|
||
| PETRO-POLİTİKTEN HİDRO-POLİTİĞE ORTADOĞU Dr. Lütfü ŞEHSUVAROĞLU Petro-politiğin hidro-politiğe dönüştüğü varsayımı genel anlamda doğrudur ancak her ikisinin de nemalandığı toprak, insan, bölge, medeniyet ve tarih bilinci ve gelecek kurgusu daha köklü ve sağlam politikalara ihtiyaç olduğunu hatırlatmaktadır. Petro-politik ve hidro-politik bu global(Türk globalizmi) çerçevenin dışında değildir. 20 yüzyılın başlarında çizilen Ortadoğu haritası, 21.yüzyılın başlarında yeniden ele alınıyor. Yüzyıl önce yarım bırakılan bazı işler tamamlanmağa çalışılıyor. Yüzyıl önce İngiliz intelijansiyasının önderliğinde tanzim edilen Ortadoğu’yu bu sefer ABD intelijansiyası önderliğinde bir ittifak yeniden biçimlerken eski kibar tavırlara, Lavrensvari kılık değiştirmelere bile itibar etme gereği duymuyor. Bahçeye sızan tilki artık ayı kılığındadır. Her şeyden önce şu soruyu sormamız lâzım: ABD istese daha kibar ve uluslararası camianın desteğini arkasına alacak biçimde bölgeyi tanzim edemez miydi? ABD niçin keskin bir hat oluşturmağa meyillidir. Bunun görünen sebebi, 11 Eylül sonrası tebellür eden yeni anti-terör siyasetidir. ABD dünya kamuoyu karşısındaki küçük düşürülmenin hesabını görmektedir. Fakat gerçekte Notrodamus’tan bugüne intikal eden Batı’nın büyük korkusu ve bu korku etrafında şekillenen tehdit algılamasının modern programından başka bir şey değildir. Güneyden ve doğudan Batı’ya yönelecek büyük göç dalgası ve Batı’nın eriştiği refahın paylaşılmak istenmesi tehdit algılamasının nirengi noktasını oluşturmaktadır. Burada hemen bizim medya ile ABD ve AB medyasının sadece 11 Eylül veya Irak meselesinin gündemi işgal ettiği dönemi kapsamamak üzere yaptığı yayınları gözden geçirdiğimizde, bizimkisinin global statükonun stratejilerine payanda teşkil eden yayınlarının ağırlığı karşısında onların “imigraition-göçmen” meselesinin üzerinde ne kadar hassasiyetle durduğunun da altını çizmeliyiz. ABD ve AB’nin zaman zaman karşı karşıya durumalışları bizi aldatmamalıdır. Türkiye’de kimi stratejistler, bu iki bloktan birini tercih etmenin dayanılmaz rehavetini millî strateji olarak takdim etseler de; ikisinin de vazgeçilmez ortak paydaları, el’an bütün alternatif programlarımızı devre dışı bırakacak kadar köklüdür. Nitekim son Kuzey Irak, Kürt ve Tezkere meselesinde Türkiye’nin hakkı olan müdahaleye imkan vermeyecek şekilde elini kolunu bağlama çizgisi bu köklü ortak paydanın eseridir. Şüphesiz AB ekonomisi ile ABD ekonomisi kendi piyasa mekanizmaları içinde bir rekabet analizini yürütmektedirler. Şüphesiz geçen asrın Avrupa’sından bugünkü Avrupa’ya devrolan geleneksel “hırs”, “tanrıtanımızlık”, “bölgesel çıkarlar” ve “ilişkiler” tesirini idame ettirme peşindedir. Şüphesiz Almanya ve Fransa ekseni ile İngiliz_İspanya ve ABD ekseni zaman zaman karşı karşıya gelmektedir. Şüphesiz Türkiye, mevcut olan muhtemel olan bazı çatışma noktalarını stratejisinin yöneyleminde kullanacaktır. Fakat keskin ve temel bir ABD-AB ayrımının üzerine bina edilen at gözlüğü stratejisi “senaryo” ve “oyun” alternatiflerimizi bir “herodian” veya “zeelod” tıkanıklığına, çaresizliğine iteler. Bugünü doğru okumak için sık sık geçmişi doğru irdelemenin, yorumlamanın gerektiği üzerinde durulmasına rağmen; geçen asırda Batı’nın mütemmim tehdit algılamasında “kızıl tehlike”nin ne kadar bütüncül bir Batı stratejisi ortaya koyduğunu, bugün de onun yerine ikame edilen “yeşil tehlike”nin yine ne kadar bütüncül bir Batı stratejisini kaçınılmaz kıldığını bir türlü görmek istememekteyiz. Hatırlayalım. 1991’deki kriz sırasında beşyüz bin peşmergeyi misafir ettik. Ondan önce Bulgaristan’dan göçmen kardeşlerimize evsahipliği yaptık. Yüzbinlerin yer değiştirmesi ekonomiye elbette menfi tesir etti ama çökmedik. İtalya açıklarındaki birkaç geminin bile batıyı ne denli rahatsız ettiğini gördük. Düşünün Ortadoğu’dan, Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan, Doğu Avrupa’dan, Hindistan’dan, Afrika’dan ve Çin’den-Uzakdoğu’dan o beklenen müthiş “yürüyüş” gerçekleşse ne olur? Dünya gelirinin ve kaynaklarının üçte birinden fazlasını ele geçirdiği halde bunu başkalarıyla paylaşmak istemeyen ve dünya nüfusunun ancak yüzde on kadarını teşkil eden AB ve ABD, ister istemez dünya demografik yapısını tanzim etme işine soyunacaktır. Dikkat edilirse eski fetihler bir medeniyet götürme ve kendi değer ve konseptlerini yerleştirme iradesi gösteriyordu. Oysa Irak’a müdahale sonrasında yaşanan “yağma” ve “düzensizlik” bunun bir fetih olmadığını göstermektedir. Sovyetler’in çökmesinden sonra önce Doğu Avrupa tanzim edilmeğe başlandı. Burada Almanya’nın klasik hedefleri (Slovenya pratiğinde olduğu gibi) elbette ki devreye girmekle beraber önce bir Müslüman kıyımı, ardından yine Batı vicdanının harekete geçirilmesi, ardından ABD müdahalesi, ardından da yeni AB genişlemesini yaşadık. ondan sonra Kafkaslar’da bir hareketlilik ve Rusya ve ABD gizli barışı gündeme geldi. D-8’ler hayali ve ardından Endonozya ve Malezya’da iktisadi krizler…Sonrasında ise dünyanın en stratejik kilidi Afganistan(Rusya, Orta Asya cumhuriyetleri, Çin, Hindistan-Pakistan ve İran’ı gözleyen kilit) üzerinde bir plan. İran, Kore, Sudan ve Çin asıl hedef olmasına rağmen herhangi bir müdahale için uygun vasat bulunmadığından ve belki de gücü yetemeyeceğinden oraların başka bir takım “teknik”lerle düzenlenmesi… Bu noktada elbette ki Türkiye’nin de “pivot ülke olmaktan ne zaman hedef ülke haline dönüşeceğini” düşünmemiz lüzumu vardır. yazının devamı Yani bana göre yeni ittifak, işte batının geleneksel tehdit algılamasının yeni biçimini ve bunun kendiliğinden inşa ettiği ortak konseptin üstüne yatarak petro-politik, hidro-politik, demografik yeni düzenlemeler yapmaktadır. Geçtiğimiz yüzyılın elsbette ki stratejik ürün petroldü. Bugün su en stratejik ürün haline gelmiştir. Doğru. Bunu biz Su Savaşları senaryolarının ortaya atıldığı 90’lı yılların ortalarında söylemiş ve karşısında bir Su Barışı projesi ortaya atmıştık. Zira petrol Ortadoğu’da çok yangın çıkarmış çok kan akıtmıştı; su ancak yangını söndüren-söndürebilecek bir varlıktır ve su hayattır. Su problemleri bir bakışa göre büyük çatışmalara sebebiyet verebilir; bir bakışa göre de barışı tesis eder. Fakat bütün bunlar global statükonun üçyüz yıllık Doğu’dan koparak “günah” eksenli temel stratejisinin, tehdit algılamasına dayalı kendine mahsus bir ayrı Batı dünyası kurgusunun dışında değildir. 90’lı yılların ortalarında ortaya atılan su savaşları projesi Türkiye’yi hedef alıyordu. İki buçuk savaş stratejisi gündemdeydi. Irak ve Suriye güneyden tehdit unsuru olarak dizayn edildiler. Batı’dan Yunanistan ve Kıbrıs sıkıştırması ve içerde de buçukluk PKK terörü. Öyle ki bazı Arap tezlerinin arkasında İsrail’in olduğu bile gözden kaçtı. Fakat bu senaryonun erken bir tarih düşme olduğu anlaşıldı. Sonra İsrail ile anlaşma imzalandı. Apo paketlendi. Türkiye de GAP projesindeki gecikmiş uygulamalarını devreye sokmada kendi gelirinden olağanüstü harcamalarıyla baş başa bırakıldı. Türkiye’nin de-stabil tutulması şimdilik idare ediyordu. 80’li yıllarda tehdit algılamasına bir çentik atan İran devriminin bütün İslam dünyasını sarsacak bir devrim olmadığı anlaşılmış ve buna rağmen hedefteki ülke:İran’ın pivot ülke:Irak ile oyalanması sağlanmıştı. İran-Irak savaşı bitince Irak yeni bir maniplasyonla Ortadoğu’nun biçimlenmesi için kurgulandı. ABD’nin Irak’a müdahale sırasında Türkiye’deki bilinç ve en kafalı diplomatlarla, televole stratejistleri genellikle bir kısır döngü içinde Türkiye’nin “ne” yapması gerektiği üzerinde spekülasyonlara giriştiler. Oysa “ne” sorusundan daha ziyade “nasıl” sorusu çok daha önemliydi. İnsanımız ve yönetimler(zira Türkiye’de yönetim birkaç başlıdır) hep “ne” sorusu etrafında neyin doğru neyin yanlış olduğu üzerinde çaresiz tartıştılar. Tezkereye evet kararı doğrudur; ama yanlış uygulanırsa yanlış olur. Tezkereye hayır kararı doğrudur ama yanlış uygulanırsa yanlış olur diye kimsenin aklına gelmedi. Türkiye bölgeden bilinçli bir şekilde uzak tutuldu. Tıpkı daha önce su meselesinde de Türkiye’nin “Üç Aşamalı Plan”ının ve bir su barışının devreye sokulmasının önlendiği gibi. Kısaca şunu demek istiyorum: salt askeri strateji, sadece hidro-politik, sadece gümrük mevzuatı, sadece etni-site, sadece terör ve asayiş politikalarıyla bir yere varılamaz. Bütün bunlar birbirleriyle ilintilidir ve birbirlerine karşı kurgulanabileceği de dikkate alınmalıdır. 2. Artık ABD ve İngiliz-Yahudi medeniyeti veya diktatoryası Irak’a yerleşmiş gözüküyor. Şüphesiz Ortadoğu binbir bilinmezliği ve şaşırtıcılığı ile yeni sorunlar çıkaracaktır. Ancak önümüzdeki zaman diliminde artık Arap tezlerinin arkasına saklanan bir “talep” yerine doğrudan ABD talepleri ve bir kısım sıkıştırmalarıyla karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır. ABD ve ittifak elbette ki artık Irak halkının ve bölgedeki yeni genişlemenin menfaatlerine uygun yeni yatırımlar ortaya atacaklar. Bu konuda eskisinden daha baskın biçimde su talepleri ve sıkıştırmalarla karşılaşmamız mukadderdir. Önceleri Suriye’nin Yarmuk sularını İsrail’e bırakması, Türkiye’nin de Fırat sularını Suriye’nin taleplerine göre serbest bırakması şeklindeki tezlerin yerini doğrudan Fırat ve Dicle üzerinde yeni strateji alacaktır. Bunda Türkiye’nin Güneydoğusu da, demografik yapısı da, AB sıkıştırmasıyla atbaşı irdelenecektir. Öte yandan ABD’nin NAFTA’yı kurarak Kuzey Amerika birliği çerçevesinde Rio Grande sularını Meksika’nın taleplerini emecek şekilde yeni doktrinle biçimlemesi, Türkiye’nin problemli sular bölgesi olarak birinci sıraya oturan Fırat ve Dicle suları etrafındaki tezlerini yeniden biçilmesi gerektiğini işaret ediyor. Uluslar arası Sular meselesinde üç temel doktrin vardı. Bunlardan birincisi Mutlak egemenlik-hakimiyet doktrini idi. ABD bu doktrin çerçevesinde Rio-Grande suları üzerinde istediği tasarrufu yapıyordu. Biz de bu doktrin çerçevesinde sularımız üzerindeki en tabii haklarımızı dillendiriyorduk. İkinci doktrin Mutlak toprak bütünlüğü doktrinidir, ki havza bütünlüğü içinde suların değerlendirilmesi gereğini işaret eder. Üçüncüsü de sınırlı toprak egemenliği doktrinidir. Buna bağlı olarak en son geliştirilen de suların hakça ve âkil kullanımı prensibidir. Buna paralel olarak uluslar arası su ve çevre toplantılarında artık suyun kıt kaynak olduğu, nerede bir su yatırımı varsa desteklenmesi gerektiği, suyun ekonomik bir değer ifade ettiği, kullanan öder, kirleten karşılar prensipleri vaz edilmiştir. Şimdi Türkiye’nin üç aşamalı plan çerçevesinde ileri sürdüğü tezler irdelendiğinde görülecektir ki, suların hakça ve âkil kullanımı bakımından da Türkiye’nin avantajları vardır. |
||
|
||
| Gerçekten de Ortadoğu su bakımından kıt kaynaklara sahiptir ve Ortadoğu ülkeleri su fakiri ülkelerin başında gelmektedir. Ancak Türkiye de su fakiri bir ülkedir. Su zengini ülkeler arasında sayılabilmek için kişi başına yılda on bin metreküp su tüketimine sahip olmak gerekmektedir. Bazı Avrupa ülkeleri, Kanada ve ABD bu ülkeler arasındadır. Türkiye’de fert başına su tükemiti ile Irak ve Suriye arasında çok fark yoktur. Türkiye’de fert başına kullanım 2000 metrekübü bulmamaktadır. Nerede bir su yatırımı varsa desteklenmelidir prensibine Türkiye açısından uyulmamıştır. Türkiye GAP’ı ve Atatürk barajını yaparken uluslar arası kuruluşlar, bırakın desteklemeyi çeşitli engeller çıkarmışlardır. Su madem ki hakça ve âkil kullanılacaktır; öncelikle Türkiye’nin sahip olduğu birinci sınıf tarım arazilerinin sulanması ve sonra Suriye ve Irak’ın üçüncü sınıf arazilerinin sulanması gerekmektedir. Türkiye’de bir hektar alanın sulamaya açılması için yaklaşık 10 bin dolar masraf gerektiği halde, Suriye’de aynı alan için sulama yatırımı 30 bin dolardan fazlaya mal olmaktadır. Hali hazırda Türkiye’de sulanabilir arazilerin ancak üçte biri sulanabilmektedir. GAP henüz bölgesel bir projedir ve onu ülkesel proje haline getirebilmek için GAP’ın Orta Anadolu projeleriyle, Doğu Anadolu projeleriyle entegre edilmesi zarureti vardır. İlerde sularımız üzerinde bugünkü kadar serbestinin olup olmayacağı kuşkuludur. Türkiye’nin doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi entegre edilmeli ve birbirine vazgeçilmez bir şekilde bağlanmalıdır. Su transferi meselesi, havzaların birbirleriyle bağlantısının kurulması meselesi, 28 havzanın topyekün bir çevre bilinciyle bir ülkesel proje halinde ele alınması ivedi olarak devreye sokulmalıdır. Suların yıkıcı ve israf edici bir şekilde denizlere akıp gitmesi önlenmelidir. Sürdürülebilir bir ziraat ve sürdürülebilir bir kalkınma anlayışı içerisinde daha kaynağından ve beslendiği havzalardan itibaren suyun dizginlenmesi ve sadece barajlar yaparak değil, etkin bir havza ıslahı ile verimli kullanılması sağlanmalıdır. Tarımsal sulamanın tamamlanması ve modernize edilmesi sulama yöntemlerinden başlayarak en temel bozuklukların giderilmesi gerekmektedir. Türkiye’de sulamanın % 95’i hala yüzeysel sulama yöntemiyle yapılmaktadır. Borularla ve damlama sulamanın pahalı yatırım olduğu malumdur ama bu bölgesel işbirliği çerçevesinde suyun kıt kaynak ve ekonomik değeri olduğu evrensel ilkesiyle bir bölgesel kalkınma programına sokulması mümkündür. Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, bir dekar şeker pancarı için yüzey sulamayla yılda yüz ton su harcandığı halde, yağmurlama sulamayla bu üçte bire düşmekte, damlama sulamayla 7 tona kadar düşmektedir. Hele bilgisayar destekli damlama sulamayla ise sadece bir tona kifayet etmektedir. bu da gerek Türkiye, gerekse bölge için muhteşem fırsatlar yaratmaktadır. O halde bütün bölge ülkeleri petro-dolarlarını damlama sulama tesislerinin yatırımına harcayabilirler ve böylece bölgede bir su barışı tesis edilebilir. Ayrıca ortak gümrük birliği ve ikame teorisine göre bu barış bölgesi enerjiden, sanayiye, şehirleşmeden, tarımsal kalkınmaya bir işbirliğine gidebilir. Bölge ülkeleri geçen yirmi yıllar içinde bunu gerçekleştirmeyi akıl edemediler. Mustafa Kemal’in bölgesel işbirliğini öngören tezi ne yazık ki Atatürkçü geçinen batıcı zangoçlar tarafından algılanmadı. Bağdat ve Sadabat Paktı, Balkan Paktı bize bunun için olağanüstü fırsatlar veriyordu. Sürekli savaşan iki ülke Almanya ve Fransa şimdi hem AB’nin ana mihverini oluşturuyorlar, hem de bu birliğin de ötesinde stratejik işbirliği hatta bütüncül bir yapı kuruyorlar. Biz asırlar idaresini üstlendiğimiz kendi tabii coğrafyamızda böylesi bir işbirliğinin ve bölgesel projenin icabettirdiği aklı ortaya koyamıyoruz. Su savaşları lakırdısı ortaya çıkmadan Türkiye, bir Su Barışı hazırlayabilirdi. Ama böylesi büyük projeleri küçük detaylar olarak algılayıp sözde büyük projeler diye uyduruk üç kağıt ekonomisini, uyduruk Gümrük birliğini, uyduruk ABD eksenli politikaları ve güvenliğini Nato’ya havale eden kolaycı iç politik çekişmeler ve basit düzenlemelerle vaktini boşa harcadı. Şimdi de yine global varsayımları, bazı evrensel ilkeleri ve teknik dil kullanarak bazı bölgesel işbirliği formüllerini masaya yatırmadan yürürlüğe koyabilir. Bölgedeki yeni şekillenme aleyhimize gelişme potansiyeli taşısa da bu münbit coğrafya ve geleneksel medeniyet damarlarımız bize yeni oyunlar, yeni sahneler hazırlayabilir. 3. ABD’nin işgale rağmen Irak’ta yeni yönetimi öyle kolay tesis edilecek gibi değildir. Bölünme ve büyüme senaryoları eşzamanlı tartışılmaktadır. Güneyde Şiiler, kuzeyde Kürtler, elbette ki aslî unsur Araplar tatmin edilmesi lazım. Bir Filistin devleti göstermelik de olsa Ortadoğu’da gazı alabilmek, Arap âlemindeki tepkiyi azaltabilmek için kurulması lazım. Filistin için Ürdün, Lübnan ve İsrail topraklarından bir kısmı düşünülebilir; ancak ABD’nin halen bu konuda bile İsrail’i tatmin edici bir formül bulmadığı açık. Uzun vadede İsrail ile ABD’nin derinden derine yeni tartışmalara yol açacak hedef zıtlaşması arzettikleri belli. Fakat global statüko bu tartışmayı sürekli ertelemekte ve sürekli geri dönülmez yanlışlara kapılınmaktadır. Saddam ya da diğer bölge iktidarları, zaten yanlıştılar. ABD’nin yeni korkuları ve tehdit algılaması da yanlış bir yanlışlar didişmesi içinde dünya önümüzdeki dönemi daha büyük acılarla geçireceğe benziyor. Burada mühim olan Türkiye’nin fazla yara almadan, bölünmeden, kendini bütün bu karışıklıktan muhafaza edebilmesidir. ABD’ye tam teslim politikaları tıpkı Saddam gibi bir sonucu kaçınılmaz kılar. Ama ABD’ye karşı olmanın da yerine onun kamuoyunu etkileyecek, onun kendi derin devletinden ve korkularından âri evrensel vicdanını harekete geçirecek global, bölgesel ve milli politikalar üretebilmeliyiz. Hemen aklıma gelen, bu kriz döneminde de kapımızı çalan talepleri bizatihi bizim maniple etmemiz. ABD karşısında sonradan karşımıza çıkacak talepler yerine, krizi bizim didikleyip yarınki projeleri deşifre etmemizin vaktidir. Şu an ABD’nin yapabilecekleri bellidir. İlerde hazırlayacağı senaryolara karşı sahneyi doldurup kendi oyunumuzu sahneye koyabilir ve dünya kamuoyunu da etkileyebiliriz. Türkiye hemen bölgenin imarına soyunabilir. Türkiye ABD talep etmeden Üç aşamalı Plan’ın icaplarını, envanterini ve yatırım programını devreye sokabilir. Yarınki Irak yönetimi ve arkasındaki hesapları açık edebilir ve kendine ram edebilir. Tabii ki bunların uluorta konuşulması da doğru değildir. Türkiye’nin bu coğrafyada bu yüzyılda doğmadığı, kartondan bir devlet olmadığı açıktır. 4. Su artık ekonomik bir değerdir ve kıt bir kaynaktır. Dünya yüzündeki suların ancak yüzde bir buçuğu tatlı içilebilir su kaynağıdır. Fransa’da artık tarımsal sulama bile sayaçlarla tıpkı elektrikte olduğu gibi ekonomik girdiler arasındadır. Türkiye gerek içerde ve gerekse dışarıda suyun ekonomik bir değer olduğu genel prensibine paralel olarak sularını bir sayaca bağlamalıdır. Bir önceki soruda değindiğim gibi bölgede büyüme ve parçalanma atbaşı ele alınmaktadır. Ancak halihazırda Ürdün ve Kuveyt’in de katılarak bu kadar problemli bir Irak’ta yeni problemlere kapı aralanmasını mümkün görmüyorum. Bununla birlikte ABD himayesinde bir Irak elbette ki Türkiye’yi başta su meselesi olmak üzere sıkıntıya sokacaktır. Ancak suyun ekonomik bir değer olarak piyasa sunulmasında Türkiye bazı “teknik”leri kullanabilirse –ki Manavgat projesi de o kapsamda olabilir, ama öncelikle Kuzey Kıbrıs’ın su ihtiyacı için planlanmalıdır.- yeni avantajlar elde etmesi mümkündür. 5. gerçekte suyun dizginlenmesi her mevsimde mansıp ülkelerinin daha dingin bir su akışına kavuşmasını sağlamaktadır. Önceleri kimi aylar periyodunda sellere neden olan, kimi aylar periyodunda ise 100 metreküp saniyelik debiye düşen Fırat suları artık düzenli olarak her mevsim 50 metreküp saniyenin üzerinde bir akış debisine kavuşmuştur. Gerçekte bu sınıraşan sularımızın (bazı yazarlar bunlara uluslar arası su nitelemesi yapmaktadırlar) taşıdığı verimli topraklar sınırlarımızdan geçip gidiyordu. Söylenmeyen bir konu da bu hümuslu topraklardan olmalarıdır. Ancak bunların barajlarımızı da doldurduğu unutulmamalıdır. O yüzden bazı santral barajlardan önce ve sonra yapılan sekonder su depolama sistemleri elzemdir. Türkiye henüz bütün bu sistemi layıkıyle gerçekleştirememiştir. Enerji meselesinde ise , yanlış doğal gaz anlaşmaları yüzünden Türkiye hidro-elektrik enerji imkanlarını doğru dürüst kullanamamaktadır. Hatta bilerek ve isteyerek hidro elektrik santrallerimizin devre dışı bırakıldığı bürokrasinin üzerinde bir yaftadır. Türkiye’nin enerji koridoru potansiyeli bu röportajın sınırlarını zorlayacaktır. Türkiye doğal gazın dışında bütün enerji potansiyellerini harekete geçirmelidir. Bu anlamda nükleer enerjiden hidroelektrik enerjiye, rüzgâr enerjisine kadar değerlendirilmesi gereken daha çok potansiyelimiz vardır. Fırat ve Dicle havzalarımız başta olmak üzere havza ıslahı projeleri devreye sokulmalı, havzalar evvelemirde entegre edilmelidir. Tabii ki sadece su yatırımları ile yetinmemelidir. Tarım sanayi entegrasyonundan, agro-endüstri merkezlerinin kurulmasına, bölgesel kalkınma projelerinin tek tek ve bir ülkesel plan içinde yeniden ele alınmasına zaruret vardır. Bu anlamda GAP’ın devreye girmesiyle alternatif ürün ve sınai tipi ürün plantasyonlarıyla genetik çeşitliliği gözeten organik tarım projelerine ağırlık verilmelidir. Verimliliği artırmak, suyu etkin ve doğru kullanmak yanında pazarlama kabiliyetlerini de geliştirmek önemlidir. Yoksa kanallardan suların akması tek başına bir şey değildir. Tarımda kullanılan su oranının yüzde yetmişbeşlerden aşyağı çekilmesi, içme-kullanma ve sanayi tüketimini artırmak gerekmektedir. Öte yandan verimlilik, örgütlenme ve pazarlama imkanlarının birlikte geliştirilmesi gerekmektedir. Türk tarımı sadece IMF reçeteleri istikametinde tarımsal desteklemesini sadece doğrudan gelir desteğine bırakamaz. Bu tarım arazilerinin giderek daha fazla parçalanmasına ve küçülmesine yol açacak bir tehlike içermektedir. GAP’ta bir agro-endüstri merkezi acilen kurulmalıdır. . ancak bu agro-endüstri merkezi, tarım ve sanayinin entegrasyonu meselesi ne kadar doğru bir proje olsa da yanlış uygulandığında GAP bölgesine ipotek koyma anlamına da gelebilecektir. GAP Türkiye’nin sadece 55 milyar dolar harcayarak yaptığı barajlardan ibaret bir proje değildir. Türkiye yıllardır başka şeylere yapabileceğinden kısıp bölgeye yatırmıştır. Ayrıca bölgedeki terör ve başka nedenlerle de savunma ve güvenlik bütçesini şişirmiştir. Fırat sadece Atatürk barajından sonraki topraklar için değil, doğduğu Erzurum ve Erzincan’dan başlayarak bütün havza için vazgeçilmez hakları gündeme getirmektedir. Yani dizginlenemeyen Fırat, Karasu ve Murat’ın tahrip ettiği coğrafya ve köylülerinin de hakları vardır. Dolayısıyla GAP yüzlerce milyar dolarlık bir ceremesi olan projedir ve bunun 500 milyon dolar ABD kredisiyle gelecekte ikmal edilecek 500 milyar dolarlık projeksiyona bakılmaksızın peşkeş çekilmesi doğru değildir. Eğer ortak akıl kullanılacaksa ve agro-endüstri merkezi doğru planlanacaksa bunun AB’deki gibi üç aşamadan geçmesi beklenirdi. Tarımın organizasyonu, sanayinin organizasyonu ve tarımla sanayinin birlikte pazarın organizasyonu. AB’de bununla ilgili binlerce mevzuat vardır. Oysa Üzeyir Garih’in geçen dönem bölgede kuracağı agro-endüstrisi projesi doğru fikrin yanlış uygulanmasından başka bir şey değildir. Bu üç aşama deruhte edilmemiş ve bir Amerikan kredisiyle GAP’ın 500 milyar dolarlık geleceğine ipotek konmak istenmiştir. Üstelik de bu proje için yapılan sunumda dağıtılan küçük broşürde bir başlık da dikkat çekiciydi. Water Management of Arap and Esrael Waters. Yani Arap ve İsrail sularının Su Yönetimi. Sayın Garih’e sorduğumuzda “tarımsal sulamanın yanlış yapıldığı ve bu sulamanın yönetimi kastedildiği savunması yapılmıştı. Oysa sulama “irrigation” idi ve Management doğrudan sınıraşan sularımızla yani Fırat ve Diclemizle alakalı bir yönetim-su yönetimi planı idi. Bu konuda Su Barışı ve Toprak Su Muhafaza Yönetim Strateji ve Eylem Planı (yanda kapakları sunulmaktadır) kitaplarımızın varlığından haberdar olan sayın Garih, konuyu değiştirerek, ifadenin yanlışlıkla oraya girdiğini ileri sürmüştür. Kısaca, Ermenistan, Kuzey Irak’ta Kürdistan(bazı Kürtlerin Yahudi kökenli olduğuna dair son zamanlardaki kimi sözde araştırmaların da burada hatırlanmasında fayda vardır) yeniden yapılanan Irak ve İsrail merkezli İngiliz-Yahudi misyonu kendine has kırmızı- yeşil, mavi ya da pembe hatlar icad ededursun Türkiye kırmızı hatlarını sürekli yutmaktadır. Bu plan sadece demografik bir düzenleme, bir tarımsal proje, bir askeri strateji, bir terör veya asayiş sorunu değil entegre bir plandır. O halde bu entegre plana karşı topyekün bir müdafaa gerekmektedir. Bu da tarım sanayi entegrasyonundan, doğru su projelerinden, bölgesel planların ülkesel entegrasyonundan, pazarın organizasyonundan, örgütlenmeden, askeri konseptlerin sivil konseptlerle mütemmim kılınmasından geçer. “Hattı müdafaa yoktur sath-ı müdafaa vardır; o satıh bütün vatandır.” Vatan kavramını yeniden icap ettirdiği yeni teknik ve yaklaşımlarla teçyiz ettirilmesinde fayda vardır. |
||