SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Şiir

Konu: Savaş Karşıtı Şiir Seçkisi

Sayfa: [ 1 ]

14.04.2008 11:28:54
ÖLÜ ASKER

Zeynep ve Derviş' e

Nasıl da istemiştim
savaşa gitmeden
sevgilimle evlenmeyi
ama nereden bilebilirdim
ki silahın
demirine çarpıp
saklandığım yeri belli edeceğini
parmağımdaki yüzüğün...


Sunay AKIN

asya 14.04.2008 12:07:52

BAZI ŞEYLERİ AÇIKLIYORUM


Soracaksınız: Leylaklar nerede hani?
Gelincik yapraklı metafizik nerede?
Sözcüklerine incecik delikler açıp
onları saçan yağmur nerede?
Kuşlar nerede hani?


Her şeyi anlatayım.


Kent dışında yaşardım,
Madrid dışında, çanlarla,
saatlerle, ağaçlarla.


Görülürdü oradan
kurumuş yüzü Kastilya'nın
meşin bir okyanus gibi.
                       Evime
çiçek-evi derlerdi, sardunyalar fışkırırdı
duvarlarından çünkü:
güzel bir evdi
köpekleriyle, çocuklarıyla.
                         Hatırladın mı, Raul?
Rafael, hatırladın mı?
                         Hatırladın mı, Federico?
yerin altında,
hatırladın mı, balkonlarında o evin
Haziran ışığı çiçekler doldururdu ağzına.
                                          Kardeşim, kardeşim!

Her şey
o kalın sesler, tezgâhların tuzu,
kabarmış ekmekler çıkaran fırın
ve heykelleriyle Argüelles pazarı
kurumuş bir mürekkep hokkasıydı sanki aldatmalar içinde:
yağ akardı kaşıklara,
ayakların, ellerin derin çarpıntısı
sokaklarda büyürdü,
metreler, litreler, temel
ölçüsü yaşamın,
                       balık yığınları,
rüzgâr gülünü bile şaşırtan
soğuk güneşiyle kiremitler,
patateslerin ince, çıldırmış beyazlığı,
domatesler yuvalanırdı denize dalga dalga.

Bir sabah tutuştu bunların hepsi,
bütün canlıları yutmak için bir sabah
fışkırdı topraktan
şenlik ateşleri,
silah vardı artık,
barut vardı artık,
artık kan vardı.
Haydutlar geldi uçaklarıyla,
yüzükleriyle, düşesleriyle haydutlar,
takdisler dağıtan kara keşişleriyle
haydutlar geldi gökyüzünden
çocukları öldürmek için,
çocuk kanı aktı sokaklarda
düpedüz çocukların kanı aktı.

Çakalların bile tiksindiği çakallar,
kuru çalıların bile tükürdüğü taşlar,
yılanları bile iğrendiren yılanlar!
Yüzyüze gelince bunlarla
kanını gördüm İspanya'nın,
kabarıyordu
bir onur ve bıçaklar dalgasında boğmak için sizleri!

Hain
generaller:
ölü evimi görün,
bakın paramparça İspanya'ya:
erimiş maden akıyor her evden
çiçek yerine,
her çukurundan İspanya'nın
İspanya yükseliyor,
her ölü çocuktan bir tüfek fışkırıyor,
gören bir tüfek,
kurşunlar doğuyor her cinayetten,
o kurşunlar günün birinde
on ikisinden vuracak yüreğinizi.

Soracaksınız: Şiiri neden
düşleri anlatmıyor, yaprakları
ve büyük yanardağlarını anayurdunun?


Gelin görün kanı sokaklardaki.
Gelin görün
kanı sokaklardaki.
Gelin görün kanı
sokaklardaki.


    Pablo  NERUDA

 Çeviren : Ülkü TAMER

20.04.2008 15:43:19
TOPRAĞA DÜŞEN

Ona "Haydi
Savaşa dediler
Başkaca birşey
Söylemediler

Aldılar köyünden
Davulla zurnayla
Geride üç çocuk
Bir eş ve bir ana

Eline bir silah
Tutuşturdular
Ve karşılaştı
Düşman ordular

Vurulup düştü
İlk çatışmada
Göğsünde bir oyuk
Üç delik alnında

"Ey bu topraklar için
Toprağa düşen"
Bir karış toprağın
Var mıydı yaşarken?


Ataol BEHRAMOĞLU

23.04.2008 22:49:05
KARDA AYAK İZLERİ VAR

Karda ayak izleri var
Vurulup düştükleri yere kadar
Yüzleri tanınmayacak bir halde
Öldüğü yerde kalmış cesetleri

Onlar için hatıra yok
Saat durmuş
Onlar için değil
Yıldızlar ve bu gece
Onlar için değil gelen güneş
Artık onların yok
Uzak şehirlerde
Sevdikleri

Artık hepsi bitti
Açlık, susuzluk ve kin
Ne matara ne ekmek torbası lâzım
Ne silâh
Elbise ve düşen şapka da lüzumsuz
Artık üşümezler ki

En güzel ocak ateşleri
Artık ısıtamaz ellerini
İsimlerini en yakın tanıdık
Söylese işitmezler
Kurt mu, dost mu, düşman mı?
Bilmeyecekler baş uçlarına geleni
Artık ne tren, ne gemi
Onları getiremez bir daha



Necati CUMALI


23.04.2008 23:52:36
mertlikle namertliğin karıştığı gün,
puslu bir zamanı gösterdi pusula.
"öldür ve öl", dedi,,!,,
kan ve kan(!) eşitlendi.
mor suretlerin acizliği,
bütün insanlığı,
vahşetin kucağına fırlatıp,
çirkin oyunların,
oyuncağı bildi.

ve

sırıtan maskeleriyle,
irinden yüzlerini gizledi.

gül kokulu bahçeleri
vaat eden kanun(!)
hasret değilken toprak,
bu zamansız bedenlere
henüz,
kandan çiçeklerini
nasıl sunabilirdi,,,(?)

24.04.2008 00:07:26
MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI 
İKİNCİ BÖLÜM 
I
 

Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim, 
                                Atlantiğin dibinde 
                                      dirseğime dayanmış. 
Bakıyorum yukarıya: 
bir denizaltı gemisi görüyorum, 
yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde, 
yüzüyor elli metre derinde, 
balık gibi, efendim, 
zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum. 
Orası camgöbeği aydınlık. 
Orda, efendim, 
orda yeşil, yeşil, 
orda ışıl ışıl, 
orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum. 
Orda, ey demir çarıklı ruhum, 
orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum, 
orda dünyamızın ilk kımıldanan eti, 
orda bir hamam tasının mahrem şehveti, 
mahrem şehveti efendim, 
                        gümüş kuşlu bir hamam tasının   
ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları. 
Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları 
                        kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının, 
orda hayat, tuz, iyot, 
orda başlangıcımız, Hacıbaba, 
                            orda başlangıcımız 
ve orda hain, çelik ve sinsi 
                        bir denizaltı gemisi. 
400 metroya kadar sızıyor ışık. 
Sonra alabildiğine derin 
          alabildiğine derin karanlık. 
Yanlız ara sıra 
                  acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde 
                                                             ışık saçarak. 
Sonra onlar da yok. 
Artık dibe kadar inen 
     kat kat kalın sular kati ve mutlak 
                                   ve en dipte ben. 
Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba, 
upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin 
                                  dirseğime dayanmış, 
                                  bakıyorum yukarlara. 
Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır 
                                             dibinde değil. 
Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra. 
Omurgalarının altını görüyorum,     
                             omurgalarının altını. 
Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri. 
Dümenleri ne tuhaf suyun içinde 
İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor. 
Köpekbalıkları geçti gemilerin altından, 
karınlarını gördüm 
                 ağızları da orda. 
Gemiler şaşırdılar birdenbire, 
herhalde köpekbalıklarından değil. 
Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim 
                                             bir torpil. 
Gemilerin dümenlerine baktım: 
telaşlı ve korkaktılar. 
Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı, 
gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini 
                   karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı. 
Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz. 
Gazgemileri düşmana ateş açarak 
insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak 
                                 batmaya başladılar. 
Mazot, gaz, benzin, 
tutuştu yüzü denizin. 
Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan, 
yağlı ve yapışkan 
        bir alev deryası efendim. 
Kıpkızıl, gömgök, kapkara, 
arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara. 
Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak. 
Köpürüp, dağılıp parçalanmalar. 
Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak. 
Gece uykuda gezenler gibi bir hali var: 
                                              lunatik. 
Geçti kargaşalığı, 
girdi deniz dünyasının cennetine. 
Fakat durmadan iniyor. 
Kayboldu ıslak karanlıkta. 
Artık baskıya dayanamaz, parçalanır. 
ve direği, efendim, bacası yahut 
                                   nerdeyse yanıma düşer. 
Yukarda insanla dolu denizin içi. 
Bir tortu gibi dibe çöküyorlar 
                          tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba. 
Baş aşağı, baş yukarı, 
uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları. 
Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan 
          onlarda iniyorlar dibe doğru. 
Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma. 
Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası 
ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi. 
39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce 
                            Münihli Hans Müller 
Hitler hücum kıtası altıncı tabur 
                         birinci bölük 
                              dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. 
Münihli Hans Müller 
         üç şey severdi: 
1-Altın köpüklü arpa suyu 
2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna. 
3-Kırmızı lahana. 
Münihli Hans Müller için   
                          vazife üçtü: 
1-Çakan bir şimşek   
               gibi mafevke selam vermek. 
2-Yemin etmek tabancanın üzerine. 
3-Günde asgari üç çıfıt çevirip 
                           sövmek silsilelerine. 
Münihli Hans Müller'in 
kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı: 
1-Der Führer. 
2-Der Führer. 
3.Der Führer. 
Münihli Hans Müller 
sevgisi, vazifesi ve korkusuyla 
                            39 ilkbaharına kadar 
                                      bahtiyar 
                                            yaşıyordu. 
Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli 
Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli   
                                                        Anna'nın 
tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine 
                                                        şaşıyordu. 
Diyordu ki ona: 
-Bir düşün Anna, 
 yepyeni bir manevra kayışı takacağım, 
 pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben. 
 Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin, 
 balmumundan çiçekler takacaksın başına. 
 Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz. 
 Ve mutlak 
 hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak. 
 Bir düşün Anna, 
 tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye 
 top, tüfek yapmazsak eğer 
 yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder? 

Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler 
çünkü doğamadılar, 
çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce 
                                 bizzat harbe girdi Hans Müller. 
Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında 
                                 dibinde Atlantiğin 
                                      benim karşımda durmaktadır. 
Seyrek sarı saçları ıslak, 
kırmızı sivri burnunda esef, 
        ve ince dudaklarının kıyılarında keder. 
Yanı başımda durduğu halde 
yüzüme çok uzaklardan bakıyor, 
İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler. 
Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı, 
ve artık bir daha arpa suyu içip 
                 yiyemeyecek kırmızı lahanayı. 
Ben bütün bunları biliyorum, efendim, 
ama o bütün bunları bilmiyor. 
Gözü bir parça yaşlı, 
silmiyor. 
Cebinde parası var, 
çoğalıp eksilmiyor. 
Ve işin tuhafı 
artık ne kimseyi öldürebilir 
ne de kendisi ölebilir bir daha. 
Şimdi şişecek birazdan, 
yükselecek yukarıya, 
sular sallayacak onu 
ve balıklar yiyecek sivri burnunu. 

Ben   
Hans Müller'e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken 
yanımızda peyda oluverdi 
         Liverpul Limanından Harri Tomson. 
Gazgemilerinden birinde serdümendi. 
Kaşları ve kirpikleri yanmıştı. 
Gözleri sımsıkı kapalıydı. 
Şişman ve matruştu. 
Bir karısı vardı Tomson'un: 
tavan süpürgesi gibi bir kadın, 
tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz 
ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz. 
Bir oğlu vardı Tomson'un: 
altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba, 
tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa. 
Tuttum Tomson'un elinden. 
Açmadı gözlerini. 
"-Vefat ettiniz" dedim. 
"-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için: 
Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti 
ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna. 
Fakat değişecek hürriyette bu son bahis, 
harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz. 
Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri. 
Adalet: ihtilalsiz. 
Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil. 
Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim: 
buna Kenterburi başpiskoposu 
                  bizim tredünyonun reisi 
                              ve karım razı değil. 
Ay bek yur pardın. 
         İşte bu kadar, 
                    nokta, son." 
Sustu Tomson. 
Ve ağzını açmadı bir daha. 
İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,   
                      hele hümoru seven ölü İngilizler. 

Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım. 
Şiştiler yan yana, 
yan yana yükseldiler yukarı doğru. 
Balıklar Tomson'u afiyetle yediler, 
fakat dokunmadılar ötekisine, 
Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan. 
Hayvan deyip geçme, Hacıbaba, 
sen de hayvansın ama 
                      akıllı bir hayvan... 
 

Nazım HİKMET (1902 - 1963)


Sayfa: [ 1 ]