|
||
| Kırk yıl sonra "68 kuşağı" Türkiye'nin yoğun gündeminde kolay olmadı ama, "68 kuşağı" üzerine yazılıp söylenenlerden, televizyon dizileri ve tartışmalarından nihayet farkına vardım ki, bütün dünyada "gençlik ayaklanmaları"nın yılı 1968'in üzerinden tam tamına kırk yıl geçmiş... Ben de "68 kuşağı"ndanım. O kuşağın eylemlerinden çok söylemlerine katkım olmuştu. "68 kuşağı"na mensup gençlik liderlerinin hemen hepsini ya tanırdım ya da onlarla arkadaştım. Öldürüldükleri için bugün artık aramızda olmayanları her zaman saygıyla ve acıyla anıyorum. Aramızda başlangıçtan itibaren ya da sonradan olma polis ajanları, ruh hastaları veya karakter yoksunları yok muydu? Bugün onları daha iyi teşhis edebiliyoruz... Ama ezici çoğunluğumuz, büyük bir ahlaki idealizmle siyasi bir ideale bağlanmıştık: Şöyle veya böyle gerçekleşecek bir "devrim" ile Türkiye'i cennete çevirebileceğimize inanıyorduk. Ne yazık ki, bizi birbirimize düşüren otoriter ve totaliter ideolojilerin, tutuğumuz yolların, iktidar kavgasında bizi kullanmak isteyenlerin bizi paylaştığımız eşitlik ve özgürlük ideallerinin tam zıddı yöne götürdüğünün farkında değildik. Ne yazık ki, kurulu düzenin güç sahipleri de, genç ve anlaşılmaya muhtaç olduğumuzu göremeyecek kadar bağnaz ve acımasızdı. "68 kuşağı"ndan ayakta kalmayı ve yaşananlara eleştirel gözle bakmayı başaranların büyük çoğunluğu, kimi kısa, kimi uzun bir süre sonra ama mutlaka, bağlanılan fikirlerin, tutulan yolların yanlışlığını gördü. Eğer yaptığım işlerden vakit bulabilir, ömrüm elverirse, "68 kuşağı"nın kendi penceremden görünüşünü yazmak istiyorum. Dostlarımın bu yöndeki baskısını en az on yıldır üzerimde hissediyorum. Doğrusu, bugüne kadar 1971 askeri müdahalesiyle sona eren dönemin tecrübeleri üzerine, esas yazması gerekenlerin pek azı yazdı. Yazılanların en önemlisi kuşkusuz Hasan Cemal'in, Türkiye'ye Baas (Irak, Suriye) benzeri bir rejim getirme peşindekilerin (12 Mart belgesellerinde, 12 Mart'ı konu alan televizyon dizilerinde nedense görmezden gelinen) 9 Mart cunta girişiminin öyküsünü anlatan kitabı. "Kendimi Yazdım, Kimse Kızmasın" (1999), son yıllarda kendini yeniden hissettiren demokrasi düşmanı cuntacı geleneğin anlaşılmasına da ışık tutmakta. 1968 yılında Türkiye'de yaşanan "gençlik ayaklanması"nın anlaşılmasına bir katkım, bundan yirmi yıl önce, yirminci yıldönümü dolayısıyla, Toplum ve Bilim dergisinin 41. sayısında basılan "68 Kuşağı Üzerine Bir Deneme" başlıklı makaledir. Derginin yazı kurulunda, basılmasını isteyenler ile reddedilmesini isteyenler arasında bir fırtına kopardığını sonradan öğrendiğim bu makaleyi, aradan yirmi yıl geçtikten sonra bugün tekrar okuduğumda, buradaki tesbitlerin bir kısmının artık pek bir geçerliliği kalmamış olduğunu görüyorum. Söz konusu makaleyi 1988'de yazarken temel meselem, 20 yıl önce bu görüşlerin Türkiye'de yayılmasına (ne yazık ki) katkıda bulunmuş biri olarak, Marxizm ve Marxizm-Leninizm'le hesaplaşmak, bu görüşleri neden tamamen terkettiğimi açıklamaktı. Bu makalenin yazılmasından sonraki yıllarda gerek dünyada gerekse Türkiye'de yaşananlar, Marxizm-Leninizm'i de Marxizm'i de müzelik hale getirdiği için, bu bağlamda söylediklerimin fazla bir değeri kalmamış olabilir. Ama makalede bence hâlâ anlamlı olan tesbitler yok değil. Bu bağlamda varılan sonuç dikkate değer: "Bence, son yirmi yılda yaşananlar '68 kuşağına düşünce özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin, kişi haklarının vazgeçilmez değerini öğretmiştir. '68 kuşağı, 1968'de bireyin temel hak ve özgürlüklerini güvence altın alan çoğulcu demokrasiye sırt çevirmişti. Bugün ise temel hak ve özgürlüklere en yürekten bağlı olanlar bence büyük çoğunluğuyla onlardır." Deng Siyaoping'in yönettiği Çin'de, Mihail Gorbaçov'un başta olduğu Sovyetler Birliği'nde ve bütün dünyada yaşananlara bakarak, "reel sosyalizm"in hemen bir yıl sonra, 1989'da başlayacak olan çözülme ve yıkılışını öngörmesi açısından da makale dikkate değer bulunabilir. 12 Nisan 2008, Cumartesi Şahin alpay |
||
|
||
| Duygusal olmak mı, rasyonel olmak mı, üçüncü şık mı? Evli bir adam, iş için bir başka şehre gider ve seyahatin başlangıcından sonuna eve geri dönerken eşine ufak da olsa bir şey alacak vakti olmaz. Dönüşte havalimanından, ucunda ufak ayı olan bir anahtarlık alır. Ona göre, hediye hediyedir, küçük ya da büyük ne olduğu pek önemli değildir. Karısına bunu verir. Karısı da "Bana neden böyle bir şey aldın? Bana bir mesaj mı vermek istiyorsun?" der. Kocası ne diyeceğini şaşırır. Bir şey söylemeyince, karısı "Sen beni sevmiyorsun." der. Adam iyice ne diyeceğini bilemez. Kadın "Al bu ayıyı da, bu gece bununla uyu." der ve battaniyeyi alıp salondaki kanepeye uzanır. Adam şok olmuş vaziyette, elinde ayılı anahtarlıkla kalır. Adam ertesi gün işe giderken serviste bir erkek arkadaşına "Bu kadınların hepsi deli." der. ** Bir anaokulunda müzik öğretmeni ders verirken, altı yaşında iki çocuk müziği bozacak şekilde bağırırlar. O sıra sınıftaki müzik öğretmeni de, çocuklara bir daha yapacak olurlarsa onları gruptan çıkaracağını ve arkada köşeye göndereceğini söyler. Çocuklar bir daha gürültü yapar ve öğretmen onları köşeye gönderir. Çalışmaya devam eder, çocuklar uzaktan ağlamaklı bir şekilde diğer akadaşlarını izlerler. Çalışma biter, çocuklar müzik setinden bir şeyler dinleyip dans etmeye başlarlar, ama müzik öğretmeni köşedeki çocukları çoktan unutmuştur. Sınıftan çıkıp gidene kadar çocuklar orada kalırlar. ** Birinci öyküdeki koca hediye seçiminde düz mantıkla hareket eder ve kadının duygularını pas geçen bir hediye alır. Ne var ki, eşi de aşırı bir duygusal değerlendirme yaparak çok sert bir tutum izler. İkinci hikayedeki müzik öğretmeni çocukların duygularını dikkate almayan sert bir ceza verir. Daha da kötüsü unutur. Çocukları ceza olarak köşeye gönderse de, ikinci parçaya geçtiğinde onları geri getirebilir. Böylece çocuklar, yaptıklarının bir sonucu olduğunu öğrenir; ama duygusal olarak da aşırı şekilde yıpranmazlar. ** Bazı insanlar karar alırken fazla duygusal davranıyorlar; bazıları da fazla rasyonel. Olan bitene bakıp duygusal anlam yükleyen insanlar, kararı da bu duygusal değerlendirmeye dayalı olarak veriyorlar. Bu karar ise birçok örnekte doğru olmuyor. Mekanik bir değerlendirme yaparak karar alan insanlar da, aldıkları kararın duygusal sonuçları üstünde düşünmüyorlar. Aldıkları karar birçok insanı duygusal açıdan yıkan bir karar olabiliyor. Kadınlarla ilgili yapılan bir genelleme vardır, duygusaldır diye. Bu genelleme her kadın için geçerli olmasa da, genellemeyi doğrulayan örnekler bulunmaktadır. Ne var ki, tek duygusal olan insanlar kadınlar değildir, erkekler de birçok örnekte duygusal karar alabilmektedir. Mühendisler için yapılan genelleme de, mekanik bir şekilde düşünen mühendislerin rasyonel ve düz mantığa eğilimli olmasıdır. Bununla birlikte duygusal değerlendirme de yapar. Önemli olan bir karar alırken, tamamen duygulara dayalı ya da tamamen mantığa dayalı bir karar almak değil, duyguları da makul ölçüde göz önüne alan mantıklı bir karar almaktır. Bununla birlikte hayatımızdaki işleri halletmek için duygusal ve rasyonel olmak için bir yüzdelik hesap kullansak, yüzde 51 mantıklı, yüzde 49 duygusal olmak uygun olabilir. 13 Nisan 2008, Pazar melih arat |
||
|
||
| "İstemiyoruuumm!" Tecavüze uğrayarak öldürülen kardeşinin cenazesini almak için Türkiye'ye gelen Antonietta Pasqualino, "Türkler iyi insanlar" demiş. Bizim gazeteler de herhalde, "ortam biraz yumuşasın, zaten yazacak başka bir şey yok" diye olsa gerek bu cümleyi elbirliği ile başlığa taşımışlar. * O zamanlar gençtim; hadise çarşının ortasında, gün ışığında, kalabalık ortasında cereyan etti. Her şehrin delileri vardır; o çocuk da onlardan biriydi işte; benim yaşlarımda bir delikanlı; ihtimâl birkaç defa akıl hastanelerinin mâlum koğuşlarını ziyaret ettikten sonra, "zararsızdır" diye ailesinin korumasına emânet edilmiş aslan gibi çocuk. Böyle zararsız "deli"ler Anadolu'nun her yerinde elâleme biraz eğlencelik mevzu teşkil ederler; neye takıntısı varsa o zaaf gıdıklanır, örselenir, hatta "deli"nin büsbütün zıvanadan çıkması, delilik halleri sergilemesi için hatta tahrik edilir. Adam sûretinde geçinen birisi, delikanlının pantolonunu çekmeye çalışıyor, "deli" hakikaten deliye dönüyor (kim olsa delirmez ki?); derken bir başkası kendi halindeki "deli"yi daha bir delirtip zıvanadan çıkarmaya çalışan arkadaşına yardım için devreye giriyor. Manzara-i umûmiye: Ahali etrafta halka olmuş, fecaati seyretmekte; kahkahalarla, tezâhüratla, ıslık, alkış gırla... O zaman demiştim ki kendime, "bu zalim heriflerle -o her ne ise- aynı sıfatları paylaşamam; ben ne isem bunlar benden değil; onlar ne ise ben bunlardan değilim!" O günden sonra etnik nokta-i nazardan ait olduğum topluluğa, kendinden ve kendimden menkul üst değerler atfetmekten vazgeçtim ve insanları tasnif etmek için bir başka kıstas aramaya başladım. Bu kıstas şudur: İnsanlar kabaca ikiye ayrılırlar: A-İnsan evlâtları, B-...! * Şimdi başa dönelim; Biz Türkler iyi insanlar mıyız? Şanlıurfa'da yurtta barınan çocuklar yararına konser düzenlenmiş; konserde protokol sıralarına yakın oturan birkaç başörtülü kadın, görevliler tarafından ikaz edilince örtülerini çıkararak arka sıralara geçmişler. Tipik bir Türkiye haberi; böyle şeylere alıştık artık. Bu habere yapılan yorumlar arasında biri var ki, şu yukarıdaki soruya cevap aramak için düşünürken aklımı iyice karıştırdı. O aziz ve muhterem vatandaşım şöyle diyor, "Başörtülülerle aynı ülkede yaşamak istemiyoruuumm!" Haber metinleri neyse ama okuyucu yorumlarını ihmâl etmeyiniz; efkâr-ı umûmiyeyi tanımak için hazine değerlerinde belgedir onlar. Velev ki bunu söyleyen bir kişi olsun; insan kendini karnına okkalı bir tekme yemiş gibi hissediyor, bir mide bulantısı, damakta zehir gibi bir tad... * Lehte ve aleyhte pek çok delil gösterebiliriz; sayıca hangisinin galebe ettiği hiç önemli değil; değil çünkü soru mânâsız. Özneye "Türkler" kavramı konularak kurulmuş her hüküm cümlesi, hakikati ifade etmekten uzak temenni ve dua yargılarıdır; kâffesi de bu yüzden butlan ile mâlul! Biz Türkler, kardeşi tecavüze uğradıktan sonra öldürülen o İtalyan kızcağızın kardeşinin dediği gibi iyi insanlar değiliz; kötü de değiliz şüphesiz; böyle hükümleri her kavim, her topluluk için çoğaltabilirsiniz, bu yüzden anlamı yoktur! Sadece şu kadarını söyleyim: Biz Türkler, merkez medya diye bilinen bir kısım gazete web sitelerinin açılış sayfasında (üşenmedim saydım) ortalama 12 tane erotik imâ taşıyan haber ve fotoğraf galerisinin sergilenebildiği bir ülkenin, iki arada-bir derede kalmış ve köylülükten kurtulmak için el'an debelenmekte olan insanlarız. 14 Nisan 2008, Pazartesi A.Turan Alkan |
||
|
||
| Türk'ün Türk'e yaptığı! Çetin Altan ustamız, içi boş şeylerle kendi kendimizi pohpohlamamızla çok iyi dalga geçer. 60 yılda 6 kez demokrasi gemisini batırmış olmamıza rağmen, hâlâ İslam dünyasındaki tek demokrasi olmakla övünmemiz galiba böyle bir şeydir. Yüzlerce aydınımızı doğduğu topraklarda yaşayamaz hale getirdiğimiz, son yüzyılda azınlıklara korkunç muameleler yaptığımız halde, dünyanın en hoşgörülü toplumu olduğumuzla övünmemiz de galiba bu kategoriye girer. Dünyanın saygın dergilerinden Foreign Policy'nin "yaşayan en önemli 100 aydın" listesine aldığı Fethullah Gülen ve Orhan Pamuk'a layık gördüğümüz muamele her şeyi anlatmıyor mu? Avuntu listesini, uzattıkça uzatabilirsiniz. Çetin Altan, objektif bir gerçekliği olmayan, hatta var olan durumla yüzde yüz ters olan bu tür avuntuları, 'Türk'ün Türk'e propagandası' diye niteler. Benzer şekilde Türklükle ilgili çok pozitif, çok güzel, gurur dolu özlü sözlerimiz vardır. Mesela, Türk'ün gücüne vurgu yapan "Bir Türk dünyaya bedeldir" sözü bunların başında gelir. Türklüğümüzle övünmemiz gerektiğini söyleyen ve Atatürk'e atfedilen "Ne mutlu Türk'üm diyene" sözü bir başkasıdır. Bunlar arasında bir de Türk'ün dünyadaki mutlak yalnızlığını anlatan, ona kendisinden başka kimsenin dost olamayacağını iddia eden sözümüz vardır: "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur." Hayli paranoya kokan bu sözün düz anlamı aşikar. Ancak eski deyişle mefhum-u muhalifi, yani ters anlamı, Türk'ün Türk'e çok dost olduğunu, asla Türk'ün Türk'e düşmanlık etmediğini, zarar vermediğini anlatır. Acaba gerçekten öyle midir? Kabul etmemiz gerekiyor ki, Türkiye'ye dışarıdan bakanlar bunun böyle olmadığını çok daha kolay görüyor. Çünkü kendi kendimize zarar vermede, birbirimize düşmanlık etmede maalesef çoğu kez yabancılara fark atıyoruz. Şahsen, Avrupa'da Türkiye'nin demokratik dönüşümüne samimi olarak inanmış Barroso, Rehn, Lagendijk gibi isimlerin, halkın yarısının desteğini almış bir partiye açılan kapatma davası karşısında, tam da bunu, Türk'ün Türk'e düşmanlığının şiddetini gördüklerini düşünüyorum. Bir an kendinizi onların yerine koyun. Türkiye'de kiminle konuşsalar, bir diğerini tehdit görüyor. En azından bir diğeri hakkında rahatsızlığını dile getiriyor. Alevi, meşruiyet sorunu yaşıyor, rahatsız. Sanki Sünni rahat mı, aynı sorunu o da yaşıyor. Kürt, kimliğiyle ilgili problem yaşıyor. Türk de bölünme korkusu içinde. Dindar asker, atılma endişesi taşıyor, rakı içen memur ise yükselememe. Laik, dindarı tehdit görüyor. Başı kapalı kendini dışlanmış hissediyor. Başı açık olan, ne zaman başının kapatılacağı korkusu içinde. Nitekim Washington'da Türk-Amerikan ilişkilerini konu alan TÜSİAD'ın panelinde söz alan ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris de bu durumu fark etmiş olmalı ki, kapatma davasıyla ilgili soruya şu cümleyle giriş yapıyordu: "Bugünlerde ben daha çok Türk'ün Türk'e ne yaptığını merak ediyorum." Türk'ün Türk'e reva gördüğü bu muamele karşısında bütün dünya şaşkın. Kimse bir adım sonra ne olacağını bilmiyor. 'Hükümet kapatılır mı?' diye soruyorlar. 'Ekonomi, cari açık ne olacak?' diye soruyorlar. Tabii, demokrasi tarihimizi yakından bilenleri hariç tutmak gerekiyor. Zira onlar, Türkiye'de bu tür işlerin âdetten olduğunu, partilerin sürekli kapatıldığını, hatta halktan çok büyük destek almış parti liderlerinin asıldığını biliyorlar. Bunları düşününce, insan, bir yandan Amerikalıların demokrasiye yapılan bu müdahale karşısında neden Avrupa gibi güçlü tepki vermediğe kızıyor. Bölgede, Amerika'yı çok yakından ilgilendiren birçok konuyu derinden etkileyecek bir meselenin adeta futbol maçı gibi izleniyor olmasından rahatsızlık duyuyor. "Demokrasiden yana olmak bu kadar zor mu?" diyor. Ama diğer yandan da şunu düşünüyorsunuz: Şayet içeride biz birbirimize karşı bu kadar kin ve nefret içinde isek Amerikalılar veya Avrupalılar ne yapabilir? Demokrasinin en temel ilkelerinde bile anlaşamıyorsak, başkalarının elinden ne gelir? Üstelik ikide bir demokrasiyi veya ekonomiyi iflas ettirip, başkasından medet ummak ne kadar şık? Dış ilişkilerimizde sürekli bizi küçük düşüren bu iç zaaflarımızı asla tedavi edemeyecek miyiz? Ancak AK Parti tecrübesinin İslam dünyası için model olup olmadığının tartışıldığı, bizim de konuşmacı olarak katıldığımız bir panelde, Cezayirli siyasetçinin yaptığı kapatma yorumu, sadece Batılıların değil Müslümanların da bu sorunu içeride çözebileceğimize inanmadığını gösteriyordu. AK Parti tecrübesinden çok şey öğrendiklerini, kendilerini cesaretlendirdiğini söyleyen Barış Toplumu Hareketi liderlerinden Abderazzak Marki, öncelikle kapatma kararının bölgedeki demokratikleşme çabalarına zarar vereceğini, bunun El Kaide çizgisine yarayacağını ifade ediyor, sonra da Batı'nın böyle bir gelişmeye izin vermemesi çağrısında bulunuyordu. Belki üzücü ve Türkiye'nin stratejik değerine, oynaması beklenen role çok ters ama Washington'a yansıyan fotoğrafımız işte böyle. Keşke başkalarını bir kenara bırakıp, önce Türk'ün Türk'e dost olmasını sağlayabilsek... 17 Mayıs 2008, Cumartesi ABDÜLHAMİT BİLİCİ |
||
|
||
| Türkiye muhafazakârlaşıyor mu? Son zamanlarda ortaya atılmış bir sorunun cevabı aranıyor: "Türkiye muhafazakârlaşıyor mu?" Aslında bu soruyu ortaya atanların sormak istedikleri şudur: "Türkiye, dindarlaşıyor mu?" Daha radikal olanlar, "İrtica güçleniyor mu, Türkiye geriye doğru mu gidiyor?" diye soruyor. Şu veya bu, biz "niyet okuma"yı bir kenara bırakarak, sosyolojinin bize sunduğu imkânlar içinden bu soruya cevap bulmaya çalışalım. Bunun için elimizde kullanışlı bir kavramsal çerçeve olmalı. Yani hangi anahtar terimleri esas alıp "Türkiye'nin muhafazakârlaşıp muhafazakârlaşmadığına" karar vereceğiz? Bana göre, bir toplumun hangi düzeylerde muhafazakâr tutumlar içinde olduğunu anlayabilmek için, seçeceğimiz anahtar terim "değişim" olmalıdır. Başka bir ifadeyle, bir toplumda etkin olan grup ve aktörlerin sürüp giden değişime karşı takındığı tutum muhafazakârlık -aynı zamanda değişim parametreleri, reform, devrim gibi- ölçütleri ve derecesi hakkında bize fikir verebilir. Ancak birçok sosyologdan ayrıldığımız bir nokta var: Muhafazakârlık, şu veya bu toplumsal grup ve aktörün sadece bir tutumudur. Başka grup ve aktörlerin de değişim karşısında kendilerine özgü tutumları vardır. Bu çerçevede değişim karşısında üç ayrı toplumsal grup ve aktörün tutumu olabileceğini söylememiz gerekir: İlki, dini paradigmatik seviyede; toplumsal hayatın, kültürel ve psikolojik dünyanın dönüştürücü gücü, yol gösterici haritası ve anlam çerçevesi olarak algılayan grup ve aktörler. Burada sözü edilen din, sosyal hayatın veya kültürün bir parçası değildir. Dinin sosyal hayatın bir olgusuna indirgenmesi Durkheim'in, "kültürün bir parçası" olarak addedilmesi de ulus devletin hurafesidir. Buradaki din; kurucu, değiştirici ve dönüştürücü bir paradigma hükmünde ele alınmıştır. Bu anlamda dinî düşünceyi ve dinî hayatı referans alan grup ve aktörler, "değişimi kaçınılmaz, tabii ve duruma göre faydalı" görürler ki, bu sınıftaki insanların sıfatı, "muhafazakârlık" değil, "değişimcilik, reform veya devrimcilik"tir. Din içinde kalarak değişmeyi öngörenler, inancın esaslarını ve ahlaki/hukuki değerleri ana sabiteler kabul edip, diğer her alanlardaki değişime açık pozisyonlar alırlar. İnancın esasları, mesela "imanın altı ve İslam'ın beş şartı"; hukuki sabit değerler de mesela "canın, dinin, malın, aklın ve neslin korunması"dır. İkinci grup ve aktörler muhafazakârlardır. Muhafazakârlar ani, hızlı ve altüst edici değişime karşıdırlar. Değişimin kendi kontrolleri altında olmasını isterler. Bu, önem verdikleri "yüksek ahlaki veya sabiteler hükmündeki değerler" dolayısıyla değil, ani değişimle ellerinin altından kaybolup gideceğinden korktukları iktidar dolayısıyla böyledir. Kontrollü bir değişim onlara iktidarlarını sağlar. Sözgelimi bugün bir eşitsizlik varsa ve mevcut iktidar bunun üzerinde yükseliyorsa, zaman içinde vuku bulacak yavaş değişim, mevcut eşitsizliği koruyacak, yeni formlarda üretip devam ettirecektir. Muhafazakârların, dinî düşünceyi referans alanlardan farklı olarak zamana karşı korudukları hiçbir sabite yoktur. Kontrollü olduğu sürece her şey değişebilir, sadece sosyo-kültürel, ekonomik veya politik iktidar tehdit altına girmesin. "Toplumsal merkez"den gelip "bürokratik merkez"in iktidarını sorgulayanlar, "eğer aracı zümreler" ise, kolayca muhafazakâr kimliğe bürünürler, çünkü onların da hedefi, köklü reform yapmak değil, iktidara ortak olmaktır. Üçüncü gruptakiler "tutucular"dır. Tutucu hem yarını haber veren değişime karşıdır hem geriye dönüşe. Ona göre olan, ideal olandır, mükemmellik yakalanmıştır, güvenlik verili olanın olduğu gibi, değişmeden korunmasıdır. Geriye dönüş, verili, yani şimdi elde olanda birtakım revizyonların yapılmasını gerektiriyorsa, geleneğe, geçmişe ve tarihsel değerlere de karşı çıkılır. Tutucu, muhafazakârdan farklı olarak, "değişimin bir kere kapısını açtınız mı, mevcut iktidarı hiçbir şekilde korumanız mümkün olmaz", diye düşünür. Kısaca yöntemleri ve tutumu farklı olsa da muhafazakâr ile tutucu arasında ortak payda iktidardır. |
||