştir. Yaşamı böyledir de Seyrani, bütün bunlara karşın yaşama sevincini hiçbir zaman yitirmemiştir. Direncini yitirmemiştir. Yoksulluğunu, çektiği acıları, dik kafalı bir ozan oluşuna bağlamak da, pek yanlış olmaz. Seyrani'nin yaşadığı dönemde ülkede de birtakım değişiklikler, yenilikler başlamıştır. Çağdaş okullar açılmaya,yeni mahkemeler kurulmaya başlamış, Ülkeye telgraf gelmiş çeşitli yenileşme çabaları gözlenir olmuştur. Bütün bunları Seyrani'nin yakından izlediğini, halkın üzerindeki etkileri gözlediğini, şiirlerinden, çıkarma olanakları vardır. Bu bakımdan Seyrani, kendisinden önceki Ozanlar gibi alışılmış konu sınırlarını aşan, çağdaş olayların, oluşumların içine girmeye çalışan, bunları eleştirel gözle değerlendirmeye yönelen bir ozan olarak özellikle dikkati çekmektedir. Seyrani'nin bu yergici, taşlamacı tavrının yanı sıra içtenlikli, duyarlılıklı bir yanı olduğu da görülüyor. Herhalde Seyrani, çağının da tüm halk şiirimizin de üzerinde önemle durulması gereken en güçlü, en ilginç ozanlarından biridir. Güncelliğini yitirmeme başarısını göstererek, diliyle, deyişiyle, konusuyla, deme ustalığıyla güçlü, saygın bir ozan Seyrani. Eserlerinden bazıları: Ağlar Gezerim Askın Derdine Düşeli Mecnunum Dağlar Gezerim Katram Kaynayıp Coşalı Sel Oldum, Çağlar Gezerim Pîr Eşiğin Bildim Kabe Hatası Var İse Tövbe Derd İle Erdim Eyyüb'e Yarimi Bağlar Gezerim Kimi Beydir, Kimi Geda Cümlesine Yaren Hüda Yusuf'umdan Düştüm Cüda Yakub'um Ağlar Gezerim SEYRANİ, Aşkın Tur'unda Tecelli Gördüm Nurunda Gerçeklerin Huzurunda Çürüğüm, Sağlar Gezerim Aşıkın Gönlü Eski libas gibi aşıkın gönlü Söküldükten sonra dikilmez imis Güzel sever isen gerdanı benli Her güzelin kahrı çekilmez imis Bülbül daldan dala yapıyor sekiş O sebepten gülle ediyor çekiş Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş Kıyamete kadar sökülmez imis Sevdiğim değildin böylece ezel Askinim bağına düşürdün gazel İbrişimden nazik saydığım güzel Meğer pulat gibi bükülmez imiş SEYRANI'nin gözü gamla yaş imis Benim derdim her dertlere baş imiş Ben bağrımı toprak sandım, taş imiş Meğer taşa tohum ekilmez imiş Muhabbet Yelleri Hak yoluna gidenlerin Asa olsam ellerine Er, pîr vasfin edenlerin Kurban olsam dillerine Torunuyuz bir dedenin Tohumuyuz bir bedenin Mûnkir ile cenk edenin Silali olsam ellerine Bir üstada olsam çirak Bir olurdu yakin irak Kemigimi yapsam tarak Yar saçinin tellerine Vücudumu kavursalar Yönüm yare çevirseler Harman edip savursalar Muhabbetin yellerini Vakit kalmadı dermagin Kaldır SEYRANI parmağın Deryaya akan ırmağın Katre olsam sellerine |
||