|
||
| Bütün gün birilerine, birseylere acir dururuz. Hatta buna bazen gözlerimiz de eslik ederek, bu duygumuzu büsbütün dayanilmaz hale getirirler. Yuvasindan düsmüs bir kus yavrusu; icin icin aglayan bir cocuk; tren istasyonundaki banklardan birinde sabahin ilk isiklarina gözleri kamasan bir çatisiz; koluna sikica bagladigi fulariyla iyice ortaya cikardigi gencecik damarina siringayi acimasizca bosaltan bir genç kiz; çöplerde günlük besin ihtiyacini arayan yasli, kambur ihtiyar; bir kedinin sadizmine kurban olmus, kafasi parcalanmis kücücük bir fare; firtinanin köklerinden kopardigi bir agaç; terkedilen sevgili; -acinacak kimseyi, hicbirseyi bulamadigimiz durumlarda terkettigimiz sevgili her zaman ise yarar- ona aciyiveririz ve böylece günlük acima görevimizi yerine getirmis oluruz. Hele buna gözyaslarimiz da eslik edince vicdanimiza olan borcumuz en etkili sekilde tamamlanmis olur. Kimileri de acinacak hicbirsey bulamadilar mi, (terkettikleri bir sevgilileri bile yoksa) kendilerine aciyarak adeta "bir duygu boslugum olmasin, aman" diyerek günlük acima görevlerini yerine getirirler. Gözyaslarini da isleve soktular mi o günkü en önemli sorumluluklari yerine gelmistir artik. Acimanin, vicdanin inkar edilmez bir özelligi oldugunu söyleyen Schopenhauer, vicdanla dogrudan ilintili oldugunu ve onun özünden geldigini söyler. Bu duygunun, doganin dolaysiz, kendiliginden ve yabancilastirilamaz bir ürünü oldugunu savunan düsünür, acimayi duymayan kimsenin insanligin disinda oldugunu iddia eder. "Hatta" diyen Schopenhauer, söyle devam ediyor: "...insanlik sözcügü bile, acima sözcügü ile es anlamli olarak kullanilir." Gercekten de, acima duygularimizi insanligimizin kaniti olarak her gün defalarca vurgulamaz miyiz? Ayni düsünürün su sözleri bana daha da düsündürücü gelir: "Dinsel düsüncelerden dogan her cesit iyi hareketin, bir ödül beklendigi icin ya da bir cezadan korkuldugu icin yapildigini söylemek ve bu cesit hareketlerin tam anlamiyla ahlaksal sayilmayacagini ileri sürmek kabildir. Ama buna karsilik, her yerde ve her ulusta, hayatin her durumunda, her cesit kargasada ve önemsiz olayda, acima duygusunun iyi sonuclarini nasil ortaya koydugunu; haksizliklari nasil önledigini ve ödül alma düsüncesi olmaksizin iyi davranislara nasil yol actigini gören kimse,katisiksiz ahlak degerinin, bu duyguda bulundugunu nasil kavramaz?" Sicak bir Temmuz gecesi, otobüs duraginda gece yarisina cok az kala, bütün günün bunaltici sicaginin ödülü olan ilik esintinin tatli oksayislarina kendimi birakmis, beni evime götürecek olan son otobüsü bekliyorum. Keyfim yerinde, düsünüyorum da, bazen mutlu olmak icin, bogucu sicagin arkasindan gelen su kücücük, ilik esinti bile yeterli olabiliyor... gülümsüyorum. Keyfimin tamam olmasi icin cantamdaki kitabi cikariyorum. Zaten -18 yasina girdikten sonra arabayi ogluma terketmek zorunda kalisimi bir yana atarsak-, otobüs ve trenlerle seyahat etmeyi tercih edisimin ikincil nedeni otobüslerde, duraklarda kitap okumanin keyfine varmak degil miydi? "Kayip Zamanlar Icinde"... Proust'un bazen yarim sayfaya varan agir cümlelerine konsantre olmak zor geliyor bu saatte, hem de cevremde bir sürü üzerime civilenmis gözler arasinda. Hele su karsimda bir direge dayanip gözlerini benden ayirmayan -belli ki üzerindeki eski ve kirli esortmanlari tek varligi olan- adamin yataginda oturuyor olmaliyim. Yatma saati gelmis ev sahiplerinin, duygusuz misafirlerine bakisindaki ifadeyi hissediyorum bana sabitlesmis gözlerinde. Kitabimi kapatiyorum, cevremi ilgisiz gözlerle izlerken gözüm karsi kanapede yatan bir gence takiliyor. Günesten cikolata rengini almis üst gövdesi ciplak, basinin altina aldigi kolu kanapeden asagi sarkmis, bleu-jean'inin pacalarindan görünen ciplak ayaklari kir icinde. Simsiyah, gür saclari öyle bir parliyor ki, "yeni de yikanmis olmali" diyorum. Jimnastik stüdyolarinin ürünü oldugu belli olan üstü ciplak gövdesinden anlasiliyor ki, duraklardaki kanapelerin sakinlerinden degil. Hic kipirdamiyor, bir kipirti beklemeye basliyorum, "uyuyor mu, ölmüs mü" diye bir süphe uyaniyor icimde acima duygularimla birlikte. "Tanrim oglumun yasindaki bu genc hic kipirdamiyor", giderek panige kapiliiyorum adeta, ölmüs mü ne? "Oh Tanrim, ah oglum, sevgili oglum..." Gözlerim artik duygularima eslik ediyor, (zaten sulu gözlünün biriyimdir). Kalkip bakmak istiyorum, nabzini yoklamak... sonra üstü de ciplak.. ne kadar yaz da olsa, eger en iyi ihtimalle "uyuyorsa bile" diye düsünüyorum, "hasta olacak", evi de yok belli ki... Oglum devamli gözümün önünde, onun siyah saclari sanki renk degistirip sari oluyorlar, oglumunkiler gibi... "Ahhh... oglum" diye inliyorum... Artik alenen agliyorum. Cok aciyor icim cokk... "Tanrim" diyorum, Tanrim bana oglumun böyle günlerini yasatma... Artik dayanamiyorum, yerimden kalkip O'na bakmaya niyetlendigimde, -benim gibi düsünmüs olacak-, kösedeki taksi duragindan bir söför yanina yaklasip yüzüne egiliyor, biraz da uyumakta ya da ölmüs gencin cevresinde dolandiktan sonra düsünceli düsünceli taksi duragina geri gidiyor. "Belli ki onun da o yaslarda bir oglu var" diye icimden geciriyorum. Tam o sirada genc kipirdanmaya basliyor, ve biraz üsümüs olacak, büzülerek kalkiyor. Biraz ilerisindeki alis-veris arabasina yüklemis oldugu esyasini kontrol ediyor, ve arabayi iterek uzaklasiyor. Artik rahatladim, otobüsüm de geldi... Genci düsünmeye devam ediyorum. Birden bir gülümseme yayiliyor icimden disima dogru. Acimak duygusunun asli nedir? O gencin siyah saclarini neden sürekli oglumun sari saclari gibi gördüm? Neden sürekli icin icin "oglum..." diyerek inledim? Peki bank-yatagina istenmeyen misafirligim sirasinda bana öfkeyle bakan o adam, daha mi az acinacak durumdaydi da, ona karsi vicdanimda bir sorun olmadi? Cocugum büyüdükce, aslinda cok duyarli oldugum cocuklarin yaslari da büyüyordu, giderek zihnimde örnekler cogaliyordu... Acima duygusunun cesitleri, yönelimleri cok da, benim yukaridaki örnegimdeki türünün asli, aslinda kendi yakinlarimizi da ayni durumda görme korkusu-ihtimali olabilir mi? Acimak duygusu dogrudan kendi egomuzla mi ilintili? Nedir asli? |
||
|
||
| Acımak; arkadaşlarının ve/ya dostlarının başarılarını, sevinçlerini paylaşamayan insanların arkadaşlarına ve/ya dostlarına gösterebildikleri duygularıdır. | ||
|
||
| Acıyor mu insan ,yoksa kendini sevmesini törensel bir biçime mi dönüştürüyor.. | ||
|
||
| acımak bir insanı insan yapan değerdir | ||
|
||
| keşke hiç acıyamasak.bence bir şeye acımak onu ezmektir | ||
|
||
| Bence insan acımak ile yapması gereken bir ödevi yapıyor.Bu ödev kendisine verilen zorunlu bir ödev.Bu ödevi yaparak tanrı katında iyi not alacağını düşünüyor.içindeki bu ödevi yapıpta kurtulsam düşüncesinden kurtuluyor.Ama bu düşünce bir süre sonra tekrar yerini alıyor.Böylece rahatlamış oluyor.Kendisine belki şükrediyor da. Ya da acımasını tek sebebi acıdığı kişinin kendisinden kötü durumda olması.Yani insan hiç kendisinden hem maddi, hem manevi yonde iyi durumda olan birine acımaz.İnsan ne kadr çok acıyorsa o kadar çok kendisinen kötü durumda olan insan vardır. |
||
|
||
| Bence genel olarak acıma duygusunun temelinde empati yatar..(Bende onun yerinde olabilirdim.. <_< ) Ancak gercekten acımak; işin içine kendimizi katmadan,egomuzu sokmadan hissetiklerimizdir.. |
||
|
||
| Nicom bu konuda sana katılabilirim. empati de girebilir acımayaa.Ben de onun yerinde olsaydım.. | ||
|
||
| karşındaki insan benim olasılıklarımdan biridir. ona acımam. onu severim. | ||
|
||
| valla onu bunu bilmem de, şu hayatta insanın kendine yapabileceği en büyük kötülüklerden biri kendisine acımasıdır. | ||
|
||
aynen,aynen,aynen
|
||
|
||
| acımak, gerçekte acı duymaktır! kan'amak gibi acı'mak yani madımak türküsü belki acıtmaz ama madımak oteli! insan kendine acımazsa olamaz insan kendine kanarken nasıl acımaz insan en acınası insandır kendi yalanlarına kanan insan! |
||
|
||
harbi blöf esintileri hatta rüzgarları ![]() gerçi blöf uçuo,bunun kanatları eksik ama öle işte..kanatsız blöf dielim ![]() |
||
|
||
fazla blöf'te kalmışsınız sanırım; zatürre olmadan eve gidin derim
|
||
|
||
karıştırdınız yine sayın kiya,blöfte kalan sizsiniz..baksanıza
|
||